20 Aralık 2008 Cumartesi

HAYATA DÖNÜŞ HASIRALTI EDİLMESİN



Kanlı "Hayata Dönüş" Operasyonu'nun 8. yıldönümü dolayısıyla Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi'nce düzenlenen panelde, insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımının işleyemeyeceği vurgulanarak, "19–22 Aralık 2000 tarihlerinde yapılan ölümlü operasyonun davası zamanaşımına uğratılıp, hasıraltı edilmesin. Yaşanan onca acıya yol açanlar, mutlaka adalete hesap versin" denildi.

Tünel'deki İstanbul Barosu Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen "İnsanlığa Karşı Suç" paneline, ölüm orucu eylemi sırasında "arabulucu heyeti"nde yer alan eski milletvekili Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu, İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Hüseyin Demirdizen, Eski Bayrampaşa Cezaevi Savcısı Necati Özdemir, operasyonun tanıkları Eyüphan Başar ve Aysu Baykal ile gazeteci yazar Alper Turgut katıldı.



Bekaroğlu, son yıllarda baskı ve zor karşısında toplumun alışıp, her şeyi normal karşılamasının insanı düşman gören zihniyetin ekmeğine yağ sürdüğünü belirterek; "Yönetenler, kimse tepki dahi vermesin diye Türkiye cezaevlerinde olsun, 5 yılda bir buçuk milyonun insanın katledildiği Irak'ta olsun 'öğrenilmiş çaresizlik' adlı psikolojik yöntemi kullanma yoluna gittiler. 1984'te büyük direnişlere sahne olan Metris Cezaevi'nde doktor yedek subay olarak görevliydim. Cezaevi komutanı, siyasi tutuklu ve hükümlülerin psikolojik hastalar olduğu gerekçesiyle benden yardım istemişti. Ona şakayla karışık 'komünizmin tedavisi yoktur komutanım' demiştim. Aradan yıllar geçti, zihniyet asla değişmedi" dedi.


1996 ve 2000 ölüm orucu eylemlerini gazeteci olarak takip ettiğini belirten Alper Turgut ise şöyle konuştu; "Ümraniye Cezaevi'nde 1995 yılında gerçekleştirilen ilk baskında, bir süre sonra yaşamını yitirecek olan meslektaşım ve arkadaşım Metin Göktepe ile birlikteydik. Polisin beylik tabancalarını teker teker bırakıp sadece coplarıyla cezaevine girdiğine şahit olmuştuk, sonraki yıllarda şiddetin boyutu ve dozu arttı, yaşanan operasyonlarda ağır silahlar kullanılmaya başlandı. Vicdanı yara alan toplumsal muhalefet ise giderek küçüldü. 15 yaşındaki bir gencin hesabını soran Yunanistan'a imrenir hale geldi."

ÇHD’nin paneli, 19 Aralık Operasyonu'yla ilgili slayt gösterisinin ardından sona erdi.


Anarşistler ‘sert baktı’, gençler kâğıt uçak attı




“Devletin Katillerine Karşı Uluslararası Eylem Günü” çağrısına uyan anarşist çevreler Taksim Meydanı’nda saat 14.30 sıralarında “Bütün devletler katildir. Affetmeyeceğiz, unutmayacağız” yazılı dev bir pankart açarak toplandılar. Yüzleri beyaz boyalı eylemciler 15 dakika süreyle güvenlik önlemi alan çevik kuvvet ekiplerine susarak “sert ifadelerle” baktılar. Öğrenci Gençlik Sendikası’nın Taksim’de yapmak istediği yürüyüşe izin verilmedi. Yunanistan’daki gösterilere destek verdiklerini açıklayan gruptakiler ise polise kâğıttan uçak attı. (Fotoğraflar: VEDAT ARIK)




Bu bir oyun değil, isyan!



Yangın sadece sokaklarda mı? Fotoğraflara bakın, parlamentonun önünde dizilmiş kalabalık, tarihi ütopyalarla eğlenircesine mutlu ama bir o kadar da öfkeli. Yunanistan’da bir kuşak kendilerini vurup faili meçhullere karışan polise, emeklerini global sermayeye peşkeş çeken hükümete isyan ediyor. Andreas Papaondre’ye göre anarşistlerin halktan gördüğü destek şaşırtıcı değil. Yunan devlet radyosu ERT muhabiri Sami Karabıyıklıoğlu’na göre gelecekte olacakları kimse bilemez...


Deniz Ülkütekin


Alexis Grigoropoulos 6 Aralık’ta yerel saatle 21.50’de bir polis tarafından vuruldu. Yetkililerin yaptığı açıklamaya göre devriye gezen polis otosunun etrafını saranlardan biriydi ve polisin kalabalığı dağıtmak için sıktığı kurşunların kurbanı olmuştu. 15 dakika sonra kaldırıldığı Evangelismos Hastanesi’nde öldüğü açıklandı. Peki ya sonra? “Bu devlet öldürüyor, artık yeter. Onları durdurmamız gerekiyor”. Bu ifadeler Synaspismou Gençleri isimli oluşumun yayımladığı bildiride yer alıyordu. Devamı ise şöyleydi: “Eğer birileri kurşun yiyeceğimiz endişesiyle sokaklarda dolaşmaya korkacağımızı sanıyorsa, yanılıyorlar”. Önce Alex’in yaşadığı Eksarhiya semti sonra Atina’nın merkezi ve artık bütün ülke... Anarşist grupların başlattığı protesto eylemleri ve polisle çatışmalar toplumun her kesiminden destek gördü. İki haftadır Yunanistan’da olanları uzun uzadıya anlatmaya gerek var mı? Meydanları dolduran toplumun her kesiminden insan protesto gösterilerine katılıyor, polisle çatışıyor. Alex’in öldüğü hafta yapılan grevler büyük kentlerde hayatı durdurdu. Ardından anarşistler ve onlara destek veren tüm örgütler de organize eylemlere başladı. Hedef bu kez kamu binaları ve uluslararası mağaza zincirleriydi. Öğrenciler üniversiteleri ve liseleri işgal etti. Geçen hafta sonu yapılan gösteriyi perşembe günü ülke çapında yapılan genel grev izledi. Yine de bahsettiklerimiz bir kuşağın öfkesini ve sokaklara taşıdığı heyecanı anlatmak için yeterli değil. Büyük kentlerde bütün meydanlar birer cephe, bütün sokaklar ise barikat alanı.


Öfke tüm ülkeye yayılırken hükümet bilindik taktiklere başvuruyor ve halk isyanını gösteriler sırasında dükkânları yağmalayanların üzerine yıkıyor. Tüm olanların üzerine hâlâ soğukkanlılığını korumayı başarıp hareketin ideolojik ve politik yönünü eksik bulan sol teorisyen kanadı da bilerek ya da bilmeyerek hükümetin yaratmak istediği imaja yardımcı oluyor. Bu konuda kısmen başarılı oldukları da söylenebilir. Birçok yabancı basın kuruluşu olayları çıkaranlar hakkında “işsizler grubu” ve “bir grup maskeli genç” gibi ifadeler kullandı. Oysa olayların fitilini ateşleyen gençlerin apolitik olduğunu söylemek bir hayli zor. Onlar düşmanı biliyorlar. Sırasıyla, polis, hükümet ve küresel sermaye hedefleri oldu.


Andreas Papaondre de bu gençlerden biri. Hareketin içindeki konumunu “bireysel eylemci” olarak özetliyor. 1990’dan beri anarşist hareketin içinde yer alıyor ama şu anda hiçbir politik örgütlenmeye yakın değil. Daha çok merkezden kent dışındaki semtlere yayılan gösterilerde, farklı bölgelerdeki insanları örgütlemekle meşgul. Olayların başlangıcı Alex’in öldürülmesi ama bu kadar bireysel bir olayın polislere karşı büyük bir nefret uyandırması “acaba geçmişten gelen bir birikim mi var?” sorusunu akla getiriyor.


Papaondre’ye göre hükümet insanları olayın kaza eseri meydana geldiğine ikna etmek için ne kadar uğraşsa da bu doğru değil. 1976’dan beri ülkede kırktan fazla insan polis şiddetinin kurbanı oldu. Papaondre, Yunan ekonomisinin yirmi yıldan fazla süredir sıkıntıda olmasının insanları isyana ittiğini düşünüyor. Sosyal devlet anlayışındaki yıkım da gençlerin hayatlarını sürdürmesini iyice zorlaştırıyor. Güvensizlik hissi iyi bir hayat umutlarının var olabilmesinin önünde büyük bir engel. Bu yüzden harekete gençlerin önderlik etmesi Papaondre’yi şaşırtmıyor.


Yunanistan Komünist Organizasyonu Alex’in cenazesinin yapılacağı gün halkı şu cümlelerle göstericilere katılmaya çağırıyordu: “Sadece solcular değil herkes. Sol insanlara önderlik etmeli. Şimdi tereddüt etmenin ve akademik politikanın zamanı değil. Herkes sokağa, mücadele etmeli ve kazanmalıyız.”





Mesajın büyük ölçüde yerine ulaştığını söylemek yanlış olmaz. İki haftadır yapılan eylemlerin çıkardığı ses sonunda ülke sınırlarını aşarak Avrupa’nın geri kalanında yankı buldu. Papaondre olayın anarşistler ve polis arasında bir kan davası olarak lanse edilmesini yanlış buluyor. “Alex silahlı bir anarşist değildi, gösteri de yapmıyordu. İnsanlar bunu çabuk kavradı ve bir dahaki sefere onun yerinde kendilerinin olabileceğini gördü. Belki anarşistler biraz çabuk davranıp ilk tepki verenlerdi ve gösteri yapmayı boş verip şiddet eylemlerine yöneldiler ama bir süre sonra tüm gençlik olayların ciddiyetinin farkına vardı ve sorumluluğu üzerine aldı” diyor. Andreas’a göre eylemlerin bu kadar çabuk yayılması da gençliğin hem cep telefonlarını hem de internet forumlarını kullanarak otoritenin hantal yapısını nasıl aşabildiğini gösterdi.


Elbette olayların kökünde anarşistler ve polis arasındaki bir gerginlikten söz edilebilir. Hatta polisin Eksarhiya’da devriye gezerek anarşistlerle arasındaki sözlü anlaşmayı bozduğu iddia ediliyor. Papaondre de iki taraf arasındaki gerginliği kabul ediyor. 80’lerden beri birçok defa polisin baskıcı tutumuyla karşılaşmışlar ve son yıllarda özellikle Atina’daki durum fazlasıyla kırılganmış. Bildiği kadarıyla böyle bir anlaşma olmadığını, zaten bu komik senaryonun şu an Yunanistan’da yaşanan durumla karşılaştırıldığında fazlasıyla anlamsız olduğunu söylüyor. Atina’yı ve diğer büyük kentleri altüst edenlerin 500 anarşist olduğunu düşünmek fazlasıyla garip. Ancak ülkenin büyük kısmına yansıyan öfkenin basın tarafından görmezden gelinmesi bir yana insanları gösterilerden uzaklaştırmak için korkunun medya yoluyla pompalanması fazlasıyla rahatsızlık verici.


Papaondre medyanın tutumunu normal karşılıyor, “Onlardan da başka bir şey beklenemezdi zaten. Her zaman aynı yalanları önümüze koyuyorlar. Hükümeti eleştirir gibi görünüyor olabilirler. Ancak sisteme karşı eleştiriler arttığında kullandıkları kelimeler politikacılarınkiyle aynı” diyor. Ha, Andreas’ı merak ettiyseniz, elbette fotoğrafının yayımlanmasını istemiyor… Bir anarşist, fotoğrafıyla değil, eylemleriyle bilinmeli… Tarih de bunu doğruluyor…


YARALANAN MUHABİR…



Yunanistan’dan ekranlara yansıyanlar genelde polisle çatışmalar ve yakılan araçlarla sınırlı. Oysa gösteriye katılanların çoğunluğu şiddetten uzak eylemlerle polis şiddetini ve hükümeti protesto ediyor. 10 Aralık’ta İskece meydanında kamu çalışanları sendikalarının düzenlediği genel grev eylemi de sakin başlamıştı. Hatta vali gösteriye katılan grupların valilik binasını sembolik olarak işgal etmesine ve bildiri dağıtmasına bile izin vermişti. Ancak gösteriden ayrılan, çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu grup binanın önüne geldiğinde verilen izinler geri alındı. Bir süre sonra öğrenciler ve güvenlik kuvvetleri arasında atışmalar ve gerginlik başladı.


O anda binanın içinde bulunanlardan biri de Yunanistan Devlet Radyosu ERT’de muhabirlik yapan Sami Karabıyıklıoğlu’ydu. Binaya giren öğrencileri diğer meslektaşlarıyla birlikte, dışarı çıkmaya ikna eden Karabıyıklıoğlu tam ortam yatışmak üzereyken içerde kalan az sayıdaki öğrenciyle birlikte polislerin saldırısına uğradı. Kendi ifadesiyle gereksiz güç kullanımı sonucunda başına ciddi darbeler aldı. Olaydan sonra emniyet yetkilileri binaya atılan taşlar sonrasında polislerin soğukkanlılığını kaybettiğini açıkladı, gazetecilere binada ne aradıklarını sordu. Bu soruya basın çalışanları büyük tepki gösterdi. Dahası Karabıyıklıoğlu’na göre bahsedilen taşlar binaya hiç atılmamıştı bile.


FİTİLİN ATEŞLENDİĞİ YER


Sami Karabıyıklıoğlu’nun yaşadığı olay savaş alanını andıran Yunanistan sokaklarındaki şiddet sahnelerinden sadece biri. Kendisiyle konuştuğumuzda bölgede hayatın yavaş yavaş normale dönmeye başladığını söylüyordu. Ancak başkent Atina’da sokaklar kolay kolay yatışacak gibi değil.


Parlamento binasına kadar ulaşan kitlelerin çıkış noktası ise bir kilometre ötedeki Eksarhiya. Burası sıradan bir semt değil. Çoğunlukla anarşistlerin yaşadığı bölgeye bazı yayın organlarında söylendiğinin aksine herkes özgürce girip çıkabiliyor. Karabıyıklıoğlu da semti sık sık ziyaret etmiş. Eksarhiya’yı “Eğlence mekânlarının olduğu, kafelerde alternatif siyaset konuşulan bir yer” olarak tanımlıyor. Hatta 22 Kasım’da semte son gidişi sırasında öğrencilerin ve diğer gençlerin devriye gezen polislerle şakalaştığına şahit olmuş. Ancak Eksarhiya’daki polis şiddetinin yarattığı patlamanın aslında çoktandır beklendiği görüşünde. Bunda rol oynayan etkenler ise had safhaya varan yolsuzluklar. Bunlara işsizlik, fabrikaların kapanması, tarım alanındaki sıkıntılar ve gençlerin 500 ile 700 Avro arasındaki maaşlarla sigortasız çalışmalarını eklersek toplumsal patlama kaçınılmazdı” diyor.


Andreas’ın hatırlattığı gibi, Alexis Grigoropoulos polisler tarafından öldürülen ilk kişi değil. Ancak kısacık hayatı ve yediği kurşunun artık Yunan tarihinde bir yeri var. Bunu gerçekleştiren de, 15 yaşında bir çocuğu otorite kurşununa kurban giden yüzlerce isimsizin arasına yazdırmayan Yunan halkı. Çünkü onlar biliyorlar ki bir dahaki sefere ölen kendileri, daha acısı yakınları olabilir.


Anarşist müzik grubu Clash’ın solisti Joe Strummer 1978 tarihli “Guns of Brixton” şarkısında şu soruyu soruyordu: “Kapını tekmelediklerinde karşılarına nasıl çıkacaksın? Ellerin başının üzerinde mi yoksa silahının tetiğinde mi olacak?” O zaman da anarşistler dünyayı değiştirmek istiyorlardı ama başaramamışlardı. Peki şimdi ne olacak? Bu yükselişi de kendi kendini imha etme süreci mi izleyecek? Sami Karabıyıklıoğlu da, şu anda gelecekte ne olacağını tahmin edebilecek kimse olmadığını düşünüyor. Yine de Yunanistan’dan ulaştığımız, ismini vermek istemeyen bir polis eşinin sözleri kimileri için umut kimileri için endişe taşıyabilir: “Kocam neredeyse bir haftadır uyumadan çalışıyor. Kendisi Atina’nın merkezinde değil ama onun için endişeleniyorum. Şu an ülkedeki hiçbir polis tek başına dolaşamıyor. Hepsi grup halinde hareket ediyor. Bir polis çocuğu öldürdü diye bütün polisleri suçlamak anlamsız.”



CUMHURİYET PAZAR DERGİ / 21 ARALIK 2008

Hadi Bush’u ayakkabılamaca oynayalım!




GAMZE ERBİL


ABD Başkanı’nın son Irak ziyaretinde karşılaştığı protesto eylemi, hızla tüm dünya gündemini belirler hale geldi. ABD Başkanı olarak son haftalarını yaşayan Bush’un “önemsemediği” eylem, aslında pek de öyle kayıtsız kalınacak bir protesto değildi. Ama ABD Başkanı’nın “dünyanın en çok protesto edilen adamı” olma sıfatı düşünüldüğünde durum daha anlaşılır hale geliyor.


ABD Başkanı George Bush, Irak’a son sürpriz ziyaretinde ağır bir protesto eylemiyle karşılaştı. Iraklılar için hem sembolik hem de gerçek önemi büyük olan bu eylemde, Iraklı gazeteci Muntazar El Zeydi, ABD Başkanına bir çift ayakkabıyı “Bu sana Iraklıların veda öpücüğü, köpek” ve “Bu da Irak’ta öldürülen insanlardan; dul, öksüz ve yetimlerden” mesajlarıyla yolladı.


Bush uçakta gazetecilerle sohbeti sırasında, ayakkabılı saldırıyı fazla umursamadığını belirterek “Oldukça garip bir andı, fakat başkanlığım sırasında başka garip anlar da yaşadım” dedi.
Evet, ülkesinde isminin kanalizasyona verilmesi için oylama yapılan, fotoğrafı tuvalet kağıtlarının üzerine basılan bir Başkan için Irak’a sürpriz ziyaretinde yaşadığı bu “garip protesto” yalnızca sıradan bir gariplik olabilir.

20 Ocak’ta görevi halefi Barack Obama’ya devredecek olan ABD Başkanı George W. Bush, görüldüğü kadarıyla Irak’taki protesto eyleminden fazla etkilenmedi. Üstelik kendisini “gerizekalı, aptal, düşük IQ’lu” şeklinde niteleyenleri ofsayta düşürecek şekilde olayın hemen ardından bir espri bile yaptı: “Doğrusunu isterseniz, şunu söyleyebilirim ki, attığı ayakkabının numarası 42’ydi.”

Bush’un bu “kayıtsızlığı” herhalde insanlık tarihinin en çok protesto edilen kişisi olmasıyla ilgilidir. ABD Başkanı’nın popülaritesinin azlığı, kendisini hedef alan protestoların azalmasıyla dahi ilişkilendirilebiliyor son dönemde.


ADI KANALİZASYONA VERİLECEKTİ


San Francisco’da geçen yıl yürütülen ve kasım başında yapılan bir oylamayla nihayete eren bir kampanya, şehrin Okyanus Kıyısı Atıksu Temizleme Tesisi isimli kanalizasyon tesisine George W. Bush adının verilmesini öneriyordu. Kampanyayı başlatanlar “Amerikan tarihinde hiçbir başkan bu kadar zamanda, bu kadar fazlasını yapmamıştı” diyerek Bush’un yaptıklarıyla tesisin faaliyeti arasında ilginç bir bağ kurarken, tesisi işleten Kamu Yararı Komisyonu’nun sözcüsü, tesise haksızlık yapıldığını söylüyordu: “Böyle bir eleştiri ifade edilecekse, en son burası akla gelmeli, çünkü bu tesiste yararlı işler yapılıyor.” Sonuçta, San Francisco’luların yüzde 70’e yakını bu oylamada “hayır” oyu kullandı, ancak içlerinde gerçekten bu tercihin “tesise haksızlık” olduğunu savunanlar da olduğu söyleniyor.

ABD’de bir başka yaygın protesto biçimi ise, Bush fotoğraflı tuvalet kağıtlarının kullanılması. Tuvalet kağıtları, yalnızca Bush’a özgü değil. Rice’tan Clinton’a, McCain’den Bin Ladin’e uzanan geniş bir yelpazede protesto edilecek kişilerin resimlerinin basılı olduğu tuvalet kağıtları mevcut. Dolayısıyla bu da Bush için fazla önem taşımıyor olsa gerek.

Irak savaşı sonrasında kaydı tutulamaz hale gelen eylem ve gösteriler, dünya genelindekilerle birlikte düşünüldüğünde Bush’a “en çok protesto edilen Başkan” sıfatını çok önceleri kazandırdı.

‘EN TOPAL ÖRDEK’

ABD Başkanı, dünyanın en çok protesto edilen insanı olma niteliğinin yanında ABD tarihinin en sevilmeyen başkanı olma sıfatını da elinde tutuyor. ABD’nin önde gelen medya organlarında “En Topal Ördek” başlığıyla yayımlanan haberlerde Bush’un daha önceki ABD Başkanlarını nasıl “geride bıraktığı”na dair bir dizi değerlendirme yer alıyor. Başkanlığı sırasında gözden düşüp Topal Ördek payesini elde etmiş olan ABD Başkanları Wilson, Eisenhower, Reagan ve Clinton olarak sıralanırken, bunların hiçbirinin Bush kadar “sevilmeyen” payesini elde edemedikleri söyleniyor.


Evet, hal böyle olunca, Bush’un Irak’taki en son eyleme kayıtsız kalması çok anlaşılır hale geliyor. Onun için çok mühim bir olay değil, hatta kendi deyişle “Demokrasinin bir işareti. Özgür bir toplumda insanlar dikkatleri kendi üzerine çekmek için böyle şeyler yapar” diye geçiştirilebilecek bir olay.


CUMHURİYET HAFTA SONU / 20 ARALIK 2008

Sonbahar’dan önce ve sonra...




Duvarların izin verdiğince görülen bir gökyüzü, F Tipleri, “Hayata Dönüş” Operasyonu... Cezaevinde yaşam zor. Dışarıya çıktıktan sonra da sorunlar bitmiyor. Ne insanlarla ne parayla ilişki kuralabiliyor. Duygular ifade edilemiyor, bir ayak içeride, diğeri hep dışarıda kalıyor...



Esra Açıkgöz


Yusuf, siyasi düşüncelerinden dolayı cezaevine giriyor... Ömrünün en güzel yıllarını hapiste geçiriyor... Çıktığında köyüne dönüyor. Ne içeriyi unutuyor, ne dışarıyı yaşayabiliyor... Kalabalıklara karışamıyor, kalabalıklar da onu anlamıyor... Özcan Alper’in yeni vizyona giren Sonbahar filmini izleyenler Yusuf’u tanımıştır. Ancak biz sadece bir filmden bahsetmiyoruz, siyasi düşünceleri nedeniyle cezaevine girmiş, yıllarca içerde kalmış binlerce insan tam da bunları yaşıyor. Dışarıda Deli Dalgalar İnisiyatifi de, bu insanlardan oluşuyor. Ayda bir toplanıp, dayanışıyor, içeridekilere kitap yolluyor, mektup yazıyorlar. 19 Aralık “Hayata Dönüş” Operasyonu’nu hatırlatmak için bugün, Kazım Koyuncu Kültür Merkezi’nde “Biz Hayata Akarken” adlı bir sergi düzenliyorlar. Sergide hapishanelerdeki binden fazla tutsağın sözlerini, yüzlerini, çizgilerini, geçmişlerini ve bugünlerini bulacaksınız. Filmi, içeriyi, dışarıda tutunabilmeyi Levent Öztürk, Nergiz Uzun ve Ayhan Işık’la konuştuk... Fotoğrafları yok, çünkü istemiyorlar.


“İnsan” diyor Ayhan Işık, “bazı şeyleri söyleyemiyor, anlatsa da karşıdaki anlayamıyor. Filmdeki karakterin yalnızlığı, duruşu, uyumsuzluğu... Yaşadıklarımızı anlatıyor”. Onu filmde en çok etkileyen, Yusuf’un arabayı hızla sürerek, bir uçurum kenarında durması ve bağırması olmuş. O da içerideyken hep bağırmak istemiş... Diğer özlemi de, koşmak ve çıplak ayakla toprakta dolaşmakmış. “Uçurumun kenarındayken, intihar mı edecek diye de düşündüm, çünkü dışarıda tutunamayan birçok insan intiharı düşünüyor” diyor. Altı yılı içerde, bunun bir yılını F Tipi’nde geçirmiş. “Dışarıdan hiçbir şey alamıyorduk. İktidar gücünü her şekilde gösteriyordu, dayaktan bahsetmiyorum, o çok normaldi, yemeği bile işkence haline getiriyorlardı” diyor. Dışarıda tutunabilmekte zorlanmış. “Cezaevine girerken dışarıya ilişkin çektiğiniz bir fotoğraf vardır, 5-10 yıl geçse de dışarının öyle olduğunu zannedersiniz. Oysa çocuklar büyümüş, yaşlılar ölmüştür... Beklentileriniz çok farklıyken, dışarıda çok daha basit, ama gerçek sorunlarla karşılaşınca çarpılıyorsunuz”. Ne yapacağım, hayata nasıl tutunacağım... Bir dolu sorgulama ve yalnızlık...


Liseyi hapishanede bitirmişler, çıktıktan sonra da üniversite sınavına girip İstanbul Bilgi Üniversitesi’ni burslu kazanmışlar... Işık tarih okuyor, Öztürk sosyoloji, Uzun’sa Avrupa Birliği. Geleceğe dönük çok plan yapamıyorlar, malum burası Türkiye, hem hayat güvenilmeyecek kadar hızlı değişiyor. Öztürk, 18’inde girmiş cezaevine, çıktığında 24 yaşındaymış, şimdi 27’sinde. “Çıktıktan sonraki süreç zor oldu” diyor. Her soruyu yanıtlamadan önce bir boşluğa bırakıyor... “Neredeyse içerideki duygusal yıpranmaya, tahribata eşdeğerdi benim için. Uyum sorunu çok fazlaydı, hâlâ da öyle. Dışarının yaşam biçiminden, ilişki anlayışından, değer yargılarından, insanların dünyaya bakışlarından uzaklaştığınız için sudan çıkmış balık gibi oluyorsunuz. Maddi sorunlar da cabası. Mesela parayı unutuyorsunuz. Tabii siyasi sorunlar da var. Tekrar bir şeyler yapma arayışı, bunun imkânını bulamama”...


İçeriye dair zihninde izi kalan görüntüler, sesler var. 19 Aralık 2000, Ümraniye Cezaevi... O operasyonun yapıldığı koğuşlarda olmasa da, aynı bahçeyi paylaştığı, konuştuğu arkadaşlarına yapılan saldırıları unutamıyor. “Birlikte kaldığın insanların öldüğünü görmek ve bir şey yapamamak, insanı daha da zorluyordu ruhsal olarak. Askerler üst maltada siper almışlar. Alt maltada kapının önündeydim. Ahmet İbili, 10-15 kişilik gruba bir veda konuşması yaptı. Üst maltaya çıktı, göremedim, sesini ve kurşun seslerini duydum. Kurşun sesleri iki dakika boyunca devam etti... O sesler hafızama kazındı”.

Nergiz Uzun’a göre, 19 Aralık’ın kesintiye uğrattığı en önemli şey, içeridekileri ayakta tutan sosyal hayat. “Koğuşumuzda 23 yıldır içeride olan bir arkadaşımız vardı. Onu bu kadar uzun süre, o kadar dar mekânda, kısıtlı şartlarda canlı tutan, oradaki sosyal hayattı. 19 Aralık’la o sosyal hayat tamamen ortadan kalktı. Böylece insanları ruhsal olarak da öldürmeye başladılar” diyor. Hapiste geçirdiği sekiz yıldan sonra, dışarıdaki hayata uyum sağlamakta o da zorlanmış. İlk gün, eski cezaevi arkadaşıyla deniz kenarına gitmiş, kayaların üzerinde oturmuş, çiçeklere dokunmuş... Alışveriş yaparken gerilmiş... “Çünkü” diyor, “parayı tanımıyorsunuz, normal insanlarla nasıl iletişim kurabileceğinizi de bilmiyorsunuz. Her yerinizden bir tuhaflık akıyor. Mesela ailemle eskisi gibi yakın olamıyorum, bu bir problem olduğu için değil, paylaşamıyorsunuz. Kendinizi başka insanlara ifade etmekte zorlanıyorsunuz. O yüzden şimdi de sorunlarımı içeride birlikte yattığım arkadaşlarıma anlatıyorum”. Uzun’a göre film cezaevine girmemiş insanlara, psikolojilerini anlatması açısından bir fayda sağlayabilir.

Film, 90’ların kuşağının da anlatıcısı. “Çıktıktan sonraki ilk aylarda filmdeki kahraman gibi donuk, kendini ait hissedememe, hayata dahil olamama psikolojisinde oluyorsunuz. Bazılarımız bunu hiç atlatamıyor, bazılarımız biraz atlatıyor” diyor Uzun. Bu psikolojiyi yaratansa elbette 19 Aralık. “Eğer” diyor, “o süreci yaşamadan çıksaydık, hayata tutunmamız, hayatla barışmamız daha kolay olabilirdi. O, cezaevleriyle ilgili bir mesele değildi, topluma yönelik bir politikanın deneylendiği bir alandı. Ulucanlar katliamını da yaşadım, aslında Ulucanlar bile 19 Aralık’ın ön provasıydı. Toplum denendi, kimse cezaevlerinin kapısına yığılmadı, çok ciddi ses yükselmedi. Yunanistan’ı izliyoruz... Tepki gösterilmediğinden, çok daha büyüğünü yaşattılar. Çıkınca gördük ki, içerideki yalnızlaştırma politikası dışarıda da devam ediyor, içeride kameralar koridordaydı, dışarıda sokaklarda”.


CUMHURİYET PAZAR DERGİ - 21 ARALIK 2008

Hayata dönemeyenler anıldı




“Hayata Dönüş Operasyonu”nda yaşamlarını yitirenler dün karanfillerle ve marşlarla anılırken, katliamın sorumluları protesto edildi. Operasyonda 20 bin kimyasal bombanın kullanıldığı savunuldu


İstanbul Haber Servisi - Türkiye cezaevleri tarihinin en büyük ve en kanlı baskını olan “Hayata Dönüş Operasyonu”nda yaşamlarını yitirenler dün karanfillerle ve marşlarla anılırken, katliamın sorumluları protesto edildi.


TAYAD’lı aileler adına basın açıklamasını okuyan Gülsen Kargın, “Operasyonlarda 28 tutuklu ve hükümlü yaşamını yitirdi. Operasyonlarda 6 kadın diri diri yakılarak öldürülmüştü. Buna karşın dönemin Adalet Bakanı 28 insanın ölümüyle sonuçlanan operasyonun çok başarılı olduğunu söylemişti” dedi. Operasyonlarda 20 bin bombanın kullanıldığını savunan Kargın, “Ne olduğu açıklanmayan kimyasal bombalar ve silahlarla insanlarımız yakıldı. Bu kimyasal bombalar, silahlar neydi? Evlatlarımızı hangi kimyasal silahlarla yaktınız, açıklayın” diye konuştu.


Açıklamanın ardından Grup Yorum üyeleri de marşlarıyla operasyonu lanetlediler.

İnsan Hakları Derneği (İHD) üyeleri de yine Bayrampaşa Cezaevi önünde toplanarak, operasyonu kınadılar. İHD üyesi Rıza Dalkılıç, “Cezaevlerinde, tecrit ve izolasyon koşulları kaldırılmalıdır. 19 Aralık katliamı davası sorumluları yargılanmalıdır. Cezaevlerinde sohbet hakkı tanıyan 45/1 sayılı genelge uygulanmalıdır. Cezaevleri sivil izlemeye açık olmalıdır” dedi.


Cumhuriyet Gazetesi

19 Aralık 2008 Cuma

MEDYA, 19 ARALIK OPERASYONUNDA DEVLETE ARKA ÇIKTI, ‘HAYATA’ DÖNMEDİ




Birgün Gazetesi'nin 19 Aralık Operasyonu ile ilgili sorularına verdiğim yanıtlar...



1 - Siz o dönem nerede çalışıyordunuz? Bir gazeteci olarak yaşananlara tanıklık ettiniz mi?

20 Ekim 2000 günü başlayan ölüm orucu eylemi ve 19 Aralık ölümlü operasyonu sürecinde, Cumhuriyet Gazetesi’nin İstihbarat Servisi’nde çalışıyordum. Cezaevi haberleri öncelikle benim sorumluluğum altındaydı ve zaten hâlihazırda uzmanlık alanım da toplumsal olaylar idi. Bunun dışında 12 can alan 1996 Ölüm Orucu Direnişini de Cumhuriyet Gazetesi muhabiri olarak ben takip etmiştim. Katliamdan çok çok önceleri ülkeyi yönetenler, hücrelere “oda sistemi” gibi masum bir ad takarak gelecekteki kan banyosuna zemin hazırlamışlardı. Cezaevlerinde yapılması planlanan bu değişiklik esnasında ortada henüz F tipi hapishaneler yoktu. Hiç unutmam, TAYAD’lı aileler, gazeteye gelerek yarınlara dair korkularını bana anlatmışlardı. Onlar, evlatları için çırpınıyorlardı. Neyse… İçerde ve dışarıda ölüm orucu başladı ve ben de istisnasız her gün haber yaptım. Eşzamanlı 19 Aralık Operasyonu’nun gerçekleştiği cezaevlerinde, Küçükarmutlu ve Alibeyköy direniş evlerinde yaşananlara tanıklık ettim. “Diri diri yakılanlar”, oluk oluk akan kan, anaların dinmeyen gözyaşları, gözler önünde eriyen bedenler ve hafızalarını yitiren gençler… Türkiye, 2000’li yıllara zor ve zulüm ile girmişti.

2 - Gazeteniz nasıl gördü yaşananları. Bir gazeteci olarak düşünürseniz sizce nasıl görülmeliydi?

Sansür duvarının yükseldiği o amansız günlerde, Cumhuriyet Gazetesi, ulusal basın içinde en doğru haberleri veren bir iki gazeteden biriydi. Benim dışımdaki diğer mesai arkadaşlarım, Ankara, İzmir büroları ve korkunç bir ironiyle “Hayata Dönüş” adı verilen kanlı baskının gerçekleştiği kentlerdeki meslektaşlarım, canlarını dişlerine takarak çalıştılar. Devlet kapıları yüzlerine kapanan aileler, çocuklarının akıbetini öğrenmek için bize koştular. Haftalık izin dahi yapmadan iki buçuk ay süreyle gece gündüz çalıştım. O dönemi bir gazeteci olarak düşünüyorum ve evet; başta Adalet Bakanlığı’nın tüm karşı çıkışları olmak üzere hiçbir olumsuzluk ve baskı, objektif ve halktan yana haber adına ne beni ne de Cumhuriyet Gazetesi’ni asla yıldıramadı.





3 - Aradan 8 yıl geçti. Geri dönüp baktığınızda bir gazeteci olarak değil de bir insan olarak neler hissediyorsunuz şimdi?


Yunanistan’da halkın bir yaşam uğruna kalkıştığı isyanı görüyorum, ülkemiz ve yarınlarımız adına içim acıyor. Belleğimde kalan 8 yıl öncesine ait en baskın şey, sanırım istisnasız her şeye sırtına dönen inadına suskun bir toplumun varlığı olsa gerek. Nedensiz bir korku dağının eteklerinde, özgür düşünce ve meydanları boş bırakmama kararlılığı yok olmuş, yurttaşlar resmen esir düşmüştü. Diyeceğim o ki, 8 yıl önce hepimizin vicdanı yara almış, duyarsızlık almış başını yürümüştü. Bugün de değişen bir şey yok ya… O da başka bir hikâye… Dile kolay, toplamda 2285 güne yayılan bu direniş, 122 can almış, 600’ü aşkın insanı sakat bırakmıştı. -The New York Times; Modern Tarihin En Uzun Eylemi- Sadece 19 Aralık kanlı baskınında ikisi asker 32 kişi yaşamını yitirmişti. Gazeteci olarak haber yapmak dışında ne yapabilirim diye düşündüm. Ve sonra oturdum ve tecrit isimli cezaevleri gerçeğini dillendirmeye çabaladığım ‘Sessizliğe Karşı’yı (Ant Kitap / 448 syf) yazdım. Kitabım baskıya girdiği 22 Ocak 2007 günü ölüm orucuna ara verildi. Sonuçta; umut ediyor ve inanıyorum, toplumsal muhalefeti hatırlayacağımız günler de gelecek. İşte o vakit, herkes eteklerindeki taşı dökecek ve yakın tarihimizi masaya yatıracağız. Sessiz çığlıklar atmak yerine güzel bir gelecek için hesaplaşmayı da öğreneceğiz.






MEDYA, 19 ARALIK OPERASYONUNDA DEVLETE ARKA ÇIKTI, ‘HAYATA’ DÖNMEDİ







Halkın Gazetesi Birgün'de çıkan Aysel Kılıç ve Ayşegül Savaşta imzalı, "19 Aralık 2000 tarihindeki 'Hayata Dönüş Operasyonu'nun 8. yıldönümünde, yaşananların sessiz tanıklarından gazeteciler, o döneme ilişkin 'Medyanın katliamcılara verdiği propaganda desteği sayesinde gerçeklerin halktan saklandığı' ortak görüşünde birleşiyor." konulu haberin linki alttadır.





http://www.birgun.net/actuel_index.php?news_code=1229642721&year=2008&month=12&day=19

18 Aralık 2008 Perşembe

Maraş'ı unutturmamak için 30 yıl sonra sokağa




Maraş Katliamı'nın yıl dönümünde protesto mitingi düzenlemeye hazırlanan demokratik kurumlar bugün bir yürüyüş düzenledi. Halkı, Maraş'ı unutmamak, katliamcıları lanetlemek ve adalet için 21 Aralık'ta Mimar Sinan Açık Hava Tiyatrosu önünde buluşmaya çağırdı.


Maraş Katliamı'nın 30. yıl dönümü miting düzenleyerek lanetlemeye hazırlanan sendikalar, demokratik kurumlar ile siyasi parti ve platformlar, 5 Ocak Meydanı'nda toplandı. Çakmak Caddesi güzergahından yürüyüş düzenledi, İnönü Parkı'nda bir basın açıklaması yaptı. Halkın ilgisinin yoğun olduğu eylemde, Adanalı işçi ve emekçiler, devlet katliamının sorumlularının yargılanması ve adalet için mitinge davet edildi. Emekçiler desteklerini alkışlarıyla ifade etti.

Katliamı unutmak mümkün değil

Eylemde açıklamayı okuyan Eğitim-Sen Şube Başkanı Güven Boğa, Maraş Katliamı'nın 12 Eylül cuntasına giden yolda gerçekleştirilen bir organize bir saldırı olduğuna işaret etti. Katliamı CIA ve kontrgerillanın tezgâhladığını ifade etti. “Önce bir sıkıyönetimi, sonra askeri bir darbeyi kolaylaştırmak için faşistler tarafından gerçekleştirilmiş olması, bugün büyük bir şaşkınlık ve suskunlukla geçiştirilmeye ve unutturulmaya çalışılmaktadır” diyen Boğa, katliamı unutmanın mümkün olmadığı dile getirdi.


Katliamın arkasında devlet olduğuna işaret eden Boğa, “Maraş katliamının tertipçileri yalnızca sıkıyönetim ilan ettirmekle amaçlarına ulaşmış olmadılar. Katliamın uzun vadeli ve kalıcı etkileri sonraki yıllarda çok daha ağır sonuçlarıyla ortaya çıktı” dedi.

Katlettiler, darbe yaptılar, korundular...

Eğitim-Sen Şube Başkanı Boğa, 1978'te Maraş'ta gerçekleştirilen katliama ilişkin şu bilgileri verdi:
“Mahkeme tutanaklarında gösterildiği şekilde, katliamdan önce saldırılacak evlerin kendilerini belediye görevlisi olarak tanıtan MHP'Iiler tarafından işaretlenmesi, hangi evde ne kadar silah bulunduğunun araştırılması, katliam için çevre ilçe ve köylerden adam getirilmesi, sinemaya bomba atılarak yaratılan provokasyon, olaylar sırasında 'Aleviler camiyi bombaladı' yalanlarının ortaya atılması, katil sürülerinin sokaklarda ellerinde MHP bayrakları ve dillerinde MHP sloganları ile dolaşması; katliamın CIA ve kontrgerilla kitaplarında yazıldığı biçimiyle ve CIA'nın, kontrgerillanın o günkü Türkiye'de yaratılmasını istedikleri ortamı yaratmak için faşistler tarafından yapılmış olduğunun kanıtları değil de, başka nedir?


Maraş’ta 19 Aralık 1978’de başlayan kanlı saldırılar günlerce sürmüş ve kelimenin gerçek anlamıyla karşı-devrimci çetelerin katliam ve yağmasına dönüşmüştür. Faşist ve gerici güçlerin başını çektiği muhafazakâr, mutaassıp küçük-burjuva ve lümpen kitleler 'bugün cihat günüdür, Alevileri öldüren cennete gider', 'komünistleri bırakmayın' sloganları eşliğinde saldırılarını günlerce sürdürmüşlerdir. 24 Aralık günü de saldırılar tüm şiddetiyle devam etmiş ve CHP, TİP, TİKP, POL-DER, TÖB-DER binaları yakılıp yıkılmıştı. Saldırılar sonucunda 111 kişi ölmüş, Alevilerin ve solcuların evleri ve işyerleri yakılıp yıkılmış, Alevi nüfusun yüzde 80’i Maraş’ı terk etmiştir.

1979 yılı sonlarında karara bağlanan Maraş Davası'nda 22 sanık hakkında idam cezası verildi. Yüzlerce insanın katledilmesini konu edinen bir davada bu rakamın komik olması bir yana idam alan hiç bir sanık hakkındaki bu karar, 12 Eylül Askeri Darbesi'nden sonra bile infaz edilmedi. İdam cezası onananlar bile 10-15 yıl hapis cezası yatarak tahliye oldular. Ama asıl önemlisi, bu davada yargılanan ve ceza alanların içinde katliamın gerçek tertipçilerinin ve ele-başlarının yer almamış olmasıdır. Birçok tanık tarafından, gerici güruhu alevi ve solcu yurttaşların yaşadığı mahalle ve evlere yönlendiren, katliamı yöneten yüzleri maskeli ve silahlı kişiler olarak tarif edilen ve katliamın gerçek sorumluları olduklarına şüphe olmayan kişilerden yakalanan bile olmamıştır.”

Katliamcılar yargılanmadan hukuk ve adalet olmaz

30 yıl önce Maraş’ta yaşanan katliamdan 2 yıl sonra ABD işbirlikçisi faşist generallerin darbe yaptığını hatırlatan Boğa, cuntanın işkence, gözaltı ve katliam anlamına geldiğini söyledi. 12 Eylül uygulamalarını hatırlatan Eğitim-Sen Şube Başkanı Boğa, devlet katliamlarının sürdüğünü belirtti. “Türkiye tarihinden kan akıyor, katiller ise hep cezasız kalıyor! Bu tarih değişmeli” dedi. “19 Aralık, Ulucanlar Hapishanesi, Diyarbakır Hapishanesi, Buca Hapishanesi, Ümraniye Hapishanesi , Gazi, Sivas, 2 Temmuz, 16-17 Nisan, İnciraltı, Tarsus, Maraş, Çorum, 16 Mart, Bahçelievler, 1 Mayıs 1977, 1969 Kanlı Pazar, 6-7 Eylül, Hangisinde katiller yargılandı? Hangisinde ceza aldılar?” diye sordu. Katliamcıların açığa çıkarılmadığı, yargılanmadığı bir ülkede, hukuk ve adaletin yerini bulamayacağını vurguladı.


21 Aralık'ta mitinge

Katillerin, darbecilerin, işkencecilerin yargılanması gerektiğini söyleyen Eğitim-Sen Şube Başkanı Boğa “21 Aralık 2008 Pazar Günü Adana’da Mimar Sinan Açık Hava Tiyatrosu önünde saat:12.00’de başlayacak olan mitinge Türkiye’nin birçok ilinden katılım olacak. İlimizde 30 yıl sonra gerçekleştireceğimiz bu mitingi çok önemsiyoruz. Benzer acıların bir daha yaşanmaması için tüm halkımızı bu mitinge yoğun olarak katılmaya çağırıyoruz” diye belirtti.
Eylemde sık sık “Faşizme karşı omuz omuza”, “Gün gelecek devran dönecek katiller halka hesap verecek”, “Eşit yurttaşlık istiyoruz”, “Gerici faşist kadrolaşmaya hayır” sloganları atıldı. Kurumlar açıklamanın ardından bildiri dağıtımı gerçekleştirdi.


Mitinge katılacak kurumların isimleri şu şekilde:
Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Kültür Derneği, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Tunceliler Kültür Tanıtma Ve Yardımlaşma Derneği, Yüreğir Cem Birleşme Ve Dayanışma Kültür Derneği, Bulamlar Çevre Köyleri Dayanışma Derneği, KESK, DİSK, TMMOB, TTB, ESP, DTP, SDP, İHD, EMEP, ÖDP, DHP, Halkevleri, Sosyalist Parti, Dev-Lis, Akader, Devrimci Alevi Komitesi, TÖP, HAK-PAR, CHP, SHP, DSP ve SEH Girişimi.


Bu yazı ATILIM'dan alınmıştır...

Bizim yüzyılımız asıl şimdi başlıyor




Merhaba...


Şu an gümbür gümbür Keny Arkana dinlediğimiz İktisat Fakültesi işgalinde, enformasyon noktası olarak kullandığımız mekanda, eldeki verileri derli toplu kılmaya çalışıyoruz.Ne mümkün! Yarın isyanın 1. haftasına giriyoruz ve bu süre içinde olan bitenlerin bir listesini tutmaya kalksak başa çıkamayacağımız ortada. Diğer yandan insanın kaleme kağıda dokunası gelmiyor. Nefes almayı ve isyanda olduğumuz bilincini bir an olsun yitirmemek, tadını çıkarabilmek için.


Yine de bilgilendirme adına üzerimize düşen tek şey çeviriler değil. Elbette size nasıl hissettiğimi anlatabilmem zor. En azından birkaç gözlemde bulunmak ve size bulunduğumuz noktanın tarihsel ciddiyetini hatırlatmak istiyorum.Agyos Dimitrios'ta Halk Meclisi'nin Özgür Belediyesi'yle birlikte başka bir sürece girdiğimizi düşünüyorum. İşgaldeki Yoannina şehri Belediyesi'ni ve Halandri Belediyesi'ni de bu listeye ekleyelim. İlerleyen günlerde yeni belediyelerin de doğrudan demokrasi alanına geçeceğine inanıyorum. İsyanın attığı en büyük adımlardan biri bu. Doğrudan demokrasi, isyandan devrime doğru atılmış en ciddi adım olarak görünüyor gözüme. Bugün yapılan açık toplantılarda tartışılan eylem programlarına baktığımızda, ya da dünyaya Atina'dan baktığımızda, sadece biçimsel bir hamleden bahsetmediğimiz de ayan beyan olacak.


300 kadar yoldaşın katıldığı bir genel toplantıda, ifade edilen verilere bakacak olursak, halihazırda Atina'nın ticari kapasitesinin yüzde 10'u tahrip edilmiş durumda. Toplam nüfusun binde 5'inin, politik aktivite içindeki nüfusun yüzde 3.4'ünün eylemlerde yeraldığı türünden hesaplar ifade edildi. Bunlar büyük ihtimalle basında yeralan veriler. Yani bir yandan sistem hükmünü sürüyor. Ama yeni olan bu değil. Yeni olan, adım adım ilerleyen isyan.Her ne kadar dünya egemenleri hükümeti daha sert önlemlere zorlasa da hükümetin yapabileceği fazla bir şey yok. Böyle durumlarda çözücü faktör olarak devreye soktukları polis halk tarafından defterden silindi. Hükümet, vahşi bir hayvana sükunet enjekte etmenin yollarını arıyor. Yeni bir ölüm haberinin yıkım olacağını onlar da biliyor. Fakat o ölüm haberi Melbourne'dan geliyor. Mücadelenin küreselliğini anlatmak isteyenlere, saldırının küreselliğini hatırlatır gibi. Yine 15'inde bir çocuk, yine polisler tarafından öldürülüyor.


Danimarka'da 62 yoldaşımız gözaltında. Meksika'da yoldaşlar polis merkezini patlatıyorlar dayanışma için. İtalya ve İspanya'da ilk kıvılcımları çakıyor isyanın. Eylemlerin yapıldığı şehirleri yazmak bile yorucu görünüyor. Ve sizden ricam, bunu Yunanistan isyanı olarak görmekten ve dayanışmaktan vazgeçmeniz. Yunanistan'da isyanı bir günde bastırabilirler. Ama ertesi gün Paris'te karşılaşacağınız, aynı isyandır. Bu isyan yüzyıl sürecek arkadaşlar. 99 yıl toprağın altına çekilse de 100. yıl yeniden çıkacak ortaya. Bu bizim isyanımız, dünyanın dört yanında yoldaşları ve düşmanları olanların isyanı. Biraz empati, dayanışmacı rolünü unutturacak ve ateşi, içinizdeki ateşi sokağa taşımanız gerektiğini farketmenize yetecek.


Tarihin en net çizgilerle ayrılan sınıfsal isyanı içinde olduğumuza inanıyorum. Dahası, tüketim toplumuna ve teknolojiye karşı bu kadar ciddi bir saldırının daha önce yaşanmamış olduğuna inanıyorum. Bu yüzden, ihtiyarların 'şiddet' edebiyatı karşısında sabırlı olun. Onlar çok acı çektiler ve içleri katranla doldu. Nerede ışık görseler orayı çamurla sıvamaya kalkıyorlar. Bu sefer güneşi sıvamaya kalkıyorlar. Bizim onlardan naçizane farkımız, şiddetin sadece dinamik değil, kinetik de olabileceğini anlamış olmamız.Yani bütün o doğrudan demokrasi alanları bir günde ortadan kaldırılabilirler. Bunu biliyoruz. Mesele şu ki bunlar bir hafta önce yoktu. Ve sesimize dünyanın dört bir yanından yankı gelmeseydi, isyan bu aşamaya bile gelemezdi.Hepimiz gördük ki, 3-5 kişi değiliz. Yalnız değiliz. İçinde bulunduğumuz tarihsel noktanın önemi işte bu. Hayallerimizi gerçekleştirebilecek kadar çoğuz. Yeterki kıvılcım çaksın.


Derin bir nefes alın arkadaşlar. Bizim yüzyılımız asıl şimdi başlıyor.

Bülent Ersoy'a beraat...




Şarkıcı Bülent Ersoy bir televizyon programında söylediği sözlerle "halkı askerlikten soğuttuğu" iddiasıyla 9 aydan 2,5 yıla kadar hapis istemiyle yargılandığı davada beraat etti.



Bakırköy 18. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya, tutuksuz sanık Bülent Ersoy katılmadı. Müşteki Hayati Karataş ile taraf avukatları ise duruşmada hazır bulundu.

Duruşmada söz alan Karataş, Ersoy’un tutuklu olarak yargılanmasını ve cezalandırılmasını talep etti.

Esas hakkındaki mütalaasını veren Cumhuriyet Savcısı ise Ersoy’un jüri üyesi olarak bulunduğu bir programda, "Ben çocuk doğurmuş olsaydım askere göndermezdim" dediğini ve bu sözler nedeniyle hakkında "yayın yolu ile halkı askerlikten soğuttuğu" iddiasıyla dava açıldığını anımsattı.


Savcı, Ersoy’un sözlerinin düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, suçun unsurları oluşmadığı gerekçesiyle sanığın beraatını istedi.

Mahkeme de sanığın sözlerinin, "şahsi fikrin kişisel haklar yönünden özgürce açıklanması" niteliğinde olduğuna ve suç kastı taşımadığına karar vererek, Ersoy’un beraatına hükmetti.


Davanın iddianamesinde, Ersoy’un, 24 Şubat 2008’de bir televizyon kanalında canlı yayımlanan eğlence içerikli programda yaptığı konuşma nedeniyle, "yayın yoluyla halkı askerlikten soğuttuğu" gerekçesiyle 9 aydan 2,5 yıla kadar hapsi isteniyordu.


20.12.2008 Cumartesi Devletin Katillerine Karşı Uluslararası Eylem Günü



12 Aralık 2008 Cuma günü, işgal altındaki Atina Politeknik meclisi, katledilen tüm gençler, göçmenler ve devletin uşaklarına karşı mücadele edenlerin anısına, Avrupa´da ve küresel-ölçekte direniş eylemleri çağrısı yapmayı kararlaştırdı. Carlo Guliani; Fransız banliyö gençleri; Alexandros Grigoropoulos ve dünyanın dört bir yanındaki sayısız diğerleri için. Yaşamlarımız devletlere ve katillerine ait değil! Katledilen kız ve erkek kardeşlerimizin, dostlarımızın ve yoldaşlarımızın anısı mücadelelerimizde yaşıyor! Kardeşlerimizi unutmuyoruz, katillerini affetmiyoruz. Lütfen dünyanın olabildiğince çok yerinde eşgüdümlü direniş eylemleri için ortak bir gün çağrısı yapan bu mesajı çevirin ve yayın.

Valinin "1 Mayıs"tan Suçladığı Dokuz Sendikacı Beraat Etti




1 Mayıs 2007'deki mitingiyle ilgili yargılanan KESK'ten Tombul'la sekiz Eğitim-Sen'li beraat etti. KESK Sekreteri Şimşek, "Kimin hukukdışı davrandığı ortaya çıktı" dedi. AİHM, Adıyaman'da "1 Mayıs"a engellemeleri mahkum etmişti.


BİA Haber Merkezi - Ankara
18 Aralık 2008, Perşembe

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul ile konfederasyona bağlı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası'nın (Eğitim-Sen) 8 yöneticisi, 1 Mayıs 2007'deki mitingine ilişkin yargılandıkları davada beraat etti.


İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi, tutuksuz sanıklar Tombul, Ahmet Korkmaz, Dursun Yıldız, Nizamettin Aktepe, Yunus Öztürk, Nihat Dede, Haldun Özkan, Rıza Zeyrek ve Hasan Toprak'a yöneltilen suçlamanın unsurlarının oluşmadığına hükmetti.

Hükümetin ve İstanbul Valisi Muammer Güler'in ısrarla işçi ve emekçileriaksim Meydanı'na sokmak istemediğini anımsatan KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek, bianet'e, "Bundan sonra Taksim alanına girmemiz karşısında hukuki engel kalmayacak. Son iki yılda Vali ve polis, kamu düzenini bozarak ve hukukdışı müdahalede bulunarak suç işledi" dedi.


"Biz değil, Güler ve polis suç işledi"

Son beraat kararı ve Ekim ayında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) Adıyaman'daki 1 Mayıs'la ilgili polis müdahalesini cezalandıran kararının iddia edildiği gibi eylemlerin kanun dışı olmadığını gösterdiğine işaret eden Şimşek, "Taksim Meydanı'nda 1 Mayıs'ı kutlamak, meşru demokratik hakkın kullanımıdır. Buna müdahalenin de hukuka aykırı olduğu ortaya çıktı" diye konuştu.


2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'nın işlevini tamamladığını vurgulayan Şimşek, "Yeni bir düzenlemeye ihtiyaç var. Emekçilerin eylemlerini bu yasaya tabi tutmak gerçekçi değil" şeklinde konuştu.

Kamu makamlarının eylem yerlerini belirlerken kamuoyunun ilgisinden kaçıracak yerleri belirlediğine işaret eden Şimşek, "Gösterilen eylem yerleri, kamuoyunun dikkatini çekilmesini kolaylaştıracak, cazip yerler değil. Kamuoyu oluşturmayacak yerlerde niçin eylem yapsınlar?" dedi.


Savcı ve mahkeme: Suç unsuru yok

Dava konusu olaya ilişkin CD'nin duruşmada izlenmesinin ardından esas hakkındaki görüşü sorulan Cumhuriyet Savcısı Selahattin Demir, daha önce açıkladığı ve sanıkların beraatini istediği esas hakkındaki mütalaasını tekrar ettiğini açıkladı.


Hakim Selma Korkmaz da sanıklara, 2911 sayılı yasanın 27. maddesini ihlal ettikleri iddiasıyla dava açıldığını belirterek, savunmalar, dosya kapsamı ve izlenen CD'ye göre suçlamanın yasal unsurlarının oluşmadığını kaydetti; sonunda da beraat kararı verdi.

İşçi eylemleri kanuna aykırıymış...

İddianamede, sanıkların, 25 Nisan 2007'de Sultanahmet Meydanı'nda yaptıkları basın açıklamasında, "1 Mayıs'ta Taksim'de olacaklarını" bildirerek, halkın orada toplanmasını istedikleri belirtiliyordu.

Taksim Meydanı'nda gösteri yapılmasının kanuna aykırı olduğu anlatılan iddianamede, 9 sanığın, "halkı kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne özendirmek ve kışkırtmak" suçundan 6'şar ay ile 4'er yıl arasında hapsi isteniyordu.

7 Ekim'de AİHM, 1999 yılında Adıyaman'daki 1 Mayıs kutlamalarında 11 kişiye kötü muamelede bulunulduğu, sendikal faaliyetleri engellendiği gerekçesiyle Türkiye'yi toplam 21 bin avro (42 bin YTL) tazminat ödemeye mahkum etmişti. (EÖ)


17 Aralık 2008 Çarşamba

"İNSANLIĞA KARŞI SUÇ"...Panele Davet...



ATV ve Sabah Gazetesi'nde grev...





Türkiye Gazeteciler Sendikası, Çalık Grubu'na bağlı ATV-Sabah iş yerlerinde sürdürülen toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine bugün Balmumcu'da bulunan ATV-Sabah binasına grev kararını astı.


Çalık Grubuna ait Turkuvaz şirketine bağlı ATV-Sabah binası önünde yapılan eyleme DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Türk-İş Genel Sekreteri Mustafa Türkel, Hava-İş Genel Başkanı Atilla Ayçin, Deri-İş Genel Başkanı Musa Servi ve KESK Şubeler Platformu temsilcileri destek verdi.


Yandaş değil, özgür olmak için Ayağa Kalkın

Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Ercan İpekçi eylemde TİS görüşmelerine ilişkin bir açıklama yaptı. İpekçi; “26 Haziran'da toplu sözleşme görüşmelerinin başlamasından sonra bir taraftan bizimle görüşen işveren temsilcileri, arkamızdan, çalışanlara baskı yapmaya başladılar. Bizimle görüşmelerinde ikili oynadıklarını, rol yapmadıklarını, aslında hiç toplu sözleşme istemedikleri yaydılar” şeklinde konuştu.
Bugüne kadar oyalandıklarını kaydeden İpekçi, “Şunu herkes bilsin: TGS olarak, meşru ve yasal zeminlerden ayrılmadan Sabah gazete ve dergi grubu ile ATV'deki sendikal mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz” dedi. İpekçi, iş yerinde sendikal hareketliliğin başlamasının Turkuvaz patronunun Basın İş Yasası'na uygun kadroların yapılması, Ramazan Bayramında yarım maaş ikramiye verilmesi gibi adımlar atmaya mecbur bıraktığına dikkat çekti.


İpekçi açıklamasında ABD Başkanı George W. Bush'a ayakkabı fırlatan gazetecinin cesaretine dikkat çekti. İpekçi basın emekçilerine “Basında tekelleşmeye, ticarileşmeye, medya siyaset ticaret sarmalında ortaya çıkan yozlaşmaya karşıysanız. Yozlaşmış değil, nitelikli yayıncılık için, yandaş medya değil, özgür basın olmak için ayağa kalkın” çağrısında bulundu.


Açıklamasının sonunda Turkuvaz çalışanlarına seslenen İpekçi, “Görevlerinizi eksiksiz yerine getirmenize rağmen, sendikal haklarınıza sahip çıkmak istediğiniz için uğradığınız baskılara ve tehditlere karşı, kalemlerinizi insan kaynakları yöneticilerinin odalarının kapısına bırakın. Akşam iş yerinden ayrılırken kalemlerinizi bu binanın kapısına bırakın” dedi.


Yarın da Sefaköy'de grev kararı asılacak

Eyleme destek veren Süleyman Çelebi ve Mustafa Türkel'de yaptıkları konuşmalarda sendikal mücadelenin ve basın emekçilerinin yanında olduklarını söyledi. Sendika başkanları açıklamanın ardından işyeri kapısına grev kararını birlikte astı. Eylemde, yarın da Sabah grubunun Sefaköy'de bulunan binasına grev kararı asılacağı duyuruldu.


“Grev haktır kalemini kaldır”, “Sendika basın özgürlüğünün güvencesidir”, Kalemine örgütüne sahip çık” dövizlerinin açıldığı eylemde sık sık “Sözleşme hakkımız söke söke alırız”, “”Zafer direnen emekçinin olacak” sloganları atıldı.


YARGILI-YARGISIZ İNFAZLARA SON




İnsan Hakları Haftası'nın son gününde İHD ve evlatları polis kurşunlarıyla katledilmiş aileler Ankara'da birlikte eylem yaptı.



Türkiye’de 2008 yılında 8 kişi gözaltında, 36 kişi cezaevinde, 9 kişi de "dur ihtarına" uymadığı gerekçesi ile sokak ortasında katledildi. Son bir yıl içinde polisin bu kadar pervasızlaşmasındaki en önemli etken, 14 Haziran 2007’de yürürlüğe giren Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu oldu.10-17 Aralık tarihleri arasında yer alan İnsan Hakları Haftası kapsamında İHD, polis tarafından çocukları sokak ortasında katledilen, sakat bırakılan aileler ile birlikte Ankara'da eylem düzenledi.


Abdi İpekçi Parkı'nda bir araya gelen eylemciler buradan Yüksel Caddesi'ndeki İnsan Hakları Anıtı'na yürüdü. Yürüyüş sırasında "Yaşam Hakkı Kutsaldır Yaşam Hakkına Dokunma - İHD" imzalı pankart ve "İmdat Polis", "Yargısız İnfazlara Son", "Adalet İstiyoruz" yazılı dövizler taşındı. İnsan Hakları Anıtı önüne gelindiğinde burada bir basın açıklaması yapıldı.Açıklamada yaşam hakkı ihlallerinin artmasından dolayı burada olunduğu belirtilerek, "Daha önce çıkartılan PSVK’nın buna yol açacağı yönündeki kaygılarımızı bildirmiştik, şimdi İHD olarak bu kaygılarımızda haklı çıkmış olmanın üzüntüsünü yaşıyoruz" denildi. Ayrıca polise sınırsız silah kullanma hakkını tanıyan PSVK’nın anayasaya da aykırı olduğu ve polisi silah kullanmaya teşvik eden yasanın kaldırılması ile bu ölümlerin önüne geçileceği belirtildi.


Yapılan açıklamanın ardından çocukları sokak ortasında katledilen aileler söz aldı. İlk olarak söz alan Baran Tursun'un babası Mehmet Tursun şunları ifade etti:
"Artık polise meydanı boş bırakmayacağız. Polis baltayı taşa vurdu. Yunanistan'da 1985'te bir kişi polis tarafından vurularak öldürmüştü ve Yunan halkı polise aynayı Konya’yı göstermişti ve ondan beri polis bir daha böyle bir şey yapamamıştı. Yunan halkı polise dersini öyle bir vermişti ki polise sınırsız yetkiler verilse de polis artık pervasızca davranmayı akından bile geçirememişti. Aynı Yunan halkı şimdi de polise burada olduğunu göstermiştir. Bakanı istifaya zorlamış hükümete dünyayı dar etmiştir. Bizde ise bakan, 'polisimiz özveri ile görevini yapıyor' diyebilmektedir. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Polisler güneş doğudan doğdukça enselerinde bizlerin soluğunu hissedecekler."


Çağdaş Gemik'in babası Haşim Gemik ise "Tüm anne babaları evlatlarına sahip çıkmaya bizlerle birlikte hareket etmeye çağırıyorum. Şimdi sahip çıkmazsak bir daha buna şansımız olmayabilir. Gelin omuz omuza verelim" çağrısında bulundu.


Polisin tekmeleyerek öldürdüğü Feyzullah Ete'nin abisi Fetullah Ete, katledilen kardeşinin ve yetim bırakılan çocuklarının fotoğraflarını göstererek "Bu çocuklar yetim kaldı. Bu gencecik çocuk hayatını kaybetti. Bize sahip çıkacak hiç kmse yok mu? Bakanlar, milletvekilleri nerede onları seçen bizler değil miyiz?" serzenişinde bulundu.Yapılan konuşmaların ardından atılan sloganlarla eylem sonlandırıldı. Eylemde, "Yaşam Hakkı Kutsaldır Dokunma", "Katiller Hesap Verecek", "İnsanlık Onuru İşkenceyi Yenecek", "Yargılı Yargısız İnfazlara Son" sloganları sıklıkla atıldı.


Bu haber ALINTERİ'nden alınmıştır...

TAYAD Çağrısı...




İSYANA SELAM OLSUN...



BU FOTOĞRAF YUNANİSTAN'DA BİR KAÇ YIL ÖNCE ÇEKİLMİŞTİ.

DİYECEĞİMİZ O Kİ; YUNAN ANARŞİSTLERİ İSYANA ZATEN HAZIRDI...

16 Aralık 2008 Salı

KANA BULANAN DÜŞLERİN SONU





Bir asırdan fazla kan döküldü, herkes seçim yapmak zorundaydı, Katolik ya da Protestan, krallık ya da bağımsızlık yanlısı olmak bir tercih değil, zorunluluktu Kuzey İrlanda'da. Ancak bombaların kenti Belfast bir süredir sessiz. İrlandalıların bağımsızlık simgesi IRA yolun sonuna geldi.





DENİZ ÜLKÜTEKİN


Kanlı Pazar'ın üzerinden 36, Bobby Sands'ın ölüm orucunda hayatını kaybetmesinin üzerinden 27 yıl geçti. O günlerdeki IRA'yı düşündüğünüzde, şimdiki durumun gerçek olduğuna inanmak bir hayli zor. Ancak IRA artık bitme noktasında.




Birleşik Krallık Ve Kuzey İrlanda Başbakan'ı Gordon Brown'ın geçen ayın başlarında yaptığı açıklamada şu ifadeler yer alıyordu: “Bu Kuzey İrlanda için kayda değer bir gün. Bağımsız Denetleme Komitesi'nin raporuna göre, IRA'nın faaliyetleri durma noktasına geldi.” Başbakan, bu gelişmenin, Kuzey İrlanda için tarihte karanlık bir sayfanın kapanışı olduğunu da vurguluyordu.




Gelişmenin ardından, ülkedeki en önemli iki siyasi güç, iktidardaki Demokrat Sendikacı Parti ve IRA'nın siyasi kanadı Sinn Fein ortak çalışma için görüşmelere başladı. Aslında DSP Başkanı Peter Robinson, IRA'nın faaliyetlerinin durmasındansa tamamen bitmesini tercih edeceğini belirtmekten kaçınmadı ama asıl konuşulan konu, tarafların, uzlaşma için birbirlerinden yapmalarını bekleyeceği fedakarlıklar. Her ne kadar 1998'deki Belfast Anlaşması'ndan beri silahlı mücadeleye başvurulmamış olsa da ne Sinn Fein ne de IRA tarihsel isteklerinden vazgeçmiş değiller. Öte yandan Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'tan ayrılıp İrlanda Cumhuriyeti'yle birleşmesinin, imkansız olmasa da oldukça uzun bir süreç alacağı anlaşıldı. Bu yüzden Sinn Fein öncelikli olarak Belfast çevresindeki güvenlik önlemlerinin azaltılması ve İrlanda dilinin kullanılmasıyla ilgili yeni kanunlar üzerinde yoğunlaşıyor.

SORUN YILLARI


Faal olduğu yıllar boyunca, IRA, büyük bir nefretin yanında azımsanmayacak bir sempatizan kitlesine de sahip oldu. Kendini, 1919 ve 1921 arasında İrlanda'nın bağımsızlığı için savaşan aynı isimli ordunun devamı olarak tanımlayan örgüt, İrlanda Cumhuriyeti'ne katılmayan, Belfast'ın da içinde bulunduğu altı bölgeyi yani Ulster'i Birleşik Krallık egemenliğinden kurtarmak için savaştı. Tarihi boyunca birçok bölünme yaşamasına karşın şimdiye dek ayakta kalmayı başaran IRA, Britanya ve İrlanda tarihlerinin önemli bir parçası.


Örgüt içindeki ilk ayrılık 1969'da yaşandı. Sonradan Resmi IRA olarak adlandırılacak örgüt, 60'ların başlarında İrlanda Cumhuriyeti'ni tanımadığını ilan etti. Çünkü örgüt içinde filizlenmeye başlayan Marksist yapılanma varolan ülkeyi de Britanya emperyalizminin uzantısı olarak görüyordu. Bu görüşte olmayan bir kısım üye, örgütten ayrılarak 1969'da Geçici IRA'yı kurdu. Resmi IRA, ilerleyen yıllarda tamamen Marksist çizgiye kaydı ve 1981'de ismini İrlanda Çalışanlar Partisi olarak değiştirdi. Geçici IRA daha başından İrlanda Cumhuriyet Ordusu'nun mirasçısıydı. 60'lardan, Hayırlı Cuma olarak bilinen Belfast anlaşmasının yapıldığı 23 Mayıs 1998'e kadar geçen sürede Britanya ve İrlanda'nın gündeminde yer aldı. Örgütün güçlenmesi ve halkın sempatisini kazanması da Kanlı Pazar gibi trajik olayların sonrasına denk geliyordu. Her yükselişi de bir düşüş izliyordu.




IRA o dönem stratejisini, Belfast ve çevresindeki ekonomik açıdan önemli yerlere zarar vermek olarak belirlemişti. Savaş çok hareketli ve kısa olacak, hedeflere hemen ulaşılacaktı. Ana harekat planı bombalama eylemleriydi. 1972 Temmuz'unda, IRA'ya ait bir araçtaki bombalar, Belfast merkezinde patlatıldı ve dokuz kişinin ölümüne sebep oldu. IRA her zaman saldırılarının, İrlanda'daki Protestanlara karşı olmadığı iddia etti. Ancak 1975 ve 1976'da Protestanların ölümleriyle sonuçlanan olaylar, bu açıklamaya şüpheli gözle bakılmasına sebep oldu. Birleşik Krallık Güçleri'ne önemli kayıplar verdirilmişti, ama amaçların da bu şekilde gerçekleşmeyeceği anlaşılmıştı. Örgüt liderlerinin hükümetle yaptığı gizli görüşmeler sonrasında 1975'de ateşkes ilan edildi. IRA yeniden yapılanmaya giderek küçük hücrelere bölündü. Artık “Uzun Savaş” dönemi başlayacaktı. Sinn Fein'e de politik alanda önemli görevler düşüyordu.

ADIM ADIM SONA


IRA'nın önemli destekçileri arasında ABD'deki İrlanda kökenli cemaat de vardı. İlerleyen yıllarda, IRA liderlerinin St. Patrick gününde Beyaz Saray'da ağırlanması, geleneksel bir hal alacaktı. Bu desteğin de etkisiyle hızla yeniden silahlanan örgüt, olabildiğince çok asker öldürüp, Britanya halkının, ordunun İrlanda'dan çekilmesi için baskı oluşturmasına zemin hazırlamak istedi. IRA bombalarının yeni hedefi ise Londra ve Liverpool gibi kentlerdi. 1982'de Hyde Park'taki bir geçit töreni sırasında patlayan iki bomba 11 askerin ölümüne neden oldu. İki yıl sonra Margaret Thatcher'a yapılan suikast girişimi başarısız oldu. Yine de 80'ler IRA'nın altın çağıydı. Bütün Britanya toprakları örgütün tehdidi altındaydı ve kalabalıkların biraraya toplandığı yerlerde saldırı ya da bomba endişesi üst düzeydeydi.



Ancak 90'lara gelindiğinde her şey değişecekti. Artık Kuzey İrlanda'daki güvenlik güçlerine saldırı düzenlemek çok daha zordu. Çünkü burada uzun süre geçiren askerler bölgedeki tehditler konusunda uzmanlaşmıştı. Ayrıca İrlanda Cumhuriyeti'nde de örgüte karşı olan nefret giderek artıyordu. Seçimlerde Sinn Fein'in de beklediği desteği bulamaması köklü bir strateji değişikliğini kaçınılmaz kıldı. 1994'de ilan edilen ateşkesten Belfast Sözleşmesi'ne kadar geçen sürede mücadelenin tamamen politik kanada kayacağı hissediliyordu ama bundan birçok IRA üyesi memnun değildi.



Belfast anlaşmasını takip eden süreçte bir kısım ayrılarak Gerçek IRA'yı kurdu. Ancak yeni örgüt de birkaç küçük çaplı saldırıdan sonra ateşkes ilan etti. 2005'te IRA silahlarını tamamen bırakacağını açıkladı ve birkaç ay içinde lider kadrosu da dahil tüm birimler silahsızlanma sürecine girdi. 2007'de Krallık Ordusu tarafından hazırlanan bir raporda şu ifadeler yer alıyordu. “Ordu, IRA'yı yenmeyi başaramadı, ama örgüte silahlı mücadeleyle hiçbir zaman amacına ulaşamayacağını da gösterdi”.




14 Aralık 2008 Pazar

Yunan gencin isyanı Nâzım’la dile geldi




Yunanistan’da bir gencin polis kurşunuyla ölümü üzerine çıkan isyan hali durulurken, öğrenciler eylem sebeplerini döktükleri bildiriye Nâzım Hikmet’in ünlü şiiriyle başladı: ‘Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak... Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa’

YORGO KIRBAKİ

ATİNA
- Yunanistan’da anarşistlerin başlattığı isyanda bayrak, 13-20 yaş grubu öğrencilere geçerken ünlü şair Nazım Hitmet de okulları işgal eden gençlere ilham kaynağı oldu. Başkent Atina’da polis memuru Epaminondas Korkaneas’ın silahından çıkan kurşunun 15 yaşındaki Aleksis Grigoropulos’u öldürmesiyle çığrından çıkan gösteriler dün sekizinci gününde de sürerken, dokunulmazlıkları nedeniyle polisin giremediği üniversiteler de işgal altında.

Atina Ekonomi ve İşletme Fakültesi (ASOEE) binasını işgal eden öğrenciler ise eylemlerinin nedenlerini anlattıkları bildiriye Nazım Hikmet’in ünlü ‘Sen yanmazsan; Ben yanmazsam; Biz yanmasak; Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa’ mısralarıyla başladı. Buna karşı üniversitelerin büyük tahribata uğramasından yakınan rektör, dekan ve öğretim üyeleri Atina Üniversitesi’nin girişini sembolik olarak birkaç saatliğine kapattı. Gösterilerin 25 Aralık’taki Noel’den önce bitmesi beklenmezken 7 Aralık’tan 10 Aralık’a kadar eşi görülmemiş şiddet ve yağmalama eylemlerini gerçekleştiren anarşistler sokaklardan çekildi. Eylemler sokaklara dökülen onbinlerce ortaokul, lise ve üniversite öğrencisi tarafından sürdürülüyor. Öğrenciler, molotofkokteylleri kullanan anarşistlerin aksine çekiç ve kazmalarla kaldırım taşlarını söküp polislere atıyor.

Dün Atina’da parlamento binası önünde oturma eylemi yapan öğrenciler ‘06.12.08, Aleksis Grigoropoulos, seni unutmayacağım’ yazılı pankart açtı. Selanik’te bin kadar gösterici, barışçıl yürüyüş yaparken Patras’ta Super B televizyonunu basan solcu bir grup, canlı yayındaki spikeri uzaklaştırıp bir bildiri okudu. Yanya kentinde Flash radyosunu işgal eden göstericiler, Hanya’da oturma eylemi yaptı. Önceki gece de Atina’da Amerikan ve Yunan beş banka saldırıya uğradı, iki araç kundaklandı. Korkoneas’ın avukatı Aleksis Kuyas’ın baskına uğrayan Atina’daki bürosu kullanılamaz hale getirildi. Berlin ve Paris’te Yunan elçiliklerini hedef alan gösteriler oldu.

Kilise: Çocuklar haklı

Başbakan Kostas Karamanlis istifa çağrılarını reddederken ülkesindeki isyana dair ilk kez konuşan Yunanistan Kilisesi Başpiskoposu Yeronimos, “Bu çocuklar nedensiz öfkelenmedi” diyerek isyana hak verdi. Yunan radyo ve televizyon kurulu ERS, polis ve hükümeti eleştiren kanallara ‘Savcı ve hakim rolüne son verin’ çağrısı yaptı.



RADİKAL GAZETESİ

Dayak yedi, suçlu çıktı





CİHAN ORUÇOĞLU - ÖZCAN ÖZGÜR


İSTANBUL/İZMİR - İstanbul Emniyet Müdürlüğü, gazetemizde 10 Aralık’ta yayımlanan “Kimlik sormanın bedeli ağır oldu” başlıklı haber üzerine yaptığı açıklamada, şiddete maruz kalan Mustafa Alpdoğan’ın polisler tarafından dövülmediğini bildirdi. Emniyet Alpdoğan’ın ekip otosunun camlarına ve kaportasına vurarak kendisine zarar verdiğini iddia etti. Bodrum’da da polisin kendisini döverek bacağını kırdığını iddiasına yine emniyetten “polis otosuna çarptı“ savunması geldi.


İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, olayın 4 Aralık günü saat 02.00 sıralarında Avcılar’da meydana geldiği belirtilerek “Mustafa Alpdoğan, kontrol yapan iki önleyici hizmetler ve bir trafik ekibini görmesiyle ‘U’ dönüşü yaparak kaçmış, görevlilerimizin takibi sonucunda 300 metre ileride durdurulmuştur. Sürücüden aşağı inmesi istendiğinde, ‘Beni bu araçtan kimse indiremez, sizin polis olduğunuzu nereden bileyim? Kimlik gösterin’ demesi üzerine görevlilerimizce kimlik gösterilmiş ancak ‘Kimliğinizi biraz daha uzatın göremiyorum’ demiş ve yaklaşan görevlimize yumruk atmış, fiili ve sözlü direniş göstermiş, iki görevlimizi yaralayarak tekrar kaçmaya başlamıştır” denildi. Sürücünün tekrar yakalanıp ekip otosuna bindirildiği anlatılan açıklamada, “Alpdoğan burada da mukavemetini sürdürmüş, 3-5 kere başını otonun camlarına ve kaportasına vurmuş, aracın camını kırmıştır. Olay yerine ambulans çağrılmış tedavisi yaptırılmak istenmişse de tedaviyi de kabul etmemiştir. Olaydan 3 saat sonra Adli Tıp Kurumu’ndan aldırılan alkol raporu ile 1.47 promil alkollü olduğu tespit edilmiştir” ifadesi kullanıldı.


Emniyetin iddialarını hayatın olağan akışına ters bir durum olarak değerlendiren Alpdoğan’ın avukatı Nimet İrem Savaş ise, “Bir insanın 4 kişiye mukavemet edip kendisine bu kadar zarar vermesi mümkün değildir” diye konuştu.



Bodrum’da eğlenmeye gittiği bardan çıkışta, önceden aralarında anlaşmazlık bulunduğunu öne sürdüğü iki sivil polis memuru tarafından copla dövüldüğünü iddia eden ve sol bacağında kırık belirlenen yat kaptanı 33 yaşındaki Cengiz Genç, “polise mukavemet” suçundan gözaltına alındı. İlçe Emniyet Müdürü Niyazi Turgay, Genç’in bacağını polis otosuna çarptığını savundu. Mahkemeye çıkarılan Genç, kefaletle serbest bırakıldı.



CUMHURİYET GAZETESİ

13 Aralık 2008 Cumartesi

"Açın artık kapılarınızı, çocuklarınız dışarı çıksın"



Berat Günçıkan


Seyrediyoruz. Yunanistan’da gençler polisin on beş yaşındaki bir genci öldürmesini protesto ederken ülkeyi ateşe veriyor, sistemi simgeleyen bütün vitrinleri alaşağı ediyor, dahası yılbaşı çamını yakıp geçmişlerini, geleceklerini, gelenekleri, aldatmacaları, her şeyi ama her şeyi parçalıyor. İhtimal akıllarında yenisine dair güçlü bir alternatif de yok, ateş kendilerini nereye sürüklerse oraya gidecek, yeniyi yolda arayacaklar. Önemli olan şimdi, bugün, içlerinden birinin öldürülmesi hayatlarına konan ambargonun yarattığı öfkeyi patlattı. Çünkü biliyorlar ki kendilerini hesaba katmayan bir gelecek, gelecek değil!


Bizdeki gençler mi? Aman canım, sadece aptal, tüketici bir güruh! Okumazlar, düşünmezler, sormazlar, kendilerini kurtarmaktan başka hiçbir şeyi dert edinmezler… Bizdeki gençler birer hayal kırıklığı, bedbaht yaşlı hayatların turnusol kâğıdıdır! Bilgeliği değil bilginin iktidarını kuranlara biatla ölçülür hayatlarının manası. Biat yoksa gençlik de yoktur…





Bu yüzden talep eden, kıran, döken, başka türlü düşünen, başka bir hayatın mümkün olduğunu dillendiren genç haindir. Polis kurşunuyla sakatlanmışsa Ferhat Gerçek gibi ya da Engin Çeber gibi öldürülmüşse, hak etmiş demektir. Aileye, devlete, dine kalkan eller kırılmalıdır, kırılır. Demokrasi talebini bile vatana ihanetle eş tutanlar için ağzını eşitlikten, özgürlükten yana açan her genç çarmıha gerilmelidir, gerilir.


Hatırlasanıza, 1996 1 Mayıs’ında polisin şiddeti görmezden gelinip laleleri çiğneyen gençlerin lanetlenmesini... Bu lanetleme bir insan hayatını bitkiden daha kıymetli görmekten değil, bir tarla dolusu bitki gibi, sessiz, rüzgâra göre eğilip bükülen gençlik görme sevdasındandı. Daha dün yoksunluklarını, yoksulluklarını otomobilleri yakarak çıkaran gençleri topyekûn bölücülükle, vatan hainliğiyle suçlayanlar, malı insan hayatının önüne koyup, polis kurşunlarıyla öldürülenlere, sakatlananlara “layığını buldu” diyenler gözleri bu sevdayla dönenlerdi…


Çünkü bu ülke gençlerini, kendi çocuklarını hiç sevmedi. Sevginin bir cesaret ve özgürlük işi olduğunu hiç anlamadı, farklı düşünceleri, talepleri iğdiş etmenin sevmek, korumak olduğu yalanına yaslandı. Her kuşak biriktirdiği korkusunu ve yetersizlik duygusunu yeni kuşağın üzerine kustu. Sonra da o kusmukların altında ezilen gençliği kendi yaşlılığına sadakatsizlikle suçladı.


Bütün bunlardan sonra şimdi Yunanlı gençleri “tarafsız” bir hoşnutlukla izlemek hayata karşı ayıptır. Ya utancınızda boğulun ya da açın artık kapılarınızı, çocuklarınız dışarı çıksın, güneşe ve geleceğe…



ERDAL EREN ANILDI





12 Eylül darbesinin ardından 17 yaşında idam edilen Erdal Eren Ankara’da gömütü başında, Adana’da ise düzenlenen yürüyüşle anıldı. Adana’da Eren’in mirasına sahip çıktıklarını duyuran gençler, idama zemin hazırlayan darbecileri protesto etti.



Ankara 78’liler Derneği üyesi bir grup, 13 Aralık 1980’de yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’i mezarı başında andı. Karşıyaka Mezarlığı’nda toplanan 78’liler, sloganlarla Eren’in mezarına yürüdü. Grup burada saygı duruşunda bulundu. Yapılan açıklamada, “Ölümünün 28. yılında Erdal Eren’i anmak demek, sadece darbe düzeninin gerçek niteliğini teşhir etmek ve egemenlerden hesap sormak değil, aynı zamanda kendimize, geleceğimize ve değerlerimize sahip çıkmaktır” denildi. Açıklamanın ardından şiirler okundu ve Eren’in mezarına karanfiller bırakıldı.





Adana’da İnönü Parkı’nda toplanan Emek Gençliği üyeleri, “Erdal Eren ölümsüzdür”, “Darbeciler halka hesap verecek”, “Yusuf, Hüseyin, Deniz sürüyor mücadeleniz”, “Erdal Eren yaşıyor” sloganlarını attı. “Erdal Eren’in yargılanması yenilensin, 12 Eylül darbecileri yargılansın” yazılı pankart açan grup adına yapılan açıklamada, “Erdal Eren, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yeniden başlattığı ‘Tam bağımsız Türkiye’ mücadelesini sahiplendiği için idam edildi. Onu asanlar unutuldu ama Erdal Eren hâlâ unutulmadı. Onu yargılayanlar da yargılanacak” denildi.




Cumhuriyet Gazetesi

BAYRAMPAŞA CEZAEVİ ÖNÜNDE...




Tutuklu Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) yapacağı basın açıklamasına tüm halkımızı davet etti...


19 – 22 ARALIK 2000’DE DİRİ DİRİ YAKANLARDAN HESAP SORMAK İÇİN BAYRAMPAŞA HAPİSHANESİ ÖNÜNDEYİZ…


BAYRAMPAŞA HAPİSHANESİ ÖNÜNDE YAPACAĞIMIZ BASIN AÇIKLAMASINA TÜM HALKIMIZI VE BASINI DAVET EDİYORUZ.


TARİH: 19 ARALIK 2008 CUMA SAAT: 13.30

YER: BAYRAMPAŞA HAPİSHANESİ ÖNÜ


İSTANBUL TAYAD’LI AİLELER

Arjantin'de 10 bin kişilik toplu mezar




İSTANBUL(12.12.2008)- Arjantin darbecilerle hesaplaşmayı sürdürüyor. 1976-83'teki 'kirli savaş'ta katledilen 30 bin muhalifin bir kısmına ait olduğu sanılan 10 bin kişilik ilk toplu mezar ortaya çıkarıldı.


Arjantin yakın tarihiyle hesaplaşmasını sürdürüyor. Daha önce darbecilerini mahkûm eden ülke, bu kez 1976-83'teki 'kirli savaş'ta katledilen 30 bin muhalifin izini sürüyor. 10 bin kişilik ilk toplu mezar ortaya çıkarıldı.

Güney Amerika ülkelerinden Arjantin, yakın tarihindeki kirli mirasla yüzleşmeye başladı. Bu amaç için antropologlardan oluşturulan adli tıp ekibi, ilk bulgularına ulaştı. Şubat ayında çalışmalarına başlayan ekip eylül ayında, 1976-1983 cunta yönetimi dönemindeki kirli savaşta işkenceyle öldürülen 30 bin muhaliften 10 binine ait bir toplu mezarı ortaya çıkardı. Önceki gün de bulguların sonuçlarını dünya kamuoyuna açıkladı. Adli tıp ekibi, Şubat-Eylül 2008'de cunta dönemindeki La Plata'da bulunan Arana Hapishanesi'ndeki kazılarda ortaya çıkan 10 bin kemiğin insanlara ait olduğunu bildirdi.

Bulgular cuntanın işkencesini ortaya koydu

Kazı ekibinden Luis Fonderbrider, “Kemikler politik kişilere işkence yapıldığını doğruladı. Kemikler yakılmış ve duvarda 200 kurşun izi bulduk. Yakında DNA işlemlerine başlayacağız” dedi. Askeri cunta döneminde kaybedilen çocuklarının bulunması için 31 yıldır mücadele veren Arjantinli Cumartesi Anneleri, DNA sonuçlarını merakla bekliyor. Antropolog Fondebrider, kemiklerin çoğunun yakılması nedeniyle küle döndüklerini belirterek, "Bu yüzden birçok insanın kimliğini DNA testleriyle bile tespit etmek zor olacak" dedi. La Plata adlı İnsan Hakları Örgütü Başkanı Maria Vedio ise, “10 bin insanın katledildiği Arana'nın bir denetim değil 'ayıklama' merkezi olduğu böylece kanıtlandı” diye konuştu.

10 Ayrı merkez daha var

Vedio ayrıca, cunta döneminde Arana Hapishanesi gibi 10 gözetim merkezi daha bulunduğunu belirterek buralarda da en kısa sürede araştırmaların başlaması gerektiğini vurguladı. Arjantin Meclisi 2003'te, askeri rejimin mensuplarını insan hakları ihlallerinden dolayı yargı önüne çıkmaktan yıllardır koruyan yasayı ezici oy çokluğuyla iptal etti. Böylece darbecileri yargılamanın yolu açıldı. Cunta liderleri Jorge Videla ve Eduardo Massera, 1976-1983 dönemindeki askeri hükümetlerin işlediği suçlardan yargılanmış ve 1985 yılında ömür boyu hapse mahkûm edilmişti.
Bu yazı ATILIM'dan alınmıştır...

ATV VE SABAH’TA GREV KARARI




Türkiye Gazeteciler Sendikası ile Turkuvaz (atv, Sabah ve dergi grubu) işyerlerinde 26 Haziran 2008 tarihinde başlayan Toplu İş Sözleşmesi görüşmeleri, 60 günlük yasal süre içinde anlaşma sağlanamaması nedeniyle, uyuşmazlıkla sonuçlandı.


Mahkeme kararıyla tayin edilen arabulucunun katılımıyla 30 Ekim 2008 tarihinde TGS ve Turkuvaz temsilcileri arasında yapılan toplantıda da herhangi bir madde üzerinde görüşme ve anlaşma olanağı bulunamadı. Arabulucu, 15 günlük yasal görev süresini tamamladıktan sonra taraflar arasında uyuşmazlığın sona erdirilemediğine ilişkin raporunu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü’ne sundu. Arabulucu raporu, İstanbul Bölge Müdürlüğü tarafından 26 Kasım 2008 tarihinde Sendikamıza tebliğ edildi. Arabulucu raporunun tebliğinden itibaren 6 işgünü geçtikten sonraki 6 işgünü içerisinde yasa gereğince TGS Yönetim Kurulu olarak GREV KARARI almamız gerekmektedir. TGS Yönetim Kurulu, 5 Aralık 2008 tarihinde Turkuvaz (atv, Sabah ve dergi grubu) işyerlerinde GREV KARARI almıştır. GREV KARARI, gelecek hafta içerisinde işverene tebliğ edilecek ve işyerlerinin kapısına asılmak suretiyle İLAN edilecektir.


GREV KARARI İLAN tarihleri Üyelerimize ayrıca duyurulacaktır.

Bilgilerinize sunarız.

Saygılarımızla


TÜRKİYE GAZETECİLER SENDİKASI YÖNETİM KURULU

İnsan hakları insanlar için mi?

İnsan Hakları Bildirgesi altmışıncı yılını doldurdu. Ancak işlevselliği tartışmalara çok açık... Haklar evrensel ama adalet her yerde aynı değil. Magna Carta ile temeli atılan, Fransız İhtilali’yle sıfatlandırılan ve İnsan Hakları Bildirgesi’yle resmileşen haklar tarih boyunca farklı çıkarlara hizmet etti.








Deniz Ülkütekin


Elenaor Roosvelt, İnsan Hakları Bildirgesi’ni “tüm insanlık için Magna Carta” olarak tanımlamıştı. Ancak günümüzde bireysel adalet kavramı ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösterirken insan haklarının ne kadar işlevsel olduğu büyük bir soru işareti. Ancak iş devletler arası bürokrasiye ve taraf olmaya gelince İnsan Hakları Bildirgesi önemli bir koz haline gelebiliyor. Bu konuyu daha iyi incelemek için bildirgenin ilan edilip ülkelerin onayına sunulduğu 1948 tarihinde dünyadaki duruma bakmak gerekiyor.


İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın ağır bir yenilgi alması, Sovyetler’in Berlin’e kadar girmesi, İngiltere ve ABD’yi endişelendiren gelişmelerdi. Savaş sonrası oluşacak yeni dünya düzeninde lider ülke olmak isteyen ABD ve İngiltere için demir perdenin batıya ilerleyişi büyük bir tehdit olarak görülüyordu. Yahudiler Filistin topraklarına yerleştirilip İsrail devleti kurulmasına karşın Ortadoğu’daki karışıklıkların ve üç dinin Kudüs’e ulaşma isteğinin yarattığı gerginliğin süper güçlerin lehine çevrilmesi de gerekiyordu.


Peki burada son derece masum görünen İnsan Hakları Bildirgesi’nin rolü ne olacaktı? Bildirgenin üçüncü maddesine göre; “Yaşamak özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.” Bu madde dahilinde Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler taraf olma hakkı kazanıyordu. Haklarını kendi başlarına koruyamayacak toplumlara yardımcı olmak ve dünyanın belli noktalarındaki karışıklıklara müdahale etmek de meşru hale geliyordu. 21 yüzyılda ABD’nin Irak’ı işgal ederken “özgürlük ve demokrasi için geliyoruz” kalkanının arkasına saklanması inandırıcı olmayabilir, ama 1948’de meşru olan İsrail, işgalci olan Filistin’di ya da Sovyetler’in ilerleyişi bildirgeyle birlikte Alman topluluğunun güvenliğini tehdit eden bir gelişme haline gelmişti. Bu durumda Birleşmiş Milletler müdahil olma hakkını kazanıyordu. Noam Chomsky ise 1998’de Balkanlar’daki iç savaş sırasında NATO’nun müdahale politikasını eleştirirken “İnsan Hakları Bildirgesi onlara bu yetkiyi veriyor” ifadesini kullanmıştı.


Temelini Magna Carta ve Fransız İhtilali sonrası ortaya çıkan değerlere, aydınlanma çağının yarattığı açılımlarla birlikte insanlığın bireysel gelişmesine dayandıran bildirge, sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan sosyal yapılanmalara da göndermeler içeriyordu. Buna göre sendikalaşma ve barışçıl olmak kaydıyla örgütlenme her insan için temel haktı. Ortaçağ’daki Avrupa’daki cadı avı sırasında yeraltına inen büyük sermaye sahibi örgütler için bu haklar bulunmaz bir nimet gibi görülebilir. Masonların, Ortaçağ’da Avrupa’ya bankacılık sistemini getiren ve birçok kralın kendilerine yüklü miktarda borçlu olduğu tapınak şövalyelerinin devamı olduğu birçok kaynakta iddia ediliyor.



İngiliz tarihçi Michael Howard’a göre Tapınak Şövalyeleri İnsan Hakları Bildirgesi’ne de referans olan Magna Carta’da ve Fransız İhtilali’nde önemli rol oynamışlardı. Tarihin akışını değiştiren Fransız aydınlanmacıları ve hatta sosyalist bir devrimi amaçlayan Berlin İllumunatisi de bu organizasyonun kolları arasındaydı. Birinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa’da yükselen milliyetçilik akımları sonrası birçok faaliyeti durdurulan Masonlar, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yürürlüğe konulan İnsan Hakları Bildirisi sayesinde faaliyetlerini daha rahat yürütme imkânı buluyordu. İlginç olan ise İnsan Hakları Bildirgesi’nde Masonluğa ait semboller bulunmasıydı.



İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan dünya düzeninde Birleşmiş Milletler, NATO gibi organizasyonların rolü tartışılmaz. Evrensel vurgusu yapılan İnsan Hakları Bildirgesi de aslında bu organizasyonların başını çeken ülkelerin hazırladığı bir metin. Bu noktada belki şu soruları sorabiliriz: Bu ülkeler başkalarının haklarını belirleyecek gücü nasıl buluyorlar ya da temel hakların dayatma yoluyla belirlenmesi ne kadar doğru? Elbette tüm dünya üzerindeki insanların temel ortak paydalarda buluşmasına kimsenin itirazı olamaz. Ancak böylesine ayrıntılı açıklanmış hakların, dünya üzerindeki farklı toplumlar ve kültürler için yorumlanması sorunları da beraberinde getiriyor. Adalet karşısında haksızlığa uğradığını düşünenler insan haklarına başvuruyor. Peki, 60 yılını dolduran bildirge ne kadar yanlarında?





Cumhuriyet Pazar Dergi