ertuğrul mavioğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ertuğrul mavioğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2008 Pazartesi

“Genelkurmay Turları’nda Habercilik Yapamayacağınızı Bilirsiniz”



BİA Haber Merkezi - Ankara-istanbul

9 Aralık 2008, Salı

Gazeteciler Alper Turgut ve Ertuğrul Mavioğlu, medya temsilcilerine bayram öncesi basın turu düzenleyen Genelkurmay Başkanlığı’nın da gazeteciler için bir haber kaynağı olduğunu düşünüyorlar; ancak ekliyorlar: “Etkinliğe katılan haberci oto-sansür uygulayacağını zaten biliyor.”

Genelkurmay Başkanlığı’nın terörle mücadele kapsamında görev yapan bazı birliklere bayram öncesi basın turu düzenlemesini bianet’e değerlendiren Radikal gazetesinden Ertuğrul Mavioğlu, sorunun iki aşamada ortaya çıktığını söylüyor.

Mavioğlu: Genelkurmay da haber kaynağı ama..

Mavioğlu, ilk olarak Genelkurmayın medya kuruluşları arasında “kendine özgü ve ayırımcı bir akreditasyon sistemi” empoze etmesinde yaşandığını kaydediyor, diğer sorununsa davetli habercilerin etkinlikte peşinen sorularını neyle sınırlı tutacaklarını çok iyi biliyor olmasından doğduğunu ve özgür habercilikten söz edilemeyeceğini ifade ediyor: “Yoksa Genelkurmay da her haber kaynağı gibi gazeteci bilgi demektir.”

Turgut: Tek sesliliğe iman edersiniz

Diğer gazeteci, Cumhuriyet gazetesi muhabiri Alper Turgut da, koşulları iliştirilmiş gazeteciliğe (embedded) benzeterek ve “bavul tipi gazetecilik” olarak nitelendirerek sorunun haberciliğin sınırlandırılmasından görüyor:

"Bu koşullarda kısıtlı hareket olanağı sağlar ve sınırlı haber yapabilir. Tek sesliliğe iman edebilirsiniz. Basın özgürlüğünü rafa kaldırmamak adına, bize düşen alternatif planlar geliştirerek iliştirilmemiş gazeteciler olarak Güneydoğu Anadolu’ya kendi olanak ve imkânlarımızla haber turu düzenleyebiliriz. Ateş yağmuru altında beyaz bayrağını sallarken 1992 yılında Cizre’de katledilen meslektaşımız İzzet Kezer’in anısına saygısızlık da etmemiş oluruz.”

“Spor, sinema, magazin ve dahası... Her alanda fikir ve ifade özgürlüğü acımasız bir kuşatma altındayken, haberin ta kendisi güvenlik ve sansür çemberine alınmışken günümüz gazeteciliğin bağımsızlığından dem vurmak haliyle safdillik olur.” (EÖ)



BİANET’e yolladığım yazının tam hali ise aşağıdaki gibidir;

Bugün tüm dünyada, militarizme koşulsuz hizmet eden meslektaşlarımıza atfen “Embedded” diye söylenegelen ve bizdeki karşılığı –kaldı ki çok yerinde bir ifadeyle- iliştirilmiş gazeteciliğe tekabül eden kopkoyu bir gerçeklik var. Deyim yerindeyse bu bavul tipi gazetecilik, Irak, Afganistan işgalleri örneğinde olduğu üzere savaş koşullarında da karşımıza çıkıyor, büyük kapitalist şirketlerin çıkarları uğruna yanlarından ayırmadıkları ekonomi muhabirliğinde de...
Spor, sinema, magazin ve dahası... Her alanda fikir ve ifade özgürlüğü acımasız bir kuşatma altındayken, haberin ta kendisi güvenlik ve sansür çemberine alınmışken günümüz gazeteciliğin bağımsızlığından dem vurmak haliyle safdillik olur.

Genelkurmay Başkanlığı, arife günü ve bayramda gazetecileri Güneydoğu'ya götürecek, bölgede alınan güvenlik önlemlerinin yakından görülmesine ön ayak olacakmış. Ve hatta zaman zaman hayata geçirilen bu bildik basın gezilerinin sonuncusunda, Şırnak'ta canlı yayın yapılmasına da izin verilecekmiş. İnanın, insanın içinden lütfettiniz demek geçiyor.

Lafın özü şu; benim belirlediğim koşullarda -kısıtlı da olsa- hareket sağlayabilir, haber yapabilir ve tek sesliliğe iman edebilirsin. Basın özgürlüğünü rafa kaldırmamak adına, işte tam da bu noktada bize düşen alternatif planları ete kemiğe büründürmektir. Mesela iliştirilmemiş gazeteciler olarak Güneydoğu Anadolu’ya kendi olanak ve imkânlarımızla haber turu düzenleyebiliriz. Hem böylelikle, ateş yağmuru altında beyaz bayrağını sallarken katledilen (Cizre–23 Mart 1992) meslektaşımız İzzet Kezer’in anısına saygısızlık da etmemiş oluruz.

ALPER TURGUT

26 Kasım 2008 Çarşamba

‘Anımsamazsak daha çok öleceğiz’

Ertuğrul Mavioğlu ile üç kitaplık “Bir 12 Eylül Hesaplaşması”nı konuştuk.



Ertuğrul Mavioğlu’nun kaleme aldığı “Asılmayıp Beslenenler”, “Apoletli Adalet”, “Bizim Çocuklar Yapamadı” adlı üç kitaptan oluşan “Bir 12 Eylül Hesaplaşması” (İthaki Yayınları) sözümüzün konusu.

Kitapların yazılış amaçlarından bir tanesinin, birbirinden bağımsızmış gibi yaşanan acılar arasındaki, dikkatle bakılmadıkça asla görünemeyen organik bağın herkesçe bilinir hale getirilmesi olduğunu belirtiyor Mavioğlu.
Bir başka neden ise yakın tarihiyle bağları koparılmış olan toplumun hafızasını tazelemek. Ülkede yaşanan bunca zulme karşın boyun eğmeyenler de olduğunu göstermek.

Dolayısıyla uyarmadı demeyin! Bu söyleşinin kimi kısımlarını yüreğiniz kaldırmayacak, kendinizi o soğuk, o acı 12 Eylül dönemine geri dönmüş hissedeceksiniz. Satırlarda Kenan Evren darbeyi ilan edecek… Sokağa çıkamayacaksınız… Her an gözaltına alınabilirsiniz… Gözünüzü F Tipi bir cezaevinde (pardon erk deyimiyle otel de) açabilirsiniz..

HESAPLAŞMAYA HAZIR MISINIZ?

Tahayyül edin, avukatınıza hasretsiniz, kendisiyle eni konu mahkemede görüşebiliyorsunuz… Avukatınız ağzını açarsa eyvah! Sizinle birlikte o da dayak yiyor.. Emin olun yakın tarihin acı suretini ele alan söyleşi boyunca darbeci sopayı elinden hiç bırakmayacak!

Ertuğrul Mavioğlu’nun dediği gibi adalet zulümden, zulüm adaletten kendini yeniden peydahlayacak. Ve tüm bu yaşananların geometrik toplamı, o kocaman gövdesiyle ardıl kuşaklara yani bizlere miras kalacak.
Mavioğlu’nun üç kitaplık “Bir 12 Eylül Hesaplaşması”nda söz konusu darbenin, önceki muhtıra ve müdahalelerden farkını anlayacaksınız.

12 Eylül’ün sadece sol muhalefetin çok büyük bir şiddetle bastırılmasından ibaret değil; aynı zamanda devletin yeniden kurumlaştırılması demek olduğunu okuyacaksınız.

Kenan Evren kliğinin, sadece o günü teslim almakla yetinmediğini, gelecek kuşaklara da nasıl ipotek koyduğunu ve bunu devletin faşist kurumlaşmasını nasıl sağlamlaştırarak yaptığını…

Ertuğrul Mavioğlu ile “Bir 12 Eylül Hesaplaşması”na var mısınız? İşte başlıyoruz!

Gamze AKDEMİR

- Üç ciltlik bu incelemeyi hazırlamaya iten nedenler ve koşulların neredeyse hiç değişmediğinden bahsediyorsunuz “Bir 12 Eylül Hesaplaşması”nda.. Ve buna hiç şaşırmadığınızdan. Haklısınız durum tam da bu.. Keşke şaşırabilsek!

Keşke. Bakın, devletin ‘Hayata Dönüş’ adını verdiği ikisi asker olmak üzere 32 kişinin öldüğü eşzamanlı cezaevleri katliamları ve ölüm oruçları 2000’li yıllara damgasını vurdu. Devletin resmi sözcüleri, bu büyük vahşetin ardından ne kadar haklı olduklarını ispatlama çabasına girişerek şu tezi ortaya attılar:
“Yasadışı örgütler cezaevlerini birer terör kampına dönüştürmüştü ve oradaki çocuklarımızı kurtarmanın yolu, F tipi yüksek güvenlikli hücre cezaevlerinin açılmasından geçiyordu. Çocuklarımızı örgüt liderlerinin elinden kurtarmanın başka bir yolu yoktu ve operasyon çok az bir kayıpla sonuçlandı.”

CEZAEVİ DEĞİL OTEL, OTEL!

F tipi cezaevlerinin açılmasıyla birlikte dozajı giderek daha da artan zulüm yıllarının ve yüzü aşkın ölümün yolunu tam da bu cümlelerle açtılar. Üstelik bunu, hücre tipi cezaevlerini çok özgün bir buluş gibi göstererek yaptılar.

- Konukevi olayı…

Anlatılanlara bakılırsa, Adalet Bakanlığı yetkilileri Avrupa’daki cezaevi sistemini incelemişler ve yeni tip cezaevi mimarisini de bu standartlara uygun olarak tasarlamışlardı. Hücrelerin içindeki lavaboları, masa sandalyeleri, dolapları sergileyip, üstelik utanmadan bu hücrelerin oda olduğunu iddia ederek, cezaevinin işte ‘otel gibi’ olduğundan dem vurdular.

Ellerindeki propaganda silahları sayesinde, ülkenin cezaevleri tarihinden habersiz insanların üzerinde belli bir ikna gücü oluşturduklarına da hiç kuşku yok. Ama bu anlatılanların ne ülke cezaevlerinin geçmişten bugüne taşınan zulüm tarihiyle ne de insanın sosyal gerçekliğiyle uzaktan bile ilgisi yoktu.

BEYAZ ÖLÜMLER, ZULÜM POLİTİKALARI

Sosyal bir varlık olan insanın tek başına yıllar boyu hücrelerde tutulmasının onu insanlığından çıkardığı gerçeğini, süreç içinde kaçınılmaz hale gelecek olan “beyaz ölümleri” görmezden gelmemiz için ellerinden geleni yaptılar.

Üstelik bu ülkede tutuklular ne hücrelerle yeni tanışmışlar ne de ilk kez kıyıma uğratılmışlardı. 19 Aralık 2000’de gerçekleştirilen bu hazin katliamın ardından kentlerin dışına kurulan F tipi cezaevleri açılınca, tecrit esasına dayalı modern görünümlü bu vahşi sistemin, cezaevlerindeki yakın tarihimizle bağlarını kurmaya karar verdim.

Asılmayıp Beslenenler, sancılı bir yazım sürecinin ardından böyle doğdu. Okurlar, o kitaptan da gördüler ki, Türkiye’de cezaevleri 1980’li yıllardan beri zulüm, işkence, baskı, yasaklar üzerine inşa edilmişti ve F tipi cezaevlerinin açılmasıyla birlikte yaşananlar, 12 Eylül’den devralınan zulüm politikalarının sürdürülmesinden ibaretti.

‘KARNIMDAN UYDURMADIM’

Asılmayıp Beslenenler tamamlandıktan sonra aldığım olumlu tepkiler, beni 12 Eylül darbesine ilişkin yeni bir çalışma üretmeye zorladı. Bu kez adalet makinesi üzerinde çalıştım. 12 Eylül darbesinin hemen öncesinde ve sonrasında görev yapmış hakim ve savcıları buldum, konuşturdum.

Kitabın ana fikri olan “12 Eylül döneminde adaletin emir ve işkenceye dayandığı” olgusu, benim karnımdan uydurduğum bir şey değil; hukuka bağlı kalmaya çalışırken cuntanın başlarına binbir türlü iş açtığı dürüst yargıç ve savcıların tanıklığından çıkan, inkâr edilemeyecek kadar somut bir geçeklikti.

Apoletli Adalet adını verdiğim bu ikinci çalışma ile, memlekette adalet adına biçimsel değişiklikler dışında ciddi bir ilerleme kaydedilmediği somut olarak ortaya konulmuş oldu. Ne yargılama sistemi değişmişti, ne baskı, işkence ve zora dayalı ifadelerle hazırlanan iddianamelere hukukun kırıntısı girmişti.

GELEN GİDENİ ARATIRSA!
Sadece tabelalar değişmişti. Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri gitmiş yerine Devlet Güvenlik Mahkemeleri gelmiş, sonra ise bu mahkemeler “Özel yetkili” Ağır Ceza Mahkemeleri’ne dönüştürülmüş, böylelikle AB’ye verilen bir söz daha yerine getirilmişti.

Binanın üzerine yeni bir tabela asılmış olsa da sistem aynı kalmıştı. Yine savunma hakları kısıtlanıyor, yine polis fezlekeleri verilecek kararın aslını oluşturuyor, yine bir kişinin mahkum edilebilmesi için bir itirafçının beyanı ya da zor ve baskı altında alınan ifadeler yeterli görülüyordu.
Hatta yasal müeyyideler ağırlaştırıldığı için örgüt üyeliği vb. suçlarda kesilen cezaların ağırlığı 1980’leri bile aratır duruma gelmiş durumdaydı. Tüm bunları şaşırtıcı görmemem çok doğal.

‘ŞAŞIRMA, SOKAKLARA BAK!’

Bir ülkede cezaevlerinde ve yargı sisteminde adaletten söz edebilmek için önce sokaklara adalet gelmesi gerek. Çok yakın zamana kadar onlarca kişinin aynı gün içinde öldürüldüğü yargısız infazlara hep birlikte tanık olduğumuza ve bu devlet potansiyel olarak bu suçları işlemeye her an hazır bir örgütlenmeye sahip olduğuna göre, bunların cezaevlerinde çiçek dağıtmalarını beklemek de aptalca olur.

Haksızlıkların bu kadar meşru görüldüğü, gelir uçurumlarının bu kadar derinleştiği bir ülkede, eğer kâr hırsı bir yerde sonlanmayacaksa, bu vahşetin de son bulamayacağını ve verili koşullarda toplumu barış içinde yönetme imkânının bulunmadığını çözümlüyor olmamız gerekir.

MAKUS TALİH…
- Salt bir 12 Eylül, salt cezaevi, salt adım adım toplumsal travma güncesi değil mesela bir “Asılmayıp Beslenenler”… Ülkemizin yakın ve yazık ki makus tarihinde şekillenen ruh ve bilinç haritası da…

Yakın tarihimize şöyle bir göz attığınızda, amaçlananın toplumun ruhunu ve bilincini kirletmek olduğu çok net görünüyor. Makus talih de buradan geliyor işte…

Boyun eğdirilmiş, her emre itaat eden, yaşadığı haksızlıklara karşı çıkmayan, kişiliğinden uzaklaştırılmış, lümpenleştirilmiş, bilinci köreltilmiş bir toplum yaratmak. O yüzden fazlasıyla kirletilmiş olan bu toplumu yeniden inşa etmek şart ve bunun için baş aşağı duran her şeyi ayakları üzerine yeniden dikmek dışında başka çare yok.

YILDIRAMAZLAR…

- Cezaevi, o tecrübeli, o aşina mahkumların söylediğinden çok öte diyorsunuz. Kitap okumaktan, saz çalmaktan ve akşama kadar koğuşların arasında aylak aylak dolaşmaktan başka, bambaşka bir “şey” diyorsunuz. Hayat hızlı öğretiyor, yoksun bırakılmanın abc’sini dayıyorlar insana dediğiniz gibi.. O nedenle şimdi ‘cezaevi ne menem’in yerine ‘cezaevi direnme gücünüze nasıl katkı sağladı’ya öncelik vermeli..

Cezaevinin ne menem bir şey olduğuna dair yazdığım kitap, bu konuda yazılmış ve sayısı tahminen yüzü geçen çalışmanın yanında yerini aldı çoktan. Belki ileride cezaevlerindeki işkencelerin tek tek insanlar üzerinde yarattığı etkileri analiz eden bir çalışma da hazırlarım.

Şu kadarını söyleyeyim, zulmün neredeyse gündelik yaşama damgasını vurduğu cezaevleri, insanın kendini yeniden keşfetmesini sağlıyor. Öyle bir güç ki bu, duvarlarda asılı bir fotoğrafa el koymasınlar diye, yüz tane askerin arasına girmeyi, onlarla tek başınıza mücadele etmeyi bile göze alabiliyorsunuz.
Direnme gücünüz gelişiyor, hiçbir tarafta yumuşaklık olmadığı için siz de sertleşiyorsunuz. Ne kadar tepenize vururlarsa vursunlar boyun eğmemeyi öğreniyorsunuz. Kimliğinizi, kişiliğinizi korumak için gerektiğinde canınızı ortaya koymanız gerektiğini biliyorsunuz.

Ve zulmü uygulayanların direniş karşısında alçaldıklarını gördükçe de doğru yolda olduğunuzdan hiçbir kuşkunuz kalmıyor.

CUNTA: ‘HOŞGELDİN!’, TUTUKLU: ‘AAHHH!’

- Biliyorum bu sorunun yanıtı okurların içini kaldıracak ama ne yapalım sözünü etmeyelim mi yani.. Hepsi gerçek.. Tam da bu nedenle ‘standart cuntacı muamelesi önce neyi öngörür’ü ille de konuşmalı.. Kitaptan rol çalmalı..

Cuntacının standart muamelesi en önce ‘hoş geldin dayağı’nı öngörür. Şubelerde, karakollarda zaten işkenceden zayıf düşmüş, yaraları henüz kabuk bağlamamış gençlere acının, ödenecek bedelin asla son bulmayacağını göstermek için yapılır bu.
Daha cezaevinin dış kapısından girmenizle dayak atmaya başlarlar. Ellerinde sizin hakkınızda tutulan dosyaya göre bu dayak, günlerce sürecek hücre cezalarıyla da desteklenebilir. Hücrelerde de boş bırakılmazsınız. Dayaklar orada da sürer.

Yaşattıkları bu işkencenin onlar açısından büyük bir keyif aracı olduğunu ise hiçbir zaman düşünmedim. Asıl amaçlanan, her dayakta, her operasyonda bir ya da birkaç kişiyi daha direniş saflarından çekip koparmaktır. Çözülen, bağımsızlaşan tutukluların varlığı, heveslerini diri tuttuğu içindir ki, sopayı asla ellerinden bırakmak istemezler.

ADALETE İLİKLENEN APOLET…

- 12 Eylül cuntacıları kitlesel tutuklamaları ve işkencelerini yaparken, ilk el attıkları postalı dayadıkları “yargı” oldu tamam.. 12 Eylül’le adalete iliklenen apolet, kürsüye “emret komutanım”ı taşımakla kalmadı, yargıyı dönüştürüp üç maymunları da yarattı yine tamam. Peki ya bu duruma tepki gösteren hukuk insanları? Onların başlarına gelenleri de okuyoruz…

Apoletli Adalet adlı kitabımda tek suçu hukuka sahip çıkmak olan savcı, yargıç ve avukatların başlarına neler geldiğine ilişkin çok örnek var. Örneğin Diyarbakır’da bir askeri savcı iki işkenceyle ölüm vakasıyla ilgili soruşturma başlattığı için ‘komünist’ damgası yemekle kalmıyor, Lüleburgaz’a sürülüyor, hakkında soruşturma açılıyor.
İstanbul’da bir askeri hakim Behice Boran’ın tahliyesine karar verdiği için sürülüyor. Yine İstanbul’da bir askeri başsavcı, Genelkurmay’dan verilen “örgüt davaları toplu olarak açılacak” talimatına uymadığı için Erzurum’a tayin ediliyor.

Adana’da, İstanbul’da, Ankara’da ve daha pek çok ilde savunma yapmak isteyen avukatlar, “sıkıyönetim emirlerine aykırı hareket ettikleri” gerekçesiyle ya bölge dışına sürgün ya da hapis cezalarına çarptırılıyorlar.

Bir avukat, sıkıyönetim mahkemelerinde savunmanın rolünü işte bu yüzden şöyle tanımlıyordu: “Bizim mahkeme salonlarındaki görevimiz tuzluktan farklı değildi.”

CEZASIZ KALMIŞ GASP ADALETİ
- 12 Eylül adaleti cezasız kalmış gasp adaletidir. Ve uygulayıcılarının yanına kâr kaldı evet.. Ne dersiniz daha da kalacak mı?

12 Eylül döneminde tam 50 kişi idam edildi. Ben ve benden daha önce o süreci araştıran daha pek çok yazar, bu idamların gayri adil yargılama süreçlerinin ürünü olduğunu açıkça ispatladı. Bilmediklerimize de her gün yenileri ekleniyor.

17 yaşındayken idam sehpasına gönderilen Tabancayla öldürüldüğü iddia edilen ve bu nedenle Erdal Eren’e idam cezası verilen olayda, er Zekeriya Önge’nin, gerçekte kaza kurşunu ile yaşamını yitirdiğinin resmi belgeleri daha yeni ortaya çıktı.

Evet Erdal Eren idam edildiğinde henüz 17 yaşındaydı. Erdal Eren’in idam edilirken TBMM onayı alınmadığı için yasalar da çiğnenmişti. Erdal Eren işlemediği bir suçtan ötürü idam edilmişti. Ama tüm bunları ortaya koymakla Erdal Eren’i geri getirebiliyor muyuz?

Onu ve diğerlerini geri getiremediğimize göre, hiç değilse tüm bu yaşananlardan toplumun güçlü dersler çıkarmasını ve bu ülkeden gasp edilen adaletin gerçek sahiplerine iadesini istemek hakkımızdır. O vakit, inanıyorum ki kimsenin yaptığı zulüm yanına kar kalmayacaktır.

“OUR BOYS DID IT!” (BİZİM ÇOCUKLAR YAPTI!)
- “Our boys did it!” olayı da var tabi.. Söyleşimizde de mutlaka sözünü etmeli..

CIA Ortadoğu İstasyon Şefi Paul Henze’nin Türkiye’deki 12 Eylül darbesini Washington’a “Bizim çocuklar yaptı” diye bildirdiğini Mehmet Ali Birand sayesinde öğrendiğimizi teslim etmemiz gerek.

Hatta Henze yıllar sonra bunu inkar edecek gibi oldu ama, Birand işini sağlama almış, bu kez de ses kasetlerini çıkardı ortaya. Ben de “Bizim Çocuklar Yapamadı” adlı son kitabımın adını bu cümleden yola çıkarak koydum.

Onların yani ABD’nin çocukları, yani faşist generaller, büyük sermayedarlar, kapitalist küreselleşme sürecine Türkiye’yi de eklemlemeye çalışan emperyalistler yapmışlar, iktidarlarını sağlamlaştırarak zulüm tarihlerine yeni sayfalar eklemişlerdi.

Bizim çocuklar ise, yani emekçi yığınlar yapamamıştı. Sağlık olsun demekten başka çıkar yol yok. Önümüzdeki maçlara bakalım.

VAY SEN MUHALİF MİSİN? YOK OL!

- O maçları da devrolunan miras şekillendiriyor kuşkusuz. İncelemede de vurguladığınız gibi “Adalet zulümden, zulüm adaletten kendini yeniden peydahladı… Tüm bu yaşananların geometrik toplamı, o kocaman gövdesiyle ardıl kuşaklara miras kaldı…”

Burada 12 Eylül darbesinin, kendinden önceki muhtıra ve müdahalelerle olan farkına dikkat çekmek istedim. 12 Eylül sadece sol muhalefetin çok büyük bir şiddetle bastırılmasından ibaret değil. Aynı zamanda devletin yeniden kurumlaştırılması demek.

Kenan Evren kliği, o günü teslim almakla yetinmedi, gelecek kuşaklara da ipotek koydu. Bunu devletin faşist kurumlaşmasını sağlamlaştırarak yaptı.

MİRAS, FAŞİZAN DEVLET ÖRGÜTLENMESİ

Sendikalara, derneklere, siyasi partilere, sivil hayatın her alanına getirdiği yeni kurallarla, belki onlarca yıl emekçilerin, yoksulların, gençlerin bir daha bellerini doğrultamayacakları, adaletsizliklere, haksızlıklara karşı çıkamayacakları, karşı çıkma eğilimi ortaya çıktığı anda yok edilecekleri bir devlet örgütlenmesine girişti. Kalan miras budur ve etkileri halen açıkça hissedilmektedir.

- Sizce toplum bu durumla nasıl hesaplaştı (mı?)

Toplumun bu toplamla hesaplaşabilmesi, kendi sınıfsal çıkarlarına denk düşen bir irade savaşına girişmesini gerektirmekte. Bunun için, karartılmış bilincini tazelemesi, kendi sınıfsal çıkarları çerçevesinde örgütlenmesi ve mücadele etmesi şart.

Böyle bir irade, böyle bir örgütlenme gerçekleşirse eğer, hesaplaşma da 12 Eylül’ün zulmü ile sınırlı kalmaz. O zaman, bu vahşetin asıl planlayıcısı olan, “Şimdiye kadar onlar güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde” diyerek darbeyi sevinçle selamlayan büyük sermaye de kaçınılmaz olarak hesaplaşmadan payına düşeni alır.

TOPLUMU BOZMANIN YOLLARI…

- Mücadele iradesinin tırpanlanması… Kayıpların başında bu geliyordu diyorsunuz. 12 Eylül bunu işkenceyle yapıyordu, AKP günümüzde İslami sermayeyi dayayıp sistemi sistemlice ele geçirerek ve geniş kitleleri umutsuzluğa sevk ederek yapıyor.. Malum “dün” ile bugün arasındaki müşterekler, “toplum nasıl sağır oldu”nun aşamalarını ortaya koyuyor aslında..

Toplumun özellikle yoksul kesimlerinde İslamcılığın yaygınlaşması, bizim yıllarca depolitizasyon süreci dediğimiz olgunun ta kendisi. Gerçekte bir toplumu politikadan uzaklaştıramazsınız.

Toplumun bilinç düzeyi en düşük kesimleri için politika, evde karısını, çocuklarını dövmek, kahvede futbol için televizyon karşısında en yakın arkadaşıyla küfürleşmek gibi bir şeydir.

Politikayı ancak bozabilirsiniz. Bunu da toplumun yoksul kesimlerini kendi sınıfsal çıkarlarından uzaklaştırarak yaparsınız. Cunta bunu başardı. Toplumu depolitize değil, dezpolitize ederek. Kendi sınıfsal çıkarlarından uzaklaştırmanın, uyuşturmanın yolu olarak da İslamı kullandı.

‘UNUTMA EY HALKIM!

Fatih Güllapoğlu’nun “Tanksız topsuz harekat” adlı kitabında bütün ayrıntıları var bu operasyonun. Cuntacıların nasıl Kuran-ı Kerim bastırdıkları, elçilikler kanalıyla yurtdışında çalışan işçilere dağıttıkları, Uğur Mumcu’nun kuyruğundan yakaladığı Rabıta ilişkileri...

Bunların tümü, 28 Şubat döneminde, yani 12 Eylül’den 17 yıl sonra, balans ayarının bozulduğunu düşünen TSK’nın marifetleri. Şimdi laikliği keşfetmiş olabilirler. Şimdi AKP iktidarıyla çelişiyor gibi görünebilirler.

Ama, diğer yandan AKP’nin gerçekte 28 Şubat’ın ürünü olduğu ne çabuk unutuldu. Erbakan’ı iktidardan uzaklaştırmak için bölmediler mi Refah Partisi’ni? Bu partiden kopan büyük parça şimdiki AKP değil mi?

Asıl olan kitlelerin muhalif duruşunun önüne geçmek olduğuna göre, dün işkence ve zulümle boyun eğdirilen kitleler, bugün camilerde hocanın karşısında boyun eğiyor.

Peki ya sonuç? Sağırlık, körlük ve sükut tablosu değişmiş değil evet. Küçük karşı çıkışlar mı? Son iki yıldır 1 Mayıs’ta yaşananları anımsayın. Sıkarsınız biber gazlarını, sallarsınız sırtlarına copları, ertesi gün yine sessizlik...

Sorun, bu umutsuz tablonun sonsuza kadar böyle sürüp sürmeyeceğinde. Ama bence böyle gitmeyecek ve yine son iki yılın 1 Mayıs’ından örnek verirsek, eylemlerdeki direnç, gelişen iradecilik, muhalefetin toparlanma eğiliminde olduğunun güçlü işaretlerini veriyor.

POSTMODERN! 12 EYLÜL MAHKEMELERİ…

- 12 Eylül mahkeme salonlarını anlatın özetle.. Tutuklu ve hükümlülerin avukat hasreti, salon düsturu, usulü, nizamı, getiriliş, götürülüş esnasından burada da notlar düşmemiz kaçınılmaz, hatta gerek, şart..

12 Eylül döneminde Devrimci Sol davasından yargılandım. Mahkeme salonunda, bize yönelik saldırılar 15 Mart 1982 günü ilk duruşmadan itibaren başladı. Cezaevlerinde gördükleri baskıları anlatmak üzere söz almak isteyen arkadaşlarımız susturulmak istendi. Elbette ki dertlerini anlatmak istiyorlardı, çünkü cezaevlerinde tutulmamız eziyet göreceğimiz anlamına gelmemeliydi.

Kendi yasalarını çiğnediklerini yüzlerine vurmamız onları hayli sinirlendirmiş olacak ki, üzerimize askerleri saldırttılar. Pek çok arkadaş saldırılar sırasında yaralandı. Baktılar ki zaptetmeleri pek kolay görünmüyor, bunun üzerine davaları toplu görmeye hevesli oldukları halde sonraki duruşmalara bizi gruplar halinde götürme kararı aldılar.

DİLEKÇELER SÜMENALTI

O günlerde cezaevinde de saldırılar yoğunlaşmıştı. Bizi bilerek mahkemeye götürmüyorlardı. Kapı altlarında az dayak yemedik bu yüzden. Mahkeme heyeti ise, cezaevi yönetimi hakkındaki suç duyurusu dilekçelerimizi ısrarla sümen altı etti. Oysa adil yargılanma hakkı bilfiil cezaevi yönetimince çiğneniyordu.

Yaşanan çok açık biçimde hukukun yokluğuydu. Cezaevi yönetimiyle mahkeme heyeti arasındaki danışıklı dövüşü kör gözler bile görebilirdi. Biz suç duyurusunda bulunuyoruz, suç duyuruları yargılamayla ilgisi yok diye geri çevriliyordu. Ama diğer yandan yargılama sürecinin cezaevlerindeki işkenceler yüzünden engellendiği apaçık ortadaydı.
Kısa sürede ortaya çıktı ki, sanıksız duruşma mahkemenin işine geldiği için cezaevi uygulamaları karşısında sessiz kalmakla yetinmeyip destek bile vermiş. İşkence ile adaletin bu kadar içiçe geçmiş olduğu başka bir ülke daha var mıdır?

AVUKATA DA KONUŞMAK YASAK

Duruşmalarda avukatlara söz hakkı verilmezdi. Söz alan avukat birkaç dakika sonra ‘çok konuştun’ diye uyarılır, konuşmaya devam etmeye çalışırsa duruşmadan atılırdı. Üç kez duruşmadan atılan bir avukatın bir daha duruşmalara girme şansı kalmazdı.

Öyle zamanlar oldu ki, gözleri önünde müvekkilleri dövüldüğü için müdahale etmeye çalışan avukatlar da dayaktan nasibini aldı. Coplandılar, itildiler, tekmelendiler, küfür yediler. Ama ilginçtir yine de müvekkillerini yalnız bırakma onursuzluğuna düşmediler.

Üç kez duruşmadan çıkarıldığı için bir daha duruşmaya almama kuralı, tutuklular için de geçerliydi. İlk üç duruşma sonrasında bir daha sonsuza kadar mahkeme heyetinin yüzünü göremeyen arkadaşlarımız oldu.

DAYAK SERBEST.. YA ALLAH!
Mahkeme salonlarında gerçekleştirilen çok bilinçli, boyun eğdirmeye yönelik bu uygulamalar, cezaevlerindeki zulüm politikalarının parçası olmuştu. Bu da çok doğal bir durumdu aslında. Çünkü hem askeri yargıç ve savcılar hem de cezaevleri aynı merkezden yönetiliyordu. Bu zulmün asıl komutası ise adli müşavirliklerdeydi.

Mahkemelere gidiş geliş ise her zaman bir eziyet olarak tasarlanırdı. Sabah erkenden koğuştan alınmanızla birlikte dayaklar başlardı. Yeterince dövdüklerine kani olduklarında herkesi bir havalandırmaya toplarlar, burada kelepçeler takılır, ardından saatlerce, bileklere kan oturana kadar bekletirlerdi. Bu arada tuvaletinizin gelmesi, başka bir ihtiyacınızın varlığı onları asla ilgilendirmezdi.

Tektip elbise döneminde ise bu zulmün daha da katmerli hale geldiğini biliyorum. Tektip elbise giymedikleri için don atlet buz gibi havalandırmaya çıkarılan tutuklular bileklerine kan oturtuluncaya kadar sıkılmış kelepçelerle saatlerce üşürler, hasta olurlardı.

Bu uzun bekleyişlerin ardından şansınız varsa mahkemeye götürülürdünüz. Ama genellikle geç bir vakitte, “araç yok”, “asker yok” gibi bahanelerle koğuşa geri gönderilmeniz işten bile değildi. Eğer duruşmaya çıkarılırsanız, üstelik bir de don atlet gelmişseniz, hakim tarafından hemen duruşma salonundan atılırdınız.
DİRENÇ AZMİ…
- Otorite… İbreti alemciler… Zulüm… Zalim… Sürek avı… Yassak… Sakıncalı… Darbe… Üç kitaplık incelemenin alfabesinde en can alıcı yere sahip kuşkusuz.. Kelime bazında gidelim, başka hangilerini sıralamalı?

İdamları, katliamları, vahşeti, işkenceyi, manyetoyu, askıyı, falakayı, cezaevi kapılarında yerlerde sürüklenen anneleri, babaları, kardeşleri, eşleri baş sıralara yazardım. Köylerde karların üzerine yatırılanları, aşağılananları, yerlerde sürüklenenleri de.

Sonra suskunluğu, tepkisizliği, insanlıktan çıkmayı, bireycileşmeyi, yalnızlığı, ihaneti. Kapkaranlık duvar artlarındaki direnişleri, çığlıkları, haykırışları ve illa ki hiç susmayan sloganları, direnen diğer insanlarla muhteşem bir kardeşlik duygusu yaşatan, dirence direnç katan sloganları...

‘FOTOĞRAFLARDAKİ ÖYKÜLERİ YAZACAĞIM’

- Yakında hangi çalışmanızı okuyacağız?

Şimdi yakın tarihimizde yaşanmış olan bazı olayların arşivlerde unutulmuş olan fotoğraf karelerinin öykülerini yazmayı planlıyorum. Örnek oluşturması için böyle bir kareyi anlatayım.

30 Mayıs 1980 günü İzmir’de Ege Üniversitesi öğrencileri Nurhak dağlarında 1972’de öldürülen Sinan Cemgil ve arkadaşları için bir anma düzenlediler. Kısa süre sonra polis geldi ve öğrencilerin üzerine ateş açtı. Burada bir genç kasığından vuruldu.

Birinci fotoğraf karesinde genç bacaklarından kanlar fışkırmasına rağmen koluna giren iki sivil polis tarafından sürüklenerek hastane önüne getiriliyor. Önlerinde bir sedye var. İkinci fotoğraf karesinde ise genç yüzükoyun sedyede yatıyor. O artık bir ölü.

Bu olayı kaç kişi anımsıyor acaba? Yazacağım öykülerden sadece birisi bu. Böyle onlarca kare düşünün, unutulmuş, unutturulmuş, ölüm ve direniş enstantaneleri.

Sosyete sayfalarında sıkça rastladığımız şık beyler ve güzel bayanların akıl almaz servetleri asla yıkılmayacakmış gibi duran güçlerini, bizim gencecik ölülerimizi, memleket toprağına ait o büyük direnişleri bu denli çabuk unutmuş olmamızdan alıyor. Ve anımsamamakta inat edersek, inanın daha çok öleceğiz.

gamzeakdemir@cumhuriyet.com.tr

Bir 12 Eylül Hesaplaşması-Asılmayıp Beslenenler/ Ertuğrul Mavioğlu/ İthaki Yayınları/ 350 s.


Bir 12 Eylül Hesaplaşması-Apoletli Adalet/ Ertuğrul Mavioğlu/ İthaki Yayınları/ 271 s.

Bir 12 Eylül Hesaplaşması- Bizim Çocuklar Yapamadı/ Ertuğrul Mavioğlu/ İthaki Yayınları/ 381 s.


CUMHURİYET GAZETESİ KİTAP EKİ

21 Kasım 2007 Çarşamba

Delirten Hücrelere Karşı Çıkmak



Radikal Kitap Eki / 13 Nisan 2007

10 Kasım 2007 Cumartesi

Apoletli Adalet...


'12 Eylül Hesaplaşması'nın ikinci kitabı 'Apoletli Adalet'in yazarı Ertuğrul Mavioğlu

Tanıklar anlattı, ben yazdım...

Alper Turgut

Kendisi de cunta mağduru olan gazeteci Ertuğrul Mavioğlu, "12 Eylül Hesaplaşması" üçlemesinin ikinci kitabı olan "Apoletli Adalet"te, "toplumun dokusuna işlemiş olan haksızlıkların kökenlerini", yani 12 Eylül hukukunu masaya yatırıyor. Neredeyse çeyrek asırdır süren Devrimci Sol Ana Davası'nda yargılanan ve davanın geçen günlerde görülen duruşmasında, mahkeme heyetine Babil Yayınları'ndan çıkan "Apoletli Adalet"i sunan Mavioğlu ile cunta hukukunu konuştuk.

-Cuntacıların yargılanmasını engelleyen meşhur geçici 15. madde kaldırılabilecek mi sizce?

Kenan Evren ve diğer suç ortaklarının yargılanmasını engelleyen asıl olgunun, geçici 15. madde değil, toplumsal irade eksikliği olduğunu düşünüyorum. Cuntacıların yargılanması talebi, dar bir kesimin talebi olmaktan çıkıp, geniş yığınlara mal olursa, bu dalgayı durdurmaya ne geçici 15. madde ne de başka bir silahlı ya da silahsız güç yeter.

YETER Kİ GÜÇLÜ İRADE OLSUN...

-Peki cuntacılar yargılanmadan YÖK ve 1982 Anayasası gibi 12 Eylül'ün izleri silinebilir mi?

Cuntacıların yargılanabilir olması, içeriye ışığın girebilmesi için şart olan yeni bir pencerenin açılması gibidir. Bu pencere açıldıktan sonra gerisi elbette ki gelecek. YÖK de kalkar, yargı anlayışı da değişir, Anayasa da bu kez daha iyisi yapılmak üzere rafa kalkar. Dediğim gibi, yeter ki bu konuda güçlü bir irade olsun.

-12 Eylül döneminde açılan toplu davalar hâlâ sürüyor. Siz de cuntanın bir mağduru olarak yargılanıyorsunuz. Toplu davaların uluslararası hukuka taşınması konusunda ne düşünüyorsunuz?

12 Eylül 1980 sonrasında açılan Devrimci Yol ve Devrimci Sol davaları 24 yıl geçmesine rağmen hâlâ bitirilemedi. Özellikle Devrimci Yol davasında bazı sanıklar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvurup "uzun yargılama" nedeniyle tazminat almaya hak kazandılar. Geçen yıl Devrimci Sol davasında da buna benzer bir girişim vardı. Ben tüm yaşadığım haksızlıklara ve adaletsizliğe karşın, davamı AİHM'ye taşımayı düşünmüyorum. Çünkü Avrupa'dan gelecek adaletin Türkiye'deki yaraları sarmaya muktedir olduğuna inanmıyorum. AİHM'den adam başı 15 bin Avro gibi bir tazminat alıp onlara "hapiste uzun seneler yatırdık ama karşılığında parasını da ödedik" deme fırsatı tanımak yerine hesabı açık tutmakta fayda görüyorum.

-"Apoletli Adalet" ne kadar sürede oluştu, yazma sürecinde nelere dikkat ettiniz?

Aslında her kitap eksiktir. Ne kadar çok çalışırsanız çalışın eksiklikleri hissedersiniz. "Asılmayıp Beslenenler" yaklaşık dört yılda tamamlandığında bana göre hâlâ eksikti. Ama diğer yandan vermek istediğim mesajların tümünü verebildiğim için gerçekte tamamlanmıştı. Yaklaşık bir buçuk yıllık çalışma sonucunda "Apoletli Adalet"i tamamladım ve önceden planladığım gibi tam 12 Eylül 2005 günü, yani cuntanın 25. yılında çıkardım.

-Sanık, avukat, savcı ve hâkim... 12 Eylül'ün hukukunu gözler önüne serebilmek için kaç kişiyle görüştünüz ve bu anlatımlar içinde sizi en çok etkileyen hangisi oldu?

Hedefim 12 Eylül'ün 25. yılında 25 tanığı konuşturmaktı. Ama 23'te kaldı. İki tanık tüm çabalarıma karşın, bildiklerinin kendilerinde kalması konusunda ısrarlı oldular. Tüm tanıkların bende bıraktığı birtakım önemli izler var. Örneğin kitaba ilk konuşmacı olarak 12 Eylül yıllarında avukatlığımı yapan babam İbrahim Mavioğlu'nu aldım. Onun 1950'li yılların başında öldürülen kaçakçıların dosyalarıyla ilgili takipsizlik kararı vermeyi reddetmesi çok etkileyicidir. Avukat Nihat Toktay'ın Erdal Eren ile son kez kucaklaşmasını anlatırken söylediği, "Son kez öpüştüğümüzde sakalları bile çıkmamıştı daha. Sarı sarı tüyler vardı yüzünde" cümlesi beni fazlasıyla duygulandırdı.

-Peki, ilk kez sizin ulaştığınız bilgiler oldu mu?

12 Eylül arifesinde İstanbul Sıkıyönetim Başsavcısı olarak görev yapan Refik Karaa'nın toplu davaların Genelkurmay'da yapılan bir toplantıda verilen emir üzerine açıldığını anlatması bu kitabın şansıdır. 12 Eylül sonrasında Askeri Yargıtay'da görevli hâkim MD'nin Bahçelievler katliamı davasının dosyasından Abdullah Çatlı'ya ait yakalama tutanağının çalındığını ortaya çıkardığına ilişkin anlatımı da ilk kez bu kitapta dile getirildi. 12 Eylül'ün ilk yıllarında Diyarbakır'da sıkıyönetim savcısı olarak görev yapan Ümit Kardaş'ın, kolorduda yapılan işkencelerin 200 metre ilerideki binadan hâkimler, savcılar ve adli müşavir tarafından duyulduğunu, ama herkesin sanki hiçbir şey yokmuş gibi işine gücüne devam ettiğini anlatması, 12 Eylül adaletinin özet anlatımı gibi.

-"12 Eylül Hesaplaşması" adı altında bir üçleme planladığınızı açıkladınız, "Asılmayıp Beslenenler" ve "Apoletli Adalet"in ardından son kitapta neler yer alacak?

Son kitap, 12 Eylül'ün dejenere ettiği, depolitize ettiği sosyal doku üzerine. Geçmişin "kurtarılmış bölgeler"inin bugün ne durumda olduğunu merak etmez misiniz?

Cumhuriyet Pazar Dergi / 02-10-2005

Asılmayıp beslenenler


Hâkimler ardı ardına kalem kırıyor, yüzlerce tutuklu ölüm cezasına çarptırılıyor, toplumsal vicdan ise "Asmayıp da besleyelim mi" diye susturuluyordu. 12 Eylül, 50 kişinin idamıyla geçti tarihe. Ya asılmayı bekleyenler?.. Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu işte onları yazdı.

Alper Turgut

Sonu gelmez sorgu, işkence, operasyon, yasak ve tektip elbise dayatması... Cunta karanlığıyla 19 yaşındayken tanışan gazeteci Ertuğrul Mavioğlu cezaevlerinde üç, beş, on, on beş yıl geçirenlerin anlattıklarını bir araya getirirken aynı süreci bir daha yaşadı. 'Asılmayıp Beslenenler' darağacına 50 kişiyi yollayan cuntanın lideri Kenan Evren'in idamlarla ilgili "asmayıp da besleyecek miydik" sözlerine atıfta bulunuyor. Mavioğlu bir neslin 12 Eylül cuntasıyla hesaplaşmasının yolunu aradığını söylüyor.

- Kitabınızın girişinde "Gadre uğratılmış gençliğiniz için devletten alacaklı kaldığınızı" belirtiyorsunuz. Gerçekten Türkiye 12 Eylül cuntasıyla hesaplaşabilecek mi?

Eğer hesaplaşılsaydı o karanlık dönemin kurumları yaşamını sürdürmezdi. Cuntacıların yargılanmamak için kendilerini koruma altına aldıkları Anayasa'nın Geçici 15. maddesi 24 yıldır değiştirilemedi. Yüzlerce ölüme karşın bu insanlar yargı önüne çıkarılmamışsa 12 Eylül'ün dokunulmazlığı sürüyor demektir. Yüzlerce ölüyü bu toplum daha ne kadar taşıyacak? Onlarcası benim arkadaşımdı. Bu çalışma insan olmanın ve vicdanın ürünüdür.

- 'Asılmayıp Beslenenler'i yazmaya ne zaman karar verdiniz?

F tipi cezaevlerinin gündeme geldiği 2000 yılı başlarında karar verdim, çalışmalarım 'Hayata Dönüş' operasyonun ardından hız kazandı ve 4 yılda tamamlandı. 12 Mart'tan bugüne cezaevlerinin tarihsel panaromasını çizmeye çalıştım. Farklı kentlere giderek tanıklarla görüştüm. Aybastı, Fatsa, Tariş direnişini de kitabıma aldım. Metris, Mamak ve Diyarbakır başta olmak üzere birçok cezaevinde kalanlar, hapishane doktoruyken işkence görenler, cezaevi müdürüyken tutuklananlar ve yurtdışındaki cezaevlerinde tutulanlarla konuştum. Önce cezaevi psikoloğu sonra da TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi olan Mehmet Bekaroğlu'nun görüşlerine başvurdum. Tanıklar arasında 1984 ölüm orucuna katılanlar ile son eylemde yaşamlarını yitirenler de vardı. Tanıkların anlatımları önce iyi geldi. Bir süre sonra insanların yaşadıklarını anımsayarak seslerinin titremesi ve ağlamaları bende de etkisini gösterdi. Bir travmaydı ve sırtıma yük olarak bindi. Gerçeğe bağlı kalmak için benim ve tanıkların duyguları karışmamalıydı. Bir yılı aşkın süre ara verdikten sonra kitabı bitirdim.

METRİS'İN SİBİRYASI...

- Cezaevlerindeki baskı uygulamaları sistematik miydi?

1980-1981 yıllarında Diyarbakır Askeri Cezaevi'nden birçok tabutun çıkması cuntacıları geri adım atmaya zorladı. Dünyaya tecrit ülkesi olarak yansımamız işlerine gelmedi. Ama 1983 Kasım seçimleri sonrasında 'demokrasiye geçiş yaptık' söylemiyle başlayan saldırılar 1984 yılı başlarında tektip dayatmasıyla doruk noktasına ulaştı. Ülke genelindeki bütün cezaevleri baskının uygulandığı merkezler haline geldi. İnsanların çırılçıplak bekletildiği, işkence, taciz, hatta tecavüz olaylarının yaşandığı süreç ise direnme perspektifiyle aşıldı. Bir dönem Metris'in Sibirya adı verilen bölümünde direnen sadece 30 kişi kaldı. Onların inadı direnişin kazanımlarla sonuçlanmasına yol açtı. Diyarbakır ve Mamak'ta da direnenler ve eylem yapanlar vardı. 12 Eylül'ün yarattığı itirafçılara karşın siyasi muhkûmlar bir bütün olarak kendi kimliklerini korudular.

- 12 Eylül dönemi hapishaneleriyle F tipi cezaevlerini karşılaştırabilir misiniz?

12 Eylül'ü yaratanlar önce Davutpaşa, Alemdağ, Selimiye benzeri kışladan bozma, koğuş tipi cezaevlerini kullandı. Bir süre sonra bundan vazgeçen cuntacıların isteğiyle önce E tipi ardından da özel tip hapishaneler yaratıldı. Bu da yetmedi 'tabutluk' olarak adlandırılan F tiplerinin prototipi olan Eskişehir Cezaevi'ne geçildi. F tiplerinin açılması toplumda oluşan olağanüstü duyarsızlık sonucu gerçekleşti. Ben ve kitapta yer alan birçok kişi, hücre, tecrit ve izolasyonun tanıklarıyız. Depolitizasyon (politikadan uzaklaştırma) ve dezpolitizasyonu (politik kimliğin bozulması) hedefleyen F tipi hücreleri, sanki birdenbire ortaya çıkmış cismani varlık, mükemmel bir proje gibi görmemek gerek.

12 EYLÜL'DEN F TİPİ'NE...

- Tecrit, izolasyon ve tretman (iyileştirme) programlarının Avrupa ve Amerika'dan devşirildiği anlaşılıyor...

Kontrgerilla uzmanları, Avrupa'daki cezaevlerini gezip daha sonra öğrendiklerini Türkiye'deki cezaevlerinde uyguladılar. Örneğin IRA üyelerinin tutulduğu İngiltere'deki Long Kesh Hapishanesi'nin H blokları, F tiplerine çok benziyor. İtalya'da Kızıl Tugaylar'ın, AImanya'da Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun (RAF), Belçika'da Doğrudan Eylem'in, İspanya'da ETA üyelerinin 'yüksek güvenlikli' cezaevlerinde maruz kaldıkları tecrit uygulamaları bize de yansıdı. Türkiye'deki cezaevlerinde hem mimari, hem de ideolojik açıdan saldırı başlatıldı. Ancak Türkiye'deki uygulamalar daha sofistike...Çünkü 12 Eylül deneyimini F tipine aktardılar.

- Toplumsal sessizlik cezaevlerini bugüne getirdi. Peki sizce dışarısı nasıl?

Cezaevlerindekileri toplumdan izole ettiler. Yaşamı hücreleştirdiler. Son yıllarda toplumsal muhalefetin gerilemesi nedeniyle bir kısım aile dışında kimse tepki gösteremiyor. Yıldırım Türker'in dediği gibi artık 'toplum müebbet bir körlüğü yaşıyor'. Ben de aylarca hücrede kaldım. Bir süre sonra sinir sistemi dayanmaz hale geliyor. Zamanla içine kapanmaya başlıyor, yaşadığın olumsuzlukları iradenle yeniyorsun. Tecrit çıldırtmak için vardır. İnsan toplumsal bir varlık. Onları toplumdan koparıp 'bilimsel çalışmalar' doğrultusunda soyutluyor ve hücrelere yerleştiriyorsunuz. Geçenlerde bir arkadaşımdan duydum. F tipi cezaevinde lider konumunda gördükleri bir tutuklunun hücresinin tepesinde 15 saat iş makinası çalıştırıyorlar. Böylelikle seni uykusuzluktan, yorgunluktan çıldırtma noktasına getiriyorlar. Aynı Çin işkencesinde olduğu gibi... Yanı başlarındaki vahşete gözlerini kapatıp Ebu Garib Cezaevi'nde yaşananlara ses çıkartanları ise dürüst bulmuyorum. Irak'ta meydana gelen olaylar da Türkiye cezaevlerinde yaşananlar da küresel vahşettir.

Cumhuriyet Pazar Dergi / 06-06-2004