10 Kasım 2007 Cumartesi

Rock coşkusu erken başladı...

Rock'n Coke'a gelen gruplar belli değil ama biletler kapışıldı bile

ALPER TURGUT

Türkiye'nin en iddialı ve en cafcaflı açık hava etkinliği olan Rock'n Coke İstanbul 2006 Festivali'ne iki buçuk ay kala on binlerce genci müziğin büyüsü sarmış durumda.

Rock müzik festivallerinin başlangıcı 1969'a dayanıyor. Amerika'da Woodstock'da çiçek çocuklar, müzikle süslenecek bir gelenek inşa ettiler. Bu gelenek Amerika'da hala Warped Tour, Ozzfest, Dont Knock The Rock festivalleriyle sürüyor. Bir başka efsane hippilerin izinden giden 36 yıllık İngiliz festivali Glastonbury.. Dünyanın en büyük açık hava etkinliği olan Glasto, 2007'de daha güçlü dönebilmek için bu yıl mola veriyor. Yine İngiltere'de V festival, Reading, Download, İskoçya'da T İn The Park, Almanya'da Rock Im Park, Rock Am Ring, Bang Your Head, Wacken Open Air, With Full Force, Summer Breeze Open Air, Danimarka'da Roskilde, Hollanda'da Lowlands, Fields Of Rock, Pinkpop, Belçika'da Werchter, Graspop, İsveç'te Hultsfred, Avusturya'da Nova Rock, İspanya'da Benicassim, Fransa'da Eurockeennes de Belfort, İtalya'da Gods Of Metal, Bulgaristan'da Monsters Of Rock ve Yunanistan'da Rockwave Rock. Liste uzayıp gidiyor. Günümüzde müzik festivalleri, cüzdanlara zarar verse de gençlerin aylar öncesinden planlar yaptığı, politikadan arınmış, düzenle entegrasyonunu sağlamış metal ve rock müziğinin muhteşem gösterileri olarak hayat buluyorlar. Türkiye'de bugüne dek yapılan H2000, Rock İstanbul, İstanbul Rock Republic Festivali, Rock The Nations açık hava etkinlik ve müzik festivalleri, çoğu anlamsız kimi sapıkça şarkı sözlerinin ayyuka çıktığı, kulak tırmalayan sesleriyle güzel ve yakışlıların sahne aldığı, ucuz müziğin metalaştığı toplumumuzda iyi, farklı ve güzel müziğin de beklenip, özlenildiğini ortaya koydu.

Keyif ve deşarj dışında Rock'ın muhalif, asi ve politik tavrını yansıtan Barışarock için ise ayrı bir pencere açmak gerekiyor. ''Kola İçen Bush Olsun'' şiarıyla popülizm, kapitalizm, savaş ve işgale hayır diyenlerin festivali olan Barışarock, rock müziğinin ruhunu iyi bilenler için sağlam bir seçenek olarak duruyor.

Gelelim Rock'n Coke festivaline. Cola ile Rock aynı yerde buluşur mu? gibi çokça yinelenen ve ateşli tartışmalarla zihinleri yoran sorular artık bir yana bırakılıyor. Yeni nesil rocker'ların yanıtı basit:
''Bu yıl dördüncüsü yapılacak olan festival, müzikseverlerin onayını aldı ki Türkiye'nin en büyük açık hava etkinliği haline geldi.''

Tüketim çılgınlığın sonu yok. Hezarfen Havaalanı'nda 50 bin kişiyi 1, 2 ve 3 Eylül tarihlerinde ağırlayacak olan Rock'n Coke İstanbul 2006'ın kamp alanı biletleri daha sahne alacak gruplar belli olmadan bir buçuk ay önce satışa çıktı. Gençler, şimdilik müzik, nota, ezgi, tını her şeyi hasıraltı edip bilinmeyen için, karşı cinsle tanışıp, yakınlaşabilmek için kolları sıvadı. Onlar, 10 bin kişilik kamp alanında yer kapabilmek ve indirimli ön satıştan yararlanabilmek amacıyla 80 YTL ödeyerek ''cennetten tapularını'' almaya başladı.

İstanbul'dan yaklaşık 50 km uzaklıkta Büyükçekmece gölüyle çevrili 300 dönümlük Rock'n Coke müzik kasabasında, Lunapark ve eğlence alanları (çarpışan arabalar, kamikaze, balon, superjumper, balerin, tırmanma duvarı), yiyecek ve içecek dükkanları, sağlık merkezi, ilkyardım çadırları, dinlenme alanları, kamp çadırları, el yüz yıkama istasyonu, tuvaletler, çöp ve atık istasyonu, otopark, bilet satış ve danışma noktaları bulunacak. Çarşı alanında tişörtten çantaya, havludan battaniyeye, festival hatıra eşyalarından çiklete kadar her türlü ihtiyaca yönelik satış yapılacak.

Cumhuriyet Hafta Sonu / 17-06-2006

Barış 'Sonsuz' olsun...

61 yıl önce insanoğlu aklının alabileceği en berbat şeyle tanıştı... Bu öyle bir şeydi ki yüzbinlerce insanı öldürdü, tabii doğayı da... Etkisi kuşaklar boyu sürdü. İnsanoğlu artık eskisi gibi değildi, olamazdı da. Çünkü onlara büyük bir utanç miras kalmıştı: Atom bombası. Heykeltıraş Eşber Karayalçın, ABD'nin tüm dünyanın vicdanında yarattığı bu utanca tepkisini bir anıtla gösterdi. Adını da 'Sonsuz' koydu. Binyılların düşü sonsuz olsun diye.

ALPER TURGUT

İnsan ve doğa üzerindeki etkileri 61 yıldır silinmeyen dram; Hiroşima ve Nagazaki...

Barış Sonsuz olmadı

NOT: "Eşber Karayalçın'ın Japonya'ya gönderdiği heykelde içleri kadın ve erkek figürü şeklinde oyulmuş yan yana iki metal levha yer alıyor. Bu iki metal levhayı birbirine bağlayan ise kadın ve erkeğin birleşen elleri... Heykelin kaidesinde ise şunlar yazılı: 'Sonsuz' adlı bu abide Nagazaki Dünya Barış Sembolü Bölgesi'ne Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti Ankara tarafından 'Türk-Japon Dostluk İlişkilerinin 100. Yıldönümü' anısına hediye edilmiştir. Karayalçın'ın, Hiroşima için yaptığı heykeli ise her yıl binlerce turistin ziyaret ettiği Ürgüp'te sergileniyor. "

Hiroşima'da öleli / oluyor bir on yıl kadar / yedi yaşında bir kızım / büyümez ölü çocuklar (...) / Çalıyorum kapınızı / teyze, amca bir imza ver / çocuklar öldürülmesin / şeker de yiyebilsinler...
Nâzım HİKMET

Güpegündüz, sessizliği yırtarak süzülen savaş uçakları, 61 yıl önce Japonya'nın liman kentleri Hiroşima ve Nagazaki semalarında belirdiğinde, insanoğlu ''atom bombası'' denilen ve etkisi günümüze dek süren kitle imha silahıyla tanıştı. ABD, savaşın karanlık yüzünü, radyasyon denilen illetle birlikte geleceğe taşıdı ve Japonya'daki nesillere bunun manevi talihsizliğini ve genlerin dahi değiştiği tahribatını yüklenmek kaldı. Heykeltıraş Eşber Karayalçın , ABD'nin tüm dünyanın vicdanında yarattığı utanca tepkisini, 15 yıl önce Nagazaki'daki Dünya Barış Parkı için tasarladığı ''Sonsuz'' adlı anıtla gösterdi. Sonra herkesin içini sızlatan bir gelişme yaşandı. Japon hükümetinin, halkına bu yıkımı reva gören ABD'nin yanında Irak işgaline destek vermesi, Karayalçın'ı eserini geri isteme noktasına getirdi. Bugün Japonya, Irak'tan askerini çekti ama eserini barış adına kendilerine teslim eden bir sanatçının ''Katilinizle işbirliği yaptınız'' başlıklı mektubuna yanıt bile vermedi.

Yarın, Küçük Çocuk (Little Boy) adlı uranyum takviyeli ölüm silahını taşıyan B 29 ağır bombardıman uçağının yani nam-ı diğer Enolo Gay 'in, Hiroşima'ya kan kusturmasının yıldönümü... Bir diğer uçak Bocks Car ise Şişman Adam (Fat Man) isimli plutonyum yüklü bombasıyla üç gün sonra 9 Ağustos 1945'de Nagazaki'yi haritadan sildi. Pilotun, ''Aman tanrım biz ne yaptık?'' diye haykırdığı an iş işten geçmişti. İki bomba ilk etapta 150 bin can aldı. Binlerce derece sıcaklık, şok dalgaları, nükleer fırtınalar ve ışınlar, ne var ne yok her şeyi yakıp, yıktı, kavurdu. Bu bir yok oluştu. Nagazaki ve Hiroşima artık yeryüzünün cehennemiydiler. Birkaç ay içinde ölü sayısı 400 bini aştı. Radyasyona maruz kalanlara Hibakuşa (ışın yiyen) dediler. Onlar, sakatlık, hastalık ve ölümü çocuklarına miras bıraktılar.

RADYASYON KÂBUSU

Nagazakili Yoshiaki Fukahori acının resmini çiziyor; ''Bazıları kurtulanların ölenlerden daha şanlı olduğunu söylüyor ama gerçekten öyle mi? Radyasyona maruz kaldığımda küçük olduğum için sağlığımın geleceği konusunda büyük bir kuşku içindeyim. Karım da kurbanlardan biri ve hasta... Ebeveynler olarak, ikinci kuşak kurbanlardan olan çocuklarımızın geleceğinden kuşkuluyuz... Benim çocuklarım, sağlıklı çocukların anne ve babası olabilecekler mi? Ailemin üçüncü kuşağı yaşayacak mı?''

Samurayları, Geyşaları, Kamikazeleri ve bin bir türlü geleneğiyle nefes alan bir ulus, onur için hayatı sonlandıran (harakiri) bir ritüele sahip bu halk, yakın tarihin savaş taciri ABD karşısında diz çöktü. Silkinip ayağa kalkmakta gecikmediler. Arı gibi çalışıp, günümüzün teknoloji devi oldular. Savaşın kapkara izini zihinlerde kaybetmemek, hiç ama hiç unutmamak ve barışı hakim kılmak için Atom Müzeleri , Barış Parkları açtılar, her yıldönümünde alanlara koştular. Japon hükümetinin, Irak Savaşı'nın ardından binlerce kilometre uzağa, işgal ordusuna asker göndermesi, hem dünyanın hem de kendi halkının tepkisini çekti. Japonya'nın tarihinde bu utanç ilk değildi. Çin işgali sırasında yaşanan sistematik tecavüz vakaları ve kadınların seks kölesi olarak kullanılması hala gündemdeydi ve bu yüz kızartan savaş suçu, kurbanlar, çocukları ve onların çocukları şahsında hala kanayan bir yarasıydı.

SANATÇILARDAN BARIŞ ÇAĞRISI...

Heykeltıraş Karayalçın, 1960 yılında Bursa'da doğdu. Önce TED Ankara Koleji'ni ardından da İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (MSÜ) Heykel Bölümü'nü bitirdi. 1991 yılında henüz 31 yaşındayken Nagazaki'deki Dünya Barış Parkı'na 'Sonsuz' isimli anıtı yaptı. Bugüne dek bir çok kişisel sergi açan, karma ve grup sergilerine katılan heykeltıraş Eşber Karayalçın, ''Katliam ve savaşa karşı 16, 17 ülkeden heykeltıraşlar, barışın kalıcılığına anıtlarıyla katkı yaptılar. Ben de iki ayda tamamladığım iki metreye iki metre boyutunda, genişliği 15 santim olan eserimi, Mart 1991'de Japonya'ya gönderdim. Nagazaki Belediyesi'nin davetlisi olarak açılışa gittim. İstanbul'da başka bir sanatçının yaptığı heykel ise Hiroşima'daki parka gitti. Hiroşima için 2000 yılında yaptığım heykel ise her yıl on binlerce Japon turist ağırlayan Ürgüp Belediyesi tarafından istendi'' diye konuşuyor.

Japonya, Irak'taki işgal ordusuna askerlerini gönderince tepki gösterdiğini vurgulayan Eşber Karayalçın şunları söylüyor: ''Bir buçuk yıl önce Japonya Büyükelçiliği'ne yazı yazdım. 'Anıtı katliam ve savaşa karşı olduğum için verdim. Siz ise katilinizle işbirliği yaptınız. Japon askerleri, Irak'tan çıkana ve sizler, Irak halkından özür dileyene dek ya yontumu kara kutu ile kapatın ya da iade edin.' dedim. Ne dilekçeme yanıt verme nezaketi gösterdiler ne de heykelimi geri gönderdiler. Bugün belki askerlerini geri çektiler ama aynı zamanda haksız bir savaşa omuz vererek tarihe geçtiler.''

İşgal ordusu hala Irak'ta... İsrail askerleri, Filistin ve Lübnan'da can almayı sürdürüyor. İkinci dünya savaşından bu yana değişen bir şey yok. Dün Dresden 'de (Almanya) bugün Kana 'da (Lübnan) ölüm taşıyor uçaklar. 61 yıl öncesinde olduğu gibi bombalar yağıyor, insanlığın üzerine... Atom bombası, hidrojen bombasına çevriliyor, kimyasal silahların üretimi durmuyor. Nükleer güç gösterisi tüm doğayı tehdit ediyor. Fosforlu bomba, napalm, kıtalararası balistik füze... Savaşın kanlı oyuncaklarının arasına yenileri katılıyor. Ancak bin yılların düşü barış, bekleniyor büyük bir umutla her şeye karşın... Sonsuz olsun diye

Cumhuriyet Hafta Sonu / 05-08-2006

Apoletli Adalet...


'12 Eylül Hesaplaşması'nın ikinci kitabı 'Apoletli Adalet'in yazarı Ertuğrul Mavioğlu

Tanıklar anlattı, ben yazdım...

Alper Turgut

Kendisi de cunta mağduru olan gazeteci Ertuğrul Mavioğlu, "12 Eylül Hesaplaşması" üçlemesinin ikinci kitabı olan "Apoletli Adalet"te, "toplumun dokusuna işlemiş olan haksızlıkların kökenlerini", yani 12 Eylül hukukunu masaya yatırıyor. Neredeyse çeyrek asırdır süren Devrimci Sol Ana Davası'nda yargılanan ve davanın geçen günlerde görülen duruşmasında, mahkeme heyetine Babil Yayınları'ndan çıkan "Apoletli Adalet"i sunan Mavioğlu ile cunta hukukunu konuştuk.

-Cuntacıların yargılanmasını engelleyen meşhur geçici 15. madde kaldırılabilecek mi sizce?

Kenan Evren ve diğer suç ortaklarının yargılanmasını engelleyen asıl olgunun, geçici 15. madde değil, toplumsal irade eksikliği olduğunu düşünüyorum. Cuntacıların yargılanması talebi, dar bir kesimin talebi olmaktan çıkıp, geniş yığınlara mal olursa, bu dalgayı durdurmaya ne geçici 15. madde ne de başka bir silahlı ya da silahsız güç yeter.

YETER Kİ GÜÇLÜ İRADE OLSUN...

-Peki cuntacılar yargılanmadan YÖK ve 1982 Anayasası gibi 12 Eylül'ün izleri silinebilir mi?

Cuntacıların yargılanabilir olması, içeriye ışığın girebilmesi için şart olan yeni bir pencerenin açılması gibidir. Bu pencere açıldıktan sonra gerisi elbette ki gelecek. YÖK de kalkar, yargı anlayışı da değişir, Anayasa da bu kez daha iyisi yapılmak üzere rafa kalkar. Dediğim gibi, yeter ki bu konuda güçlü bir irade olsun.

-12 Eylül döneminde açılan toplu davalar hâlâ sürüyor. Siz de cuntanın bir mağduru olarak yargılanıyorsunuz. Toplu davaların uluslararası hukuka taşınması konusunda ne düşünüyorsunuz?

12 Eylül 1980 sonrasında açılan Devrimci Yol ve Devrimci Sol davaları 24 yıl geçmesine rağmen hâlâ bitirilemedi. Özellikle Devrimci Yol davasında bazı sanıklar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvurup "uzun yargılama" nedeniyle tazminat almaya hak kazandılar. Geçen yıl Devrimci Sol davasında da buna benzer bir girişim vardı. Ben tüm yaşadığım haksızlıklara ve adaletsizliğe karşın, davamı AİHM'ye taşımayı düşünmüyorum. Çünkü Avrupa'dan gelecek adaletin Türkiye'deki yaraları sarmaya muktedir olduğuna inanmıyorum. AİHM'den adam başı 15 bin Avro gibi bir tazminat alıp onlara "hapiste uzun seneler yatırdık ama karşılığında parasını da ödedik" deme fırsatı tanımak yerine hesabı açık tutmakta fayda görüyorum.

-"Apoletli Adalet" ne kadar sürede oluştu, yazma sürecinde nelere dikkat ettiniz?

Aslında her kitap eksiktir. Ne kadar çok çalışırsanız çalışın eksiklikleri hissedersiniz. "Asılmayıp Beslenenler" yaklaşık dört yılda tamamlandığında bana göre hâlâ eksikti. Ama diğer yandan vermek istediğim mesajların tümünü verebildiğim için gerçekte tamamlanmıştı. Yaklaşık bir buçuk yıllık çalışma sonucunda "Apoletli Adalet"i tamamladım ve önceden planladığım gibi tam 12 Eylül 2005 günü, yani cuntanın 25. yılında çıkardım.

-Sanık, avukat, savcı ve hâkim... 12 Eylül'ün hukukunu gözler önüne serebilmek için kaç kişiyle görüştünüz ve bu anlatımlar içinde sizi en çok etkileyen hangisi oldu?

Hedefim 12 Eylül'ün 25. yılında 25 tanığı konuşturmaktı. Ama 23'te kaldı. İki tanık tüm çabalarıma karşın, bildiklerinin kendilerinde kalması konusunda ısrarlı oldular. Tüm tanıkların bende bıraktığı birtakım önemli izler var. Örneğin kitaba ilk konuşmacı olarak 12 Eylül yıllarında avukatlığımı yapan babam İbrahim Mavioğlu'nu aldım. Onun 1950'li yılların başında öldürülen kaçakçıların dosyalarıyla ilgili takipsizlik kararı vermeyi reddetmesi çok etkileyicidir. Avukat Nihat Toktay'ın Erdal Eren ile son kez kucaklaşmasını anlatırken söylediği, "Son kez öpüştüğümüzde sakalları bile çıkmamıştı daha. Sarı sarı tüyler vardı yüzünde" cümlesi beni fazlasıyla duygulandırdı.

-Peki, ilk kez sizin ulaştığınız bilgiler oldu mu?

12 Eylül arifesinde İstanbul Sıkıyönetim Başsavcısı olarak görev yapan Refik Karaa'nın toplu davaların Genelkurmay'da yapılan bir toplantıda verilen emir üzerine açıldığını anlatması bu kitabın şansıdır. 12 Eylül sonrasında Askeri Yargıtay'da görevli hâkim MD'nin Bahçelievler katliamı davasının dosyasından Abdullah Çatlı'ya ait yakalama tutanağının çalındığını ortaya çıkardığına ilişkin anlatımı da ilk kez bu kitapta dile getirildi. 12 Eylül'ün ilk yıllarında Diyarbakır'da sıkıyönetim savcısı olarak görev yapan Ümit Kardaş'ın, kolorduda yapılan işkencelerin 200 metre ilerideki binadan hâkimler, savcılar ve adli müşavir tarafından duyulduğunu, ama herkesin sanki hiçbir şey yokmuş gibi işine gücüne devam ettiğini anlatması, 12 Eylül adaletinin özet anlatımı gibi.

-"12 Eylül Hesaplaşması" adı altında bir üçleme planladığınızı açıkladınız, "Asılmayıp Beslenenler" ve "Apoletli Adalet"in ardından son kitapta neler yer alacak?

Son kitap, 12 Eylül'ün dejenere ettiği, depolitize ettiği sosyal doku üzerine. Geçmişin "kurtarılmış bölgeler"inin bugün ne durumda olduğunu merak etmez misiniz?

Cumhuriyet Pazar Dergi / 02-10-2005

Asılmayıp beslenenler


Hâkimler ardı ardına kalem kırıyor, yüzlerce tutuklu ölüm cezasına çarptırılıyor, toplumsal vicdan ise "Asmayıp da besleyelim mi" diye susturuluyordu. 12 Eylül, 50 kişinin idamıyla geçti tarihe. Ya asılmayı bekleyenler?.. Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu işte onları yazdı.

Alper Turgut

Sonu gelmez sorgu, işkence, operasyon, yasak ve tektip elbise dayatması... Cunta karanlığıyla 19 yaşındayken tanışan gazeteci Ertuğrul Mavioğlu cezaevlerinde üç, beş, on, on beş yıl geçirenlerin anlattıklarını bir araya getirirken aynı süreci bir daha yaşadı. 'Asılmayıp Beslenenler' darağacına 50 kişiyi yollayan cuntanın lideri Kenan Evren'in idamlarla ilgili "asmayıp da besleyecek miydik" sözlerine atıfta bulunuyor. Mavioğlu bir neslin 12 Eylül cuntasıyla hesaplaşmasının yolunu aradığını söylüyor.

- Kitabınızın girişinde "Gadre uğratılmış gençliğiniz için devletten alacaklı kaldığınızı" belirtiyorsunuz. Gerçekten Türkiye 12 Eylül cuntasıyla hesaplaşabilecek mi?

Eğer hesaplaşılsaydı o karanlık dönemin kurumları yaşamını sürdürmezdi. Cuntacıların yargılanmamak için kendilerini koruma altına aldıkları Anayasa'nın Geçici 15. maddesi 24 yıldır değiştirilemedi. Yüzlerce ölüme karşın bu insanlar yargı önüne çıkarılmamışsa 12 Eylül'ün dokunulmazlığı sürüyor demektir. Yüzlerce ölüyü bu toplum daha ne kadar taşıyacak? Onlarcası benim arkadaşımdı. Bu çalışma insan olmanın ve vicdanın ürünüdür.

- 'Asılmayıp Beslenenler'i yazmaya ne zaman karar verdiniz?

F tipi cezaevlerinin gündeme geldiği 2000 yılı başlarında karar verdim, çalışmalarım 'Hayata Dönüş' operasyonun ardından hız kazandı ve 4 yılda tamamlandı. 12 Mart'tan bugüne cezaevlerinin tarihsel panaromasını çizmeye çalıştım. Farklı kentlere giderek tanıklarla görüştüm. Aybastı, Fatsa, Tariş direnişini de kitabıma aldım. Metris, Mamak ve Diyarbakır başta olmak üzere birçok cezaevinde kalanlar, hapishane doktoruyken işkence görenler, cezaevi müdürüyken tutuklananlar ve yurtdışındaki cezaevlerinde tutulanlarla konuştum. Önce cezaevi psikoloğu sonra da TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi olan Mehmet Bekaroğlu'nun görüşlerine başvurdum. Tanıklar arasında 1984 ölüm orucuna katılanlar ile son eylemde yaşamlarını yitirenler de vardı. Tanıkların anlatımları önce iyi geldi. Bir süre sonra insanların yaşadıklarını anımsayarak seslerinin titremesi ve ağlamaları bende de etkisini gösterdi. Bir travmaydı ve sırtıma yük olarak bindi. Gerçeğe bağlı kalmak için benim ve tanıkların duyguları karışmamalıydı. Bir yılı aşkın süre ara verdikten sonra kitabı bitirdim.

METRİS'İN SİBİRYASI...

- Cezaevlerindeki baskı uygulamaları sistematik miydi?

1980-1981 yıllarında Diyarbakır Askeri Cezaevi'nden birçok tabutun çıkması cuntacıları geri adım atmaya zorladı. Dünyaya tecrit ülkesi olarak yansımamız işlerine gelmedi. Ama 1983 Kasım seçimleri sonrasında 'demokrasiye geçiş yaptık' söylemiyle başlayan saldırılar 1984 yılı başlarında tektip dayatmasıyla doruk noktasına ulaştı. Ülke genelindeki bütün cezaevleri baskının uygulandığı merkezler haline geldi. İnsanların çırılçıplak bekletildiği, işkence, taciz, hatta tecavüz olaylarının yaşandığı süreç ise direnme perspektifiyle aşıldı. Bir dönem Metris'in Sibirya adı verilen bölümünde direnen sadece 30 kişi kaldı. Onların inadı direnişin kazanımlarla sonuçlanmasına yol açtı. Diyarbakır ve Mamak'ta da direnenler ve eylem yapanlar vardı. 12 Eylül'ün yarattığı itirafçılara karşın siyasi muhkûmlar bir bütün olarak kendi kimliklerini korudular.

- 12 Eylül dönemi hapishaneleriyle F tipi cezaevlerini karşılaştırabilir misiniz?

12 Eylül'ü yaratanlar önce Davutpaşa, Alemdağ, Selimiye benzeri kışladan bozma, koğuş tipi cezaevlerini kullandı. Bir süre sonra bundan vazgeçen cuntacıların isteğiyle önce E tipi ardından da özel tip hapishaneler yaratıldı. Bu da yetmedi 'tabutluk' olarak adlandırılan F tiplerinin prototipi olan Eskişehir Cezaevi'ne geçildi. F tiplerinin açılması toplumda oluşan olağanüstü duyarsızlık sonucu gerçekleşti. Ben ve kitapta yer alan birçok kişi, hücre, tecrit ve izolasyonun tanıklarıyız. Depolitizasyon (politikadan uzaklaştırma) ve dezpolitizasyonu (politik kimliğin bozulması) hedefleyen F tipi hücreleri, sanki birdenbire ortaya çıkmış cismani varlık, mükemmel bir proje gibi görmemek gerek.

12 EYLÜL'DEN F TİPİ'NE...

- Tecrit, izolasyon ve tretman (iyileştirme) programlarının Avrupa ve Amerika'dan devşirildiği anlaşılıyor...

Kontrgerilla uzmanları, Avrupa'daki cezaevlerini gezip daha sonra öğrendiklerini Türkiye'deki cezaevlerinde uyguladılar. Örneğin IRA üyelerinin tutulduğu İngiltere'deki Long Kesh Hapishanesi'nin H blokları, F tiplerine çok benziyor. İtalya'da Kızıl Tugaylar'ın, AImanya'da Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun (RAF), Belçika'da Doğrudan Eylem'in, İspanya'da ETA üyelerinin 'yüksek güvenlikli' cezaevlerinde maruz kaldıkları tecrit uygulamaları bize de yansıdı. Türkiye'deki cezaevlerinde hem mimari, hem de ideolojik açıdan saldırı başlatıldı. Ancak Türkiye'deki uygulamalar daha sofistike...Çünkü 12 Eylül deneyimini F tipine aktardılar.

- Toplumsal sessizlik cezaevlerini bugüne getirdi. Peki sizce dışarısı nasıl?

Cezaevlerindekileri toplumdan izole ettiler. Yaşamı hücreleştirdiler. Son yıllarda toplumsal muhalefetin gerilemesi nedeniyle bir kısım aile dışında kimse tepki gösteremiyor. Yıldırım Türker'in dediği gibi artık 'toplum müebbet bir körlüğü yaşıyor'. Ben de aylarca hücrede kaldım. Bir süre sonra sinir sistemi dayanmaz hale geliyor. Zamanla içine kapanmaya başlıyor, yaşadığın olumsuzlukları iradenle yeniyorsun. Tecrit çıldırtmak için vardır. İnsan toplumsal bir varlık. Onları toplumdan koparıp 'bilimsel çalışmalar' doğrultusunda soyutluyor ve hücrelere yerleştiriyorsunuz. Geçenlerde bir arkadaşımdan duydum. F tipi cezaevinde lider konumunda gördükleri bir tutuklunun hücresinin tepesinde 15 saat iş makinası çalıştırıyorlar. Böylelikle seni uykusuzluktan, yorgunluktan çıldırtma noktasına getiriyorlar. Aynı Çin işkencesinde olduğu gibi... Yanı başlarındaki vahşete gözlerini kapatıp Ebu Garib Cezaevi'nde yaşananlara ses çıkartanları ise dürüst bulmuyorum. Irak'ta meydana gelen olaylar da Türkiye cezaevlerinde yaşananlar da küresel vahşettir.

Cumhuriyet Pazar Dergi / 06-06-2004

9 Kasım 2007 Cuma

Sigara İçmek Yasaktır...

Kamuya açık alanlarda sigara içme yasağı onuncu yılını doldurdu. Çiğnemeye kalkışanlar da oldu, ama yasak tuttu. Ceza mı? On yılda 49 kişiye uygulandı. 10 milyonla başladı, 662 milyona ulaştı, sonunda 50 YTL'ye düştü...

Burada sigara içmenin cezası...

On yıl önce kamuya açık, açık-kapalı bütün alanların duvarına asıldı: Sigara içmek yasaktır! Çiğnemeye kalkışanlar oldu, ama yasak tuttu... Nedenini para cezası sanıyorsanız, yanılıyorsunuz, çünkü 10 yılda sadece 49 kişiye ceza kesildi. Yakın bir zamana kadar ceza miktarı asgari ücretin iki katı kadardı, bugün düşürüldü... Yasağın alanı genişliyor, ama artık suçun kanunu da değişti, yeni ad: Kabahat...

Alper Turgut

Sigara içmek yasaktır... Bu uyarı, on yıldır hayatlarımızda. Kapalı alanlarda sigara içilmesini engellemek için çıkarılan 4207 sayılı yasa, geçen günlerde 10. yılını doldurdu. On yılı kapalı her alanda asılı uyarı yazılarıyla geçirdik. İşte sigara yasağının hikâyesi...

Aslında sigara yasağının tarihi neredeyse sigaranın tarihi kadar eski. Tütün ve ondan doğma sigara yeni kıta Amerika'nın dünyaya hediyesi... Ünlü denizci Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfetmesiyle (1492), eski dünya da Kızılderililer'in barış çubuğu mamulü tütünle tanıştı. Avrupa dönüşünde Kolomb'un mürettebatından Rodrigo Jerez tütün içerken görüldü ve şeytan tarafından ele geçirildiği iddia edilerek hapis cezasına çarptırıldı. O, sigaranın ilk kurbanıydı. Sigara sonraki yıllarda tüm dünyaya yayıldı. 1600'lerde Japonya tütüne yasak koydu. Amerikan kolonilerinde tütün ekimi, köleliği de beraberinde getirdi. 1800'lü yılların başlarında dünyada pipo ve tütün çiğneme hastalığı başladı. Birinci ve ikinci dünya savaşları, neredeyse tüm yetişkinleri tiryaki haline getirdi. Bugün 300 milyonu Çin'de olmak üzere bir milyar 250 milyon insan sigara bağımlısı... Dünyada yılda beş milyon kişi sigara yüzünden hayatını kaybediyor. 2030 yılında bu sayının 10 milyona ulaşacağı ifade ediliyor. Peki ya Türkiye? Türkiye'de de son 20 yılda sigara tüketimi yüzde 80 oranında arttı. Özellikle de kadınlar arasında... Sigaraya başlama yaşı ise, artık 10. Erkeklerin yüzde 60'ı, kadınların yüzde 20'si ve tüm toplumun yüzde 40'ı sigara içiyor. Yani 22 milyon tiryaki var. Bu, aynı zamanda 7,5 milyar paket hacmine ulaşan bir piyasa demek.

Sigara dumanı katran, karbon monoksit, nikotin, amonyak, arsenik, hidrojen siyanür, formaldehid ve metan gibi son derece zehirli dört binden fazla kimyasal madde içeriyor.Yani sigara gerçekten sağlığa zararlı. Buna rağmen sağlık cephesinde durum hepten trajikomik... Doktorların da yüzde 40'ı sigara içiyor (Bu oran Avustralya'da yüzde 2). Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye'de her yıl yaklaşık 100 bin kişi sigara nedeniyle ölüyor. Bu, günde 300, saatte 12 kişi demek.

BÜROKRATİK BİR HİCİV

Tütün ve Tütün Mamullerinin Zararlarının Önlenmesine Dair Kanun, 22 Kasım 1996 günü resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Ancak yasadaki boşluk uygulamayı neredeyse imkânsız hale getiriyordu, para cezasının tahsili bürokrasinin başrolünü üstlendiği bir hiciv gibiydi... Kapalı alanda sigara içen kişi önce uyarılacak, yine içmeye devam ederse, o yeri terk etmesi gerektiği belirtilecek. Hem terk etmez hem de içmeye devam ederse mi? Genel zabıtaya gidilecek ve zabıta yardımıyla sigara içen uzaklaştırılacak. O yerin en büyük mülki amiri, ihtara rağmen aynı yerde sigara içene para cezası uygulayacak. Para cezasını mahallin en büyük mal memuru tahsil edecek.

Yasağa uymayan tiryakiler için belirlenen ilk para cezası 10 milyon liraydı. Ceza miktarı her yıl düzenli olarak arttı. 80, 189, 594 derken en nihayetinde 662 milyon liraya ulaştı. Yani neredeyse asgari ücretin iki katı. Peki 10 yılda kaç kişi bu cezaya çaptırıldı? Sadece 49. 1997-2002 dönemini kapsayan altı yılda, sigara içme yasağına uymayanlara 5426 YTL para cezası kesilebilse de, sadece 2066 YTL tahsil edilebildi. Yasanın uygulanması için mücadele edenler büyük zorluklarla karşılaştılar. Astım hastası defterdarlık görevlisi Şenol Satıcı da bu kişilerden biriydi. Sigara içmemesi için uyardığı kişi şube müdürü çıkınca önce sürgün edildi, sonra kadrosu düşürüldü. Sigarayla Savaşanlar Vakfı Başkanı Ubeyd Korbey de yasanın uygulanamamasına tepki gösterenlerdendi:
"Kanunun uygulanması konusunda gizli bir dirençle karşılaştık. Bürokratlarımızın yüzde 60'ından fazlası sigara içiyor. Bunların oluşturduğu bir direnç halkası var. Her zaman bir perdeleme oluyor, böylece 'ne olacak önemsiz bir yasa' düşüncesi ortaya çıkıyor. Bir kaymakamın, emniyet müdürünün, polisin görevi öncelikle kanunlara uymaktır. Bir valinin kanuna uymadığı düşünülebilir mi? Bu kanunu belki de valilerin yüzde 60'ı her gün çiğnedi."
Kendisini "haysiyetli bir sigara tiryakisi" olarak tanımlayan AKP Çorum Milletvekili Agâh Kafkas'ın yaptıkları Korbey'in haklılığını gösterir nitelikteydi. "Arkadaşlarımla, İstanbul Atatürk Havalimanı'nda 'Sigara içmek yasaktır' tabelası altında sigara içeceğime dair iddiaya girdim ve kazandım" diyordu Kafkas, "Arkadaşlarım beni şikâyet etiler, ama gelen görevliler bile işin içinden çıkamadı". Zonguldak'ta internet kafeleri denetleyen polisler, sigara içen meslektaşlarına 54 YTL para cezası kesti. Sonra da izin gününü kafede geçiren polis memuru F. Ç.'nin cezasını, baskını yapan biri komiser dört meslektaşı ödedi.

Bugün, kapalı alanda sigara içmenin cezası 50 YTL'ye düşürüldü. Sigara izmaritini ve paketini yere atmanın cezası ise 20 YTL. Avrupa Birliği orijinli "Kabahatler Kanunu"nun devreye girmesi ise, tiryakiler için yeni bir darbe oldu, sigara karşıtlarının mücadelesiyle 4207 sayılı yasada da bazı değişiklikler yapıldı.

Bir yanda uygulanamayan yasalar, diğer yanda sigara tiryakileri için giderek daralan bir çember var. Vapurların açık alanlarında dahi sigara içilmesin deniliyor, taksilerde, eğlence yerlerinde, alışveriş merkezlerinde tamamen yasaklanması isteniyor. Evde de sigara yasaklansın önerisi ise, çoğu sigara tiryakisi milletvekillerinin tepkisi üzerine geri çekildi. Kahvehane ve birahaneler mi? Henüz milletvekilleri dâhil hiç kimse böyle bir yasağı göze alamadı. Sözün kısası, sigara içenler ve içmeyenler arasındaki savaş daha uzun yıllar sürecek gibi...

Cumhuriyet Pazar Dergi / 26-11-2006

Masumiyetin Dili



Alper Turgut

Ülkem ABD işbirlikçisidir...

Güney Koreli Katolik Rahip Jae-Bok Kim, işgal altındaki Irak'a asker gönderme kararı alan hükümetini kınamak amacıyla, 58 gün açlık grevi yaptı. Çünkü savaşın olmadığı bir dünyada, barış içinde yaşamak onun için her şeyden önemliydi. Ülkesindeki savaşa, yine ABD'nin isteğiyle Türkiye asker gönderdiğinde Kim, henüz doğmamıştı. Türkiye ise yüzlerce ölü ve yaralıyla NATO'ya sadakatini kanıtlamıştı! Kim bugün 43 yaşında. İstanbul'da nihai oturumu görülen Irak Dünya Mahkemesi'nin Vicdan Jürisi üyesiydi.

-Açlık grevi eylemine nasıl karar verdiniz?

Hükümetimiz Irak'a asker göndermeyi kararlaştırınca benim gibi rahip olan bir arkadaşımla birlikte açlık grevi eylemi yapma kararı aldık. Barışçıl olduğunu düşündüğümüz eylemimiz sırasında, ciddi bir sağlık sorunu yaşamadım.

-Hükümetiniz, Kore Savaşı sırasındaki Amerikan yardımı nedeniyle bugün minnet borcunu mu ödüyor?

Bu kesin bir geri ödeme değildir. 3 bin 600 Güney Kore askeri Irak'a gönderildi. Irak'taki işgal güçleri arasında, ABD ve İngiltere'den sonra en çok askeri bulunan ülke bizim ülkemiz. Güney Kore, ABD'nin en büyük destekçilerinden ve işbirlikçilerinden. Devletin tavrı böyleyken Güney Kore halkı ise tam anlamıyla savaşa karşı. Zaten Irak savaşından sonra tüm dünyada, barış isteyenlerin sesi daha da gür çıkmaya başladı. Savaşın acısını yaşayan bir ülke olarak Güney Kore'nin de buna duyarlı olduğunu gözlerimle gördüm.

-Sınır komşunuz Kuzey Kore de, ABD'nin ilan ettiği "şer ekseninde" yer alıyor. Ülkenizdeki savaş karşıtlarının, olası bir savaş durumunda tepkisi ne olacak?

ABD ordusunun, Kuzey Kore'ye savaş açması durumunda, Güney Kore halkı ve savaş karşıtları ayağa kalkardı. Hatta istila ve işgale son verebilmek için Kuzey Kore halkıyla birlikte ABD'ye karşı savaşırdı.

Biz yasal bir adalet istiyoruz

Arjantinli Taty Almeida, kayıp çocukları için mücadeleye atılan "Las Madres de Plaza de Mayo", bizdeki adıyla "Perşembe Anneleri" hareketinin faal bir üyesi. Tıp fakültesi öğrencisi 20 yaşındaki oğlu Alejandro N. Almeida 17 Haziran 1975'te kaybedildi. 75 yaşındaki Almeida, o tarihten bu yana, yani tam 30 yıldır oğlunun izini sürüyor. Üzerine Alejandro'nun kaybolduğu tarihi yazdığı beyaz başörtüsünü başına bağladı, Türkçe "Hesap Ver Bush" ile oğlunun resminin olduğu rozetleri yakasına iliştirdi ve geçti oturdu, Vicdan Jürisi'ndeki koltuğuna...

-Arjantinli kayıp yakınları, mücadeleye nasıl başladılar ve siz katılmaya ne zaman karar verdiniz?

Bundan 28 yıl önce, "çocukları aramak ve hesap sormak" isteyen 14 annenin, başkent Buenos Aires'teki hükümet binasının karşısındaki alanda toplanmasıyla başladı, her şey. Bense, biri kız üç çocuğuyla, siyasetten uzak yaşayan bir kadındım. Ortanca oğlum Alejandro, yaşadığı dünyayı değiştirmek isteğiyle politikaya atıldığı için gözaltına alındı ve kaybedildi. Büyük oğlum ise darbenin ardından birçokları gibi Arjantin'den kaçtı. Cunta 30 bin kişiyi ya kaybetmiş ya da katletmişti, ben de vakit kaybetmeden beyaz başörtülü anaların arasına karıştım.

-"Perşembe Anneleri" ile aynı kaderi paylaşan "Cumartesi Anneleri" hakkında bir bilginiz var mı?

Bazı anneler, "Dünya Kayıplar Günü" nedeniyle 5 yıl önce Türkiye'ye gelmişti. Türkiyeli ve Arjantinli kayıp yakınları, evlatlarını simgeleyen fidanları birlikte dikmişlerdi. İsviçre'de gerçekleştirilen bir toplantıda ise, Hasan Ocak'ın annesi Emine Ocak ile tanışmıştım. Irk, din, dil fark etmez. Her annenin arkasında bir hayat hikâyesi var.

-Arjantin'de kayıp yakınlarının mücadelesi bugün ne durumda? Ülkeniz cuntanın açtığı yaraları sarabildi mi?

Annelerin kimi öldü, kimisi hasta ama mücadelemiz sürüyor. Herkes bulunduğu yerden, gerçeği ve adaleti istiyor. Biz yasal bir adalet istiyoruz. Öç alma durumu yok. Böyle olursa onlara benzeriz.
İçeriden kurtulanlar ve arada bir ortaya çıkan listeler sayesinde, darbecilerin o yıllarda, 650 tutuklama merkezi açtığını, hamile kadınları öldürüp, bebeklerini evlatlık olarak dağıttıklarını ve evlatlarımızın en son işkencehanelerde görüldüklerini öğrendik. Analar, evlatlık olarak verilen 500 torundan 80'ini yıllar sonra buldu. Darbeciler ise toplumsal adalet duygusuyla karşı karşıya kaldılar. Görüldükleri yerde yuhalanıyorlar. İnsan arasına çıkamıyorlar. Onları rahat bırakmıyoruz...

Cumhuriyet Pazar Dergi / 03-07-2005

Tecritte 11 Yıl...


Angelika anlatıyor...

Alper Turgut

Angelika Goder, 11 yıl süreyle Alman cezaevlerindeki tecrit koşullarında ayakta kalmış. Artık kendini tasfiye etmiş "İki Haziran Hareketi" adlı illegal sol örgütün eski bir üyesi olan Goder, Türkiyeli sivil toplum örgütlerinin organize ettiği "Tecrit İşkencedir" konulu foruma katılarak deneyimlerini paylaştı. Cezaevinde sağlığı bozulduğu için erken tahliye edilen 55 yaşındaki Goder, Alman devletinin kendisine vermesi gereken sosyal yardımı erken kesmesi nedeniyle artık resim yaparak yaşamını kazanmaya çalışıyor. "Tecrit ve izolasyon sosyal bir yok oluştur" diyor Goder ve ekliyor: "Tecridin etkilerini tecritten uzaklaştıkça anlayabiliyorsun".

-Siyasi mücadeleye ne zaman başladınız ve cezaeviyle nasıl tanıştınız?

Politik mücadeleye bundan 32 yıl önce "İki Haziran Hareketi" saflarında başladım. İki yıl sonra 1975'te yeraltına geçtim. Hareketimiz ismini tüm Almanya'ya aynı yıl Berlinli bir politikacıyı takas amacıyla kaçırarak duyurdu. Politikacının serbest bırakılması karşılığında cezaevinde kalan 5 yoldaşımız kurtarıldı. Hareketimizin silahlı bir gerilla grubu da bulunuyordu. Yakalanışım Almanya'da olmadı. Yanımdaki iki yoldaşımla birlikte Bulgaristan'da gözaltına alındım. Yıl 1978 idi. Aynı gün bizi Almanya'ya iade ettiler. Tutuklandım. Mahkemem, 1982 yılında sonuçlandı ve 15 yıl hapis cezasına çarptırıldım.

- Yüksek güvenlikli cezaevinin ilk uygulayıcılarından biri diye bilinen Almanya, aynı zamanda bu uygulamayı dünyaya pazarlayan ülke olarak da tanınıyor. Siz de cezaevinde tecrit koşullarında kaldınız mı?

Tutuklandıktan sonra ilk 3 ay Köln'deki bir cezaevinde kaldım. Sonra 10 yıl süreyle yatacağım, Berlin'deki cezaevine sevk edildim. Burada Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) üyeleriyle birlikte bizi ayrı bir bölüme koydular. Bu bölüm, hapishaneden izole edilmişti. 6, 5, 4 ve 3 kişilik tecrit hücrelerinde kalıyorduk. Çok katı koşullar altında yaşamaya çalışıyorduk. Sağlık nedenleriyle 1989 yılında serbest bırakılmadan önce bir yıl süreyle de bir yoldaşımla birlikte yüksek güvenlikli cezaevinde tutuldum. Cezaevinden tahliye edilen ve yaşadıklarımızı kamuoyuna aktaran ilk mahkûmlardanım. 1990'ların sonunda yoldaşlarımızın büyük bir bölümü tahliye edildi. Dışarı çıkınca hepimiz tedavi gördük.

-Cezaevinde yaşam nasıldı ve tecrit uygulamaları karşısında mahkûmlar kendilerini nasıl savundu?

Cezaevinde öğleden sonraları bir araya gelebiliyorduk. Dışarıyla bağlantımız koparılmıştı. Ancak iki haftada bir ailelerimizle görüşebiliyorduk. Güvenlik görevlileri ziyareti denetliyordu. Mektuplarımız kontrol altındaydı. Psikolojik ve fiziksel sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Tecrit duvarını yıkabilmek için RAF'taki kadın tutsaklarla birlikte ortak açlık grevi eylemleri yaptık. Dışarıdaki yakınlarımızın da bir örgütlenmesi vardı. Kamuoyu yaratmaya çalışıyorlardı. İçerideki ve dışarıdaki mücadele sonunda birleşti ve tecridin kısmen kırılmasında etkisi büyük oldu.

-Almanya'da cezaevinde yaşananlara karşı bir kamuoyu oluştu mu ve sizin içeride kaldığınız dönemle şu an arasında ne gibi farklılıklar var?

Bizim hareketimiz 1982 yılında kendini tasfiye etti. Hareketten kalanlar RAF'a geçti. RAF ise 1996 yılında kendini feshettiğini açıkladı. Şu an cezaevlerinde 4 politik tutsak var. 1970'li yılların kadrolarından hiç kimse kalmadı. Almanya'da yeni yeni gelişen politik hareketler var. Bunlar küreselleşme karşıtı örgütlenmelerle ortak hareket ediyorlar. Almanya'da son dönemlerde yaşanan sosyal yıkımın ardından politik hareketler ivme kazanmaya başladı.

-Dışarı çıkınca topluma uyum sağlamakta zorlandınız mı?

Sağlık sorunum nedeniyle erken tahliye edildiğim için 3 yıl devlettin sosyal yardımıyla geçindim. Dışarıya uyum sağlamak hiç de kolay olmadı. Sokakta ne yapabilirim, insanlarla nasıl ilişki kurabilirim, düşüncesinden uzun süre kurtulamadım. İnsanlarla deneyimlerimi paylaşamıyordum. Yoldaşlarımızla esas olarak gündeme getirdiğimiz kendi ilişkilerimizin ne kadar değiştiğiydi. Ama insan bunu da aşabiliyor. İçerideki tutsakların yaşadığı deneyimler ileride bir şekilde kamuoyuna açıklanacak.