06 Kasım 2009 Cuma

Dünyayı değiştiren gün




ALPER TURGUT

Bugün, emekçi ellerle yaratılan ve geleceğe dair umudu hala diri tutan “Büyük Ekim Devrimi”nin 92. yıldönümü...

Vladimir Mayakovski der ya;
“...İsyanın ayak sesi, alanları döv!
Yukarı, gururlu başlar dizisi!
Biz, ikinci Nuh tufanıyla
Yeniden yıkayacağız dünyanın tüm kentlerini...”

“1905 (Rus) Devrimi”, “Şubat Devrimi” derken dünyayı sarsacak kızıl ihtilalın yolu açılmıştır. Proletaryanın önderi ve öğretmeni Lenin, 30 yıldır baş koyduğu dava uğruna ölümü göze alır ve Nisan 1917'de Rusya'ya geri döner. Nicedir beklenen muştuyu, daha Petrograd (devrimin ardından Leningrad oldu, sonra eski adı Saint Petersburg'a çevrildi) garına ulaşır ulaşmaz verir; “Bugün değil ise yarın, tüm Avrupa emperyalizmi her an çökebilir. Yaşasın Dünya Sosyalist Devrimi”...

Çarlık Rejimi’nin ardından yönetimi devralan burjuva iktidarı, Temmuz ayında hararetle kımıldamaya başlayan ve meydanlara akan kitlelere ateş açılmasını emretti ve Petrograd’da onlarca kişi katledildi. Hakkında tutuklama kararı çıkartılan Lenin ise Finlandiya’ya geçti. Eylül ayında Lenin’in “hazır olun” çağrısının ardından halk silahlandırıldı ve devrim için geri sayım başladı. Evet, Bolşevik Parti, artık iktidara hazırdır. Şiar ise çoktan bellidir; “Bütün iktidar Sovyetlere...” Bolşevikler, Lenin dışında, Troçki gibi bir dehaya ve Stalin gibi müthiş bir yer altı örgütleyicisine sahiptiler. “Çelik İrade”ye karşılık gelen Stalin, 1902–1916 yılları arasında Çarlık Rejimi tarafından 7 kez sürgün ve 7 kez de hapisle cezalandırılır ancak o, her seferinde kaçarak yeniden sıcak mücadelenin içine girer.

Tohumun çatlama vaktinin geldiğini sezen Lenin, Ekim ayında isyana komuta etmek üzere tekrar Rusya’ya döner. Ve hiç zaman yitirmeden “Merkez Komitesi” üyelerine mektup yazar; “Yoldaşlar. Bugün için ayaklanmayı geciktirmenin ölüm olduğu gün gibi apaçık ortadadır. Artık beklemek mümkün değildir. Bu, her şeyi yitirmek tehlikesini göze almak olur. Tarih, bugün kazanabilecek olan, ama yarın çok şeyi, her şeyi yitirme tehlikesinde olan devrimcilerin oyalanmasını, gecikmesini bağışlamayacaktır. Eylemde duraklama ölüm demektir."

Gecenin sessizliği, Aurore zırhlısının top atışlarıyla yırtılır ve devamında proletarya ordusu, Petrograd’daki Kışlık Saray'a hücum eder. İsyancılar, kısa bir sürede Kışlık Saray’ı ele geçirir ve sarayda bulunan geçici hükümetin bakanlarını teker teker tutuklar. Başbakan Kerenski ise ABD elçiliğinin özel arabasıyla kaçmayı başarır. Kızıl ihtilal, düş iken gerçeğe dönüşmüş ve Marksizm, en nihayetinde ete kemiğe bürünmüştür. Bu ışık, devrimler çağına da rehberlik edecektir.

Paris Komünü (1871) adlı kısa ömürlü ama emsalsiz deneyim, o güne dek ezenlerin biricik kâbusuydu. Şimdi de karşılarına ezilenlerin devrimi çıkmıştı. Bu yeni alternatif, büyük bir şoku da beraberinde getirdi. Sovyet yönetimi, ilk düşmanlarını dışarıda değil içeride buldu. Rusya, iç savaşa sürüklendi, Kızıl Ordu’nun karşısına Beyaz Ordu çıkartıldı.

Ancak... Sosyalizmin ve inançlı partizanların yılmak gibi bir niyetli yoktu; “Kıtlıkta ve soğuklarda, şehirde, tarlalarda Lenin'in işaretiyle ayaklandı partizan. Beyazların elinde kalan son kıyıya varmak için dağlardan ve ovalardan ilerledi partizan. Kan ve can bedeli bu zafer dokuz yüz on yedilerde, karlarda ve fırtınada Sovyet’i kurtardılar. Beyaz Ordu'yu yenerek, ezerek atamanları, bitirdiler bu savaşı denizin kıyısında...”

Sonra NEP, kolhozlar, tren rayları, kızıl bayraklar ve orak-çekiç... Anavatan savunması ve faşizmin ininde yenilmesi... Çin’den Küba’ya, Vietnam’dan Kuzey Kore’ye devrimler... Çift kutuplu dünya, doğu bloğu, soğuk savaş... Füze krizi ve uzay macerası... Glasnost ve Perestroyka...

Lenin ve Stalin’in, yoğun bir emekle Marksist bir temelde inşa ettiği yapı, ardılların aymazlığı yüzünden çatırdamaya başlamıştı. Sosyalizmden kopuş ve bürokratik hantallığa meylediş idi bu... Ve bu ihanet, kapitalizmin zafer çığlıklarını beraberinde getirecekti. 26 Aralık 1991 günü Sovyetler Birliği bayrağı, Kremlin’deki gönderinden indirildi. Dünyanın yüzölçümü en büyük ülkesi bir anda dağılıverdi.

Kapitalistler, emperyalistler ve “Komünistler Moskova’ya” naralarını atmaktan kurtulanlar asla sevinmesinler. Hem unutmayın, Lenin ne demişti; “Biz bu eserin yapımına başladık. Ne kadar zamanda, ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna vardırırlar, bunun öze ilişkin bir önemi yok. Önemli olan buzun kırılmış, yolun gösterilmiş ve açılmış olmasıdır.” Evet, Paris Komünü 74 gün, Sovyet deneyi 74 yıl sürdü. Başka bir dünya düşü kuranlar, inadına hala “sosyalizm mümkün” diyorlar ve tüm engel ve olumsuzluklara rağmen hazırlıklarına devam ediyorlar. Yolları açık olsun.

Not; Çarlık Rusya, modası geçmiş Jülyen Takvimi'ni kullandığı için adına Ekim Devrimi (24 Ekim 1917) denilen proleter ihtilal, Miladi Takvim'e göre 7 Kasım 1917 günü gerçekleşmiştir.

Cumhuriyet Gazetesi Hafta Sonu / 07 Kasım 2009

Güler Zere serbest bırakıldı





Cezasının sürekli hastalık nedeniyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından kaldırılması üzerine kanser hastası devrimci tutsak Güler Zere serbest bırakıldı. Avukatı Taylan Tanay, annesi, babası, arkadaşları, yakınları ve tüm sevenleri Balcalı önünde bekledi Güler'i.

Güler, önce Adana Tabip Odası üyesi bir grup doktor tarafından muayene edildi. Doktorlar yoğun enfeksiyon riski bulunduğunu belirtiler. Muayenenin ardından tekerlekli sandalyeyle Güler dışarı çıkarıldı.

Kapıdan tüm sevenlerine el sallayan Güler'e kapıda çiçekler verildi. Alkış ve sloganlar eşliğinde kendisini bekleyen ambulansa bindirilerek özel bir hasteneye götürüldü.

Geceyi Adana'da hastanede geçirecek olan Güler Zere yarın İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi'ne götürüleceği bildirildi.

04 Kasım 2009 Çarşamba

POLİTİK TUTSAK GÜLER ZERE’NİN KANSER HİKÂYESİ





Prometheus’u herkes bilir, tanrılardan (aslen Titan’dır) iyi, yürekli, akıllı ve duygulu olanıdır. O, bencilliklerinden ve despotluklarından ötürü özellikle Zeus‘a kızgındır. Prometheus, tanrısal düzene kafa tutmuş, karşı çıkmış, temiz yürekli insanlar yaratmış ve onlara ateşi (siz yaratıcılık, bilim, uygarlık diye anlayın) vererek, düzeni değiştirmeyi başarmıştır. Bu nedenle zalim Zeus tarafından zincire vurulmuş ve zincire vurulmuş Prometheus adı ile anılmıştır. Baş tanrı Zeus’un öfke ve hiddeti büyüktür, görevlendirdiği bir kartal, sürekli olarak, her gün Prometheus’un yeniden oluşan karaciğerini kemirmektedir. Ve o, Herakles (Herkül) tarafından kurtarıldığı halde, “Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yok” der…


Güler Zere’nin babası Haydar Zere, 117 gündür kızının bulunduğu kör hücrenin elli metre ilerisinde bekliyor ve onun hak etmiş olduğu özgürlüğünün verilmesini istiyor. Her gün yeni bir umutla beklerken ve hastane önüne her gelişinde bu günün son olmasını dilerken, kızı Güler/Güler’imizin vücudu kanser hücreleri tarafından kuşatılıyor. Haydar Zere, ‘ben böyle işkence görmedim’ diyor, gün gün kızının öldüğünü bilmek, biraz ötedeki hücrenin içindeki kızını görememek, onun yenilenen ve dinmeyen acıyı hissetmek… Ne denir ki buna, ne desek eksik kalacak.



Güler Zere’nin hastalığı, bir diş ağrısıyla başlıyor. Sıradan bir diş ağrısı olduğunu düşünüp, hapishanedeki doktora gidiyor, doktor da kendisine ağrı kesici ve antibiyotik ilaçlar veriyor. Bu ilaçlar hiçbir işe yaramadığı gibi ağzındaki apse büyüyor da büyüyor… Neyse ki hapishane doktoru insafa geliyor ve kendisini Elbistan Devlet Hastanesi’ne sevk ediyor. Oradaki doktor, “vakit kaybetmeden tam teşekküllü bir hastaneye gönderin“ diyor. Acil olarak gittiği Adana Balcalı Hastanesi diş hekimliği polikliniğindeki doktor, “bunlar genelde iyi huylu tümör çıkıyorlar. Sen şimdi git, iki ay sonraya randevu veriyorum, o zaman biyopsi alırız” diyor. Güler’in “ama yemek yiyemiyorum acı çekiyorum” şeklindeki itirazı, “çok sıra var” cevabıyla reddediliyor. O, giderek şişen yüzüyle Elbistan Hapishanesi’ne geri götürülüyor. Tam iki ay sonra Balcalı Hastanesi’ne tekrar geldiğinde ağız bölgesinden biyopsi örneği alınıyor ve kısa bir süre içinde, kötü huylu tümör olduğu anlaşılıyor.



İlk kez 23 Şubat tarihinde bıçak altına yattı Güler… Sonrasını herkes biliyor. Önce ağzının iç kısmı, sonra damak bölgesi, en sonunda da boynunun sağ tarafı alındı. Doktorları kanserin agresif bir hızla ilerlediğini aktardılar… Şimdi o kötü huylu hastalık, dur durak bilmez tümörler akciğer bölgesine yayılmış durumda. Nasıl ilerleyeceği bilinmeyen tümörler her gün yeni bir yere sıçrayabilirler.
Güler’i iyileştirme şansımızı denemek ve özgürlüğüne kavuşmasını sağlamak için 12 Mart tarihinde Adana Savcılığına başvuruda bulunduk. O zamanlar onu iyileştirmenin yollarını arıyorduk. Hangi hastanenin daha iyi olacağını araştırıyorduk. Moralini ve gücünü nasıl yerinde tutacağımızı düşünüyorduk. O güçlüydü, biliyorduk. Arkadaşları da, “O, bu hastalığı yenecek” demişlerdi. Ancak onu iyileştirme şansını bize vermediler. O günden buyana dışarıda olan bizler, doğanın üç mevsimine tanıklık ettik. Ağaçtaki çiçeklerin açılmasını, çiçeklerin meyveye dönüşmelerini ve meyvelerin çürüyüşünü gördük. Peki, ya Güler’in bir başka mevsimi görme şansı olacak mı?



Bitmeyen ya da bitirilmek istenmeyen prosedürler, kabul edilmeyen raporlar, tamamlanmayan raporlar ile Güler’in özgürlüğü çalınmış durumda. Üniversitede kurulu bulunan Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığının 22 Haziran ve 2 Temmuz 2009 tarihli “Güler Zere’nin termal dönemde olduğu ve serbest bırakılması gerektiği” söylenen raporlar kanuni engel olmadığı halde ciddiye alınmadı, kabul edilmedi.
217 gündür Balcalı Hastanesi’nin bahçesinde bekleyen Haydar Zere “kızımı sağ alacağıma inanmıyorum, her gün yeni raporlar istiyorlar, bir çuval dolusu rapor oldu” diyor. Güler, hapishanenin ihmali nedeniyle, kanser hastalığına yakalandı. Devletin prosedür çarkları ise onu ölüm yolculuğuna çıkardı. Yavaş yavaş Güler’in ölümünü izliyoruz.


İşkence bir kişinin insan onuruyla bağdaşmayan, fiziksel ve ruhsal olarak acı ve ıstırap çekmesine, algılama ya da irade yeteneğinin etkilenmesine yol açan davranış, uygulama olarak tanımlanır. İşkence sadece kişiye yönelik yapılmaz, kimi vakit bütün bir toplumun iradesi ve onurunu da yok etmeyi amaçlar. Şimdi Güler Zere’ye işkence yaparak öldürüyorlar dersek çok mu ağır olur? Haydar Zere’ye gözlerimiz önünde her gün işkence yapılmıyor mu? Onlarca ilde eylem yapan, Güler Zere’yi serbest bırakın diye haykıran insanlara, demokratik, sendikal kitle örgütlerine, toplumsal muhalefetin tüm bileşenlerine işkence yapılmıyor mu?


O halde daha da güçlü bir sesle işkence yapmaktan ve katletmekten vazgeçin demeliyiz.


Perşembe günü Adli Tıp Kurumu önündeyiz.


GÜLER ZERE’yi istediğimizi haykırmak için oradayız…


Avukat Oya ASLAN

27 Ekim 2009 Salı

BU ACİL BİR ÇAĞRIDIR




GÜLER ZERE’nin serbest bırakılması için seslerimizi yükseltelim

GÜLER ZERE kendisini kuşatan kanserin yeniden yayılması üzerine 12 Ekim günü üçüncü kez bıçak altına yatmıştı. 13 Ekim tarihli son durumu bildiren raporlarını inceleyen TTB Kanser Danışma Kurulu, önceki gün (26.10.2009) GÜLER ZERE’nin geriye dönülmez bir sürecin içinde bulunduğunu vurgulayarak, bir an önce “Vedalaşma ve Huzur hakkı” verilmesi gerektiği açıkladı.


Evet, geçen 15 günlük sürede ZERE’nin durumu hızlı bir şekilde kötüleşmektedir. Doktorlarının verdiği bilgiye göre; enşur dediğimiz destekleyici vitamini de alamıyor, ağızdan beslenemiyor. Ağızdan yiyecek verildiğinde ise kusuyor. Serumla beslenmeye çalışılıyor. Sonuçta bu beslenme de ishale neden oluyor. Doktorları yarından itibaren GÜLER ZERE’ye kan verileceğini aktardılar. Öte yandan kan değerleri gittikçe düştüğü için kemoterapi tedavisine de yakın zamanda başlanamayacak. Sağlık durumunu gittikçe ağırlaşması bir yana jandarma personeli de sudan bahanelerle refakatçilerinin GÜLER’in yanında bulunmasını engellemeye çalışmaktalar.

GÜLER ZERE’nin sinirleri yaşadığı acılardan dolayı zayıflamış durumda, refakatçiler ile ilgili sorunlar, güçlendirmemiz gereken moralinin haliyle düşmesine neden oluyor.

Adli Tıp Genel Kurulu’na trajik durumu anlatan raporları vermemize rağmen, kurul üyeleri, vücudun radyoterapi tedavisine yanıt verip vermediğini gösteren PED raporlarının sunulmasından sonra kararlarını açıklayacaklarını belirtti. PED raporu ise GÜLER ZERE’nin yeni ameliyat olması nedeniyle iki ay ötelenmiş durumda. Adli Tıp Genel Kurulu tarafından incelenen dosya, GÜLER ZERE’nin yaşama ihtimalini yükseltmek amacıyla yapılmış bir başvuru idi. Oysa Adli Tıp Kurumu karar vermek için adeta GÜLER ZERE’nin yaşama ihtimalinin azalmasını bekliyor.


Bunun yanında Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu, GÜLER ZERE’nin durumunu Cumhurbaşkanı affı yönünden incelemektedir. Tüm evrakların tamam olduğu söylendiği halde dosya bir türlü sonuca bağlanamamıştır.

05 Temmuz 2009 tarihinden bu yana Adli Tıp Kurumu’ndan karar bekler durumdayız. Bir mevsimdir bekliyoruz. Önceleri onu yaşatabilme ihtimalimizi yükseltmek istiyorduk şimdi ise iyileştirme şansımız yoksa da ona huzur ve sevdiklerinin ilgisini hissedebileceği son bir ortam sunmak istiyoruz.

Kalan az zamanımızın tüm olanaklarını kullanalım.

Sesimize ortak olun, onu zulmün elinden alalım.

Avukat Oya Aslan

22 Eylül 2009 Salı

Yargıtay'dan şok karar!





Taş atan kalabalığa ateş açarak göstericiyi öldüren askere ceza yok...



Yargıtay Ceza Genel Kurulu, taş atan kalabalığa yedi kurşun sıkarak bir kişinin ölümüne neden olan askere, “bölgenin de özellikleri” gerekçesiyle ceza verilemeyeceğine hükmetti. YARSAV Başkanı ve Yargıtay Savcısı Eminağaoğlu askerin cezalandırılmasını istemişti.



Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK), tartışma yaratacak bir karara imza attı. Kurul, Siirt’te, askeri araca taş atan kalabalığa, tam otomatik silahla yedi kurşun sıkan ve bir kişinin ölümüne neden olan uzman çavuşa ceza verilemeyeceğine hükmetti. Kurul, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, “havaya ateş etmeliydi” kararına karşılık olarak “bölgenin özellikleri” gerekçesini öne sürdü.



Siirt’te 2005’te içinde iki jandarma erinin de bulunduğu askeri bir jiple Jandarma Özel Harekât Tabur Komutanlığı’ndan ayrılan uzman çavuş G.Y., il merkezinde basın açıklaması yapan 150-200 kişilik bir grupla polis arasında çıkan çatışmanın ortasında kaldı. Kalabalığın bir bölümü G.Y.’nin kullandığı cipe de taş attı ve iki asker hafif yaralandı.



YARSAV’lı savcı



G.Y., uyarılara rağmen saldırı sürünce MP5 tipi silahını aracın yan camından çıkarıp ateşledi. Tek defada kalabalığa doğru 7 kurşun sıkan G.Y.’nin açtığı ateş sonucu Abdullah Aydan yaşamını yitirdi. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi, açılan davada G.Y.’nin beraatine hükmetti. Temyiz üzerine karar Yargıtay’a geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı adına tebliğname hazırlayan YARSAV Başkanı ve Yargıtay Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu, beraat kararının bozularak G.Y.’nin cezalandırılmasını istedi.



Eminağaoğlu, ölen Aydan’ın saldırgan kalabalığın arasında olmadığını, yol kenarında durduğunu belirtti. Eminağaoğlu, Aydan’ın durduğu yerde bulunan bir arabanın üzerindeki üç adet kurşun deliğinin yerinin, G.Y.’nin ayaklara ya da havaya doğru değil, öldürücü biçimde ateş ettiğini kanıtladığını belirtti. Eminağaoğlu, G.Y.’ye taksirle ölüme sebebiyet vermek suçundan hapis cezası verilmesini istedi. Yargıtay 1. Ceza Dairesi tebliğnameyi yerinde bulmazken beraat kararını onadı.



Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bu karara da itiraz etti. Yine Eminağaoğlu’nun hazırladığı dilekçede, itiraz gerekçeleri şöyle sıralandı: “Sanık, ateş etmeden önce silahı seri atış konumundan çıkartmadı. Tek seferde 7 atış yaptı. Atış kalabalıkla ilgisi olmayan araçların arkasında bekleyen kişinin ölümünden anlaşılacağı üzere paralel biçimde yapıldı. Jandarma aracı kalabalık tarafından çevrelenmiş değildir. 150-200 kişi olduğu söylenen, ancak, hakkında soruşturma açılan kişi sayısının 37 olmasından dolayı, daha az oldukları anlaşılan kalabalık, aracı çevrelemeden taşlı saldırıda bulundu. Sanık, ateş etmeden önce kalabalığa gerekli uyarıyı yapmadı. Sanık, silah kullanma yetkisini yasaya aykırı biçimde uygulamış, yasal savunma sınırlarını aşmıştır. Sanığın görev icabı, korku, heyecan ve telaşa kapılmadan silah koşullarına uyması gereklidir.”



‘Sınır aşıldı’ ama



Ancak, kurul 18 Mart 2009’da aldığı kararla bu itirazı reddedip dairenin kararını onadı. Geçen hafta yazılarak taraflara tebliğ edilen gerekçeli kararda, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Burası Kürdistan Türkiye değil” sloganları atan kalabalığın, askeri araca ciddi biçimde zarar verdiği, iki askerin yaralandığı, bu eyleme karşılık savunma hakkı doğan G.Y.’nin gerçekleştirdiği savunmanın, saldırı ile orantılı olmadığı belirtildi. Bu durumda, ancak, mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan dolayı sınırın aşılmasının “cezasızlık nedeni” olabileceği belirtildi.



İçtihat olacak



Siirt’in uzun yıllardır terör olaylarının yaşandığı Güneydoğu’da bulunduğuna dikkat çekilen kararda şöyle denildi: “Ölüme yönelik sözlerle de desteklenen fiili saldırının ağırlığı, uyarılara karşı artarak devam etmesi ile bölgenin özellikleri bütün olarak göz önüne alındığında, yasal savunmada sınırın mazur görülebilecek bir korku ve telaşla aşıldığının kabulü gereklidir.”



Yerel savcılık, yerel mahkeme, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin “Ölen kişi, saldırganlar arasında değildi” tespitine rağmen kurul kararını, ölen kişinin saldırganlar arasında bulunduğu yorumuna dayandırdı.



Yargıtay’ın içtihat niteliğindeki bu kararına göre, kalabalığın silah ya da bıçağa sahip olmadığı, taşlı saldırıda bulunduğu olaylarda, benzer bir korku ve telaş yaşayan güvenlik görevlisinin açtığı öldürücü ateş, ceza nedeni sayılmayacak.



GÖKÇER TAHİNCİOĞLU/Milliyet

13 Eylül 2009 Pazar

Hukukun kilometre taşı Türkiye’de döşenecek




Türkiye, dünya ceza hukuku açısından kilometre taşı olacak uluslararası bir kongreye hazırlanıyor. 11 Eylül’ün ardından giderek alevlenen insancıl ceza hukuku mu yoksa salt devletin güvenliğini gözeten bir ceza hukuku mu tartışması dünya çapında ünlü hukukçular tarafından masaya yatırılacak. Kongrede alınacak kararlar önümüzdeki süreçte dünya ceza hukukunun da esaslarını belirleyecek.



Cumhuriyet tarihinin en büyük hukuk kongresi

ALPER TURGUT

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük hukuk kongresi, 20–27 Eylül 2009 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilecek. ABD’yi vuran 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından yerküreyi saran radikal çıkışlar ve yıkıcı çılgınlıklar (terör, savaş, işgal vs.) hepimizin malumu... İşte, XVIII. Dünya Ceza Hukuku Kongresi’nde; sınır tanımayan savaş, terörü besleyen nedenler, çoğalan insan hakları ihlalleri ve giderek gücünü arttıran örgütlü suçlar ile günümüz ceza hukuku sorunları masaya yatırılacak, bilimsel tartışmalar yapılacak. Kongrenin ana başlığı “Küreselleşmenin Ceza Adalet Sisteminin Önüne Çıkardığı Başlıca Sorunlar” olarak belirlendi. Dört alt başlık ise şunlar; “Hazırlık Hareketleri ve İştirakin Genişlemesi”, “Terörizmin Finansmanı”, “Özel Yargılama Tedbirleri ve İnsan Haklarının Korunması” ve “Evrensel Yargı Yetkisi”...

Merkezi Paris’te bulunan Dünya Ceza Hukuku Derneği’ne (AIDP) üye Türkiye Ceza Hukuku Derneği’nin ev sahipliğinde düzenlenecek kongreye dünyanın dört bir yanından hukukçular katılacak. İlki 1926 yılında yapılan ceza hukuku kongresi için Facebook’ta açılan grupta, katılım bedelinin avukatlar için 250, araştırma görevlileri, stajyer ve öğrenciler için ise 150 TL olarak belirlenmesi ise tepki topladı. Özellikle kıt kanaat geçinen öğrenciler, fiyatı fahiş buldular.

XVIII. Dünya Ceza Hukuku Kongresi’yle ilgili sorularımızı; Avukat Fikret İlkiz, Türk Ceza Hukuku Derneği Başkan Yardımcısı Hasan Fehmi Demir ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Pınar Memiş yanıtladı.

— Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi nedir, ne şekilde toplanır ve nasıl çalışır?

Pınar Memiş; Kongre beş yılda bir yapılıyor. Kongre öncesinde ulusal grupların belirledikleri ulusal raportörler, AIDP'nin Bilimsel Komitesi'nin anket sorularını yanıtlayarak ulusal raporları hazırladı. Ülkelerin ulusal raporları, Bilimsel Komite'ye yollanır. XVIII Kongre için gönderilen ulusal raporlar incelendi ve her konu başlığı için bir “Genel Rapor” oluşturuldu. Genel Raportör tarafından hazırlanan Genel Raporlar'ın ulusal gruplara sunulması ve karar taslaklarının tartışmaya açılması için dört ayrı ülkede hazırlık kolokyumları gerçekleştirildi. Ardından ulusal raportörler, genel rapor ve taslak karar üzerinde görüşlerini bildirdi, söz konusu kararlara son şekli verildi ve metinler oy birliğiyle kabul edildi. Artık Raporlar ve karar taslakları kongreye sunulmaya hazır. Kongrede ayrıca yaklaşık yüz yıllık bir tarihe sahip olan AIDP'ın yeni yönetim kurulu üyeleri seçilecek.

— Ev sahibi Türk Ceza Hukuku Derneği'nin yaptığı çalışmalardan bahsedelim.

Fehmi Demir; Türk Ceza Hukuku Derneği, avukat, hâkim, savcı, hukuk felsefecileri, adli tabipler ve araştırma görevlilerinin birlikte üye oldukları tek dernektir. Dernek, 2000 yılında kuruldu. Adının önüne “Türk” koyabilmek için 2003 yılında Bakanlar Kurulu'na başvuruldu ve onay alındı. Derneğimiz bugüne dek onlarca bilimsel toplantı düzenledi, 20'yi aşkın yayın ile “Suç ve Ceza” dergisini çıkarttı.

— Türk hukukçuların kongreye ilgisi nedir?

Fehmi Demir; Meclis Başkanlığı ile Adalet ve Kültür Bakanlıkları, Kongreye büyük destekte bulundular. Bunun dışında kongre öncesinde İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya'da ön çalışma, bir bakıma Kongreye hazırlık amaçlı toplantılar yaptık ancak katılım fazla değildi. Kongreye ilgi özellikle Türk hukukçuları açısından umduğumuz ölçüde değil. Ancak katılım için başvuranlar arasında stajyerlerin oranındaki fazlalık, gelecek adına sevindirici bir gelişme...

— Bu yıl tespit edilen konu “terör”... Neden böyle bir konu seçildi?

Fehmi Demir; 11 Eylül saldırılarının ardından terör konusu daha çok gündeme gelmeye başladı. Hukuk, terörle mücadele bakımından tek başına yeterli değildir. Sorunun köküne inmek gerekir. Terör olgusunun algılanması tüm dünyada artan bir biçimde yaygınlaştı ve yarattığı dehşetle ortaya koyduğu şiddet tüm dünyada tedirginlik yarattı. New-York’taki ikiz kuleler, Madrid’deki Atocha istasyonunda meydana gelen saldırılarda da görüldüğü gibi gelişen teknoloji, küresel haberleşme sistemleri nedeniyle terörizmi de yeni bir karakter kazandı. “Çok ciddi suç türleri” ortaya çıktı… Nasıl mücadele edeceksiniz? Tek başına “hukuk” bu mücadelede yeterli değildir. Ekonomik ve sosyolojik etkenler, küçülen dünyanın küreselleşmesi… Diğer yandan kişilerin temel hak ve özgürlüklerini, salt güvenlik için feda edemezsiniz.

—Terör yasaları, çoğu zaman insan hakları ihlallerini de beraberinde getirmiyor mu?

Fikret İlkiz; Güvenlik güçleri, gündelik hayata müdahale ediyor. Sizin özgürlük alanınızı hukuk yerine polis/kolluk güçleri belirleyebiliyor. Sorunları, temel hak ve özgürlükler ekseninde çözmek gerek. Yasalar, bilimsel ve hukuku uygun olmalı... Yaşamın bir parçası haline gelmesinden korkulan terörün önlenmesi, daha çok demokrasiyi gerektirir. Yaşanılan acılar tek başına sınıraşan suçların cezalandırılmasında ne kadar önemli ise; insan haklarının korunması da bir o kadar önemli… Uluslar arasında, topluluklar arasında birbirine aykırı görüşler var…İnsan haklarından güvenlik için vazgeçmeyi kabul eden ülkeler ; insan haklarının kısıtlanmasını “hak” olarak görmeye başladıkları andan itibaren “olağanüstü” haller olağanlaşıyor…Oysa çağımız, insancıl ceza hukukunu yaratmak zorundadır. Bu zorunluluk temel insan haklarının her koşulda korunmasını zorunlu kılar. Terör, aslında böyle önlenebilir. İnsan haklarının sınırlandırılması, sınıraşan suçların önlenmesine değil çoğalmasına neden olur. Panik mevzuatı yaratılır ve panik kanunlarının hâkim olduğu bir toplumda endişe, tedirginlik ve korku içinde yaşarsınız. Korku imparatorluklarının kan tüccarları da ekonominize hâkim olur. Yaşamınızı savaş alanına çevirir. O nedenle, uyuşturucu ve yasadışı silah kaçakçılarının, göçmen kaçakçılarının, sınıraşan suç çetelerinin egemenliklerine hukuk yoluyla son vermek her devletin görevi olmalı ve bu Dünya üzerinde bu görev bu anlayışla paylaşılmalıdır… Kongre, hem Türkiye hem de dünya açısından kilometre taşı olacak.

—11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin “önleyici savaş” ve “demokrasi götürmek” gerekçelerine sığınarak kanunsuzluğa yönelmedi mi?

Fehmi Demir; Doğu Blok'u ortadan kalkınca dünya tek süper güce kaldı. Batı ittifakı ise tamamen bozuldu. ABD için öncelik Avrupa'dan Ortadoğu'ya geçti. 11 Eylül’den önce de ABD hazırlıklarını yapıyordu. İşin ilginç yanı soğuk savaş bittikten sonra ABD’nin askeri harcamaları yüzde 12 arttı. Her alanda güvenlik vurgusu yapılıyor. Ama özgürlüğün olmadığı yerde güvenlik de yoktur.

—ABD, Güney Amerika’daki kontrgerilla faaliyetleri gibi yasadışı oluşumları da her zaman destekledi.

Fehmi Demir; Evet, ancak onlar gizli operasyonlardı. Artık “Black Water” gibi özel güvenlik şirketleri kullanıyor ve Ortadoğu’da yasal olarak çalışıyorlar. Hukuk şemsiyesi altına sığınıyorlar. Guantanamo ve gizli cezaevleri, adaletin işlemediği yerler. ABD’nin insan hakları ihlalleri sürüyor ve son süreçte hafif işkenceyi dillendirerek yasal zemine sokmak istiyorlar. İşkencenin benimsendiği, doğal karşılandığı bir iklimde yaşamanın bütün sonuçlarıyla ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiği ortadadır.

—Peki, hazırlık hareketlerinin suç sayılması konusunda ne söyleyebilirsiniz?

Fehmi Demir; bombayı patlatan eylemci ile bomba taşırken yakalanan adam, aynı kefeye konulamaz. Belki adam teslim olacaktı, belki patlatmaktan vazgeçecekti… Bütün bunlar sadece Türkiye’nin değil, Dünyanın tartıştığı sorunlar... Aslında ülkelerin çoğunda, hazırlık hareketleri, cezayı hak eden suçu oluşturan fiile uzak olması nedeniyle cezalandırılmaya gerek görülmemiştir. Aslında nesnel bir bakış açısıyla, bu hareketler, bir risk oluşturan, somut bir tehlike olarak görülmemekte veya sosyal bir zararın nedeni olarak gösterilmemektedir. O halde, Avusturya, Almanya, Hırvatistan, İspanya, Fransa, İtalya ve Brezilya’da olduğu gibi hazırlık hareketleri, teşebbüsün yasal tanımında da görüleceği üzere cezalandırılabilecek teşebbüsün unsurlarından önceki eşik olarak tanımlanabilir. Bazı ülkeler de ise, kanunda açıkça yazılı olmayan sadece yargı içtihatları ile ifade edilen ve eylemin gerçekleştirilmesi için atılan ve suç işleme kastını da içeren adımlar olarak tanımlanabilir. Hatta Fransa, Almanya, Finlandiya, Macaristan ve Hollanda’da bu unsurlara başka niteliklerde eklenmektedir. Suç işleme zamanı, suç mahalline yakınlık, eylemin başka türlü yorumlanmasının mümkün olamaması ve hareketin yani suçlanan eylemin o suçun oluşması için yeterli olması ve illiyet bağı, suçun işlenme tehlikesi gibi… İşte bütün bunlar Kongre’nin, bir başka deyişle Dünya ülkelerinin ve ceza hukukunun en çetrefil çözüm bekleyen sorunlarıdır.

—Türkiye’de örgütlü suçlarla mücadele yöntemleri insanlarda endişe veya korku yaratıyor mu?

Fikret İlkiz; Türkiye'nin cezaevleri, cumhuriyet tarihinin en dolu günlerini yaşıyor. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri, cezaevleri içine yapılan yargılamalar, gizli tutulan dosyalar, insanların dinlenilmesi ve takip edilmesi haliyle endişe yaratıyor. Yaratmaz mı? Düşünün, bu ülkenin geçmiş yargı tarihinde DGM’lere Hayır mitingleri yapılmıştır. Başarılmıştır… Olağanüstü yargı hallerinin olağan sayılması engellenmiştir. Bu gün geldiğimiz noktaya bakarsanız; artık hiç kimsenin gündeminde “devletin güvenliği için” yapılan yargılamaların tabii hâkim ilkesine aykırı olduğu konusunda bir karşı çıkış zihniyeti yok. Öyle ki; artık ülkemiz ceza usul sisteminde “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri”nin kuruluşu ve çalışmaları “yasal” ve olağan dönemin bir parçası oldu. Herkes ve yasa koyucu; özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ve özel yetkili savcıları çoktan benimsedi… O nedenle cezaevleri inşaatları çoğaldı. Cezaevleri artık “Campus” olarak anılıyor… Cezaevleri “campüslerinde” kurulan mahkemeler ve yargılamaları olağan kabul edildi ve içselleşti. Çünkü, bizde yargının geçmiş tarihinden elde edilen deneyimlerle oluşmuş bir yargı kültürü yok… Olan yargı kültürüne de karşı çıkıyorlar zaten… Bu durumda; olağanüstü yetkilerle donatılmış kolluk güçleri, özel yetkili savcılar ve özel yetkili mahkemelerdeki yargılamalar da yargının tarafsızlığını zedeliyor. Bağımsızlığını ortadan kaldırıyor ve yargılanan insanlar da temel hakları için ulaşmaya çalıştıkları yargı teminatından yoksun kalıyor… Bu tedirginliktir, güvensizliktir ve Av. Fehmi Demir’in dediği gibi özgürlük yoksa zaten güvenlik de yoktur…

—Son sorum “Evrensel Yargı Yetkisi” yetkisi üzerine olacak.

Pınar Memiş; Evrensel yargı yetkisi, sınıraşan suçların faillerinin cezasız kalmasını engellemek amacıyla benimsenmiş olan yargılama yöntemlerinden... Ayrıca uluslararası suçları engelleyici bir nitelik taşıyor... Kongrenin tavsiye kararında; devletlerin en ağır suçların engellenmesi ve cezasız kalmaması için, evrensellik ilkesini kendi iç hukuklarında benimsemeye davet edildiler. Tüm ülkelerde evrensel yargı yetkisine konu olan uluslararası suçlar arasında, deniz haydutluğu; kölelik; savaş suçları; insanlığa karşı suçlar; soykırım; apartheit ve işkence suçları var…


18. ULUSLARARASI CEZA HUKUKU KONGRESİ



1-7 Ekim 1984 tarihleri arasında Kahire’de toplanan XIII. Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi’nde tüm devletler; en ağır suçların engellenmesi ve cezasız kalmaması için karar aldılar ve evrensellik ilkesinin gereği olarak ülkeleri kendi iç hukuklarında bu kararları benimsemeye davet ettiler.. Düşünün bu kararlara rağmen; ancak on dört yıl sonra 1998’de Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulabilmesi mümkün olabildi..
XVIII Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi’nde ülkelerin “Evrensel Yargı Yetkisi” 25 yıl sonra yeniden tartışılacak… 76 yıl önce Palermo 3–8 Nisan 1933’de yapılmış olan Üçüncü Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi’nde “Hangi suçlar için evrensel yargı yetkisi uygundur?” sorusu tartışılmıştı…


Bu konuda alınan kararlara göre; “deniz haydutluğu, köle ticareti, kadın ve çocuk ticareti, uyuşturucu trafiği, müstehcen yayınların dolaşım ve trafiği, deniz tabanındaki kabloların tahrip edilmesi ve koparılması ve radyo-elektrik iletişime karşı ciddi saldırılar, özellikle yanlış ve hileli sinyal ve dalgaların iletimi ve dolaşımı, kalpazanlık suçu, kıymetli evrak ve kredi araçlarında sahtekarlık, genel tehlike yaratabilecek vandalizm ve barbarlık gibi suçlar tüm devletlerin ortak çıkarlarına zarar verici nitelikte suçlardır.”

Genel Rapora göre; evrensel yargı yetkisi, en ihtilaflı konulardan birisidir. Hatta, evrensel yargı yetkisinin “ölüm döşeğinde olmasa bile bir ayağının çukurda olduğu” ileri sürülüyor... Buna rağmen ülkelerin kendi ulusal yargılama sisteminde evrensel yargılama ilkesini benimsemiş olduğu da bir gerçek…


CUMHURİYET PAZAR DERGİ / 13 - 09 - 2009

11 Eylül 2009 Cuma

GÜLER ZERE’Yİ İSTİYORUZ


Yine aynı hikayeyi dinleyeceğiz. Kördüğüm mü?.. ha oldu ha olacak, özgür kaldı kalacak girdapları arasında boğulmamız bekleniyor. Ben ve hepimiz biliriz katliamlar göz göre göre yapılır. Ölümler yüksek sesle gelir. İstanbul’da her Cuma günü istiklal caddesindeki eylemler, Balcalı Hastanesi, Adli Tıp Kurumu önündeki çadır, onlarca ilde yapılan açıklamalar çıplak bir gerçeği dilegetiriyor, haklı bir talebi haykırıyor. “Hasta tutukluları serbest bırakın, Güler ZERE’yi serbest bırakın.... Katletmeyin… Katletmeyiiiinnn….


Güler ZERE serbest bırakılsın diye aylardır hastaneden, uzmanlardan, Adli Tıp Kurumundan raporlar bekliyoruz. Artık kaçıncı olduğunu sayamadığımız raporlardan külliyat oluştu. “Son durumunu gösteren” kaçıncı raporu gelecek bilemiyoruz. Önce Anabilim Dalı Başkanlığının raporunu bekledik, Başkanlıktan gelen rapor “ağır hasta, yaşama risk altında olan bu kadını” bir an önce bırakın diyordu, dedi de ne oldu? Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığının yetkili olmadığını anladılar bir anda. Üniversitede Kurulu Adli Tıp Anabilim Dallarınn resmi bilirkişi olmadığını, Resmi bilirkişinin Adli Tıp Kurumu olduğunu söylediler ve ATK’dan rapor alacağız dediler. Dosya Adli Tıp Kurumuna gitti, bu defa saf duygularla 3. İhtisas Kurulu’nun raporunu bekledik, Güler’in durumu karşısında hukuka, ahlaka, vicdana aykırı kararlar verileceğine ihtimal vermeden serbest bırakılması kararının çıkmasını bekledik. İnsanca bir yaşamı savunanlara düşman, O kadının başkanlık yaptığı İhtisas Kurulu, Hapishanede değil, ama hastanede infazı tamamlansın diye karar verdi.


O mahkûm koğuşunun ise hapishane koğuşlarından daha karanlık, daha havasız olduğunu bilmedikleri saflığına kapılmamızı istediler. Hastanede infazının tamamlanması kararı lütufmuş gibi sunuldu.... Zaten tedavi ediliyormuş.... "Neden serbest kalmasını istediğimizi" anlamayanlar vardı. Aynı durumda olan başka hasta tutukluların infazının ertelemesi talebinde bulunmamaları güzel hizmetlerinin örneği olarak sunuldu. Oysa bu sözler AKP’nin diktiği insan hakları savunucusu gömleğini giyinmiş Zafer ÜSKÜL’ün dilinden dökülürken İsmet Ablak’ı hünüz kaybetmiştik.
Daha önceki kararları ile açıkca kötü niyetli olduğu anlaşılan 3. İhtisas Kurulunun akıldışı kararına itiraz edildi, bu defa dosya Adli Tıp Genel Kuruluna geldi ve öylece bekledi…bekledik…Dosya ve biz Genel Kurul’un toplantı gününü bekledik.


Tüm tepkilere rağmen dosya hiç incelenmemişti, ilk kez Genel Kurul toplantısında incelenecekti. Onlarca kurumun, binlerce insanın yükselen sesi, Adli Tıp Kurumu önünde geceli gündüzlü özgürlük nöbetinde bekleyen yüreklerin tek derdi Adli Tıp Kurumun hızlı bir biçimde ve tıp etiğine, vicdana uygun karar vermelerini istemekti. Dosya, Adli Tıp Kurumuna geldiği 5 Temmuz 2009 tarihinden sonra ilk kez 27 Ağustos 2009 tarihinde uzmanlarca incelendi ve yapılan inceleme sonucunda bazı evrakların eksik olduğu anlaşıldı. Genel Kurul Balcalı Hastanesinde düzenlenecek raporların gelmesinden sonra kararını verecekmiş. 3 Eylül tarihinde bazı raporlar geldi ancak bu raporların da doğru raporlar olmadığı, eksik olduğu gerekçesiyle 10 Eylül 2009 tarihindeki toplantıda da bir karar verilmedi.


Güler ZERE daha da kötüleşirken Adli Tıp Genel kurumunun eksik bulduğu belgeler nedeniyle o havasız, katı hücrenin içerisinde özgürlüğünü bekliyor. İsmet ABLAK, Yılmaz KESKİN’in hikâyesine mi benzeyecek Güler’in hikayesi, ölüme ramak kala mı serbest bırakacaksınız.


Güler’in dosyası yetmiş gündür Adli Tıp Kurumunun elinde, bir türlü tamamlanamayan raporlar nedeniyle karar verilememiş durumda. Resmi bilirkişi olarak kabul etmedikleri Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı raporunu 5 günde hazırlamış ve Güler Zere’nin tedavisinin başarıya ulaşması için derhal serbest bırakılmasını istemişti. O günden bu yana 70 günü geride bıraktık. Serbest bırakılmasın diyemeyenler geçen günlerden, gelmeyen raporlardan medet umuyor.
Herşeye rağmen Güler o kör hücreden sesleniyor bize “İster yanı başımda olsun, ister bir adım ötemde kapı önünde, ister bir sokakta olun, ister herhangi bir şehrin, bir yerinde oturun, ister adli tıp önünde oturun ben sizleri hissediyorum. Sıcaklığınız, gücünüz, sesiniz, beni sarıp sarmalıyor. Bundandır bu illet her sıkıştırdığında karşısında başımı dik tutmam. Ona çelme takmaya hazırlanmam bundandır. Sizler benimlesiniz ya gerisi boş!"

Yüzlerce sesin acil uyarı sinyalini duymayanlar, ölüm yolculuğuna çıkmış gülen gözlü Güler’e uzanan ellerin önünde barikat kurabilecek mi ? binlerce kez haykırıyoruz…Hayır Hayır..
Güler ZERE’ye ÖZGÜRLÜK

Avukat Oya ASLAN