27 Aralık 2009 Pazar

İnancımızı asla teslim etmedik




Mustafa Kamil Uzuner ve Erdal Turgut, 31 yıl önce cezaevinde tanıştılar, Devrimci Sol Ana Davası’nda 28 yıl birlikte yargılandılar. Her ikisi içinde müebbet hapis cezası isteniyordu. Uzuner, ömür boyu hapis cezası alırken, Turgut’un davası zamanaşımından dolayı düştü. Onlarla, davayı, ölüm orucunu, yaşadıkları ilginç olayları ve hatta “Bu Kalp Seni Unutur mu?” adlı diziyi konuştuk.



ALPER TURGUT

12 Eylül karanlığında açılan 28 yıllık “Devrimci Sol Ana Davası”, 39 sanığa müebbet hapis cezası verilmesiyle şimdilik sonlandı. Amcam Erdal Turgut, 30 yıllık zamanaşımı nedeniyle müebbetten kurtuldu, Mustafa Ağabey (Mustafa Kamil Uzuner) ise ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme şimdilik bitti ama onlara göre sınıf mücadelesi sürdükçe “dava” da sürecek. Evet, onların hayatı, açlık grevinde, işkencede, cezaevlerinde ve mahkemelerde geçti. Amcam 50 yaşında baba olabildi. Ama her şeye rağmen onlar, hiç büyümeyecek çocuklar gibiler, söyleşi boyunca sürekli muziplik yapıp durdular. Görsel yönetmenimiz Aynur Çolak ve ben, geçtiğimiz 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkabilmek için onların kılavuzluğuna sığınmıştık. Ne yaptılar ettiler, bizi bir şekilde alana çıkardılar. Evet, onlar eylem adamları... Erdal Turgut ve Mustafa Kamil Uzuner ile acısı ve tatlısıyla 30 yıllık bir süreci değerlendirdik.



—Devrimci olmaya ve mücadelenin içinde yer almaya nasıl karar verdiniz?

Mustafa Kamil Uzuner; 1955’yılında İstanbul Fatih’te doğdum. 12 Eylül öncesinde uzun bir süre Kandilli’de yaşadım. Emekçi bir ailenin çocuğuydum, Lise ikiden terkim ve babam terziydi yanında çalışıyordum. Bölge bir işçi semtiydi, üç büyük fabrika vardı. Sonra Dev-Genç’lilerin Paşabahçe Kültür Derneği’ne gitmeye başladım. Ardından askerlik dönüşü, 1975–1976’da mücadeleyle tanıştım.

Erdal Turgut; Adana’da 1955’te dünyaya geldim. Şimdiki adıyla Yıldız Teknik Üniversitesi’nde makine mühendisliği okumak için İstanbul’a geldim. 1976’da antifaşist mücadelenin içinde yer almaya karar verdim. Devrimcilik, Mahir Çayan’lardan gelen rüzgârın da etkisiyle 1974’ten itibaren gençleri kendine çekmeye başlamıştı. Maraş olaylarının ardından gelen sıkıyönetim ile birlikte mücadele güçleşti. Ancak bizler, artık devrimci bir hareketin içerisindeydik.

—Nasıl yakalandınız?

M.K. Uzuner; Çorum olaylarının protesto etmek için 7 Ekim 1979 günü Esenler’de korsan gösteri düzenlenmiş. Sonrasında polisle çatışmaya girdiğim iddia edildi. Beni kafamdan vurup gözaltına aldılar. Yaralıydım, önce Esenler Karakolu’na götürdüler sonra hastaneye ardından da Esenler Karakolu güvenli bulunmadığı için Bakırköy Karakolu’na... En sonunda da 1. Şube’ye götürüldüm. Günlerce aslanlar gibi işkence gördüm, aslanlar gibi direndim. Tek kelime ifade alamadılar benden... Cunta’nın ardından Kabakoz’da tutukluyken beni alıp, bir ay süreyle tekrar sorguya çektiler.

E. Turgut; 12 Eylül öncesinde beş kez cezaevine girdim, biri Adana’da, diğeri de İstanbul’da olmak üzere iki kez de faşistlerin silahlı saldırısına uğradım. Adana’da babamın dolmuşunda çalışıyordum, taradılar. Biri kafamdan beş kurşun isabet etti, omzumdaki kritik bir noktada olduğu için çıkartılamadı hala durur. 16 Mart Katliamı’nın ardından tekrar vuruldum. Son yakalanışım ise halkımıza Kâğıthane deresinde ev dağıtırken oldu.



—Ne zaman ve nerede tanıştınız?

M.K.Uzuner; Daha öncede yakalanmış ve altı ay hapis yatmıştım. 1978 yılında Selimeye Cezaevi’ne girerken üst kattan biri ‘örgüt ismini söyleme, benim adımı ver’ diye bağırıyordu. Erdal ile böyle tanıştık.

E.Turgut; Örgütün ismini verince mahkemede bunu kullanıyorlardı. Ancak komiktir, sıkıyönetimin Adli Müşaviri Albay Refik Karaa, bana dedi ki; ‘Erdal, Devrimci Solcu değilim diyorsan ama örgütün cezaevi temsilcisisin’ Ben de pişkinliğe vurdum ve ‘ne yapayım, ite kaka seçtiler’ dedim. Hep beraber gülmüştük.

—Ve cunta geliyor...

M.K.Uzuner; 1991 yılına dek Sultanahmet, Alemdağ, Hasdal, Sağmalcılar ve Metris’te kaldım. 12 Eylül’den kısa bir süre önce Davutpaşa Askeri Cezaevi’nde 20 Ağustos 1980 günü büyük bir operasyon yapıldı. İkişer gün arayla operasyonlar, Ankara Mamak ve Diyarbakır cezaevlerinde tekrarlandı. Cunta geliyordu ve içerideki örgütlü mücadeleyi bitirip, bizlerin teslim olmasını istiyordu. Osmanlı ordusu gibi yağmaladılar, silah kullandılar, tüm haklarımı elimizden aldılar. Bizler direndik ve 9 gün açlık grevi yaptık. Haklarımızı mücadeleyle alabildik. Mamak ve Diyarbakır’daki siyasi tutukluların hâkimiyeti ise sona erdi.

E.Turgut; 1979 yılı Temmuz ayında içeri girdim, 1986 yılının Ekim’inde çıktım. Tutukluluğum süresince Selimiye, İzmit, Toptaşı, Paşakapısı, Sultanahmet, Davutpaşa, Metris ve Sağmalcılar 2’da kaldım. Cuntayı, Sultanahmet Cezaevi’nde karşıladık. Sabaha karşı bir arkadaşımızı uyandırdık, durumu söylediğimizde, ‘beni böyle ufak tefek şeyler için uyandırmayın’ dedi. 13 Eylül’de cezaevi personeli de şaşkındı ve o gün bekleşerek geçti.14 Eylül günü ise arkadaşımız, ufak tefek şeylerin ne olduğunu, bizimle birlikte gördü. Biz tek tip elbiseyi hiç giymedik, hazır ola geçip, ‘emredersiniz komutanım’ demedik. Mamak’tan Metris’e gelen iki Mehmet vardı, gece onları kaldırıp ılık ve şekerli süt içirdik. Ertesi gün süt kutusundan iskambil kağıdı yapmışız, king oynuyoruz. Mehmetlerden biri yanıma gelip ‘yahu Erdal’ dedi, ‘dün gece rüyamda süt içiyordum’. Mamak’ta hayaller bile daralmış. Onların rüyalarında gördüklerini sandığı şeyi biz gerçek kıldık, direndik ve siyasi düşünceyi teslim etmedik.

—Sonra ölüm orucu eylemi ve çeşitli direnişler mi geldi?

M.K.Uzuner; Onlar sürekli haklarımızı gasp etmek istiyorlar, biz ise direniyorduk. 1983’te tüm siyasi tutukluları tep tik elbise giymeye zorladılar. İstanbul cezaevleri direnme kararı aldı. Gasp edilen haklarımız için 1984’te ölüm orucu eylemine girdik. Ben eylemde ikinci ekipteydim. İnsanca yaşabilmek için ölümü göze almıştık. Sinan Kukul, yanıma geldi ve eylemin bittiğini söyledi. Şok olmuştum, ölmeye ayarlamıştım kendimi... Direnişte yoldaşlarımızı yitirdik. Hüzün ve sevinç bir aradaydı. Bu bir sınıf mücadelesidir, ölenlerin yerini yenileri doldurur.

—Ana davanın görüldüğü Metris Baştabya’da neler yaşandı?

E.Turgut; Duruşma önce Cevizlibağ’daki Atatürk Öğrenci Sitesi içerisinde yer alan kapalı spor salonunda görüldü. İki duruşma yapıldı, ilk kavga da orada çıktı. Sonra Metris Baştabya’da yargılanmaya başladık. Bir tane denizci subay vardı, duruşma sırasında hep uyurdu. Salonun yarısına idam isteyen bu adam horul horul uyuyabiliyordu. Kışta kıyamette slip don ve atletle bekliyorduk. Selimiye’de bir gün insanlar bize acıyarak bakmıştı, biz de bağırarak kendimizi savunmuştuk; ‘deli değiliz biz, siyasiyiz’ diyerek... Sabah 10.00’dan akşama doğru 15.00’de dek sürüyordu duruşmalar... En büyük çileyi ailelerimiz çekti. Hem gazetecilerle, hem ailelerimle hem de avukatlarımızla görüşmelerimiz engelleniyordu. Ama Baştabya’yı eylem alanına çevirmeyi bildik. Anayasa’yı protesto, cuntayı teşhir ettik. Hiç unutmam bir duruşmada mahkeme heyetine kıçımı göstermiştim. Kıç falakası yüzünden simsiyah olmuştu kaba etlerimiz, hâkime dedim ki, ‘işkence’ görüyoruz. ‘burada işkence yapılmaz, otur yerine’ dedi. İspatlamamız gerekiyordu. Kadın tutuklulardan Hazan Aslantürk’e dedim ki, ‘kadın yoldaşlara söyle bakmasınlar’. Ailelerimizden avukatlarımızdan utanmıyorduk ama kadın yoldaşlardan utanıyorduk. Neyse gösterdim, bir baktım ki, Hazan Aslantürk, mahkeme heyeti dikkatini yöneltsin diye parmağıyla kıçıma işaret ediyor. Öyle utanmıştım ki. Sonra soruşturma açıldı, savcılık benden yapan askerin adını istedi. ‘Gariban bir askerin ismini vermem’ dedim, ‘çünkü suçlu sıkıyönetimdir’.

—Şu denek meselesi nedir?

M.K.Uzuner; 1983’te Metris Cezaevi’nden beni ve 10 arkadaşımı aldılar ve Cerrahpaşa Hastanesi’ndeki özel bir bölüme götürdüler. Sonra meşhur psikiyatri profesörü Ayhan Songar geldi. Bize ‘üniversite araştırması için buradasınız’ dedi. Amacı, CIA raporuna katkı sağlamaktı, her 10 yılda bir ülkenin gençleri niye isyancı oluyor idi bu araştırmanın sebebi... ABD’liler, sözüm onu bu rapor doğrultusunda, bu tür faaliyetleri engelleyeceklermiş. Hatta yardımcı olursak, bize karşılığında cezai ehliyetimizin olmadığına dair rapor verebileceğini söyledi. Reddettik. Aylardır banyo yapmıyorduk, arada banyo yüzü görmüş olduk. Bir saat sonra bizi alıp tekrar cezaevine götürdüler.

—Sivil mahkemenin baktığı davayla ilgili ilginç anılarınız var mı?

E.Turgut; Mustafa Kamil’in cep telefonu çaldı, hâkim uyardı ve ben de kulağına eğildim; ‘telefonun sessiz modu diye bir şey var’ dedim. Daha bir dakika geçmedi benim telefonum çalmaya başladı. Açtım Celal Abbas Leşanoğlu (müebbet aldı), duruşmaya ilk kez geliyordu, ‘üst kattayız’ dedim. Hâkim, ‘Erdal Bey, sizin hem telefonunuz çalıyor üstüne de konuşuyorsunuz’ dedi. Ben de, ‘Tebligat yapmadığınız için arkadaşlar gelemiyor, sizin yapamadığınız işi ben üstlendim’ dedim. Sonra kapı çalındı ve Celal Abbas içeri girdi. Bir başka duruşmada telefon yine ısrarla çalıyor, dışarı çıkıp daha önce gelmeyen arkadaşlara yeri tarif etmem gerek. Hâkimden çiş izni istedim, ‘Malum ya, bu yaşlarda bazı şeyler zorunluluk haline geliyor’ dedim. Tüm salon kahkaha attı. Bu kez Mustafa Kamil benim kulağıma eğildi, gülerek ‘prostat mısın?’ diye sordu. Karar açıklanırken hâkime laf attım, ‘biz bu filmi görmüştük’ diye. O da yanıt verdi; ‘şimdi yine öyle olacak’. Sonra hep beraber “Haklıyız, kazanacağız’ sloganını attık.

—‘Bu Kalp Seni Unutur mu?’ adlı diziyi izliyor musunuz?

E.Turgut; Devrimci Solcuları yanlış tanıtan bir dizi bu... Hapishane dışındaki ilişkileri rezalet... Bizim hiçbir militanın yurtdışına kaçmak gibi bir derdi olmadı. Örgütlü bir eleman, bireysel eylem yapmaz. Kan davası gütmez, sınıf mücadelesini sürdürür. Gerçeklikten uzak bir dizi... Objektif yanı ise Metris’in bir direniş odağı olduğuna dair söyledikleriydi.

M.K.Uzuner; Maraş Katliamı’nın yöneticisi olduğu iddia edilen Mümtazer Türköne ile kendilerinin solcu olduğunu söyleyen Ertuğrul Kürkçü ve Murat Belge, bir masada oturursa verdikleri mesaj, ‘devlet bizi kullandı’ olur. Yani liberallerin yıllardır iddia ettiği gerçekleşir. Bir 12 Eylül dizisi yapılacaksa, 24 Ocak Kararları, özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, yaratılması hedeflenen örgütsüz ve kültürsüz toplum da anlatılmalı. Çünkü bence bu hedeflere ulaşıldı k: İstanbul’daki itfaiyeciler ve Ankara’daki tekel işçilerinin direnişi sahipsiz kalabiliyor.

—Yine dünyaya gelseniz aynı yoldan geçmek ister miydiniz?

E.Turgut; Yine devrimci olurdum. Düzenle asla uzlaşmaz, direniş cephesinde ve örgütlü yaşayış içerisindeki yerimi alırdım.

—Bunca yıl sonra müebbet hapis cezası... Ne dersiniz?

M.K.Uzuner; Mahkeme ikisi ağırlaştırılmış 39 müebbet hapis cezası verdi ama Şaban Taşçı ve Hacı Ramazan Işık itirafçı olmuşlardı. Onların ki 15’er yıla düştü. İlyas Arduç, Mehmet Koca, Mahmut Alp, Şemdin Şimşir, Hasan Bektaş ise eylemleri sırasında yaşları küçük olduğu için cezaları azaltıldı. Yani müebbet sayısı aslında 32. Trajikomik bir şekilde Hacı Ramazan Işık adlı itirafçının üç yıl sonra verdiği ifade üzerine bu cezayı aldım. Beni asıl üzen, itirafçılar Taşçı, Işık ve artık hain dediğimiz Tuğrul Özbek ile ismimin aynı yerde geçmesidir. Bu dava sınıf mücadelesinin davasıdır, sınıf mücadelesi sürdükçe, elbette davalarımız da devam edecektir.

Cumhuriyet Pazar Dergi / 27 Aralık 2009

22 Aralık 2009 Salı

Yaşayanlar anlatıyor





İdil Kültür Merkezi'nin 19 Aralık programları çerçevesinden Yaşayanlar Anlatıyor başlığı altında yaptığı programda 19-22 Aralık katliamını dışarıdan takip edenler ve katliam sırasında kaldıkları hapishanelerde direnenler yaşadıklarını anlattılar.

İki bölümden oluşan programda önce katliam sırasında dışarıda olan Av. Behiç Aşçı, Gazeteci-Yazar Ayşe Düzkan ve Gazeteci-Yazar Alper Turgut sürece dair konuşmalar yaptılar.

İlk olarak konuşan Behiç Aşçı, 19-22 Aralık'ın katliam ve direniş kelimeleriyle anlatılabileceğini söyledi. Bu katliamın engellenemeyeceğini söyleyen Aşçı, katliamın IMF ve Dünya Bankası'nın talimatıyla yapıldığını ve dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in bunu; "IMF ile anlaşmak için hapishaneler sorununu çözmemiz gerekir" sözleriyle itiraf ettiğini belirtti.

Operasyona 1 yıldır çalışıldığını ve bu çalışmalar içinde yoğun bir propaganda çalışması da olduğunu söyleyen Aşçı; "Bazı örgütler ve aydınlar Genel Kurmay'ın bu planına uydu. Kendilerine duyulan güveni böyle kullandılar" dedi.

Şu an resmi tarihi devletin yazdığını söyleyen Aşçı; "Bir gün bu tarihi de biz yazacağız ve o zaman 19-22 Aralık'taki direniş ön plana çıkacak. Katliamın karşısında çok büyük bir direniş vardı. Şimdi devrimci örgütler varsa ve büyüyorsa bu direniş sayesindedir" dedi.

19-22 Aralık'ın tarihin gördüğü en büyük hapishane katliamlarından biri olduğunu söyleyen Ayşe Düzkan, "Pek çok hapishane katliamı olmuştu ama daha önce insanlar diri diri yakılmamıştı" dedi. Bu süreçte daha az insanın karşı durduğunu söyleyen Düzkan, F Tiplerinin aynı zamanda bir AB projesi olduğunu ve bazı sol da dahil büyük bir kısmın demokrasi anlayışının AB ile sınırlı olduğunu söyledi. Düzkan; "Tecrite karşı mücadelede yalnız kaldıysak bu demokrasiyi Avrupa'da arayanlarla aramızdaki farktandır" dedi.

1996'daki direnişle 2000-2007'deki direniş arasında bir kıyaslama yapan Alper Turgut, "96'da toplumsal muhalefet vardı, 2000'deki operasyonda umutlar tükenmişti. Tutsaklar mektuplarda yazıyordu. Operasyon bağıra bağıra geliyordu. Toplumsal muhalefetin olmadığı, direnişin sadece içeride yapıldığı yerde aynaya bile bakmaktan utanmamız lazım" dedi.


Programın ikinci bölümünde katliamı hapishanelerinde yaşayaş Süleyman Matur, Gülten Işık, Veysel Şahin ve Caferi Sadık Eroğlu birer konuşma yaptılar.

Direniş sırasında Bartın Hapishanesi'nde olan Süleyman Matur, katliamı beklediklerini ve tutsakların da hazırlıklı olduğunu söyledi. "Fiziki olarak bir hazırlığımız olması gibi bir durum yoktu, düşman teknik olarak güçlüydü" diyen Matur, tutsakların ideolojik olarak hazır olduklarını söyledi.

Operasyonun arkasından kendilerini çırıl çıplak soyduklarını ve kızılaydan getirdikleri başka elbiseler verdiklerini söyleyen Matur; "Daha sonra öğrendik ki çok değişik gazlar kullanmışlar. Tahlille ortaya çıkmasın diye böyle yapmışlar" dedi.

Sincan F Tipi Hapishanesi'ne de "Hoşgeldin Dayağı"yla girdiklerini söyleyen Matur, "Burası F Tipi, bizim borumuz öter" dediklerini söyledi.

F Tipi'ne ilk girdiklerinde hapishaneyi tanımadıklarını ve haberleşmelerinin olmadığını belirten Matur, zamanla komün ilişkilerini ve haberleşmeyi sağladıklarını belirtti. Ölüm orucunun ilk olarak Cengiz Soydaş'ı şehit verdiklerini söyleyen Matur; "O gün yıkılmaz dedikleri kalelerinin yıkıldığını gördük. Her yeri kırdık. Bulduğumuz ne varsa vuruyorduk. Cengiz'in şehitliğinde buruk bir sevincimizde vardı. Ölümü yenmiştik ve zaferi gördük" dedi.

Katliamı Uşak Hapishansi'nde yaşayan Gülten Işık, 19-22 Aralık katliamının provasının daha önce Ulucanlar'da yapıldığını söyledi. Ölümler olduğunda kamuoyunun duyarlılığının arttığını belirten Işık, devletin ölümler olmadan operasyonu yaptığını, bunun aynı zamanda dışarıya yönelik bir sindirme, susturma operasyonu olduğunu söyledi.

Direnişte Yasemin Cancı ve Berrin Bıçkılar'ın "Yoldaşlar sizi seviyoruz" diyerek feda eylemi yaptığını söyleyen Işık; "Uşak Hapishanesi kadınların olduğu bir hapishaneydi. Kadınların yarattığı güçlü bir cephe oldu" dedi.

Katliam sırasında Çanakkale Hapishanesi'nde olan Veysel Şahin, operesyon için geldiklerinde maltada sadece İlker Babacan'ın olduğunu, O'nun askerlerin üzerine doğru koşarken eline beline doğru götürmesini silah zanneden askerlerin geri kaçtığını söyledi. Ardından barikatlar kurarak 3 gün direndiklerini söyleyen Şahin, "teslim olun ve ölüm orucu yapanları verin" dediklerini söyledi.

Operasyona karşı Fidan Kalşen'in dışarı çıkıp; "Siz bu halkı, bu vatanı sevemezsiniz. Şimdi halkım yoldaşlarım için kendimi feda ediyorum" diyerek feda eylemi yaptığını söyleyen Şahin, "56 saat blok blok direndik" dedi.

Operasyondan sonra Edirne F Tipi Hapishanesi'ne götürüldüklerinde kendilerini karşılayan sivil askerlerin "Ahlak dışı aramayı kabul ediyor musun?" diye aşağılıkça bir soru sorduğunu söyleyen Şahin, kabul etmeyince işkenceye maruz kaldıklarını söyledi.

Son olarak katliamı Ümraniye Hapishasi'nde yaşamış olan Caferi Sadık Eroğlu yaşadıklarını anlattı. "Hesabının sorulması açısından 19 Aralık unutulmayacak bir tarih" diyen Eroğlu, bu saldırıyı beklediklerini ve tutsaklarından böylesi bir saldırıyı göğüsleyebilmek için bir yıldır hazırlandıklarını söyledi. Özgür tutsakların daha konusu geçmeden bile böyle bir saldırıya karşı ölüm orucuna gönüllü olduklarını söyleyen Eroğlu, bir yıl içinde neredeyse her şeyi tartıştıklarını söyledi.

Direnişçilerden hepsinin feda eylemine gönüllü olmasından kaynaklı en son kura çekmeye karar verdiklerini söyleyen Eroğlu; "Bazıları rivayet diyor ama bu gerçek. O ekibin komutanı Ahmet İbili herkesin isminin yazılı olduğu kağıtları torbaya attığında kendi isminin yazılı olduğunu elinde tuttu ve kendi ismini çekmiş gibi gösterdi. Daha sonra bir konuşma yapan Ahmet İbili'nin konuşmasının özü "Bir canım var, halkıma feda olsun" idi.

Ahmet İbili'nin kendini yakarak askerin üzerine doğru koşması sonucunda panikleyen askerlerin iki yandan ateş ettiğini ve bu sırada birbirlerini de vurduklarını söyleyen Eroğlu, "Bunun da demagojisini yaptılar. Daha sonra birbirlerini vurdukları ortaya çıktı" dedi.

Program izleyenlerin sorularının cevaplanmasının ardından son buldu.


Halkınsesi TV

17 Aralık 2009 Perşembe

6 Kasım 2009 Cuma

Dünyayı değiştiren gün




ALPER TURGUT

Bugün, emekçi ellerle yaratılan ve geleceğe dair umudu hala diri tutan “Büyük Ekim Devrimi”nin 92. yıldönümü...

Vladimir Mayakovski der ya;
“...İsyanın ayak sesi, alanları döv!
Yukarı, gururlu başlar dizisi!
Biz, ikinci Nuh tufanıyla
Yeniden yıkayacağız dünyanın tüm kentlerini...”

“1905 (Rus) Devrimi”, “Şubat Devrimi” derken dünyayı sarsacak kızıl ihtilalın yolu açılmıştır. Proletaryanın önderi ve öğretmeni Lenin, 30 yıldır baş koyduğu dava uğruna ölümü göze alır ve Nisan 1917'de Rusya'ya geri döner. Nicedir beklenen muştuyu, daha Petrograd (devrimin ardından Leningrad oldu, sonra eski adı Saint Petersburg'a çevrildi) garına ulaşır ulaşmaz verir; “Bugün değil ise yarın, tüm Avrupa emperyalizmi her an çökebilir. Yaşasın Dünya Sosyalist Devrimi”...

Çarlık Rejimi’nin ardından yönetimi devralan burjuva iktidarı, Temmuz ayında hararetle kımıldamaya başlayan ve meydanlara akan kitlelere ateş açılmasını emretti ve Petrograd’da onlarca kişi katledildi. Hakkında tutuklama kararı çıkartılan Lenin ise Finlandiya’ya geçti. Eylül ayında Lenin’in “hazır olun” çağrısının ardından halk silahlandırıldı ve devrim için geri sayım başladı. Evet, Bolşevik Parti, artık iktidara hazırdır. Şiar ise çoktan bellidir; “Bütün iktidar Sovyetlere...” Bolşevikler, Lenin dışında, Troçki gibi bir dehaya ve Stalin gibi müthiş bir yer altı örgütleyicisine sahiptiler. “Çelik İrade”ye karşılık gelen Stalin, 1902–1916 yılları arasında Çarlık Rejimi tarafından 7 kez sürgün ve 7 kez de hapisle cezalandırılır ancak o, her seferinde kaçarak yeniden sıcak mücadelenin içine girer.

Tohumun çatlama vaktinin geldiğini sezen Lenin, Ekim ayında isyana komuta etmek üzere tekrar Rusya’ya döner. Ve hiç zaman yitirmeden “Merkez Komitesi” üyelerine mektup yazar; “Yoldaşlar. Bugün için ayaklanmayı geciktirmenin ölüm olduğu gün gibi apaçık ortadadır. Artık beklemek mümkün değildir. Bu, her şeyi yitirmek tehlikesini göze almak olur. Tarih, bugün kazanabilecek olan, ama yarın çok şeyi, her şeyi yitirme tehlikesinde olan devrimcilerin oyalanmasını, gecikmesini bağışlamayacaktır. Eylemde duraklama ölüm demektir."

Gecenin sessizliği, Aurore zırhlısının top atışlarıyla yırtılır ve devamında proletarya ordusu, Petrograd’daki Kışlık Saray'a hücum eder. İsyancılar, kısa bir sürede Kışlık Saray’ı ele geçirir ve sarayda bulunan geçici hükümetin bakanlarını teker teker tutuklar. Başbakan Kerenski ise ABD elçiliğinin özel arabasıyla kaçmayı başarır. Kızıl ihtilal, düş iken gerçeğe dönüşmüş ve Marksizm, en nihayetinde ete kemiğe bürünmüştür. Bu ışık, devrimler çağına da rehberlik edecektir.

Paris Komünü (1871) adlı kısa ömürlü ama emsalsiz deneyim, o güne dek ezenlerin biricik kâbusuydu. Şimdi de karşılarına ezilenlerin devrimi çıkmıştı. Bu yeni alternatif, büyük bir şoku da beraberinde getirdi. Sovyet yönetimi, ilk düşmanlarını dışarıda değil içeride buldu. Rusya, iç savaşa sürüklendi, Kızıl Ordu’nun karşısına Beyaz Ordu çıkartıldı.

Ancak... Sosyalizmin ve inançlı partizanların yılmak gibi bir niyetli yoktu; “Kıtlıkta ve soğuklarda, şehirde, tarlalarda Lenin'in işaretiyle ayaklandı partizan. Beyazların elinde kalan son kıyıya varmak için dağlardan ve ovalardan ilerledi partizan. Kan ve can bedeli bu zafer dokuz yüz on yedilerde, karlarda ve fırtınada Sovyet’i kurtardılar. Beyaz Ordu'yu yenerek, ezerek atamanları, bitirdiler bu savaşı denizin kıyısında...”

Sonra NEP, kolhozlar, tren rayları, kızıl bayraklar ve orak-çekiç... Anavatan savunması ve faşizmin ininde yenilmesi... Çin’den Küba’ya, Vietnam’dan Kuzey Kore’ye devrimler... Çift kutuplu dünya, doğu bloğu, soğuk savaş... Füze krizi ve uzay macerası... Glasnost ve Perestroyka...

Lenin ve Stalin’in, yoğun bir emekle Marksist bir temelde inşa ettiği yapı, ardılların aymazlığı yüzünden çatırdamaya başlamıştı. Sosyalizmden kopuş ve bürokratik hantallığa meylediş idi bu... Ve bu ihanet, kapitalizmin zafer çığlıklarını beraberinde getirecekti. 26 Aralık 1991 günü Sovyetler Birliği bayrağı, Kremlin’deki gönderinden indirildi. Dünyanın yüzölçümü en büyük ülkesi bir anda dağılıverdi.

Kapitalistler, emperyalistler ve “Komünistler Moskova’ya” naralarını atmaktan kurtulanlar asla sevinmesinler. Hem unutmayın, Lenin ne demişti; “Biz bu eserin yapımına başladık. Ne kadar zamanda, ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna vardırırlar, bunun öze ilişkin bir önemi yok. Önemli olan buzun kırılmış, yolun gösterilmiş ve açılmış olmasıdır.” Evet, Paris Komünü 74 gün, Sovyet deneyi 74 yıl sürdü. Başka bir dünya düşü kuranlar, inadına hala “sosyalizm mümkün” diyorlar ve tüm engel ve olumsuzluklara rağmen hazırlıklarına devam ediyorlar. Yolları açık olsun.

Not; Çarlık Rusya, modası geçmiş Jülyen Takvimi'ni kullandığı için adına Ekim Devrimi (24 Ekim 1917) denilen proleter ihtilal, Miladi Takvim'e göre 7 Kasım 1917 günü gerçekleşmiştir.

Cumhuriyet Gazetesi Hafta Sonu / 07 Kasım 2009

Güler Zere serbest bırakıldı





Cezasının sürekli hastalık nedeniyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından kaldırılması üzerine kanser hastası devrimci tutsak Güler Zere serbest bırakıldı. Avukatı Taylan Tanay, annesi, babası, arkadaşları, yakınları ve tüm sevenleri Balcalı önünde bekledi Güler'i.

Güler, önce Adana Tabip Odası üyesi bir grup doktor tarafından muayene edildi. Doktorlar yoğun enfeksiyon riski bulunduğunu belirtiler. Muayenenin ardından tekerlekli sandalyeyle Güler dışarı çıkarıldı.

Kapıdan tüm sevenlerine el sallayan Güler'e kapıda çiçekler verildi. Alkış ve sloganlar eşliğinde kendisini bekleyen ambulansa bindirilerek özel bir hasteneye götürüldü.

Geceyi Adana'da hastanede geçirecek olan Güler Zere yarın İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi'ne götürüleceği bildirildi.

4 Kasım 2009 Çarşamba

POLİTİK TUTSAK GÜLER ZERE’NİN KANSER HİKÂYESİ





Prometheus’u herkes bilir, tanrılardan (aslen Titan’dır) iyi, yürekli, akıllı ve duygulu olanıdır. O, bencilliklerinden ve despotluklarından ötürü özellikle Zeus‘a kızgındır. Prometheus, tanrısal düzene kafa tutmuş, karşı çıkmış, temiz yürekli insanlar yaratmış ve onlara ateşi (siz yaratıcılık, bilim, uygarlık diye anlayın) vererek, düzeni değiştirmeyi başarmıştır. Bu nedenle zalim Zeus tarafından zincire vurulmuş ve zincire vurulmuş Prometheus adı ile anılmıştır. Baş tanrı Zeus’un öfke ve hiddeti büyüktür, görevlendirdiği bir kartal, sürekli olarak, her gün Prometheus’un yeniden oluşan karaciğerini kemirmektedir. Ve o, Herakles (Herkül) tarafından kurtarıldığı halde, “Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yok” der…


Güler Zere’nin babası Haydar Zere, 117 gündür kızının bulunduğu kör hücrenin elli metre ilerisinde bekliyor ve onun hak etmiş olduğu özgürlüğünün verilmesini istiyor. Her gün yeni bir umutla beklerken ve hastane önüne her gelişinde bu günün son olmasını dilerken, kızı Güler/Güler’imizin vücudu kanser hücreleri tarafından kuşatılıyor. Haydar Zere, ‘ben böyle işkence görmedim’ diyor, gün gün kızının öldüğünü bilmek, biraz ötedeki hücrenin içindeki kızını görememek, onun yenilenen ve dinmeyen acıyı hissetmek… Ne denir ki buna, ne desek eksik kalacak.



Güler Zere’nin hastalığı, bir diş ağrısıyla başlıyor. Sıradan bir diş ağrısı olduğunu düşünüp, hapishanedeki doktora gidiyor, doktor da kendisine ağrı kesici ve antibiyotik ilaçlar veriyor. Bu ilaçlar hiçbir işe yaramadığı gibi ağzındaki apse büyüyor da büyüyor… Neyse ki hapishane doktoru insafa geliyor ve kendisini Elbistan Devlet Hastanesi’ne sevk ediyor. Oradaki doktor, “vakit kaybetmeden tam teşekküllü bir hastaneye gönderin“ diyor. Acil olarak gittiği Adana Balcalı Hastanesi diş hekimliği polikliniğindeki doktor, “bunlar genelde iyi huylu tümör çıkıyorlar. Sen şimdi git, iki ay sonraya randevu veriyorum, o zaman biyopsi alırız” diyor. Güler’in “ama yemek yiyemiyorum acı çekiyorum” şeklindeki itirazı, “çok sıra var” cevabıyla reddediliyor. O, giderek şişen yüzüyle Elbistan Hapishanesi’ne geri götürülüyor. Tam iki ay sonra Balcalı Hastanesi’ne tekrar geldiğinde ağız bölgesinden biyopsi örneği alınıyor ve kısa bir süre içinde, kötü huylu tümör olduğu anlaşılıyor.



İlk kez 23 Şubat tarihinde bıçak altına yattı Güler… Sonrasını herkes biliyor. Önce ağzının iç kısmı, sonra damak bölgesi, en sonunda da boynunun sağ tarafı alındı. Doktorları kanserin agresif bir hızla ilerlediğini aktardılar… Şimdi o kötü huylu hastalık, dur durak bilmez tümörler akciğer bölgesine yayılmış durumda. Nasıl ilerleyeceği bilinmeyen tümörler her gün yeni bir yere sıçrayabilirler.
Güler’i iyileştirme şansımızı denemek ve özgürlüğüne kavuşmasını sağlamak için 12 Mart tarihinde Adana Savcılığına başvuruda bulunduk. O zamanlar onu iyileştirmenin yollarını arıyorduk. Hangi hastanenin daha iyi olacağını araştırıyorduk. Moralini ve gücünü nasıl yerinde tutacağımızı düşünüyorduk. O güçlüydü, biliyorduk. Arkadaşları da, “O, bu hastalığı yenecek” demişlerdi. Ancak onu iyileştirme şansını bize vermediler. O günden buyana dışarıda olan bizler, doğanın üç mevsimine tanıklık ettik. Ağaçtaki çiçeklerin açılmasını, çiçeklerin meyveye dönüşmelerini ve meyvelerin çürüyüşünü gördük. Peki, ya Güler’in bir başka mevsimi görme şansı olacak mı?



Bitmeyen ya da bitirilmek istenmeyen prosedürler, kabul edilmeyen raporlar, tamamlanmayan raporlar ile Güler’in özgürlüğü çalınmış durumda. Üniversitede kurulu bulunan Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığının 22 Haziran ve 2 Temmuz 2009 tarihli “Güler Zere’nin termal dönemde olduğu ve serbest bırakılması gerektiği” söylenen raporlar kanuni engel olmadığı halde ciddiye alınmadı, kabul edilmedi.
217 gündür Balcalı Hastanesi’nin bahçesinde bekleyen Haydar Zere “kızımı sağ alacağıma inanmıyorum, her gün yeni raporlar istiyorlar, bir çuval dolusu rapor oldu” diyor. Güler, hapishanenin ihmali nedeniyle, kanser hastalığına yakalandı. Devletin prosedür çarkları ise onu ölüm yolculuğuna çıkardı. Yavaş yavaş Güler’in ölümünü izliyoruz.


İşkence bir kişinin insan onuruyla bağdaşmayan, fiziksel ve ruhsal olarak acı ve ıstırap çekmesine, algılama ya da irade yeteneğinin etkilenmesine yol açan davranış, uygulama olarak tanımlanır. İşkence sadece kişiye yönelik yapılmaz, kimi vakit bütün bir toplumun iradesi ve onurunu da yok etmeyi amaçlar. Şimdi Güler Zere’ye işkence yaparak öldürüyorlar dersek çok mu ağır olur? Haydar Zere’ye gözlerimiz önünde her gün işkence yapılmıyor mu? Onlarca ilde eylem yapan, Güler Zere’yi serbest bırakın diye haykıran insanlara, demokratik, sendikal kitle örgütlerine, toplumsal muhalefetin tüm bileşenlerine işkence yapılmıyor mu?


O halde daha da güçlü bir sesle işkence yapmaktan ve katletmekten vazgeçin demeliyiz.


Perşembe günü Adli Tıp Kurumu önündeyiz.


GÜLER ZERE’yi istediğimizi haykırmak için oradayız…


Avukat Oya ASLAN

27 Ekim 2009 Salı

BU ACİL BİR ÇAĞRIDIR




GÜLER ZERE’nin serbest bırakılması için seslerimizi yükseltelim

GÜLER ZERE kendisini kuşatan kanserin yeniden yayılması üzerine 12 Ekim günü üçüncü kez bıçak altına yatmıştı. 13 Ekim tarihli son durumu bildiren raporlarını inceleyen TTB Kanser Danışma Kurulu, önceki gün (26.10.2009) GÜLER ZERE’nin geriye dönülmez bir sürecin içinde bulunduğunu vurgulayarak, bir an önce “Vedalaşma ve Huzur hakkı” verilmesi gerektiği açıkladı.


Evet, geçen 15 günlük sürede ZERE’nin durumu hızlı bir şekilde kötüleşmektedir. Doktorlarının verdiği bilgiye göre; enşur dediğimiz destekleyici vitamini de alamıyor, ağızdan beslenemiyor. Ağızdan yiyecek verildiğinde ise kusuyor. Serumla beslenmeye çalışılıyor. Sonuçta bu beslenme de ishale neden oluyor. Doktorları yarından itibaren GÜLER ZERE’ye kan verileceğini aktardılar. Öte yandan kan değerleri gittikçe düştüğü için kemoterapi tedavisine de yakın zamanda başlanamayacak. Sağlık durumunu gittikçe ağırlaşması bir yana jandarma personeli de sudan bahanelerle refakatçilerinin GÜLER’in yanında bulunmasını engellemeye çalışmaktalar.

GÜLER ZERE’nin sinirleri yaşadığı acılardan dolayı zayıflamış durumda, refakatçiler ile ilgili sorunlar, güçlendirmemiz gereken moralinin haliyle düşmesine neden oluyor.

Adli Tıp Genel Kurulu’na trajik durumu anlatan raporları vermemize rağmen, kurul üyeleri, vücudun radyoterapi tedavisine yanıt verip vermediğini gösteren PED raporlarının sunulmasından sonra kararlarını açıklayacaklarını belirtti. PED raporu ise GÜLER ZERE’nin yeni ameliyat olması nedeniyle iki ay ötelenmiş durumda. Adli Tıp Genel Kurulu tarafından incelenen dosya, GÜLER ZERE’nin yaşama ihtimalini yükseltmek amacıyla yapılmış bir başvuru idi. Oysa Adli Tıp Kurumu karar vermek için adeta GÜLER ZERE’nin yaşama ihtimalinin azalmasını bekliyor.


Bunun yanında Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu, GÜLER ZERE’nin durumunu Cumhurbaşkanı affı yönünden incelemektedir. Tüm evrakların tamam olduğu söylendiği halde dosya bir türlü sonuca bağlanamamıştır.

05 Temmuz 2009 tarihinden bu yana Adli Tıp Kurumu’ndan karar bekler durumdayız. Bir mevsimdir bekliyoruz. Önceleri onu yaşatabilme ihtimalimizi yükseltmek istiyorduk şimdi ise iyileştirme şansımız yoksa da ona huzur ve sevdiklerinin ilgisini hissedebileceği son bir ortam sunmak istiyoruz.

Kalan az zamanımızın tüm olanaklarını kullanalım.

Sesimize ortak olun, onu zulmün elinden alalım.

Avukat Oya Aslan

22 Eylül 2009 Salı

Yargıtay'dan şok karar!





Taş atan kalabalığa ateş açarak göstericiyi öldüren askere ceza yok...



Yargıtay Ceza Genel Kurulu, taş atan kalabalığa yedi kurşun sıkarak bir kişinin ölümüne neden olan askere, “bölgenin de özellikleri” gerekçesiyle ceza verilemeyeceğine hükmetti. YARSAV Başkanı ve Yargıtay Savcısı Eminağaoğlu askerin cezalandırılmasını istemişti.



Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK), tartışma yaratacak bir karara imza attı. Kurul, Siirt’te, askeri araca taş atan kalabalığa, tam otomatik silahla yedi kurşun sıkan ve bir kişinin ölümüne neden olan uzman çavuşa ceza verilemeyeceğine hükmetti. Kurul, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, “havaya ateş etmeliydi” kararına karşılık olarak “bölgenin özellikleri” gerekçesini öne sürdü.



Siirt’te 2005’te içinde iki jandarma erinin de bulunduğu askeri bir jiple Jandarma Özel Harekât Tabur Komutanlığı’ndan ayrılan uzman çavuş G.Y., il merkezinde basın açıklaması yapan 150-200 kişilik bir grupla polis arasında çıkan çatışmanın ortasında kaldı. Kalabalığın bir bölümü G.Y.’nin kullandığı cipe de taş attı ve iki asker hafif yaralandı.



YARSAV’lı savcı



G.Y., uyarılara rağmen saldırı sürünce MP5 tipi silahını aracın yan camından çıkarıp ateşledi. Tek defada kalabalığa doğru 7 kurşun sıkan G.Y.’nin açtığı ateş sonucu Abdullah Aydan yaşamını yitirdi. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi, açılan davada G.Y.’nin beraatine hükmetti. Temyiz üzerine karar Yargıtay’a geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı adına tebliğname hazırlayan YARSAV Başkanı ve Yargıtay Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu, beraat kararının bozularak G.Y.’nin cezalandırılmasını istedi.



Eminağaoğlu, ölen Aydan’ın saldırgan kalabalığın arasında olmadığını, yol kenarında durduğunu belirtti. Eminağaoğlu, Aydan’ın durduğu yerde bulunan bir arabanın üzerindeki üç adet kurşun deliğinin yerinin, G.Y.’nin ayaklara ya da havaya doğru değil, öldürücü biçimde ateş ettiğini kanıtladığını belirtti. Eminağaoğlu, G.Y.’ye taksirle ölüme sebebiyet vermek suçundan hapis cezası verilmesini istedi. Yargıtay 1. Ceza Dairesi tebliğnameyi yerinde bulmazken beraat kararını onadı.



Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bu karara da itiraz etti. Yine Eminağaoğlu’nun hazırladığı dilekçede, itiraz gerekçeleri şöyle sıralandı: “Sanık, ateş etmeden önce silahı seri atış konumundan çıkartmadı. Tek seferde 7 atış yaptı. Atış kalabalıkla ilgisi olmayan araçların arkasında bekleyen kişinin ölümünden anlaşılacağı üzere paralel biçimde yapıldı. Jandarma aracı kalabalık tarafından çevrelenmiş değildir. 150-200 kişi olduğu söylenen, ancak, hakkında soruşturma açılan kişi sayısının 37 olmasından dolayı, daha az oldukları anlaşılan kalabalık, aracı çevrelemeden taşlı saldırıda bulundu. Sanık, ateş etmeden önce kalabalığa gerekli uyarıyı yapmadı. Sanık, silah kullanma yetkisini yasaya aykırı biçimde uygulamış, yasal savunma sınırlarını aşmıştır. Sanığın görev icabı, korku, heyecan ve telaşa kapılmadan silah koşullarına uyması gereklidir.”



‘Sınır aşıldı’ ama



Ancak, kurul 18 Mart 2009’da aldığı kararla bu itirazı reddedip dairenin kararını onadı. Geçen hafta yazılarak taraflara tebliğ edilen gerekçeli kararda, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Burası Kürdistan Türkiye değil” sloganları atan kalabalığın, askeri araca ciddi biçimde zarar verdiği, iki askerin yaralandığı, bu eyleme karşılık savunma hakkı doğan G.Y.’nin gerçekleştirdiği savunmanın, saldırı ile orantılı olmadığı belirtildi. Bu durumda, ancak, mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan dolayı sınırın aşılmasının “cezasızlık nedeni” olabileceği belirtildi.



İçtihat olacak



Siirt’in uzun yıllardır terör olaylarının yaşandığı Güneydoğu’da bulunduğuna dikkat çekilen kararda şöyle denildi: “Ölüme yönelik sözlerle de desteklenen fiili saldırının ağırlığı, uyarılara karşı artarak devam etmesi ile bölgenin özellikleri bütün olarak göz önüne alındığında, yasal savunmada sınırın mazur görülebilecek bir korku ve telaşla aşıldığının kabulü gereklidir.”



Yerel savcılık, yerel mahkeme, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin “Ölen kişi, saldırganlar arasında değildi” tespitine rağmen kurul kararını, ölen kişinin saldırganlar arasında bulunduğu yorumuna dayandırdı.



Yargıtay’ın içtihat niteliğindeki bu kararına göre, kalabalığın silah ya da bıçağa sahip olmadığı, taşlı saldırıda bulunduğu olaylarda, benzer bir korku ve telaş yaşayan güvenlik görevlisinin açtığı öldürücü ateş, ceza nedeni sayılmayacak.



GÖKÇER TAHİNCİOĞLU/Milliyet

13 Eylül 2009 Pazar

Hukukun kilometre taşı Türkiye’de döşenecek




Türkiye, dünya ceza hukuku açısından kilometre taşı olacak uluslararası bir kongreye hazırlanıyor. 11 Eylül’ün ardından giderek alevlenen insancıl ceza hukuku mu yoksa salt devletin güvenliğini gözeten bir ceza hukuku mu tartışması dünya çapında ünlü hukukçular tarafından masaya yatırılacak. Kongrede alınacak kararlar önümüzdeki süreçte dünya ceza hukukunun da esaslarını belirleyecek.



Cumhuriyet tarihinin en büyük hukuk kongresi

ALPER TURGUT

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük hukuk kongresi, 20–27 Eylül 2009 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilecek. ABD’yi vuran 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından yerküreyi saran radikal çıkışlar ve yıkıcı çılgınlıklar (terör, savaş, işgal vs.) hepimizin malumu... İşte, XVIII. Dünya Ceza Hukuku Kongresi’nde; sınır tanımayan savaş, terörü besleyen nedenler, çoğalan insan hakları ihlalleri ve giderek gücünü arttıran örgütlü suçlar ile günümüz ceza hukuku sorunları masaya yatırılacak, bilimsel tartışmalar yapılacak. Kongrenin ana başlığı “Küreselleşmenin Ceza Adalet Sisteminin Önüne Çıkardığı Başlıca Sorunlar” olarak belirlendi. Dört alt başlık ise şunlar; “Hazırlık Hareketleri ve İştirakin Genişlemesi”, “Terörizmin Finansmanı”, “Özel Yargılama Tedbirleri ve İnsan Haklarının Korunması” ve “Evrensel Yargı Yetkisi”...

Merkezi Paris’te bulunan Dünya Ceza Hukuku Derneği’ne (AIDP) üye Türkiye Ceza Hukuku Derneği’nin ev sahipliğinde düzenlenecek kongreye dünyanın dört bir yanından hukukçular katılacak. İlki 1926 yılında yapılan ceza hukuku kongresi için Facebook’ta açılan grupta, katılım bedelinin avukatlar için 250, araştırma görevlileri, stajyer ve öğrenciler için ise 150 TL olarak belirlenmesi ise tepki topladı. Özellikle kıt kanaat geçinen öğrenciler, fiyatı fahiş buldular.

XVIII. Dünya Ceza Hukuku Kongresi’yle ilgili sorularımızı; Avukat Fikret İlkiz, Türk Ceza Hukuku Derneği Başkan Yardımcısı Hasan Fehmi Demir ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Pınar Memiş yanıtladı.

— Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi nedir, ne şekilde toplanır ve nasıl çalışır?

Pınar Memiş; Kongre beş yılda bir yapılıyor. Kongre öncesinde ulusal grupların belirledikleri ulusal raportörler, AIDP'nin Bilimsel Komitesi'nin anket sorularını yanıtlayarak ulusal raporları hazırladı. Ülkelerin ulusal raporları, Bilimsel Komite'ye yollanır. XVIII Kongre için gönderilen ulusal raporlar incelendi ve her konu başlığı için bir “Genel Rapor” oluşturuldu. Genel Raportör tarafından hazırlanan Genel Raporlar'ın ulusal gruplara sunulması ve karar taslaklarının tartışmaya açılması için dört ayrı ülkede hazırlık kolokyumları gerçekleştirildi. Ardından ulusal raportörler, genel rapor ve taslak karar üzerinde görüşlerini bildirdi, söz konusu kararlara son şekli verildi ve metinler oy birliğiyle kabul edildi. Artık Raporlar ve karar taslakları kongreye sunulmaya hazır. Kongrede ayrıca yaklaşık yüz yıllık bir tarihe sahip olan AIDP'ın yeni yönetim kurulu üyeleri seçilecek.

— Ev sahibi Türk Ceza Hukuku Derneği'nin yaptığı çalışmalardan bahsedelim.

Fehmi Demir; Türk Ceza Hukuku Derneği, avukat, hâkim, savcı, hukuk felsefecileri, adli tabipler ve araştırma görevlilerinin birlikte üye oldukları tek dernektir. Dernek, 2000 yılında kuruldu. Adının önüne “Türk” koyabilmek için 2003 yılında Bakanlar Kurulu'na başvuruldu ve onay alındı. Derneğimiz bugüne dek onlarca bilimsel toplantı düzenledi, 20'yi aşkın yayın ile “Suç ve Ceza” dergisini çıkarttı.

— Türk hukukçuların kongreye ilgisi nedir?

Fehmi Demir; Meclis Başkanlığı ile Adalet ve Kültür Bakanlıkları, Kongreye büyük destekte bulundular. Bunun dışında kongre öncesinde İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya'da ön çalışma, bir bakıma Kongreye hazırlık amaçlı toplantılar yaptık ancak katılım fazla değildi. Kongreye ilgi özellikle Türk hukukçuları açısından umduğumuz ölçüde değil. Ancak katılım için başvuranlar arasında stajyerlerin oranındaki fazlalık, gelecek adına sevindirici bir gelişme...

— Bu yıl tespit edilen konu “terör”... Neden böyle bir konu seçildi?

Fehmi Demir; 11 Eylül saldırılarının ardından terör konusu daha çok gündeme gelmeye başladı. Hukuk, terörle mücadele bakımından tek başına yeterli değildir. Sorunun köküne inmek gerekir. Terör olgusunun algılanması tüm dünyada artan bir biçimde yaygınlaştı ve yarattığı dehşetle ortaya koyduğu şiddet tüm dünyada tedirginlik yarattı. New-York’taki ikiz kuleler, Madrid’deki Atocha istasyonunda meydana gelen saldırılarda da görüldüğü gibi gelişen teknoloji, küresel haberleşme sistemleri nedeniyle terörizmi de yeni bir karakter kazandı. “Çok ciddi suç türleri” ortaya çıktı… Nasıl mücadele edeceksiniz? Tek başına “hukuk” bu mücadelede yeterli değildir. Ekonomik ve sosyolojik etkenler, küçülen dünyanın küreselleşmesi… Diğer yandan kişilerin temel hak ve özgürlüklerini, salt güvenlik için feda edemezsiniz.

—Terör yasaları, çoğu zaman insan hakları ihlallerini de beraberinde getirmiyor mu?

Fikret İlkiz; Güvenlik güçleri, gündelik hayata müdahale ediyor. Sizin özgürlük alanınızı hukuk yerine polis/kolluk güçleri belirleyebiliyor. Sorunları, temel hak ve özgürlükler ekseninde çözmek gerek. Yasalar, bilimsel ve hukuku uygun olmalı... Yaşamın bir parçası haline gelmesinden korkulan terörün önlenmesi, daha çok demokrasiyi gerektirir. Yaşanılan acılar tek başına sınıraşan suçların cezalandırılmasında ne kadar önemli ise; insan haklarının korunması da bir o kadar önemli… Uluslar arasında, topluluklar arasında birbirine aykırı görüşler var…İnsan haklarından güvenlik için vazgeçmeyi kabul eden ülkeler ; insan haklarının kısıtlanmasını “hak” olarak görmeye başladıkları andan itibaren “olağanüstü” haller olağanlaşıyor…Oysa çağımız, insancıl ceza hukukunu yaratmak zorundadır. Bu zorunluluk temel insan haklarının her koşulda korunmasını zorunlu kılar. Terör, aslında böyle önlenebilir. İnsan haklarının sınırlandırılması, sınıraşan suçların önlenmesine değil çoğalmasına neden olur. Panik mevzuatı yaratılır ve panik kanunlarının hâkim olduğu bir toplumda endişe, tedirginlik ve korku içinde yaşarsınız. Korku imparatorluklarının kan tüccarları da ekonominize hâkim olur. Yaşamınızı savaş alanına çevirir. O nedenle, uyuşturucu ve yasadışı silah kaçakçılarının, göçmen kaçakçılarının, sınıraşan suç çetelerinin egemenliklerine hukuk yoluyla son vermek her devletin görevi olmalı ve bu Dünya üzerinde bu görev bu anlayışla paylaşılmalıdır… Kongre, hem Türkiye hem de dünya açısından kilometre taşı olacak.

—11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin “önleyici savaş” ve “demokrasi götürmek” gerekçelerine sığınarak kanunsuzluğa yönelmedi mi?

Fehmi Demir; Doğu Blok'u ortadan kalkınca dünya tek süper güce kaldı. Batı ittifakı ise tamamen bozuldu. ABD için öncelik Avrupa'dan Ortadoğu'ya geçti. 11 Eylül’den önce de ABD hazırlıklarını yapıyordu. İşin ilginç yanı soğuk savaş bittikten sonra ABD’nin askeri harcamaları yüzde 12 arttı. Her alanda güvenlik vurgusu yapılıyor. Ama özgürlüğün olmadığı yerde güvenlik de yoktur.

—ABD, Güney Amerika’daki kontrgerilla faaliyetleri gibi yasadışı oluşumları da her zaman destekledi.

Fehmi Demir; Evet, ancak onlar gizli operasyonlardı. Artık “Black Water” gibi özel güvenlik şirketleri kullanıyor ve Ortadoğu’da yasal olarak çalışıyorlar. Hukuk şemsiyesi altına sığınıyorlar. Guantanamo ve gizli cezaevleri, adaletin işlemediği yerler. ABD’nin insan hakları ihlalleri sürüyor ve son süreçte hafif işkenceyi dillendirerek yasal zemine sokmak istiyorlar. İşkencenin benimsendiği, doğal karşılandığı bir iklimde yaşamanın bütün sonuçlarıyla ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiği ortadadır.

—Peki, hazırlık hareketlerinin suç sayılması konusunda ne söyleyebilirsiniz?

Fehmi Demir; bombayı patlatan eylemci ile bomba taşırken yakalanan adam, aynı kefeye konulamaz. Belki adam teslim olacaktı, belki patlatmaktan vazgeçecekti… Bütün bunlar sadece Türkiye’nin değil, Dünyanın tartıştığı sorunlar... Aslında ülkelerin çoğunda, hazırlık hareketleri, cezayı hak eden suçu oluşturan fiile uzak olması nedeniyle cezalandırılmaya gerek görülmemiştir. Aslında nesnel bir bakış açısıyla, bu hareketler, bir risk oluşturan, somut bir tehlike olarak görülmemekte veya sosyal bir zararın nedeni olarak gösterilmemektedir. O halde, Avusturya, Almanya, Hırvatistan, İspanya, Fransa, İtalya ve Brezilya’da olduğu gibi hazırlık hareketleri, teşebbüsün yasal tanımında da görüleceği üzere cezalandırılabilecek teşebbüsün unsurlarından önceki eşik olarak tanımlanabilir. Bazı ülkeler de ise, kanunda açıkça yazılı olmayan sadece yargı içtihatları ile ifade edilen ve eylemin gerçekleştirilmesi için atılan ve suç işleme kastını da içeren adımlar olarak tanımlanabilir. Hatta Fransa, Almanya, Finlandiya, Macaristan ve Hollanda’da bu unsurlara başka niteliklerde eklenmektedir. Suç işleme zamanı, suç mahalline yakınlık, eylemin başka türlü yorumlanmasının mümkün olamaması ve hareketin yani suçlanan eylemin o suçun oluşması için yeterli olması ve illiyet bağı, suçun işlenme tehlikesi gibi… İşte bütün bunlar Kongre’nin, bir başka deyişle Dünya ülkelerinin ve ceza hukukunun en çetrefil çözüm bekleyen sorunlarıdır.

—Türkiye’de örgütlü suçlarla mücadele yöntemleri insanlarda endişe veya korku yaratıyor mu?

Fikret İlkiz; Türkiye'nin cezaevleri, cumhuriyet tarihinin en dolu günlerini yaşıyor. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri, cezaevleri içine yapılan yargılamalar, gizli tutulan dosyalar, insanların dinlenilmesi ve takip edilmesi haliyle endişe yaratıyor. Yaratmaz mı? Düşünün, bu ülkenin geçmiş yargı tarihinde DGM’lere Hayır mitingleri yapılmıştır. Başarılmıştır… Olağanüstü yargı hallerinin olağan sayılması engellenmiştir. Bu gün geldiğimiz noktaya bakarsanız; artık hiç kimsenin gündeminde “devletin güvenliği için” yapılan yargılamaların tabii hâkim ilkesine aykırı olduğu konusunda bir karşı çıkış zihniyeti yok. Öyle ki; artık ülkemiz ceza usul sisteminde “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri”nin kuruluşu ve çalışmaları “yasal” ve olağan dönemin bir parçası oldu. Herkes ve yasa koyucu; özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ve özel yetkili savcıları çoktan benimsedi… O nedenle cezaevleri inşaatları çoğaldı. Cezaevleri artık “Campus” olarak anılıyor… Cezaevleri “campüslerinde” kurulan mahkemeler ve yargılamaları olağan kabul edildi ve içselleşti. Çünkü, bizde yargının geçmiş tarihinden elde edilen deneyimlerle oluşmuş bir yargı kültürü yok… Olan yargı kültürüne de karşı çıkıyorlar zaten… Bu durumda; olağanüstü yetkilerle donatılmış kolluk güçleri, özel yetkili savcılar ve özel yetkili mahkemelerdeki yargılamalar da yargının tarafsızlığını zedeliyor. Bağımsızlığını ortadan kaldırıyor ve yargılanan insanlar da temel hakları için ulaşmaya çalıştıkları yargı teminatından yoksun kalıyor… Bu tedirginliktir, güvensizliktir ve Av. Fehmi Demir’in dediği gibi özgürlük yoksa zaten güvenlik de yoktur…

—Son sorum “Evrensel Yargı Yetkisi” yetkisi üzerine olacak.

Pınar Memiş; Evrensel yargı yetkisi, sınıraşan suçların faillerinin cezasız kalmasını engellemek amacıyla benimsenmiş olan yargılama yöntemlerinden... Ayrıca uluslararası suçları engelleyici bir nitelik taşıyor... Kongrenin tavsiye kararında; devletlerin en ağır suçların engellenmesi ve cezasız kalmaması için, evrensellik ilkesini kendi iç hukuklarında benimsemeye davet edildiler. Tüm ülkelerde evrensel yargı yetkisine konu olan uluslararası suçlar arasında, deniz haydutluğu; kölelik; savaş suçları; insanlığa karşı suçlar; soykırım; apartheit ve işkence suçları var…


18. ULUSLARARASI CEZA HUKUKU KONGRESİ



1-7 Ekim 1984 tarihleri arasında Kahire’de toplanan XIII. Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi’nde tüm devletler; en ağır suçların engellenmesi ve cezasız kalmaması için karar aldılar ve evrensellik ilkesinin gereği olarak ülkeleri kendi iç hukuklarında bu kararları benimsemeye davet ettiler.. Düşünün bu kararlara rağmen; ancak on dört yıl sonra 1998’de Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulabilmesi mümkün olabildi..
XVIII Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi’nde ülkelerin “Evrensel Yargı Yetkisi” 25 yıl sonra yeniden tartışılacak… 76 yıl önce Palermo 3–8 Nisan 1933’de yapılmış olan Üçüncü Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi’nde “Hangi suçlar için evrensel yargı yetkisi uygundur?” sorusu tartışılmıştı…


Bu konuda alınan kararlara göre; “deniz haydutluğu, köle ticareti, kadın ve çocuk ticareti, uyuşturucu trafiği, müstehcen yayınların dolaşım ve trafiği, deniz tabanındaki kabloların tahrip edilmesi ve koparılması ve radyo-elektrik iletişime karşı ciddi saldırılar, özellikle yanlış ve hileli sinyal ve dalgaların iletimi ve dolaşımı, kalpazanlık suçu, kıymetli evrak ve kredi araçlarında sahtekarlık, genel tehlike yaratabilecek vandalizm ve barbarlık gibi suçlar tüm devletlerin ortak çıkarlarına zarar verici nitelikte suçlardır.”

Genel Rapora göre; evrensel yargı yetkisi, en ihtilaflı konulardan birisidir. Hatta, evrensel yargı yetkisinin “ölüm döşeğinde olmasa bile bir ayağının çukurda olduğu” ileri sürülüyor... Buna rağmen ülkelerin kendi ulusal yargılama sisteminde evrensel yargılama ilkesini benimsemiş olduğu da bir gerçek…


CUMHURİYET PAZAR DERGİ / 13 - 09 - 2009

11 Eylül 2009 Cuma

GÜLER ZERE’Yİ İSTİYORUZ


Yine aynı hikayeyi dinleyeceğiz. Kördüğüm mü?.. ha oldu ha olacak, özgür kaldı kalacak girdapları arasında boğulmamız bekleniyor. Ben ve hepimiz biliriz katliamlar göz göre göre yapılır. Ölümler yüksek sesle gelir. İstanbul’da her Cuma günü istiklal caddesindeki eylemler, Balcalı Hastanesi, Adli Tıp Kurumu önündeki çadır, onlarca ilde yapılan açıklamalar çıplak bir gerçeği dilegetiriyor, haklı bir talebi haykırıyor. “Hasta tutukluları serbest bırakın, Güler ZERE’yi serbest bırakın.... Katletmeyin… Katletmeyiiiinnn….


Güler ZERE serbest bırakılsın diye aylardır hastaneden, uzmanlardan, Adli Tıp Kurumundan raporlar bekliyoruz. Artık kaçıncı olduğunu sayamadığımız raporlardan külliyat oluştu. “Son durumunu gösteren” kaçıncı raporu gelecek bilemiyoruz. Önce Anabilim Dalı Başkanlığının raporunu bekledik, Başkanlıktan gelen rapor “ağır hasta, yaşama risk altında olan bu kadını” bir an önce bırakın diyordu, dedi de ne oldu? Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığının yetkili olmadığını anladılar bir anda. Üniversitede Kurulu Adli Tıp Anabilim Dallarınn resmi bilirkişi olmadığını, Resmi bilirkişinin Adli Tıp Kurumu olduğunu söylediler ve ATK’dan rapor alacağız dediler. Dosya Adli Tıp Kurumuna gitti, bu defa saf duygularla 3. İhtisas Kurulu’nun raporunu bekledik, Güler’in durumu karşısında hukuka, ahlaka, vicdana aykırı kararlar verileceğine ihtimal vermeden serbest bırakılması kararının çıkmasını bekledik. İnsanca bir yaşamı savunanlara düşman, O kadının başkanlık yaptığı İhtisas Kurulu, Hapishanede değil, ama hastanede infazı tamamlansın diye karar verdi.


O mahkûm koğuşunun ise hapishane koğuşlarından daha karanlık, daha havasız olduğunu bilmedikleri saflığına kapılmamızı istediler. Hastanede infazının tamamlanması kararı lütufmuş gibi sunuldu.... Zaten tedavi ediliyormuş.... "Neden serbest kalmasını istediğimizi" anlamayanlar vardı. Aynı durumda olan başka hasta tutukluların infazının ertelemesi talebinde bulunmamaları güzel hizmetlerinin örneği olarak sunuldu. Oysa bu sözler AKP’nin diktiği insan hakları savunucusu gömleğini giyinmiş Zafer ÜSKÜL’ün dilinden dökülürken İsmet Ablak’ı hünüz kaybetmiştik.
Daha önceki kararları ile açıkca kötü niyetli olduğu anlaşılan 3. İhtisas Kurulunun akıldışı kararına itiraz edildi, bu defa dosya Adli Tıp Genel Kuruluna geldi ve öylece bekledi…bekledik…Dosya ve biz Genel Kurul’un toplantı gününü bekledik.


Tüm tepkilere rağmen dosya hiç incelenmemişti, ilk kez Genel Kurul toplantısında incelenecekti. Onlarca kurumun, binlerce insanın yükselen sesi, Adli Tıp Kurumu önünde geceli gündüzlü özgürlük nöbetinde bekleyen yüreklerin tek derdi Adli Tıp Kurumun hızlı bir biçimde ve tıp etiğine, vicdana uygun karar vermelerini istemekti. Dosya, Adli Tıp Kurumuna geldiği 5 Temmuz 2009 tarihinden sonra ilk kez 27 Ağustos 2009 tarihinde uzmanlarca incelendi ve yapılan inceleme sonucunda bazı evrakların eksik olduğu anlaşıldı. Genel Kurul Balcalı Hastanesinde düzenlenecek raporların gelmesinden sonra kararını verecekmiş. 3 Eylül tarihinde bazı raporlar geldi ancak bu raporların da doğru raporlar olmadığı, eksik olduğu gerekçesiyle 10 Eylül 2009 tarihindeki toplantıda da bir karar verilmedi.


Güler ZERE daha da kötüleşirken Adli Tıp Genel kurumunun eksik bulduğu belgeler nedeniyle o havasız, katı hücrenin içerisinde özgürlüğünü bekliyor. İsmet ABLAK, Yılmaz KESKİN’in hikâyesine mi benzeyecek Güler’in hikayesi, ölüme ramak kala mı serbest bırakacaksınız.


Güler’in dosyası yetmiş gündür Adli Tıp Kurumunun elinde, bir türlü tamamlanamayan raporlar nedeniyle karar verilememiş durumda. Resmi bilirkişi olarak kabul etmedikleri Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı raporunu 5 günde hazırlamış ve Güler Zere’nin tedavisinin başarıya ulaşması için derhal serbest bırakılmasını istemişti. O günden bu yana 70 günü geride bıraktık. Serbest bırakılmasın diyemeyenler geçen günlerden, gelmeyen raporlardan medet umuyor.
Herşeye rağmen Güler o kör hücreden sesleniyor bize “İster yanı başımda olsun, ister bir adım ötemde kapı önünde, ister bir sokakta olun, ister herhangi bir şehrin, bir yerinde oturun, ister adli tıp önünde oturun ben sizleri hissediyorum. Sıcaklığınız, gücünüz, sesiniz, beni sarıp sarmalıyor. Bundandır bu illet her sıkıştırdığında karşısında başımı dik tutmam. Ona çelme takmaya hazırlanmam bundandır. Sizler benimlesiniz ya gerisi boş!"

Yüzlerce sesin acil uyarı sinyalini duymayanlar, ölüm yolculuğuna çıkmış gülen gözlü Güler’e uzanan ellerin önünde barikat kurabilecek mi ? binlerce kez haykırıyoruz…Hayır Hayır..
Güler ZERE’ye ÖZGÜRLÜK

Avukat Oya ASLAN

4 Eylül 2009 Cuma

6. Armutlu Güz Şenliği


3 Eylül 2009 Perşembe

Yıkıma karşı festival





Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şubesi Gençlik Komisyonu’nun düzenlediği 6. Armutlu Güz Festivali, bu sene de 18 ve 19 Eylül tarihleri arasında çeşitli etkinlikler, konserler, paneller ve sevilen sanatçılarıyla...


Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şubesi Gençlik Komisyonu’nun düzenlediği 6. Armutlu Güz Festivali, bu sene de 18 ve 19 Eylül tarihleri arasında çeşitli etkinlikler, konserler, paneller ve sevilen sanatçılarıyla Küçükarmutlu’da başlıyor. Bu seneki festival İstanbul’la da sınırlı değil. Türkiye’nin dört bir yanından katılacak olanlarla Armutlu’nun sesi sınırları aşacak.6 yılı geride bırakan Armutlu Güz Festivali bu sene pek çok sürprizlerle de adından söz ettirecek.


Bu sene Sarıyer Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleşecek festivalin ilk gününde panel ve sinema gösterimi olacak. Saat 16.00’da başlayacak olan panelin bu seneki konusu yıkım ve sürgün üzerine… Katılımcılar: Sırrı Süreyya Önder, Alper Turgut, Tayfun Görgün, Torez Dinçöz, Av. Oya Aslan, Hasan Öztürk, Av. Özgür Yılmaz… Moderatör ise Mehmet Göçebe.


Yıllardır Kentsel Dönüşüm sürecinin gölgesinde yaşayan Armutlu’ya yeni bir proje daha getirildi. Bu kez de Ataşehir’e yapılması planlanan Merkez Bankası’nın Armutlu’da yapılması gündemde. Kentsel dönüşüm mahallelerinden de gelecek olanlarla, hem bu son süreçler hem de yıkım ve sürgün üzerine panelistler görüşlerini bildirecek.


Sonrasında açık havada film gösterimi yapılacak. Yönetmen ve Senarist Sırrı Süreyya Önder’in de katılımı ve söyleşisiyle Beynelminel Armutlu halkıyla buluşacak.


İkinci sürgünü yaşamak istemeyen Armutlu halkıyla dayanışmak için yapılan festivalin ikinci gününde, dev bir konserle yıkıma hayır denilecek. Bu kez yıkıma karşı notalar konuşacak Armutlu’da.19 Eylül Saat 13.00’te başlayacak konserde, Grup Yorum, Yavuz Bingöl, Murat Kekilli, Seyfi Yerlikaya, Sevcan Orhan, Duygu Koçak, Karmate, Cesim Bager, Aladdin Us, Yasemin Göksu, Almus Kültür ve Dayanışma Derneği Semah Ekibi ve tiyatro gösterileri yer alıyor.


(EVRENSEL GAZETESİ KÜLTÜR SERVİSİ)

13 Ağustos 2009 Perşembe

Sergi ve kitap suç delili sayıldı


Sıvas’ta 15 ay önce ABD, AB ve AKP karşıtı protestolara katılan ve “Ortak düşman Amerika’dır” başlıklı karikatür sergisi açmaya hazırlandıkları sırada gözaltına alınan 13 üniversite öğrencisi hakkında “yasadışı örgüt üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla dava açıldı. Cezmi Ersöz’ün “Suçtur Umutsuzluğa Kapılmak”, Nihat Behram’ın “Darağacında Üç Fidan”, Montaigne’in “Denemeler”i suç delili sayıldı.


Geçen yıl AKP, ABD ve AB karşıtı eylemlere katılan ‘Sıvas Gençlik Derneği Girişimi’ üyesi gençler için yıllarca hapis cezası istenecek

Kitap okudular, örgüt üyesi oldular

ALPER TURGUT

SIVAS - Cumhuriyet Üniversitesi’nde okuyan “Sıvas Gençlik Derneği Girişimi” üyesi öğrenciler, 15 ay önce ABD, Avrupa Birliği ve AKP karşıtı protestolara katılmışlar ve bir karikatür sergisi açmaya hazırlandıkları sırada gözaltına alınmışlardı. Mahkemeye çıkartılan öğrencilerden beşi tutuklanmış ve bir yılı aşkın süre dosyaları “gizli” kalmıştı. Sonunda iddianameyle haklarında dava açıldı. Beşi tutuklu 13 öğrenci haklarında düzenlenen iddianameyle “yasadışı örgüt üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak”la suçlanıyorlar.


Sıvas’ta 16 Mayıs 2008 günü bahar şenliklerinden dönen sol görüşlü öğrencilere demir sopalarla saldıranlar, yedi öğrenciyi hastanelik ettiler. Üniversite öğrencileri, baskı ve saldırıları protesto etmek için ertesi gün kent merkezinde ve daha sonraki günlerde de üniversite kampusunda gösteriler düzenlediler.

23 Mayıs 2008 günü Sıvas Eğitim-Sen binasında, “Ortak düşman Amerika’dır” başlıklı karikatür sergisi açmak isteyen öğrencilerden 29’u, polisin sabaha karşı gerçekleştirdiği ev ve yurt baskınları sonucunda gözaltına alındılar. Mahkemeye çıkartılan tüm öğrenciler salıverildi. Ancak serbest bırakılan öğrencilerden beşini polis birkaç saat sonra yeniden gözaltına aldı. Tekrar mahkemeye çıkartılan Sıvas Cumhuriyet Üniversitesi öğrencileri Erbil Çınar, İbrahim Karadaş, İlker Ekiz, Mustafa Doğan ve Ali Ekber Kalender bu kez tutuklanarak cezaevine konuldular.

DOSYA ‘GİZLİ’ KALDI

Halkın Hukuk Bürosu avukatları, dosyanın tam bir yılı aşkın süre boyunca “gizli” kaldığını, dosyadan belge alınmasının gizlilik kararıyla önlendiğini belirterek, bu süre zarfında hem öğrencilerin, hem de öğrenci ailelerinin perişan olduğunu vurguladılar. Avukatlar, üçü mühendislik, biri biyoloji biri de mermer teknikleri öğrencisi olan sanıkların, tutuklanma nedenlerini ve neyle suçlandıklarını bilemedikleri gibi eğitim hayatlarının da sekteye uğradığını ifade ettiler.

Bu mağduriyetler sürdüğü sırada yaklaşık bir buçuk yıl sonra 160 sayfalık iddianame ile dava açılabildi. Tutuklu beş öğrenci dışında Ezgi Osan, Mustafa Kaya, Selma Doygacı, Biran Tanrıverdi, Emre Özkaya, Osman Minik, Uğur Aydın ve Hasan Varol Sığırcı da tutuksuz yargılanacak.

Yaşları 21 ile 25 arasında değişen 13 öğrenci, “yasadışı örgüt üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak” gibi iddialarla yargılanacaklar. Türk Ceza Kanunu’nda örgüt üyeliği ve bunun propagandasını yapma suçlarının cezasının üst sınırı yaklaşık 20 yıl hapis cezası olarak gösteriliyor.


Mitinglere katılmak da suç delili sayıldı

İddianamede “Tespit edilen örgütsel faaliyetler” başlığı altında sıralananan eylemlerden bazıları ise şunlar:
1 - “Açlığa ve adaletsizliğe karşı 1 Mayıs’ta alanlara” ibareli ve “Gençlik Derneği Girişimi” imzalı “trikleme” (küçük kâğıtlara yazılmış sloganlar) yapılması...
2 - “1 Mayıs’ta alanlara AKP’nin açlığın ve adaletsizliğin iktidarı olduğunu haykıralım” yazılı ve “HÖC” (Haklar ve Özgürlükler Cephesi) ibareli kuşlama yapılması.
3­ - “Türkiye’de hukuk yok, polis sahte belge düzenleyip dernek kapatıyor, insan tutukluyor” yazılı ve “Temel Haklar” imzalı pankart asmak.
4 - “Ne Amerika Ne Avrupa Bağımsız Türkiye İşbirlikçiliğe Son” yazılı “Gençlik Dernekleri Federasyonu” imzalı bildiri dağıtmak, afiş yapıştırmak, basın açıklaması yapmak ve bu açıklamaya katılmak.
5 - “Bağımsız Türkiye şiarını yükselteceğiz” başlıklı Gençlik Dernekleri Federasyonu imzalı bildiri dağıtmak.
6 - 12 Mart Gazi olayları hakkında basın açıklaması yapmak, 19 Aralık 2000 “Hayata Dönüş” operasyonu ve 16 Mart (yedi öğrencinin öldürüldüğü İstanbul Beyazıt’taki katliam) ile ilgili basın açıklamalarına katılmak.
7 - 2005-2006 yıllarındaki 1 Mayıs gösterilerine katılmak, 1 Mayıs 2008 eylemi için İstanbul’a gelmek.
8 - 2006 ve 2007 yıllarında gerçekleştirilen Pir Sultan Abdal’ı anma etkinliklerinde stant açmak, Yürüyüş dergisi ile Grup Yorum isimli müzik grubunun CD ve kasetlerini satmak.
9 - “Nevruza çağrı” başlıklı bildiri bulundurmak.

‘SERGİ İLANI SUÇ SAYILDI’

10 - Samsun’da düzenlenen “Sağlık ve Sosyal Güvenlik” mitingine katılmak.
11 - “Yeni Sömürge Türkiye’de Eğitim Kurultayı”na katılmak.
12 - “Ortak düşman Amerika’dır Karikatür Sergisi”nin ilanını yapmak.
13 - 16 Mart ile ilgili açıklamanın Yürüyüş dergisi ile Gençlik Federasyonu isimli web sitesinde haber olarak yayımlanması.


DARAĞACI’NDA ÜÇ FİDAN DELİL OLDU

Güvenlik güçlerinin, öğrencilerden ele geçirdiği ve iddianamede “delil” olarak kabul edilen materyallerden bazıları ise şunlar:
“Yürüyüş” ve “Ülkemizde Gençlik” dergileri, Marksçı Leninci Felsefe Sözlüğü, “Anka Destanı” adlı bir kitap, Cezmi Ersöz’ün “Suçtur Umutsuzluğa Kapılmak”, Nihat Behram’ın “Darağacında Üç Fidan” ve Montaigne’in “Denemeler” isimli eserleri, 1968 öğrenci lideri Mahir Çayan’ın mezar fotoğrafı, Gençlik Dernekleri Federasyonu isimli bir blok defter ve bol miktarda popüler edebiyat dergisi “K Dergi”.

Sıvas Gençlik Derneği Girişimi üyesi öğrencilerin ilk duruşması, 18 Ağustos 2009 günü Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.


Cumhuriyet Gazetesi / 12 Ağustos 2009

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Güler İçin Taksim'de 2.Hafta




HALKINSESİ TV - Bizlerin Gözü Önünde O'nu Öldürmenizi İzin Vermeyeceğiz!
7 Ağustos 2009, Cuma günü Güler Zere'ye özgürlük için Taksim Tramvay Durağı'ndan Galatasaray Lisesi'ne ikinci kez yürüyüş düzenlendi. "Kanser Hastası Güler Zere'ye Özgürlük, Hasta Tutsaklar Serbest Bırakılsın" yazan bir pankartın açıldığı eylemde, Güler Zere'nin fotoğraflı dövizlerinin yanısıra "Yargı + Tecrit + Adli Tıp = Ölüm" yazan dövizler de taşındı. İki bin kişi yürüyüş sırasında "Güler Zere'ye Özgürlük, Devrimci Tutsaklar Onurumuzdur, İçerde Dışarda Hücreleri Parçala, Bedel Ödedik Bedel Ödeteceğiz" sloganlarını attı. Galatasaray Lisesi önüne gelindiğinde harç zamları için burada eylem yapan Öğrenci Kollektifleri Güler Zere için yürüyen kalabalığı sloganlarla karşıladı.
Galatasaray Lisesi önünde bir konuşma yapan Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Av. Taylan Tanay, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül'ün Güler Zere'yi ziyaret ettikten sonra, hastanedeki mahkum koğuşu için "gayet temiz bir yerdi, orada tedavi yapılabilir" açıklaması üzerine durdu. "Biz o koğuşlardan 2000 yılından beri cenazeler kaldırıyoruz, daha üç hafta önce İsmet Ablak'ın cenazesi bir mahkum koğuşundan çıktı" diyen Tanay; "Zafer Üskül verdiği kararlarla AKP içinde ilerlemek istiyor olabilir. Ama bunu bizim tabutlarımıza basarak yapmasına izin vermeyeceğiz" dedi.
Eylemde Güler Zere'nin babası Haydar Zere de bir konuşma yaparak kızının tabutunu almak istemediğini söyledi. Zere, Üskül'ün açıklamasına cevap olarak mahkum koğuşları için "oralarda kimse tedavi olamaz" dedi. Daha sonra konuşan yazar Cezmi Ersöz; "Zorbaların, tiranların öyküleri yoktur. Bizim gibi ezilenlerin öyküleri ve hikayeleri vardır. Bizim görevimiz de bu öyküleri büyüterek dilden dile yaymaktır. Güler Zere bu durumdayken bizim evimiz yoktur. Serbest bırakılana kadar sizlerle hep birlikte yürüyeceğiz" dedi.
Daha sonra konuşan şair Ruhan Mavruk da "hapishanelerden tabutlar çıktıkça daha çoğalıyoruz, öfkemiz daha da bileniyor" dedi. Mavruk devamında devrimcilerin öfkesi büyüdükçe bunun devlet için çok kötü olacağını söyledi. Eyleme İtalya'dan Güler Zere'yi ziyaret etmek için gelen heyetten üç kişi de katılmıştı. Heyetten bir temsilci de konuşma yaparak; "Türkiye hapishanelerindeki durumun çok kötü olduğunu gördük. Umarım tecrite karşı vermiş olduğunuz bu mücadalenizde başarılı olursunuz" dedi.
Eylemi örgütleyen demokratik kitle örgütleri adına hazırlanan basın açıklamasını TAYAD Başkanı Av. Behiç Aşcı okudu. "Güler Zere, tüm dünyanın gözleri önünde ve hepimizin tanıklığında açıkça katledilmektedir" diyen Aşcı, Güler Zere'nin ağır sağlık sorunlarına rağmen serbest bırakılmamasının yaşamını kaybetmesine sebep olacağını ve bunun sorumlusunun da Cumhurbaşkanı, Adalet Bakanı, Adli Tıp Kurumu Başkanı, 3. İhtisas Kurulu, Elbistan Cumhuriyet Savcılığı ve Elbistan Hapishanesi görevlileri olacağını belirtti. Yapılan konuşmaların ardından sloganlarla eylem sona erdirildi.



6 Ağustos 2009 Perşembe

Güler Zere'ye özgürlük





Onu önce gülen fotoğrafıyla tanıdık, bakışları sıcacıktı sarıyordu bizi. Sonra erimiş bedeni kör bir hücrenin içinde yorgun bir halde gördük. Öyküsünü öğrendik, 14 yıl önce özgürlüğü elinden alınmıştı, şimdi yargı, Adli Tıp Kurumu, Adalet Bakanlığı, Cumhurbaşkanı bir olup canını almak istiyorlar. Kanser hastalığı nedeniyle yüzde seksen oranında özürlü olarak değerlendirilen Güler ZERE'ye hukukun kendisine tanımış olduğu özgürlüğü çok görüyorlar.


Özgürlüğünü istediğimiz Güler, bugün ağzında oluşan yaraları nedeniyle konuşamamakta, alt çene dişlerinin tümü alınmış durumda, o çok sevdiği uzun kara saçları avuç avuç dökülüyor, sadece damardan besleniyor ve bu nedenle damarları şişiyor ve gittikçe yatağa bağlanmaya başladı. Onu daha güçlü kılan şey ise gözlerimizin onunla buluşuyor olması. Tüm ağrılarına rağmen basını takip ediyor, günlük gazeteleri almaya devam ediyor. O, hapishanelerdeki hasta hükümlü ve tutuklularla tek bir beden olduğunu bildiğinden ölüme karşı mücadele ediyor.


Nur Bilgen ve ekibinin “Güler ZERE hastanede ölsün” dedikleri raporu açıklayalı 20 gün geçti. 20 gündür Adli Tıp Genel Kurulu'nun Güler'in sağlık dosyası üzerinden verecekleri kararı bekliyoruz. 2 gün içersinde verilebilecek rapor Adli Tıp Genel Kurulu’nun canı toplanmak ve karar vermek istediği zamanı bekliyor. Çukurova Üniversitesi'nin Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı'ndan Elbistan savcılığınca istenen raporun kabul edilmemesi, Adli Tıp Kurumu uzmanlarının üniversitelerin “bilimsel, akademik veya idari üstleri” olmadığı halde Adli Tıp Kurumu’ndan ayrıca rapor istenmesi, bize Balzac'ın “kanunlar örümcek ağları gibidir, zayıfları ağa yakalanır, güçlülerse ağı delip geçer" sözlerini hatırlatıyor. Zayıf ve yalnız mıyız? Güler ZERE, “şarkıyı değil, şarkıcıyı kafese koyabilirsiniz” diyor. Büyüyoruz ve “şarkıcımızı da alacağız” diyoruz bizde O’na.


Voltaire dediği yerdeyiz “Özgürlük adaletten başka bir şey değildir.”

Toplumsal, siyasal, sendikal muhalefet Güler'i 10 m2 lik o kör hücreden almak için birleşti. Her Cuma Günü saat 19.30 da Taksim tramvay durağında buluşup “Güler ZERE'ye Özgürlük” diyoruz. Şimdi ayrımcılığın karanlık ve metruk vadisinde, adalet talebini haykırmanın, Güler ZERE'ye ve hasta tutsaklara Özgürlük demenin zamanıdır.

Herkesi Cuma günü 19.30 da yapılacak eyleme bekliyoruz..

Avukat Oya ASLAN

5 Ağustos 2009 Çarşamba

İşkenceyi Yazınca Cezalandırılan Gazeteci AİHM'ye Gitti




Gözaltındaki işkencenin cezasız bırakıldığını duyuran Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Alper Turgut, "yargıyı etkilediği" iddiasıyla mahkum oldu; derdini Türkiye'deki mahkemelere anlatamayınca, tek çare olarak AİHM'ye başvurdu. Avukatı Tora Pekin, "Basın Kanunu'nun 19. maddesi, ifade özgürlüğünün tehdit ediyor" dedi.



Erol Önderoğlu - BİANET



Gözaltında işkencenin zamanaşımına uğramasını haberleştirdiği mahkum edilen Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Alper Turgut, iç hukuk yollarından hakkını arayamadığı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvurdu.
Ekim Örgütü'ne yönelik operasyonda gözaltında işkence yapmakla suçlanan polisler kurtulurken işkenceyi duyuran Turgut, "yargıyı etkilediği" gerekçesiyle 20 bin YTL para cezasına mahkum edilmişti.


İşkence değil, işkenceyi haberleştirmek suç!


Gazetecinin avukatı Tora Pekin, İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 9 Ekim 2008 tarihinde Yargıtay 7. Ceza Dairesi'ne direnen kararından sonra İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'ne yaptığı itirazdan da sonuç alamadı.



22 Ocak 2009'da Ağır Ceza Mahkemesi de, "İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nin kararının usul ve yasaya uygun bulunduğu"na kanaat getirerek, işkencenin cezasız bırakılmasına dair haberle ilgili davada iç hukuk yollarını tükenmesine neden oldu.


"Adil yargılamaya da basın özgürlüğüne de aykırı"


Polislerin işkence dosyası zamanaşımından düşerken kendisi Basın Kanunu'nun 19. maddesinden suç bulunan gazeteci, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğü hakkı, sözleşmenin 13. maddesinde yer bulan "mahkemeye etkili başvuru hakkı" ve 6. maddesinde tanımlanan "adil yargılanma hakkı"nın gözetilmediğini belirterek şikayetini bu kez AİHM'ye taşıdı.


"19. maddenin bizatihi varlığı özgürlüklere aykırı"


Avukat Pekin, başvurusunda, "Doğru ve gerçek habere karşı hapis cezası getiren düzenleme ölçülülük ilkesinden yoksundur...Basın Kanunu'nun 19. maddesi kesinleşmemiş mahkeme kararları için mutlak bir yorum yasağı getirmektedir. 19. maddenin bizatihi varlığı, hem gazeteciler hem de yurttaşlar için ifade özgürlüğünün sürekli tehdit edilmesine neden olmaktadır ve Sözleşmenin 10. maddesine de aykırıdır" dedi; AİHM'nin The Sunday Times/Birleşik Krallık (26 Nisan 1979) kararını da emsal gösterdi.


Cumhuriyet gazetesinin 18 Ekim 2004 tarihli sayısında yayımlanan "İşkenceye Beraat" başlıklı haber nedeniyle 20 bin YTL para cezasına mahkum etmişti. Haber sahibi belli olduğundan gazetenin diğer yetkilileri hakkında beraat kararı verilmişti.


RSF: İşkenceye tanıklık etmek Türkiye'de risk


Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, işkenceyi haberleştirenlerin ve işkenceye tanıklık edenlerin Türkiye'de ciddi engellerle karşılaştığını açıklamıştı.
Örgüt, 13 Kasım 2008'de yaptığı yazılı açıklamada, bu tespitine dayanak olarak Turgut'un mahkum edilmesi ve CNN Türk'te yayımlanan "Oradaydım" programının yapımcısı Barış Pehlivan ve milletvekiliyken Diyarbakır Cezaevi'nde yaşadıklarını tanıklık eden Nurettin Yılmaz hakkında açılan davayı göstermişti.



1 Ağustos 2009 Cumartesi

Binler Güler'e Özgürlük İstedi





HALKINSESİ TV / İstanbul Taksim Tramvay Durağı'nda bir araya gelen binlerce kişi Güler Zere'ye ve bütün hasta tutuklu ve hükümlülere özgürlük talebini haykırdılar. "Kanser Hastası Güler Zere'ye Özgürlük Hasta Tutsaklar Serbest Bırakılsın" yazılı bir pankartın açıldığı eylemde pankartın yanında üzerinde serbest bırakılması gereken hasta devrimci mahkumların isminin yazılı olduğu büyük boyda bir döviz taşındı. Tramvay Durağı'nda toplanan 3 bin kişi "Güler Zere'ye Özgürlük, Devrimci Tutsaklar Onurumuzdur, Katil Devlet Hesap Verecek, Bedel Ödedik Bedel Ödeteceğiz" sloganlarıyla İstiklal Caddesi üzerinden Galatasaray Lisesi önüne kadar yürüdü.



Galatasaray Lisesi önüne gelindiğinde DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün bir konuşma yaptı. Hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlülerin iki defa cezalandırıldıklarını söyleyen Görgün; devrimci mahkumların zaten hapishaneye konularak haksızlığa uğrarken, hapishanede de tecrite maruz kaldıklarını, hastalıklarının bile dikkate alınmadığını, tedavilerinin yapılmadığını söyledi.


Görgün'ün ardından Ufuk Uras söz alarak; Cumhurbaşkanı'nın "elimizde dosya yok" sözlerinin gerçek olmadığını, daha önce Erol Zavar başta olmak üzere hasta devrimci tutuklu ve hükümlülerle ilgili dosya hazırlayıp cumhurbaşkanlığına verdiklerini söyledi. Uras önümüzdeki hafta aynı dosyayı yeniden cumhurbaşkanlığına götüreceklerini ekledi. Uras, Adli Tıp Kurumu'nun sadece Pinochet Şilisi'nde ve bizde bu şekilde işlediğini belirterek bu kurumun yerine kitle örgütlerinin denetiminde yeni bir kurum olmadan mahkumların ölmeye devam edeceğini söyledi.


Uras'tan sonra şair Sennur Sezer "hem cennetimiz hem cehennemimiz olan ama bizim olan bu ülkede adalet istiyoruz" dedi. Eylemde son olarak eylemi örgütleyen devrimci kurumlar, demokratik kitle örgütleri ve partiler adına hazırlanan açıklamayı Av. Taylan Tanay okudu. Tanay; Güler Zere için Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından yaşamını ağır risk altında olduğu, cezaevi ve mahkum koğuşlarında sağlıklı olarak tedavisinin yapılmasının mümkün olmadığına dair rapor verildiğini hatırlattı. Hiçbir yasal zorunluluk olmamasına rağmen bu raporların yok sayılarak Güler Zere'nin Adli Tıp Kurumu'na sevk edildiği söylenen açıklamada "28 saatlik ölüm yolculuğundan sonra ancak 5 dakika süren bir kontrol sonrasında Adli Tıp İhtisas Kurulu Zere'nin infazının ertelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir" denildi. Açıklamada son olarak "Siyasal iktidarı uyarıyoruz. Hükümlülere ilişkin objektif kriterlerden yoksun ve taraflı hazırlanan Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu raporları dikkate alınmamalıdır. Üniversite hastanelerinden alınan raporlar dikkate alınmalı" diyerek, "hasta olan tutuklu ve hükümlüler derhal sağlığına kavuşturulmalıdır" denildi.


Kayıp yakınları 227. kez Galatasaray'da




ATILIM / İSTANBUL (01.08.2009)- Cumartesi anneleri 227. kez Galatasaray Meydanı'nda buluştu. Dargeçit'te 1995 yılında 5 kişiyle gözaltına alınarak kaybedilen M.Emin Aslan ve Süleyman Seyhan'ın dosyalarını açıkladı, Ergenekon davası kapsamına alınmasını istedi.


Galatasaray Meydanı'nda bir araya gelen insan hakları savunucuları ve kayıp yakınları, ellerinde kayıpların fotoğrafları ve karanfillerle 227. kez oturdu. Devletin kayıp gerçeğini hep inkar ettiği, ancak her şeyin belgesi olduğu, gözaltında kaybedilen herkesin bir numarası ve bir yerlerde dosyasının olduğuna dikkat çekildi.

Tanıklar bile dinlenmedi

Kayıp yakını Kadriye Baykal Ceylan yaptığı açıklamada, Mardin Dargeçit Taburu'nda 1995 Kasım'ında 6 kişiyle birlikte gözaltına alınan Süleyman Seyhan ve 20 yaşındaki M.Emin Aslan'ın gözaltında öldürüldüklerini söyledi. Ceylan, olayla ilgili görgü tanıklarının bildirilmesine karşın, tanıkların ifadesinin alınmadığını, 5 ay sonra Süleyman Seyhan'ın yakılmış bedeninin bir korucu köyünde bulunduğunu kaydetti.

Aynı dönemde M.Emin Aslan'ın da gözaltına alındığını, ailesinin başvurularına 'serbest bıraktık' yanıtı verildiğini belirten Ceylan, Aslan'ın da diğerleriyle aynı kaderi paylaştığı ve bir daha haber alınamadığını vurguladı. Ceylan, “M.Emin Aslan ve Süleyman Seyhan'ın kaybedilmesinden Dargeçit Jandarma Tugayı, Mardin Jandarma Tugayı, Askeri Özel Harp Dairesi ve ona bağlı yapılanmalar sorumludur” dedi.

Ceylan, kayıpların failleri olarak bilinen dönemin Başbakanı Tansur Çiller, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, Doğan Güreş, Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, Milli Savunma Bakanı Vefa Tanır, OHAL Valisi Ünal Erkan'ın yargılanmalarını istedi.

Eylem, “Katil devlet hesap verecek” sloganı ile sona erdi.


24 Temmuz 2009 Cuma

BASIN BAYRAMI'NDA 29 GAZETECİ CEZAEVİNDE



TGS, basında sansüre direnişin 101'inci yıldönümünde, siyasi iktidarların sansürü ile medya patronlarının çıkarlarına hizmet eden otosansüre karşı mücadele ihtiyacının yoğunlaşarak arttığını belirtti.


Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) 24 Temmuz Basın Bayramı dolayısıyla yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada şöyle dendi:

Türk medyasında sansüre ilk direnişin 101’inci yıldönümünde, siyasi iktidarların kanunlardan güç alarak uyguladıkları sansür ile medya patronlarının çıkarlarına hizmet eden otosansüre karşı mücadele ihtiyacı yoğunlaşarak artmaktadır.
Günümüz koşullarında sansür ve otosansüre karşı mücadele, meslek ilkelerine sahip çıkan gazeteciler ile onların temsilcileri olan gazeteci cemiyetleri ve sendikası tarafından yüreklice yürütülmekte, baskı, tehdit ve şantajlarla susturulmuş kimi medya sahipleri çaresizlik içinde kaderini beklemekte, diğer bir grup medya sahibi ise siyasi iktidarlara yandaşlık yaparak kamuoyunu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme misyonunu sürdürmektedirler.


2009 yılının ilk 6 aylık verilerini değerlendirdiğimizde, Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu ile yargılama usulünde yapılan değişikler nedeniyle 29 basın emekçisinin halen cezaevlerinde tutuklu olarak bulunduğuna, toplam 8 gazete ve dergi hakkında 11 kez 1’er ay süreyle kapatma cezası verildiğine tanık oluyoruz.
Bu utanç verici vahim tablo, mevcut siyasi iktidarın eseridir. Gazeteciler için onur nişanı olan fikir suçlarından verilen cezalar, siyasi iktidarın utanç belgesi olarak sallanmaktadır. Sansüre karşı mücadele eden, siyasi iktidarın baskılarına karşı direnme ve eleştiri hakkını kullanma cesareti gösterebilen gazeteciler ve aydınlar hakkında verilen tutuklama kararları, açılan yüzlerce soruşturma ve davalar, demokratik toplumun geleceğini tehdit eder niteliktedir.


Siyasi iktidarın temsilcilerinin, medyayı kendi belirlediği çizgide hareket etmeye zorlama gayretleri, bizzat hükümet üyeleri tarafından verilen demeçlerle de kamuoyuna yansımaktadır. Bu tür saldırgan ve hedef gösterici demeç verme politikasının sonuçlarını, gazetecilerin akreditasyon uygulamalarıyla haber ve bilgiye ulaşmasının engellenmesinde açıkça görebiliyoruz.


Ayrıca kamuoyuna hitaben yapılan bu tür açıklamalar, kamu görevlilerince ve partililerce doğrudan doğruya talimat olarak algılanabilmekte, kimi zaman da yargı bağımsızlığını etkileyecek bir tarz alabilmektedir.

Bu yılın ocak-haziran döneminde, en az 25 gazeteci, farklı siyasi görüşlerdeki kişi ve gruplar, siyasi parti temsilcileri, belediye görevlileri ya da güvenlik güçlerince tehdit edildi, bu kişilerin fiili saldırıları sonucunda yaralandı veya görevlerini yerine getirmekten alıkonuldular.

Diğer yandan, medyanın, kendi iç sorunlarına, basın emekçilerinin verdiği sendikal hak ve editoryal bağımsızlık mücadelesine karşı uyguladığı sansür de mesleğin yüz karası olarak tarihe geçmiştir.

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın, atv ile Sabah gazete ve dergi grubunda, Halk TV’de, Olay gazete ve televizyonundaki örgütlenme ve toplu iş sözleşmesi mücadelesi karşısında, duyarlı, demokratik ve bağımsız yayın organları dışındaki yaygın Türk medyası ne yazık ki üç maymunları oynamaya devam etmektedir.

TGS olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlar çerçevesinde, “toplumu sarsıcı ve şoke edici nitelikte bile olsa –şiddet çağrısı içermediği müddetçe– her türlü görüş açıklamanın basın ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine” inanıyor ve mücadelemizi bu doğrultuda sürdürüyoruz.

Gerek medya sahiplerini gerekse siyasi iktidarı, “kendilerine demokrat” tavırlarından vazgeçmeye, diktatörlük eğilimlerine hizmet etmek yerine, gerçek ve mutlak anlamda demokratik yaşamın oluşturulmasına katkı sağlayacak bir zihniyet ve davranış değişikliğine girmeye çağırıyoruz.

İşçi sınıfının bir parçası olan basın emekçilerinin, aynı sorumluluk bilinciyle TGS çatısı altında sendikal örgütlenmelerini yaygınlaştırmaları, medya sahiplerinin demokrasinin gereklerine uygun hareket etme ve sendikal haklara saygı duyma sürecini de hızlandıracaktır.

Bu vesileyle, sansüre ve otosansüre karşı mücadele etme cesaretine sahip tüm basın emekçilerinin, sendikal örgütlenmeye katılma cesaretini de gösterebileceklerine inanıyoruz.

Saygılarımızla.


Medyatava'dan...