5 Ocak 2008 Cumartesi

BİR GAZETECİ, BİR YANGIN, İKİ AİLE…





Fatma Demir TRT muhabiri. Görevli olarak gittiği Erzurum Aşkale’de çadırlarıyla birlikte yanan ama tedavileri yoksulluk nedeniyle yarım kalan iki aileyle tanıştı. Haberini yaptı, yayınlandı, beğenildi, alkışlandı, ama o bununla yetinmedi. Yüzleri, elleri yanan çocukların tedavisini ve bakımlarını üstlendi. Bu, sıradan bir yardımlaşma öyküsü değil, insan olmaya dair bir tercih…



Alper Turgut


Tarih 25 Mart 2004. Erzurum’un Aşkale ilçesinde 5.4 şiddetinde bir deprem bazı evlerde hasara yol açtı. Kızılay evlerine dönmeye korkan ailelere çadır dağıttı, gündüzleri evlerine dönüyor, geceleri uyumak için yine çadıra sığınıyorlardı. Çocuklar çadırda mum ışığında ödevlerini hazırlıyor, kadınlar da üstelik birkaç aile bir arada, usul usul dertleşiyorlardı… 10 Mayıs akşamı on bir yaşındaki Bedriye ödevlerini bitirmeye çalışıyordu. 23.00 sıralarıydı başı önüne düştü, uykuya yenilmişti… Kendine geldiğinde alevler içindeydi, mum devrilmiş, çadır alev almıştı. İki kadın ve altı çocuk, çadırın kilitledikleri kapısını açmaya çalıştılar, beceremediler. Erimeye başlayan çadırda açılan deliği büyütüp kendilerini dışarı attılar… 14 yaşındaki Şerife kız kardeşi Sinem’in içerde kaldığını fark etti, annesi Ümran Köroğlu şoktaydı, tanışları Süreyya Pilgir diğer çocukları kurtarmaya çalışıyordu. Şerife kendini ateşe attı, Sinem’i alıp dışarı çıktı, birkaç dakika sonra da çadır kül oldu. Şerife’nin yüzü ve elleri, Sinem’in ise bütün gövdesi yandı. Annelerde ufak yanıklar vardı, alevler çocuklardan Ece’de de bir hayli tahribat yaratmıştı. Tedavi için Ankara’ya götürülen Bedriye ise iki ay direndi, kalbi Temmuz ayında durdu.




(...11 yaşında yaşama veda eden Bedriye Köroğlu, ağabeyiyle birlikte...)




— Sizin yanan çocuklarla yolunuz nasıl kesişti?



2004 yılının Eylül’ünde bir aylık geçici görevle, TRT Erzurum Haber Müdürlüğü’nde görevlendirildim. Erzurum’daki 15. günümdü, Haber merkezindeki arkadaşlarımın yangın mağduru Köroğlu ve Pilgir ailelerinden bahsettiklerini duydum. Habercilikten öte insan olarak yardımlaşma ve dayanışma benim hep önceliğim oldu, klişe bir ifade ama önce insan, sonra gazeteciyim. Vakit kaybetmeden kameraman arkadaşım Vahit Telli ile birlikte 80- 90 kilometre uzaklıktaki Aşkale’ye gittik. Pilgir ailesinin evinde dört yaşındaki Ece’yi gördüm, bakışları “Beni kurtarın” der gibiydi, ilk sözü de “Eski halime dönmek istiyorum, estetik yaptırın, güzelleşeyim” oldu. Ece’nin yüzü dışında, sağ ayağı ile elleri de kötü durumdaydı. Baba Salim Pilgir, ailesini geçindirebilmek için Rize’de amelilik yapıyordu. Anne Süreyya Pilgir, ağlayarak sigortalarının olmadığını, tıbbi maskeyi bile alamayacaklarını söyledi…


(Yanan çadıra dalarak kızkardeşi Sinem'i kurtaran Şerife Köroğlu...)



- Tedaviyi yarım mı bırakmışlar, ya da hiç başlamamışlar mıydı?



Tedavi masraflarının milyarlarca lira tutacağı belliydi ve onlar bunu kaldıramazlardı. Pilgirlerden sonra diğer eve geçtim ve Sinem’i gördüm. Bütün bedeni sargılar içindeydi, sadece gözleri görünüyordu. Bakışlarını kelimelerle ifade etmeme imkân yok. Köroğlu ailesi de çaresizdi. Sinem daha üç aylıkken belediyeden işçi emeklisi baba Turabi Köroğlu (45), trafik kazasında yaşamını yitirmişti. 8 çocuk annesi Ümran Köroğlu, eşinden sonra kızı Bedriye’yi de kaybetmişti. Ona mikrofonu uzattığımda, ilk defa ellerimin titrediğini hissettim. Şerife’nin ise başı eğikti ve yüzünü saklamaya çalışıyordu. Utanıyordu halinden... Liseye gitmesi gerekirken durumu nedeniyle kaydolmamıştı. Ailelerin acısı TRT ekranlarından kamuoyuna ulaştı ve büyük ses getirdi. Ancak gözlerimin önünden Sinem in görüntüsü silinmiyordu. Haber dışında da yapılacak şeyler vardı.







(Sinem yangın günü 4 yaşındaydı aradan geçen 4 yılda 15 kez ameliyat oldu)



- Siz muhabirsiniz, ne yapabilirdiniz ki?


Düşündüm, taşındım. Sinem’in açık yaraları olmasına karşın evdeydi ve bir an önce yanık tedavi merkezine yatırılması gerekiyordu. O zamanlar Cerrahpaşa Nöroşirurji Ana Bilim Dalı Başkanı olan, yakından tanıdığım Cengiz Kuday’a telefonla ulaştım. Cengiz hoca, hastane yönetimiyle konuştu ve çocukları hemen İstanbul’a nakledebileceğimizi söyledi. THY’den bilet buldum ve İstanbul’a doğru yola çıktık. Ayrıca TRT’deki arkadaşlarım ve yöneticilerimiz her anlamda yardımcı oldular.




— Tıbbi desteğin Kuday’la sınırlı kalmadığı açık, yanıkların tedavisi ve diğer sorunların çözümü için neler yaptınız?


İstanbul’da ilk durağımız Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin Yanık Merkezi oldu. Ece ve Şerife, ameliyatlarının başlaması için estetik cerrahi bölümüne sevk edildiler. Sinem ise altı ay yanık tedavi merkezinde kaldı, açık yaraları iyileşti, yürümeye başladı. Yanıklar konusunda Türkiye’nin önde gelen isimlerinden biri olan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi hekimlerinden Prof. Dr. Murat Topalan önerildi. Hoca çocukları gördü ve ameliyatlara başladı. Karın zarından alınan dokuyu, damarları ile birlikte boyun bölgesine taşıdı. Sonra burada çoğalan deriyi yüzlerine nakletti. Yanık uzun soluklu bir tedavi gerektiriyor. Sinem, şu ana dek 15 kere ameliyat masasına yattı. Şerife ve Ece ise 7- 8 kez… Belki de hayatları boyunca tedavileri sürecek, tıp alanındaki yeni gelişmeler onlara da olumlu bir şekilde yansıyacak.






(Ece Pilgir, Fatma Demir ve Sinem Köroğlu...)




-Peki, ailelerin barınma sorunu…




Çocuklar hastanede olduğuna göre ailelerin de İstanbul’da yaşaması gerekiyordu. Bir süre TRT’deki arkadaşlarım yardımcı oldu. Anne Ümran Köroğlu, okuma-yazma bilmiyordu. Hiçbiri daha önce İstanbul’a gelmemişti. Aylarca izin günlerimi hastanede geçirdim. Sonra ailelerin Kızılay’ın çadırında yandığını düşünerek “Neden bunu onlara söylemiyorum” dedim. Genel Başkan Tekin Küçükali’ye durumu anlattım, etkilendi ve Kızılay ailelere ev, tıbbı malzeme, faturaların ödenmesi ve gıda gibi birçok yardımda bulundu.




—Aradan üç yılı aşkın süre geçti. Çocuklar büyüyor. Eğitim, çevre, yeni dostluklar… Ece, Şerife ve Sinem hayatla ve toplumla barışık kalabilecekler mi?



Toplumun onlar ve onlar gibi çocuk ve gençleri kabul etmesi gerekiyor. Bu olaylar herkesin başına gelebilir, insan bunu bilmeli ve ona göre davranılmalı. Şerife’yi üç yıl önce Kandilli Kız Lisesi’ne yatılı olarak kaydettirmiştim. Okulu bitirdi, ama ameliyatları nedeniyle üniversite sınavlarına giremedi, şansını bu yıl deneyecek. Ece ve Sinem ise ilkokula yeni başladılar. İkisi de evlerinin yakınındaki Fındıkzade İlköğretim Okulu’na gidiyorlar. Sinem’in çok büyük bir okuma isteği var. (VELİLER VE OKUL YÖNETİMİ FİZİĞİNDEN DOLAYI BİRAZ CANINI SIKTILAR, İSTEMEDİLER, AMA DOKTORUNUN DEVREYE GİRMESİYLE VE ÇOCUKLARIN KABULÜYLE, DAHA DA ÖNEMLİSİ OKUMA İSTEĞİYLE BU SORUNLAR AŞILDI) Onun hayata bağlanmasının en büyük nedeni içinde yeşerttiği okuma azmi... Anne Ümran, bir gün beni kenara çekti ve okuma yazma bilmemenin özetle cehaletin ne kadar kötü bir şey olduğunu anladığını söyledi. ‘Okuma yazma bilseydim. Çadırın üzerinde yazan “Hemen alev alıp yanabilir, ibaresini okur ve çadıra mum bile sokmazdım” demesi beni çok etkiledi.









- Ailelerle de bağınızı hep korumuşsunuz anlaşılan…




Evet, Pilgir ailesi, Ece’nin ameliyatlarının ardından Aşkale’ye döndü. Babaya Erzurum Valiliği’nin de yardımlarıyla havalimanında sigortalı bir iş bulduk. Bir yıl kadar Aşkale’de kaldılar, sonra Ece’nin yeniden ameliyat olması gerektiği için İstanbul’a geldiler. Bu arada Pilgirlerin dördüncü çocukları doğdu. Benden oğullarına ad koymamı istediler. Ben de Arda olsun dedim. Evet, onların hayatında artık iyi şeyler de oluyor. Eğitimleri yarıda kalan erkek çocuklar, İstanbul’da açık liseyi bitirerek sertifika aldılar. Şimdi üçü de güvenlik görevlisi… Bir diğeri Şerife gibi üniversiteye hazırlanıyor. Anne Ümran Köroğlu, yangının ardından iki oğlunu evlendirdi, bir de torunları oldu. Adı Cüneyt Bartu ve henüz 7 aylık.



— Çocuklar, gelecek ile ilgili düşlerini sizinle paylaşıyorlar mı?



Sinem artık kalem ve defteri oyuncaklardan daha çok seviyor. Annesi anlattı; oynadığı zamanlarda da hep aynı oyunu kuruyormuş, bir doktor, bir hemşire ve bir hasta çocuk oluyormuş, sonra Fatma geliyormuş ve çocuk iyileşiyormuş. Bir çocuğun kalbini kazanmak, korkunç ağrılarının dindiğini bilmek benim en büyük ödülüm. Sonuna kadar Sinem, Ece ve Şerife’ye destek olacağım, onların yanında kalacağım. Onların hayatla barışık olmalarını ve birer meslek edindiklerini görmek istiyorum. Şerife benim gibi gazeteci olmayı arzuluyor. Ece öğretmen, Sinem ise hemşire olmakta kararlı…








PORTRE; Fatma Demir



Fatma Demir, gazeteciliğe 1994 yılında öğrenciyken Günaydın Gazetesi’nde başladı, ardından TRT’ye geçti. 1994/1997 arasında TRT 2 Televizyonu’nda “Genç Başarı”,”Spot”,”Katil Kim” programlarında yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. Muhabirlik yapma arzusu Demir’i, TRT İstanbul Haber Müdürlüğü’ne yönlendirdi. TRT’de 10 yıldır habercilik yapan Fatma Demir’in özel ilgi alanı sağlık… Kızılay, Demir’i 2006 yılında “Üstün İnsani Hizmet Madalyası” ile ödüllendirdi.


Fotoğraflar: VEDAT ARIK


Cumhuriyet Pazar Dergi'de yayımlanmıştır.

2 yorum:

Alper TURGUT dedi ki...

TRT'nin meleği fatma demir yolun açık olsun...

Servis dedi ki...

Değerli blog yöneticisi sitenizden çok yararlanıyoruz ve önemli bilgiler veriyorsunuz. Diş doktoru olarak başarılarınızın devamını dileriz.