15 Haziran 2008 Pazar

Hazirandı ve işçiler yürüyordu



15-16 Haziran 1970’te sokağa dökülen işçilerin arasında pek çok kadın işçi vardı ve en ön safta yürüyorlardı... Renklendirme: Eylem Zor



Biz kendimiz için yürüdük, çünkü sendikalarımızı kapatıp haklarımızı elimizden alacaklardı... Türkiye tarihindeki en büyük işçi direnişlerinden 15-16 Haziran’ı böyle anlatıyor tanıkları. Fabrikalardan sokaklara dökülürken böyle büyük bir direnişin parçası olacaklarını tahmin etmiyorlardı. Bugünkü sessizliği de bu yüzden anlayamıyorlar. Neyse ki Tuzla işçilerinin, “iş cinayetleri”ni durdurmak için yarın yapacakları bir günlük grev var...



Esra Açıkgöz


Bundan tam 38 yıl önce bugün, caddelerde tulumlarıyla, önlükleriyle sokaklara dökülen işçilerin sloganları yankılanıyordu, “Anayasa değişmez, yeni yasa sökmez”, “Demirel istifa”, “İşçiyiz, güçlüyüz!”, “Zincirimizden başka kaybedecek şeyimiz yok”, “Sendikamız kapatılamaz”… Davutpaşa’dan, Topkapı’dan, Fındıkzade’den, Silahtarağa’dan Cağaloğlu’na yürüyorlardı. Gebze’de ağır sanayide çalışan işçiler, Ankara Asfaltı’nda Kartal’daki işçilerle birleşti, istikametleri Kadıköy’dü, vapurlarla karşıya geçip Taksim’e çıkacaklardı. Sarıyer’den gelenler Büyükdere Caddesi’nden; Alibeyköy’den gelenler Haliç yolunu izleyerek Unkapanı’ndan Taksim’e gidecekti. Her fabrikanın önünde duruyor, destek çağrılarında bulunuyor, sesleri yanıtsız kalmıyor, giderek çoğalıyor, büyüyorlardı...


Anlattıklarım genç kuşaklar için bir film karesi gibi dursa da, İstanbul bundan 38 yıl önce, o zamana kadar yapılan en büyük işçi eylemine işte böyle tanık oldu. 80 binden fazla işçi, sendikalarının, DİSK’in önünü kesmek amacıyla 274 ve 275 sayılı sendikalar yasasında yapılacak değişiklikleri protesto etmek için sokaklara döküldü. Hem de sadece bir gün öncesinde alınmış bir eylem kararıyla. Ancak işçilerin yolu Unkapanı ve Galata köprüleri kaldırılarak, vapurlar çalıştırılmayarak Anadolu Yakası’nda Kadıköy’de, Avrupa Yakası’nda Eminönü’nde kesildi. Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda çıkan çatışmada, iki işçi, bir polis ve bir esnaf öldü...


Tarihe, 15-16 Haziran Direnişi olarak geçen bugün, işçi sınıfı tarihindeki en önemli olaylardan. Direnişe katılanların o günü anlatırken hâlâ gözlerinin parlaması da bundan. Bugüne gelince onu anlamakta zorlanıyorlar, düşük ücretler, sendikasızlaşma, artan kayıt dışı istihdam... Yine de Tuzla işçilerinin, iş cinayetlerine dur demek, yaşam haklarını savunmak için yarın grev yaptıklarını hatırlamak biraz da olsa rahatlatıyor onları…


KARINCA KADAR ÇOKTULAR...


Tarih, 15 ve 16 Haziran 1970. Yer, Topkapı, Davutpaşa, Silahtarağa, Kartal, Sarıyer, Cağaloğlu... İstanbul’un her yerinden, hatta Gebze’den Taksim’e doğru yürüyen işçiler o gün bir tarih yazdılar. Türkiye işçi sınıfının en büyük grevlerinden birini, 15-16 Haziran Direnişi’ni gerçekleştirdiler.


MEHMET ATAY

DİSK’te örgütleme uzmanıydım. Kemal Türkler ve Kemal Nebioğlu’nun deyişiyle “Asker Mehmet” olarak biliniyordum. 16 Haziran’a gidişte; binlerce insanın katıldığı Saraçhane Yürüyüşü, 1961 Anayasası sonrasında oluşan dinamikler, Ankara’da işsizlerin “Açlık Yürüyüş”, Kavel Direnişi, 15 milletvekili çıkaran TİP’in gündemi belirlemesiyle esen sol rüzgâr gibi olaylar kilometre taşı olmuştur. DİSK güçlenince önünü kesmek için sendikalar yasasını değiştirmeye çalıştılar. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a, Başbakan Demirel’e, hükümete mektuplar yolladık. Rıza Kuas mecliste, “Bu yasayı çıkarmayın, işçi sınıfının patlamasına yol açacaktır” dedi, inanan olmadı. 14 Haziran’da oy birliğiyle eylem kararı aldık, gece Alibeyköy, Gaziosmanpaşa, Sütlüce, Büyükdere’deki kahveleri dolanıp eylemi duyurduk. İlk gün işleri durdurduk, ufak yürüyüşler de oldu. İkinci gün, yürüyüşe Bakırköy’deki Derbi Lastik fabrikasıyla katıldım. Yüz binden fazla işçi döküldü sokağa, bu kadar katılım beklemiyorduk. Sadece DİSK üyeleri değil, herkes çıktı. Sağlı sollu fabrikaların arasından geçen korteje devamlı yeni işçiler katılıyordu.
Hafızama kazınan görüntülerden biri de, Cevizlibağ’da ilaç fabrikalarında çalışan kadın işçilerin yürüyüşe katılımıydı, hamile kadınlar yürüdüler. İlk müdahale Topkapı’da oldu, yolumuzu kestiler, ancak kadınlar öne geçince, polis ve jandarma ne yapacağını bilemedi. Kadınların cesareti kimi erkek sendikacıların da ezberini bozdu... Bu sırada, Arçelik, ECA da Gebze’den İstanbul’a, o zamanki Ankara Asfaltı’na yürüyüşe geçmişti. İşçiler Bağdat Caddesi’nden yürürken, muhtemelen orada yaşayan zenginler sonumuz geldi diye korkuya kapılmıştır, ancak hiçbir taşkınlık yaşanmadı. Cağaloğlu’ndaki barikatta yine önce kadınlar atılıp, tankların üzerinden yürüyerek geçtiler. Bizi barikatlarla durduramayacaklarını anlayınca, köprüleri açtılar, tekneleri sahilden çektiler. En acısı da Yoğurtçu Parkı’nda iki arkadaşımız öldürüldü, bir kilometre daha yürüseler Kadıköy’e varacaklardı oysa ki... Polis telsizlerinden, gazeteci arkadaşlardan ölümlerin haberini aldık. O güne dair unutamadığım bir şey de, o günün akşamı DİSK’i aramaya gelen polisle, Kemal Türkler’in diyalogudur. DİSK binasını aramaya gelen polislere, Türkler ne aradıklarını sordu, silah arıyorlardı, hiçbir şey bulamadılar tabii ki. Tam giderlerken Türkler amire döndü, “Bizim” dedi, “silahla işimiz yok, bizim silahlarımız sabah şehrin sokaklarında yürüdüler zaten”. Ertesi gün DİSK yetkililerini tutukladılar. Pek çok işçi işten atıldı. 16 Haziran’da işçiler asık suratla değil, güle oynaya yürüdü.


CELAL ALÇINKAYA

Maden-İş Sendikası’nın Eyüp Silahtarağa, - Demirdöküm eyleminin gerçekleştiği yer- bölge temsilcisiydim. 14 Haziran Pazar günü sendika temsilcileriyle, DİSK’in önünü kesecek yeni sendika yasasıyla ilgili bir toplantı yapıldı, fabrikalarda gündüz vardiyası başlamadan, 08.15’te şalterleri indirme kararı aldık. Bir günde örgütledik eylemi... O dönem her şey kömürle çalıştığından, fabrikalardan dumanlar yükselirdi, ancak o gün Emniyettepe’ye çıkıp Haliç’i, Çobançeşme’yi, Silahtarağa’yı izledim, bütün fabrikalarda dediğimiz saatte dumanlar kesildi, çok etkileyiciydi. Bölge temsilcisi olduğum için fabrika fabrika geziyor ve her fabrikada alkışla karşılanıyordum, en gururlandığım gündü.


İkinci gün Kağıthane’den Gültepe’ye çıkmak için yürüyüşe geçtik, geçtiğimiz fabrikalardan çıkanlar yürüyüşe ekleniyordu. İlginç olaylar da yaşadık. Mesela bir fabrikanın kapısından girdik, içeride hiç kimse yok. Bahçesinde bir tur attık ki ne görelim, işçileri duvarın arkasına saklamışlar. Marşlar söyleyerek işçilere yaklaşınca, bıraktılar, onlar da yürüyüşümüze katıldılar. Kimi işverenler de korktukları için işçilere izin verdi, oysa bir cıvataya bile zarar verilmeyeceği kararı almıştık, öyle de oldu... Kol kolaydık, kortejin güvenliğini sağlıyor, aramıza tanımadıklarımızı sokmuyorduk. Cağaloğlu’nda tanklar yolumuzu kesti; kadınlar, gençler tankların üzerinden atlayıp Eminönü’ne indik. Galata ve Unkapanı Köprüleri’ni açtıkları, vapurların çalışmasına engel oldukları için karşıya geçemedik. Kadıköy’deki çatışmada iki işçinin bir de esnafın öldüğü haberini bu esnada aldık. Gözaltılar da başlayınca, fabrikalarda çalışmadan durma kararını verdik. Büyük bir dayanışma vardı. Mesela, Demirdöküm işçileriyle Eyüp’e, fabrikaya dönerken polis üç kişiyi gözaltına aldı, arkadaşlarımızın bırakılması için karakola gittik, mecbur, bıraktılar. Direniş bizim bölgede sekiz gün sürdü, iş durdurma eylemine devam ettik. Sekizinci gün, bölge garnizon kumandanı, Şişli emniyet amiriyle geldi. Benim için 15-16 Haziran Direnişi ile ilgili gıyabi tutuklama kararı çıkmış, tam götüreceklerken işçiler, temsilcimizi vermeyiz, hepimiz katıldık direnişe, hepimizi götürün, diyerek kapıya yığıldılar. İşçiler hakkında kovuşturma yapılmaması ve direndiğimiz sekiz günün yevmiyesinin ödenmesi koşuluyla teslim oldum. Önce Sirkeci’ye emniyete, sonra da Maltepe’ye götürdüler, üç ay yattım. Üç defa idamla yargılandım. Biri de 15-16 Haziran Direnişi’yle ilgiliydi, sonunda beraat ettim. Öyle korkmuşlar ki, 12 Eylül’de, “artık sendikacılık yapmayacağım” yazan bir form imzalatmaya çalıştılar.


ATİLLA ÖZSEVER

70’te Kartal Maltepe’de İkinci Zırhlı Tugay’da Mekanize Piyade Taburu’nda görevliydim. Daha 22 yaşımdaydım. 15 Haziran’da, bölüğümüzü Nizamiye’ye çağırdılar. Öğleden sonra Maltepe’deki, Demirel’in kardeşi Şevket Demirel’in ortağı olduğu Haymak Fabrikası’nda çatışmalar çıktığını bildirerek, fabrikaya gitme emri verdiler. İşçiler bizi, “Ordu işçi elele” sloganlarıyla ve sevinç gösterileriyle karşıladı, ancak fabrikanın etrafını çevirince durumu anladılar. Hiç unutmam, tam bu sırada içlerinden bir genç önüme fırlayıp yakasının bağrını açmış, “Vurun beni”, diye bağırıyordu. Eyleme karşı olmadığımı anlatıp onu teskin ettim ve neyse ki bir olay yaşamadan kışlaya döndük. Olay çıkma ihtimaline karşın yatakhanelerde değil, çadırda kaldık. O akşam, askerlere “İşçiler, sendikal haklarını kısıtlayan bir kanuna karşı tepki gösteriyorlar. Yarın öbür gün siz de işçi olabilirsiniz, bunu unutmayın” dedim. 68 dönemini yaşayan genç bir subay olarak siyasi konulara duyarlıydım, ancak ben de ilk defa işçilerle karşı karşıya geliyordum. 16 Haziran’da birliğimiz 1. Ordu Kurmay Başkanı Vahit Güneri’nin emrine girdi. İşçilerin Bağdat Caddesi’nden Kadıköy’e ineceği bilgisi gelince, bize Kadıköy’deki Kurbağalıdere Köprüsü’nde barikat kurup, iskeleye inmelerini önleme talimatı verildi. İşçiler öğlen geldiler, kadınlar öndeydi, giderek yaklaşıyorlardı. Sanırım bizim oraya intikal etmemizden önce Yoğurtçu Parkı’nda çatışma yaşanmış, ölenler olmuştu. Vahit Güneri’nin emir subayı, manevra mermisi kullanma emri verdi. Ona, bunun büyük çatışmaya neden olabileceğini söyledim. İşçiler yaklaşıyordu, bir an önce bizi geçip gitsinler, istiyordum. Askerlere eğer geçerlerse çatışmaya girmeyin, dedim. Emir subayı manevra mermisi kullanma emrini ikinci kez verdi, ama ben merminin olduğu kariyeri hatırlayamıyordum! Ve işçiler bizi geçtiler. Orada benim için iki ilginç sahne vardı; yedek subayımı omuzlarına kaldırmaları ve bir polis arabasını ters çevirmeleri... O gün görev yapan askerler sorgulandı, ancak ceza almadık. Bu direniş sosyalist düşüncelerimi güçlendirdi. İşçi sınıfı eylemle gücünü gösterince, ona karşı alınan önlemler sertleşti, Memduh Tağmaç’ın, 12 Eylül’de “sosyal gelişme ekonomik gelişmeyi aştı” sözü 16 Haziran’a vurguydu.


NURTEN ARICAN

İbrahim Ethem İlaç Fabrikası’nda çalışıyordum, Kimya-İş Sendikası’nda işyeri temsilcisiydim. Fabrikadaki çoğu kadın 600-700 işçiye, haklarının ellerinden gideceğini anlattığımızda protestoya katılmayı tereddütsüz kabul ettiler. Fabrikada sendikasız işçi yoktu, kadınlar erkeklerden daha bilinçliydi, sınıfsal olarak da meseleyi biliyorlardı. Fire vermeden katıldık eyleme... O dönemde 31 yaşımdaydım, beş çocuğum vardı, ancak sınıfsal olarak böyle bir şeyi yapmamam ayıp olurdu, kendimiz için yürüdük.


15 Haziran’ı pek hatırlamıyorum, sanırım iş bırakmıştık. Ancak 16 Haziran dün gibi… Beyaz önlük ve ayakkabılarımızla, hadi lafını duyar duymaz çıktık. Davutpaşa tarafından sloganlarla işçiler geliyordu. Biz önde, onlar arkada yürüyorduk. İşçileri temsilciler olarak biz yönlendiriyorduk, Topkapı’daki ampul fabrikasının önüne gelince, oturun dedim, bembeyaz önlükleriyle insanlar dalgalanıp oturdular. Sloganlarımıza işçiler fabrikadan çıkıp, bize katılarak yanıt verdiler. Topkapı’da polis kordonuna alındık. Geri dönmek üzereyken, biz buradan geçeceğiz diye karar verdik ve erkek-kadın el ele, kol kola kenetlenip polisi yardık. Askerleri de geçtik. Bunları nasıl yaptık, hâlâ anlamış değilim? Kordonları yardıktan sonra ağzımda limonata tadı duydum, meğerse birisi kafamdan limonata dökmüş, ama hatırlamıyorum. Topkapı’dan Şehremini’ye yöneldik, ancak artık özgürdük ya, yürümüyor koşuyorduk. Derken surların orada askerle göğüs göğüse geldik, yaşlı bir adama sanırım vurdular, benim de göğsüme genç bir subayın süngüsü geldi. Bir arbede yaşandı, onu da atlattık. Cağaloğlu’na kadar yol serbestti. Farklı fabrikalardan işçilerle Cağaloğlu’nda buluştuk. Dörtyol ağzında yeniden çatışma yaşadık. Bir tankın üzerine çıktım, bir askerle göğüs göğse geldik, ben onu tuttum, o beni, ama ben orada kalmayı başardım. Tankların üzerinden atlayıp karşı tarafa geçtik, köprünün açıldığını ancak Eminönü’ne geldiğimizde gördük. Taksim’e çıkamayacağımızı anlayınca Edirnekapı yolundan sloganlarla fabrikaya döndük. Ayakkabılarımın olmadığını da o zaman fark ettim, sadece benim değil arkadaşlarımın da ayakları çıplaktı. Anın heyecanından nasıl kaybettiğimizin farkında bile değildik, bu heyecanı hâlâ o günkü gibi yaşıyorum. Yürüyüş sırasında arkaya dönüp baktığımda gördüklerim, onları oturtup kaldırmak... Demek ki güçlüymüşüz. Keşke 17’sinde de yürüseydik... 15-16 Haziran Türkiye’nin görüp geçirdiği en büyük kitle hareketiydi, gayet keyifli, neşeli bir yürüyüştü.

FARUK PEKİN

1969-71 arası Lastik-İş ve Maden-İş yayınlarında yazdım, DİSK Genel Merkezi’nde eğitim çalışmalarında hocalık yaptım. 15-16 Haziran Direnişi’nin en önde yürüyen ve sonra da en başta yargılanan DİSK üyeleri eğitim çalışmalarımıza katılan işçilerdi. 15-16 Haziran’da biraz da sendikaların gözlemcisi gibi görev almıştım; 15 Haziran’da Avrupa, 16 Haziran’da Anadolu Yakası’ndaydım. DİSK o günkü siyasi iktidarı sendikal özgürlüğü yok etmeyi amaçlayan yasa değişikliklerine karşı uyardı. Ankara’da temaslarda bulundu. Bunlar sonuç getirmeyince 14 Haziran’da direniş kararı aldı. İstanbul, İzmit, Gebze, Adapazarı, İzmir ve Ankara’da ilk gün 70 bin, ikinci gün 100 bini aşkın işçi sokaklara bir lav gibi aktı. O günkü toplumsal muhalefet DİSK’in beklentilerini aştı. Ardından gelen sıkıyönetim idaresi sendikacıları ve işçileri yargıladı. Bu yargılama sürecinde en ilginç yayın ANT Dergisi’nce yapıldı ve OYAK konusunu işleyen dergi kapağında “Kapitalistleşen Subaylar İşçileri Yargılayamaz” başlığı yer aldı. Yargılananlar birkaç kişi dışında beraat etti. Anayasa Mahkemesi yapılan değişiklikleri büyük ölçüde iptal etti. 15-16 Haziran’a ilişkin en önemli anılarım; Levent-Mecidiyeköy hattındaki kadın işçilerin coşkulu katılımı ve Kadıköy’deki tankların oluşturduğu barikatları askerlerin utangaç ve şaşkın bakışları arasında aşan işçilerin kararlılığıydı. 15-16 Haziran Türkiye işçi sınıfı tarihinde hâlâ aşılmamış bir kitlesel eylemdir; DİSK’i “farklı olmanın adı: DİSK” diye tarihe geçiren etkinliktir. Türkiye işçi sınıfının “kendisi için sınıf” olma yolundaki en önemli adımıdır.


BELKIS KAYA

Vilayetin yakınlarında, Babıâli’de, ara bir sokakta bulunan Gripin fabrikasında çalışıyordum, Kimya-İş Sendikası’nın işyeri temsilcisiydim ve TİP üyesiydim. İlk gün izole kalmıştık, ikinci gün olayları tartıştık, herkeste bir heyecan vardı, yürümeye karar verdik. Vilayetin önünden beyaz önlüklerimizle Çemberlitaş ve Beyazıt’tan Fındıkzade’ye geldik. Askerle ilk Fındıkzade’de karşılaştık, onlara ellerimizdeki çiçekleri verince yumuşadılar, barikatları geçtik. Topkapı’daki işçilerle birleşip, aynı istikametten geri döndük. Eylem boyunca en çok bu karşılaşma, diğer işçilerle birleşme anında heyecanlandım. Hepimiz bir ağız olmuş “DİSK kapatılamaz”, “Sendika hakkımız, söke söke alırız”, “Hükümet istifa”, “Bağımsız Türkiye” sloganları atıyorduk. Cağaloğlu’nda tanklar yolumuzu kesince, önce biz davrandık, tankların üzerinden atladık, ardımızdan erkek işçiler. Eminönü’ne vardık, ancak köprüleri açtıkları için öteye geçemedik. Geriye dönme kararı alınmıştı, ama birbirimizden ayrılamıyorduk, fabrikamız Cağaloğlu’nda olduğu halde Edirnekapı’ya kadar yürüdük. Gezmeye gidiyor gibi gittik, endişeyle değil, çünkü güç bizdik ve bizim ekmeğimizle oynuyorlardı. Büyük bir coşku ve kardeşlik vardı. Ertesi gün fabrikada herkes birbirine ne yaptığını anlatıyordu. Keşke o gün adı konulmayan birliktelik, yeniden gösterse kendini... Masaya yumruk vurup aldığım şeyleri geri alacaklarını bildiğim için 80’de emekli oldum. Şimdi Tuzla’da işçiler ölüyor, eylem yapmaya korkuyorlar. İşverenler, kendilerine dikensiz gül bahçesi yarattılar. İşleri taşeronlara vererek sendikalaşmayı imkânsız hale getirdiler. İşçiler ve çalışanlar için bugün de örgütlenmekten ve mücadele etmekten başka çıkar yol yok.


CUMHURİYET PAZAR DERGİ / 15 HAZİRAN 2008

Hiç yorum yok: