15 Temmuz 2010 Perşembe

KARADENİZ’İN AYDINLIK YÜZLERİ KONUŞUYOR





GÜLŞEN İŞERİ



Son yıllarda Güney Doğu’dan Karadeniz’e fındık toplamaya giden mevsimlik işçilere psikolojik baskı uygulanaduruyordu. Buna rağmen, çileli yolculuklarına devam ettiler, bazen kamyon kasalarında, bazen tuttukları araçla… Bazen bu çileli yol onlara mezar oldu. Ama yine de devam ettiler yol almaya. Her yıl fındık mevsimi geldiğinde, bizlerde onlarla yol aldık… Bazı yıllarda Diyarbakır’dan trenle Giresun’a gittiğimizde, Kürt işçilerle birlikte ne kadar mutluyduk. Adapazarı-Düzce’deki fındık bahçelerinde Çerkezlerle bir arada yaşayan, Kürt işçilerle röportaj yaparken… Arifiye Tren İstasyonu’nda denk geldiğimiz mevsimlik işçilerle hasbıhal ederken... Bu sene de Güneydoğu’dan bir trene binip işçilerle Ordu’ya gitmek ne güzel olacaktı. O hasatı güle oynaya kaldırıp, “Lazlar, Kürtlerin deniz görmüşüdür...” deyimiyle kahkaha atacaktık… Atar mıyız yine?



Haftalardır Güneydoğu’dan Karadeniz’e üç kuruş için mevsimlik işçi olarak fındık toplamaya gidenlere bu yıl yine bir ambargo uygulanıyor; Kürt kimliklerinden dolayı! Ne acı değil mi? Belki de pek çoğunuzun haberi yok, oysa son yıllarda can yakıcı ve ne yazık ki iç acıtan bir mesele olmaya başladı mevsimlik işçilerin durumu.
Duyduk, okuduk ki Devlet erkânı bir araya gelmiş Giresun’da, (5 Mayıs 2010) (İstanbul, Dersim, Sivas ve Bingöl’den emniyet, istihbarat ve askerî yetkililerinin yanı sıra, Amasya, Sivas, Giresun, Ordu, Gümüşhane ve Tokat illerinin üst düzey askerî ve sivil yetkilileri) ‘PKK Zirvesi’ yapılmış, hazır bunu konuşurken de, mevsimlik işçilerin durumunu da masaya yatırıp bir dizi karar çıkartılmış! Karadeniz bölgesine girecek Kürt işçilerin sıkı kontrol altına alınması, Karadeniz’e girmeyi başaran işçilerin ise fişleneceği vs vs…



Bu karar Karadenizlilerin kararı mı? Hayır. Onlar bu yılki fındığı da birlikte paylaşmak istiyorlar. Emeği bölüşmek, kardeşlik tohumlarını pekiştirmek istiyorlar… Peki, ‘açılım’ diyerek bölücük tohumu ekenler, siz gerçekten ne istiyorsunuz?
Karadeniz’in aydınları, sanatçıları, yazarları, fındık üreticileri 2007 yılında nasıl ki İsmail Türüt’ün ‘Plan Yapmayın Plan’ şarkısına tepki gösterip Ermeni kardeşlerine sahip çıktılarsa, Hrant Dink’e sahip çıktılarsa, bu kez de yıllardır kardeşçe yaşadıkları Kürt kardeşlerine sahip çıkıyorlar. Çünkü Karadenizliler halkların kardeşliğinden yanalar, Türkler, Kürtler, Ermeniler, Gürcüler, Lazlar, Çerkezler ve Megrellerin binlerce yıldır birlikte yaşadığı bu topraklarda ‘bu bölücük tohumunu’ ektirmemeye kararlılar…



Tabii tüm gelişmeler olurken Kürtlerin de kırgınlığı vardı… Şeyhmus Diken; (20 Haziran 2010 BirGün) Karadeniz’e Git(me)mek! başlıklı yazısında dile getirmişti bu kırgınlığını: “Fındığınızı siz yiyin, içi de kabuğu da sizin olsun...” dedi… Diken yazısında bir de soru sormuştu: “Acaba bir finduğin içuni, yar senden ayri yemem" diyen Laz uşakları ne diyeceklerdi bu ‘güvenlik gerekçeli’ devlet politikasına?” İşte Diken’in bu sorusuna yanıtlar Karadenizli aydınlardan geldi bile… Önce Karadenizli Dilek Dindar, BirGün’de yazdığı (29 Haziran 2010) ‘Kürtçe Dido Nana söylemek zamanı’ başlıklı yazısıyla biz hepimiz kardeşiz diyordu…



Sonra tepkiler arttı ve Karadenizli aydın, sanatçı, yazar… Kaygılarını dile getirdiler. Bu süreci hızlandıran Dilek Dindar, Karadenizli, aydın, sanatçı ve yazarlarla ortak bir deklarasyon yayınlayacaklarını dile getirdi. Dindar süreci anlattı; aydın, sanatçı ve yazarlar “bir finduğin içuni yar senden ayri yemem” dedi…


Mircan Kaya Müzisyen / İnsanız, insanlık öldü mü?


Otuz altı yüzyıl kadar önce, Babil’in kurucusu Hammurabi güçlülerin güçsüzlere haksızlık yapmasını önlemek için adaleti ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Musa, Firavun’un karşısına çıkıp insanların kendilerine sahip çıkma hakkını talep etmişti.
12 Eylül 1980’de devlet Kürt halkına savaş ilan etmişti, yok sayarak. İleri yıllarda ise, dönemin iktidarı Kürt realitesini tanıdığını ilan ederek Kürt halkına kendi olabilmek hakkını sözde geri verdi. O vakte kadar ise Kürt lafı etmek bile mümkün değildi. Bütün çocukluk ve genç kızlık yıllarım boyunca çevremin bana enjekte ettiği bir düşünce vardı. Türk dışında herhangi bir kimlik (Kürt, Poşa-Ermeni, Laz, Gürcü vs. farketmez) aşağı sınıftan insanları temsil ediyordu. Yaşadığım şehirdeki Kafkas Ermeni çingeneleri olan Poşalar toplumun iyice dışında yaşarlar, gündüzleri ikinci sınıf hizmetlerde çalışırlar (temizlikçilik, kalaycılık, hademe vs.), akşamları ise Kafkas dağlarının tepesine çekilirlerdi. Kürt oldukları halde bunu saklayan çok değerli arkadaşlarım oldu.


İktidar (hangisi olduğu önemli değil) pintice verdiği hakları bir taraftan kendine bağımlı kılarak, bu toplumu teşkil eden halklara verdiğinden fazlasını talep ederek veya fazlasından yoksun bırakarak toplumu kendisi bölmüştür. Türk ulus bilincinin yaratılmasının temelinde aşırı pompalanmış bir milliyetçilik ve bunun kaçınılmaz sonucu olan ayrımcılık yatar.

Özgür olmak, kendini kendi gibi ifade etmek, kendi olarak var olmak hakları ellerinden alınmış insanlar iktidarın yarattığı dolaylı şiddette karşı kaçınılmaz olarak şu ya da bu biçimde karşı koyarlar. İnsana bağlı olduğu halde insanı unutan hiçbir sistem ayakta duramaz, eninde sonunda başarısızlığa uğrar.


Peki ya Doğu Karadeniz insanına ne oluyor? Bu aşırı milliyetçi ve kör tavır nasıl açıklanabilir? Bölge halkının bilinci tevekkül ve konformizmle körelmiş durumda. Bana dokunmayan bin yaşasın zihniyeti bölge halkını iktidarın kollarında pışpışlatmaktadır. Eğer bu insanlar Laz ise ben değilim. Eğer bu insanlar Gürcü ise ben değilim. Ben insanım. Dedem yanında çalıştırdığı Kürt aileyi toprak sahibi yapmıştı. Ben onlarla büyüdüm. Hepimiz önce insanız. Kadın, erkek, işçi, yabancı, yurttaş, mülteci, Kürt, Türk, Laz, Gürcü, Ermeni vs. vs. gibi kategorilere indirgenmeden önce insanız! İnsanlık öldü mü?


Yılmaz Okumuş Mizah yazarı / İnsan kardeşini dışlar mı?

Valİlİk ve emniyet yetkilileri belli ki Nazilerden kopya çekiyor. Korkum şudur; bu uygulanan ambargoyu yeterli bulmayıp Kürt vatandaşların kapılarına çarpı işareti koymaya kalkabilirler.


Egemenler bazen “Asırlardır bir arada kardeşçe yaşadık” derler Kürtler için.
Eğer biz iddia ettiğiniz gibi Kürtlerle kardeşsek, kardeşlerimizin Karadeniz’de çalışmasına neden engel oluyorsunuz? İnsan kardeşini dışlar mı?
Bu kararınızla, düşmanlık tohumlarına elverişli bir ortam hazırladığınızın ve o tohumları gübrelediğinizin farkında mısınız?

Tut ki kışkırtmaya hazır vaziyette hassas! Birkaç Karadenizli vatandaşımız, “Kürtleri

Karadeniz’de istemezük” dedi... Peki siz devlet olarak niye onları pışpışlıyorsunuz? Mevsimlik Kürt işçilerini çalıştırmak isteyen, aldığınız bu karara karşı çıkan yüzbinlerce Karadenizli var, onların sesini neden duymuyorsunuz? Niye bütün çözümleriniz bu hassas vatandaşların isteği doğrultusunda oluyor? Orada kimse var mı?

Mehmet Gümüş Müzisyen / Kürtlerle birlikte biz de inciniyoruz

Her fındık mevsiminde bu ırkçı ve şoven yaklaşımlara tanık oluyoruz. Bu yaklaşımlar önce halk arasında yaygınlaştırıyor, sonra da resmî ağızlardan dillendiriliyor. Ne yazık ki çoğu zaman bu yaklaşımların merkezinde devlet yöneticileri oluyor. Kürt vatandaşlarımız inciniyor, aşağılanıyor; onlarla birlikte bizlerde inciniyoruz. Hepimizin içi acıyor. Hem hamasi söylemlerle devlet bütünlüğünden vs’den söz edeceksiniz, hem de ayrımcılığın, ötekileştirmenin, dışlamanın zemini hazırlayacaksınız. Böylece “Terörü önleme”nin bir yolu olarak kendi vatandaşınıza Kırmızı Kart göstermeyi düşüneceksiniz; Urfa’dan gelip Ordu’ya , Giresun’a, Trabzon’a giremezsiniz diyerek. Bu ve benzeri yaklaşımların Kürt Sorunu’nun çözümüne hiçbir katkı sunmadığını herkes biliyor aslında. Bırakın katkı sunmayı, sorunu derinleştiren yaklaşımlar bunlar. Bu dezenformasyondan etkilenen ve konunun özünü göremeyen kimi insanlarımızı ayrı tutarak sunu söyleyebilirim ki; bu yaklaşımı savunan ve servis edenler bu ülkenin bu tür sorunlarla birlikte yaşamasını isteyenlerdir bence. Bu sorunun çözümünden rahatsız olanlardır, çıkarları zedelenenlerdir.


Yıllardır Karadeniz’de Kürt vatandaşlarımız fındık topladı. Hangi sorun yaşandı? Hangi olay çıktı? Kime ne zararları oldu? Ben fındık üreticisi Ordulu bir sanatçı olarak yıllardır fındığın Kürt vatandaşlarımızın toplamasından hiçbir sıkıntı duymuyorum.
Ülkemizde dostluğun, kardeşliğin , barışın , sevginin ve birlikte yaşama arzusunun yaşam biçimine dönüşmesini isteyen herkes bu anlayışa karşı çıkmalıdır. Bizleri ayrıştıran anlayışları değil, birleştiren anlayışları savunmalıyız.


Niyazi Koyuncu Müzisyen / Emeği de fındığı da paylaşacağız

Böyle bir idea olması bile tamamen utanç verici bir durum. Güney doğudan iş ve ekmek için gelen Kürt kardeşlerimize konulmaya çalışılan ambargoyu kınıyorum. Bu tamamen insanlık dışı ırkçı şovenist bir yaklaşımdır…
Bu kararı alan ya da almaya çalışan yöneticilerdir. Karadeniz’de yaratmaya çalıştıkları halkları birbirine düşman etmektir...
Ama Karadeniz halkı kesinlikle oyuna gelmeyecektir. Ekmeğini de fındığını da paylaşacaktır. Son olarak işin, ekmeğin rengi, dini, dili yoktur. Karadeniz’deki yöneticilerin anlaması dileğiyle.


Özcan Alper Yönetmen / Açık şekilde suç işleniyor


AçIkçasI uygulama ve öncesinde yapılan toplantıyı duyduğumda inanamadım. Diyarbakır’daydım ve Şehmus Diken’in BirGün gazetesindeki yazısından öğrendim. Bu kararı devlet erkinden birileri almış olsa da açıkçası bu çifte standarttan dolayı öncelikle bir Karadenizli olarak kendimi de suçlu hissettim. Ve sonrasında süreci yakından takip etmeye çalıştım. Kararın kendisi hiç şüphesiz Nazi Almanyası döneminin kararlarını aratmayan bir uygulama. Birincisi bu kararı alanlar bence açık şekilde suç işlemişlerdir. Kim neye dayanarak insanların çalışma için ülke içinde bir yerden başka bir yere gitme hakkını alabilir. Sürekli bölücülük paranoyası yaratanlar kendileri açık şekilde ayrımcılık ve bölücülük yapıyorlar. Soruna yaklaşımın kendisi, tabii devletin ve hükümetin Kürt meselesine genel yaklaşımın dışında değil. Halen daha soruna güvenlik meselesi içerisinde yaklaşıyorlar. Yıllardır uyguladıkları askerî çözümün bu sorunu çözmediğini görmek istemiyorlar. Hatta bırakın devlet ve hükümeti, solun değil sadece sosyalistlerin bile alkış tuttuğu Kılıçdaroğlu bile sorunun bu tarafları ile uğraşmaktansa gidip mevzide poz verecek kadar olayı basitleştirebiliyor... Oysa şimdi öncelikli olarak biz Karadenizliler ve ülkedeki tüm kamuoyu bu insanların neden üç kuruş için zaten insanlık dışı bu koşullarda çalışmaya geldiğini (yani doksanlı yıllar boyunca bu insanların köylerinin nasıl yakıldığını ve zorunlu göçe tabi tutulmalarını) ve neden devletin bunu bile onlara çok gördüğünü daha çok anlatmamız gerek. Bu arada bu insanlar daha önceki yıllarda da burada şehir dışında tutulup, günlerce GBT taramasından geçirilip hatta şehir içine sokulmuyorlardı. Özellikle bu bölgedeki demokrat insanların bu dönemde çalışma için gelen insanlarla dayanışma ve daha çok temas kurmaları gerekiyor oysa.
Ve biz şimdi sahip çıkmasak yarın sanırım Rize belediye başkanı olduğu söylenen o zattan daha pervasız, ırkçı zihniyette kişilerin insanlığa sığmayacak açıklamalarına maruz kalacağız hep beraber. Bu yüzden yıllardır Karadeniz üzerine özellikle dayatılan bu politikalara karşı, Karadeniz halkları, ekmeğini ve kardeşliğini yeryüzünün tüm halkları paylaşmaya hazırdır demek gerek.


“Karadeniz’in aydınları onuruna sahip çıkıyor”

DİLEK DİNDAR

Karadenİz kimliği benim için önemlidir. Çünkü tıpkı VİYA gibi özgürlük sembolüdür. Kazım gibi, Fikri Amca gibi devrimcidir. Kardeşlik gereksiz bir sözcüktür bizim oralarda, çünkü zaten kardeşçe yaşarız. O yüzden son yıllarda yaşananları anlamak zor geliyor bana. Başka şeyler oluyor artık topraklarımda. Kanser, göç, HES’ler, fındık taban fiyatları...


Çernobil meyvelerini ölümlerle vermeye başladı; sahil yolu bağrımıza bıçak gibi saplandı; HES’ler Demokles’in kılıcı gibi tepemizde. Derken bir de ırkçılık tohumları ekilmeye çalışılıyor. Birileri Kürtleri kimliklerinden dolayı sokmayalım buraya diyor, kimileri işten atıyor, belediye başkanıyım diyen bir zat “ikinci eşi Kürtlerden alalım” diyecek kadar pervasızlaşıyor, Diyarbakır’dan Baro Başkanı Rize Belediye başkanı ile düzeysizlik konusunda yarışa giriyor. Aklın almadığı bir nokta...


Neresinden bakarsanız bana, bize yabancılaşıyor artık. O nedenle geçtiğimiz günlerde, her daim barışa ve kardeşliğe dair yazdıklarıyla umudumu diri tutanlardan sevgili Şeyhmus Diken’in kırgınlığı, beni de ve sanırım pek çoğumuzu da derinden yaraladı. BirGün’de buna dair yazdığım bir yazı yayınlanınca konuya dair tepkiler gelmeye başladı. Karadenizli hemşerilerimin yanı sıra pek çok sanatçı, yazar, aydın konuyu tartışmaya başladı. Şu sıralar Karadeniz’in gerçekten aydınlık yüzleri kendi onurlarına sahip çıkma hazırlığı içerisinde. Önümüzdeki günlerde ortak imzalı bir deklarasyonla bir Karadeniz ziyareti hedefleniyor. Özetle, şimdi hep birlikte Kürtçe ‘Dido’ söylemeye hazırlanıyoruz.

Onur Gülbudak Psikolog - Fındık üreticisi / Bu iç içelik, fındık hasatının bir ritüeli

Bİlmeyen için, bilmeden konuşan için söyleyeyim, fındık köylüsü yoksuldur. Dahası, ülkenin en yoksul köylülüğü bu bölgededir. Şimdi… Yoksulların yaşadığı ve fiyat politikaları ile alabildiğine mağdur edilmiş bir tarım bölgesine, yoksullar yoksulu ve mağdurlar mağduru başka bir grup olan Kürt tarım işçileri geliyor. Böylesi girift yoksulluk varyasyonlarının doğal bir sonucu olarak kâh itişerek, kâh sevişerek bir şekilde bir arada yaşıyoruz kaç yıldır… Her şey bir yana, bu iç içelik, fındık hasatının bir ritüeli, hatta, bazı bölgeler için –işgücünün göç etmiş olması nedeniyle– zorunlu koşulu haline dahi gelmiş durumda. Sonra birileri çıkıyor, bu gruplardan birinin üzerinde netame rüzgarları estirerek bu, “bir arada emek üretme” eylemini kriminalize ediyor. Bu netame rüzgârı biz fındık üreticilerinin kanaati ve gündemi değildir. Bu, Kürt sorununda, Ermeni, Rum sorununda korku yaymaktan başka mahareti olmayanların gündemidir. Fakat, bölgede yaşanan yoksulluğun, bu yoksul iki grup arasında çarpık, problemli bir sosyal pratiğe neden olduğunun da altını çizmek gerek. Fındık köylüleri, “konar göçer” olarak gördükleri Kürt tarım işçileri karşısında kendilerini yerleşik, muasır, görgülü ve trajikomik olarak “zengin” hissediyor. Bu, 5 kuruşu olanın, daha doğrusu “5 kuruşu dahi olmayanlar” kategorisinin dışında kalanların, 3 kuruşu olanlara göre kendilerini iyi ve zaman zaman üstün hissetmeleri gibi bir şey…


Bu his, yoksul olanın, diğer yoksulun insan emeği üzerine mülkiyet geliştirme hevesi gibi trajik bir sosyal sıkıntıyı beraberinde getiriyor. Bunun en somut göstergesi Karadenizli köylülerin “dışarıdan gelmiş” olan Kürt tarım işçilerini, yerli tarım işçilerine göre daha az ücretle, daha ağır şartlarda çalıştırma eğilimi olarak ortaya çıkıyor. Yoksulluğun bulandırdığı bu çarpık algıdan kurtulmak gerek. Ben bize ait gündemin bu olduğuna inanıyorum. Yoksa, fındık köylülerinin Kürt kardeşleri ile aralarında Kürtlükleri nedeniyle objektif olarak bir sorun yok, hiç de olmadı. Burada mesele, yoksul olanın, daha yoksul olanı (dışarıdan geleni) kendi mağduriyetine ortak ederek derdini hafifletme yönelimidir. Bunu aşmak için Kürt tarım işçilerinin çalışma şartları ve ücret belirleme konularında söz söyleme ve tayin hakkını tesis edecek bir zemin yaratılmalıdır. Mevsimlik işçilerin öz örgütlenmeye yönelmeleri uzak bir hedef gibi dursa da, bu çözüm üzerine esaslıca durmak gerekiyor. Kürt işçilerin bölgemize, dayıbaşı, çavuş vs. denilen soyguncu aracılarla, ağaların, beylerin aracılığıyla, nerede nasıl çalışacağını dahi bilmeksizin gelmeleri yerine bir öz örgütün gücü ile gelmeleri, orada burada alınan güvenlik bahaneli zirveleri de zorlaştıracaktır. Öz örgütlenmeye giden yolda bir ilk adım olarak, tarım işçilerinin çalışma şartlarını belli standartlara koşullamak, bu standartları belirlerken Kürt işçilerin söz söyleme hakkını tesis etmek onların ekmeklerini risk altında bırakan zirveleri boşa çıkarmak adına da önemli bir adım olacaktır.

Tülin Özen Oyuncu / Yalnızlaştırılıyoruz

Son zamanlarda giderek artan ayrımcılığı, kini, birbirine tahammül edememe, birbirini dinlememe halini büyük bir mutsuzlukla ben de herkes gibi takip ediyor ve üzülüyorum...
Ama bir taraftan biliyorum ki; biz ortak sorunları, ortak mutlulukları,ortak esprileri,şarkıları, masalları, yemekleri olan, birçok kültürün birleştiği bir toprakta yasıyoruz ve bu ‘ortaklık’ bizi, aslında birbirimize kulaklarımızı, yüreklerimizi açtığımız anda, anlamaya başlayacağımız bir noktaya getiriyor.
Karadeniz’den, yani bu değişik kültürlerin, evden eve, mahalleden mahalleye değişebildiği bir coğrafyadan böyle bir haber almak, cennet gibi bir güzellikte yaşayan insanların böyle sert, ayrımcı bir tepki verebileceğini görmek, yaşadığımız topraklarda güdülen siyasetin, tarım sektöründe giderek artan sorunların, ekonomik durumun zorlaşmasının insanların kulaklarını, yüreklerini birbirine nasıl kapattığına şahit olmak ne yazık ki ne hale geldiğimizi, getirilmek istediğimizi acı bir şekilde gösteriyor.
Ortak problemlerimize karşı beraber hareket etmek yerine, sorunun kaynağını ırka, dine, dile dayandırmaya çalışmak bizi ne yazık ki çözümlerimizden, insani sorumluluklarımızdan her geçen gün daha da uzaklaştırıyor, acımasızlaştırıyor ve yalnızlaştırıyor. Karadeniz’e ait fotoğraflarda ‘yeşilin her tonunun’ görülmesi bize nasıl bir mutluluk ve gurur veriyorsa, birbirimize baktığımızda da aynı çeşitliliği görmenin mutluluğunu yaşamalı ve belki de hayatta bulup bulabileceğimiz bu en büyük zenginliğin tadını çıkarmalıyız.

Alper Turgut Gazeteci-yazar / Fındık kadar bir mesele değil


IrkçIlIk, kuşkusuz insanlığın ortak düşmanıdır. Halkların kardeşliği şiarından bir adım öte durmak dahi, sakıncalı sonuçlar doğurabilir ve aşırı milliyetçilik, emperyalizmin koşulsuz dayanağıdır. Halkları birbirine düşman et, çekil ve seyret. Neyse konuyu fazla dağıtmaya gerek yok ancak özellikle Karadeniz’de ziyadesiyle milliyetçi bir tırmanış var. Üstelik yeni de değil. Sanırım 1996’da Ordu’da başlayan, Trabzon, Samsun derken bugün Giresun’a uzanan bir hat izleyen bu sorun, Doğu’da, Güneydoğu’da çatışmaların yeniden alevlendiği bir süreçte, elbette yakıcılığını koruyor, koruyacak. Mevsimlik fındık işçileri, yıllardan beri üç otuz paraya çalışan Kürt emekçilerinden oluşur. Yurttaşlık derken, kimlikteki doğum yeri hanen nedeniyle ambargo yemek, hiçbir durumda Türkiye halklarının çıkarına değildir.
Şimdi ortak hareket etmenin tam zamanı, şayet karşı çıkmazsak, kıvılcım bir anda büyür ve bir bakarız ki; ülke yangın yerine dönüvermiş. Evet, Ahmed Arif’in dediği gibi, “Kız alıp, kız vermişiz, tavuklarımız birbirine karışmış”, halkların kardeşliği adına, fındık kadar bir mesele değil bu, dağlar kadar büyük ve acil çözüm gerek.

KARMATE Müzik grubu / Bu ambargo çözümsüzlük düğümü

Çözüm bekleyen birçok sorunun, kanayan yaranın üzerine; her geçen gün yeni hatalar, yeni sorunlar ilmik ilmik işleniyor. Her yaz çoluğuyla çocuğuyla bir parça ekmek umuduyla yollara düşen işçilerin çektikleri zorlukların üzerine bir de kimlik sorununun eklenmesi, devletin Karadeniz’e kapılarını kapatması kabul edilebilir bir durum değil. İddialara göre; Kürt işçi yerine Gürcistan’dan fındık işçisi getirilmesi konuşulmuş. Türkiye’de işsizlik sorunu varken öncelik Doğu ve Güneydoğu’daki işçilere verilmelidir. Söylenenlere göre yapılacak denetimlere rağmen Karadeniz’e girmeyi başaran işçilerin ise fişleneceği iddiaları çok çirkin,aşağılayıcı bir durum.
Kürt açılımının içinin boş oluşu ve toplumda doğurduğu kaos üzerine işçilere uygulanan bu ambargo çözümsüzlükler üzerine bir düğüm daha atmaktadır. Aşsız, işsiz kalan insanların devlete öfkesini kabartmaktadır. Kürtlere uygulanan şimdi de iş sahasındaki engeller “biz” olabilme yolundaki çabaları hiçe saymaktadır. Bizler üstlendiğimiz misyon itibariyle Karadeniz’de konuşulmakta olan çeşitli dillerdeki ezgilere albümümüzde yer vererek coğrafyamızın kültürlerini bir arada tutmak ve bütünlüğü korumak için çabalıyoruz. Uygulanan stratejilere, dayatmalara inat müziğin evrenselliğine olan inancımızla tüm halkları kucaklamayı hedeflerken yani çözümsüzlüklere müzik aracılığıyla cevap vermeye çabalarken, farklı mecralarda da olsa bu şekilde yıkıcı gücün uygulanması ikilemleri çoğaltmakta ve taraflar yaratmaktadır. Ayrıca rahat koltuklarında oturan dar görüşlü insanların etnik kimliklerinden dolayı işçilere ambargo koymaları toplumdaki ayrımcılığı ve öfkeyi de tırmandırmaktadır...(Biz Karadeniz’de Gürcü, Laz, Hemşin, Rum… Yıllarca bir arada yaşadık...


Hiçbir zaman aramızda kimlik çatışması olmadı. Hep dışarıdan bazı etkenler bizleri birbirimize düşürmeye çalıştı ama olmadı da, bakın hâlâ bir aradayız ve hâlâ gelin ve damatlarız birbirlerimize. Bu renkli coğrafya içerisinde bu kadar çeşit kültürü bağrında barındıran Karadeniz’in üzerinden artık kalksın, gitsin kara bulutlar... İçimizdeki her kültür bu bütünün bir parçası, her gelen misafir de başımızın tacıdır...)

Yaşar Kurt Müzisyen / Sinsi bir tuzak bu

Ne oluyor Karadeniz’de... Ne olmuyor ki... Güzelim akarsuların önü kesiliyor, zaten az olan toprak artan nüfusu beslemiyor. Sahil boyuna çirkin ve kötü yapılar birbiri ardına inşa ediliyor. Yoğun bir genç nüfus eğitim olanaklarından yoksun ve işsiz kahveleri dolduruyor. Çayın ve fındığın getirisi sorunları çözmüyor. Her gün daha da yoksullaşan kitlelerin bu öfkesi birileri tarafından ötekileştirilmiş insanlara yöneltiliyor. Her gün medyamızda Kürt sorunu üzerine yorum üreten kanaat önderleri yeni hainler ve düşmanlar yaratma da şiddetin ekmeğine yağ sürüyor. Bu gün Kürt işçilere yönelen şiddet yarın kimbilir daha kimlere yönlenecek. Karadeniz’de şiddet yeni bir şey de değildir; üstelik biraz tarihi karıştıranlar daha önce başkalarına da aynı sinsi tuzakların kurulduğunu açıkça görür.

Rüştü Baş Gazeteci-Yazar / Fındık dalda kalsın mı?

Öncekİ yıllarda Karadeniz’e ülkenin her tarafından toplama işçisi geliyordu. Bu defa ‘zapt-u rapt’ altına alınıyor? Kim ki dayıbaşı, yasal kurumlara uğrayacak, kimlik bildirimlerini sunacak ondan sonra bahçeye girecek...
Aslında önceki yıllarda da yapılan bu idi. PKK “terörü” tırmanışa geçince idari makamlarda işi biraz daha sıkı tutma gayreti görülüyor. (Örneğin sokaktaki adam: “800 milyon toplama parasını alıp götürdüler, teröre yatırdılar” söylemine öylesine inandırılmış ki, aksini söylemeye kalksanız ve deseniz ki: “fındığın satışından Ordu’nun tamamına bu kadar para girmedi” ne yazar!) Atış serbest, bu ve benzeri söylemlerle birliktelik yerine, ayrıştırma gayreti güdenlere medyanın da iltifat etmemesi, en azından doğru rakamları bulup, yazması gerekmez mi? Yangına körükle gitmek ne kazandırıyor? Anlamakta zorlanıyorum! Fındık toplama zamanı gelince, çalıştıracak işçi bulamayacaklarını, bulanların da 50-60 lira günlük vereceğini hesap etmiyor?


Halkın Gazetesi BİRGÜN

30 Haziran 2010 Çarşamba

Bir konserin çok ötesinde..





Grup Yorum ile birlikte 55 bin “Adalı” isyanın, umudun ve sevginin türkülerini söyledi.


25 yıl çekilmezdi Grup Yorum olmasa

HATİCE TUNCER

“Adalılar türkü söyler susar bütün namlular” diye bir ağıt söylenir 1971’den bu yana dilden dile. “3-5 kişi ile koskoca karanlıklar imparatorluğuna kafa tutan” Adalılar’a yakılmış bir türküdür. “Karanlık denizinin ortasında, güneşi batmayan bir ada”nın sakinlerini anlatır Maltepe Cezaevi’ndeki hücresinde yazdığı şiirinde Mahir Çayan... Dünyanın dört bir yanında zulme, kahpeliğe, sömürüye karşı “özgürlüğün türküsünü söyleyen”dir Adalılar... “55 bin Adalı” önceki akşam İnönü Stadı’nda Grup Yorum ile birlikte isyanın, özlemin, umudun ve sevginin türkülerini söyledi. 25 yılın baskısına, gözaltına, cezaevine genç müzisyenlerin, dinleyicilerinin yürekleriyle bugünlere taşıdığı marşlardan şarkılardan bir ışık yaydılar Taksim Meydanı’na İstanbul Boğazı’na.


12 Eylül’ün üzerinden henüz 5 yıl geçmişti. Üniversiteli 4 müzisyen genç isyanlarının, sevdalarının şarkılarını yazdılar. 1985’ten bu yana 25 yıl durmadan “türküler susmaz halaylar sürer” dediler ve 25 yıl hiç durmadan gecekondu direnişlerin işçi memur grevlerine, mitinglere, öğrencilerin gösterilerine, tutuklu yakınlarının eylemlerine ezgilerini kattılar.


Türkiye’nin birçok kentinden, İstanbul’un her yerinden her yaştan, her meslekten 25. yıl buluşmasına gelenler konser saatinden çok önce İnönü Stadı’nın çevresini doldurdular. Devrimci gençler, yaşamlarının bir döneminde Mozambik’teki, Angola’daki devrimci mücadeleye selam gönderenler, işkence tezgahlarından geçip hala ayakta durmaya çalışanlar, devrimci günlerini nostalji ile ananlar, hala direnenler, işçiler, memurlar, işsizler, yoksullar, cezaevlerinden yeni çıkanlar, ölüm oruçlarının izlerini taşıyanlar, devrimci ortamda bulunmak isteyenler, başörtülüler, askılı giysili kadınlar, uzun saçlı genç erkekler, çocuklu kadınlar, aynı heyecanı yaşamanın dostluğuyla birbirlerine gülümseyerek, selamlaşarak beklediler. “Bir ulusun türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan çok güçlüdürler” pankartıyla karşılandılar statta.



Sevda kuşananlar

Grup Yorum’un gencecik müzisyenleri de heyecanlıydılar, kolay değildi yalnızca Türkiye’nin değil, dünya starlarının dahi hayallerini süsleyen stat konserinde binlerce kişinin karşısına çıkmak. Ama disiplinli, özverili ve arkalarında büyük bir ailenin imecesiyle alınlarının akıyla çıktılar büyük buluşma gecesinden.
Grup Yorum, Şef Orhan Şallıel yönetimindeki 60 kişilik İstanbul Syhmphonic Project Senfoni Orkestrası, Grup Yorum Korosu, Ladies Centlmen Korosu eşliğinde saat 21.00’e doğru “Göç Destanı”yla sahnedeki yerini alırken, stat maytaflarla, çakmaklarla aydınlandı, alkışlarla, sloganlarla inledi. Yorum efsanelerinden biri Uğurlama’yda ilk şarkı: “Ey sevda kuşanıp yollara düşen/Bilesin bu yollar dağlar dolanır..Yare ulaşmadan düşersen eğer/Yarına sesinin yankısı kalır.”



Yorumcular dinleyicilerini selamlarken



“Halkın haklı kavgasını, umudunu yüreklerde taşıyanlar, toprağa ter akından emekçiler, işsiz bırakılanlar için söylüyoruz” diye konuşurlarken statta “Maden işçileri onurumuzdur” sloganları yayıldı, TEKEL direnişini anlatıldı. 12 Eylül’ün karanlık örtüsünü kaldıranlara selam gönderilirken Yasemin Göksu, geceye Yorum’un “Yiğitler Bitmez Bizde” şarkısıyla konuk oldu. Sahnenin iki yanıdaki büyük ekranlara büyük ozan Ruhi Su’nun görüntüleri yansıtılırken Yorum “Şişli Meydanı’nda Üç Kız” ağıtını “Ruhi Su Dostlar Korosu” ile birlikte seslendirdi. Yılların usta oyuncusu Tuncel Kurtiz, halen cezaevinde ağır hastalığıyla mücadele eden Ümit İlter’in “Bağdatlıyız, Bağdat’tayız” şiirini okurken Suavi “Defol Amerika” şarkısını seslendirdi. 17 yaşında idam edilen Erdal Eren’in için yazılan “Büyü” şarkısını söyleyen Nejat Yavaşoğulları “25 yıl çekilmezdi Grup Yorum olmasa..” sözleriyle Yorum’un mücadelesinin anlamını özetleyiverdi.



Sanatçı korosu

Çocuklarını ölüm orucu direnişlerinde kaybeden, cezaevleri kapısında insanca yaşam koşulları için mücadele veren Tutuklu ve Hükümlü Yardımlaşma Derneği’nden (TAYAD) başları beyaz tülbentli kırmızı bantlı anneler, Yorum’un en saygın konukları arasındaydı. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım ile çok sayıda sanatçı, yönetmen, gazeteci, yazar, sendikacı Yorum’un 25. yıl şölenine ortak oldu. Beşiktaş Çarşı grubu da tribünleri dolduran en hareketli gruplardan biriydi.


Yorum’un “Başeğmeden” albümüne sesleriyle katılan onlarca sanatçı, 25 yıllık mücadeleye desteklerini konsere gelerek gösterdiler ve Suavi, Nejat Yavaşoğulları, Haluk Levent, Birol Topaloğlu, Erdal Bayrakoğlu, İbrahim Karaca, Murat Kekilli, Grup Marsis, Uğur Karataş ve onlarca sanatçı “Defol Amerika” korosunu yeniden oluşturdu. Sanatçı korosu, “Bella Çav” marşını okurken sahayı hınca hınç dolduran binlerce kişi, deniz gibi dalgalandı.



Devrimci ozanlar



Aşık Mahzuni’yi ekranlarda izlenirken “Çeşmi Siyahım” şarkısını söyleyen Yorum, konserini Cem Karaca, Moğollar, Selda, Tülay German, Ahmet Kaya gibi isyanı, sözü olan sanatçıların görüntüleri eşliğinde sürdürürken “Dadallar, Pir Sultanlar ve devrimci ozanlara” saygıların dile getirdiler. 1968’lerde kabaran isyan dalgasının liderleri Deniz Gezmişler, Mahir Çayan’lar, İbrahim Kaypakkayalar’ın görüntüleri akarken “Mahir Hüseyin Ulaş kurtuluşa kadar savaş” sloganları yükseldi.
“Munzur” türküsünün ardından And Dağları’na uzanıp “Yeni Şarkı” akımının yaratıcıları Victor Jara’yı, Carlos Pueblo’yu selamlarken Venezuela’nın tanınmış sanatçılarından Ali Primera bir şarkısıyla Latin Amerika rüzgarı getirdi. Venezuela Komünist Partisi Genel Sekreteri’nin görüntülü mesajındaki “Chavez’den selamlar” sözlerine binlerce kişi “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganlarıyla karşılık verdi.



Bir yanımız tutsaklık



Halen Trabzon Cezaevi’nde bulunan Muharrem Cengiz’in konsere gönderdiği sesli mesajda “25 yıllık bir düş...Bir yanımız hep tutsaklık” diyordu. Yurtdışında yaşamak zorundaki İhsan Cibelik geceye “Ulaş Bardakçı’ya ağıt” ile katıldı.
Konserin ikinci yarısında “Dağlara Gel Dağlara”, “Gel ki Şafaklar Tutuşsun”, “Keça Kurdan” şarkılarıyla sahada halay halkaları kurulurken tribünlerdekiler de yerleri dar olsa da halaydan geri kalmadılar. Filistin halkının mücadesine Arapça bir şarkıyla selam gönderilirken dünya halklarının önderi Che Guevara, “Comandante Che” şarkısıyla anıldı. DİSK’e bağlı Genel İş Sendikası Başkanı Erol Ekici’nin konuşmasının ardından 1 Mayıs marşıyla bütün stat bir anda ayağa kalktı.
Ve sonlara doğru yaklaşırken 55 bin kişilik koro “Cemo”yu bir ağızdan söyleyerek İnönü Stadı’ndaki tarihi bir konsere ortak olurken “Haklıyız Kazanacağız” gecenin son sözü oldu.



Bir düştü önceki gün Grup Yorum’un ve 55 bin kişinin İnönü Stadı’nda yaşadığı ve yaşattığı. Bir konserin çok ötesinde...Hayal kurabilenlerin, hayallerinin peşinde koşabilenlerin, görmek isteyenlerin görebileceği bir düştü...Yalnızca düşlerini buluşturabilenlerin, düşlere ortak olmak isteyenlerin gecesiydi.





Cumhuriyet Gazetesi

7 Haziran 2010 Pazartesi

Erdoğan Tokatlı'yı yitirdik...





Türk Sineması’nın kan kaybı sürüyor, Yeşilçam’ın kaleleri teker teker düşüyor. Son kaybımız ise yönetmen, senaryo yazarı ve çevirmen Erdoğan Tokatlı. Galatasaray Lisesi’nde açılan sinematek ile birlikte sinema sevdasına yakalanan ve hatta bir dönem film eleştirmenliği de yapan Tokatlı, tam yarım asır önce Memduh Ün’ün asistanı olarak ilk kez bir film setine ayakbastı. Elbette, sinema yapmak, sette soluklanmaktan geçer. O, Ertem Eğilmez ve Halit Refiğ ile de çalışarak kamera arkası için deneyim kazandı.


“Son Kuşlar” ile yönetmenlik koltuğuna oturan ve alkışa layık bir iş kotaran Tokatlı, ardından uzun bir süre piyasa filmleri ve fotoromanlar çekti, çevirmenlik yaptı. Erdoğan Tokatlı, “72. Koğuş”, “Seyyid”, “Suçumuz İnsan Olmak”, “Fidan”, “Eşrefpaşalı” ve “El Kapıları” gibi ses getiren yapımlara imza atmasını da bildi. Beyazperdeyi hiç bırakmasa da 20 yıl önce TV’ye geçti ve pek çok dizi projesini hayata geçirdi. Eski Film Yönetmenleri Derneği Başkanı Erdoğan Tokatlı’nın belki de sinemamıza en büyük katkısı, filmlerimizi yurtdışına tanıtmak amacıyla bazı meslektaşlarıyla işbirliğine girmesidir. 1980'li yıllarda Beyoğlu'nda arkadaşlarıyla ofis kuran Tokatlı, başta “Sürü” olmak üzere filmlerimizi Avrupa’yla tanışmasına aracılık etti. Yeni kuşak, Erdoğan Tokatlı’yı pek tanımaz, o, sinemamızın isimsiz kahramanlarından biriydi.

Alper Turgut

25 Mart 2010 Perşembe

Evlenmek, boşanmak ve günah keçisi Facebook




ABD’de Facebook’un boşanma nedenleri arasında sayılması ve bunun giderek artan bir ivme izlemesiyle ilgili soru soran kadın dergisi “Seninle”ye verdiğim yanıt;


“Facebook, evlilik kurumunu derinden sarsan sanal bir çılgınlıktır. Böyle saçma sapan bir önerme olabilir mi? Kesinlikle hayır. Boşanmak mevzubahisse tükenen aslen ilişkidir, böylesi bir durumda Facebook da olsa olsa günah keçisi olur. Ya da koskocaman soyut bir bahane... Sebep bambaşkadır, adını koymak gerek. Misal kıskançlık... Peki, anlayışsızlık nasıl? İsterseniz, kuruntu, sabit fikirlilik ve dahası da var. Evlilik kurumu, insanların özgürlüklerini kısıtlayan, kompleksleri açığa çıkaran, çiftlerin birbirini gönüllü-gönülsüz zapturapt altına aldığı bir işlevselsizlik ile resmedilecekse şayet, muhakkak bir tükeniş ve çırpınış sürecine girilmiştir. “Biz”i ister istemez unutan ve zamanla “sen” ve “ben” şeklindeki adı konulmamış bir rekabete dönüşüveren birliktelikten artık ne hayır gelir? Gelmez, gelemez...

“Makyaj malzemelerin benden daha önemli mi?”, “Tuttuğun takım mı değerli yoksa ben mi?” gibi sorular ile senin ailen, benim ailem minvalindeki sayıklamalar ve bilcümle gereksiz ayrıntı varken Facebook’un suçu olsa kaç yazar. Üstelik Facebook’ta her şey sere serpe... Asla bir koruma kalkanı yok... Herkes birbirini tanıyor, ilişki durumunu biliyor, fotoğraflarını görüyor ve paylaştığı videolardan karakter tahlili yapabiliyor. Yaşı, işi, hobileri, dini, siyasi görüşü... Her şey ayan beyan... Merak kediyi öldürür de, insanın yakasını rahat bırakır mı? İlkokul arkadaşını buluyor biri, diğeri eski sevgilisini... Eskiden neydi, bugün ne hale geldi? Statü, medeni hal, ulaştıkları mertebe... Asıl kıskançlık, çiftler arasında yaşanan değil, bireyin içinde saklanan oluyor. Ve ister evli, ister bekâr, bir noktadan sonra hepimiz iliğimize dek yalnızız. O yüzden hatırlanmayı diliyoruz, en büyük korkumuz ise fark edilememek. Kurt olmak cesaret ve maharet ister, bizimse tek derdimiz ve telaşımız sürüden kopmamak, gerisi laf-ı güzaf...” Alper Turgut

8 Mart 2010 Pazartesi

Her depremin ardından aklıma takılan adam



ALPER TURGUT


Büyük Marmara Depremi sonrasıydı. Hiç unutmam, unutamam. Kapatıp yüreklerinin gözlerini, Ege’de, Akdeniz’de harala gürele eğlenenleri bilmem söylememe gerek var mı? Sanmam. Hikâyeme döneyim. Gölcük’teyim. Nasıl da sıcak, cehennem misali… Ve yorgunum ölesiye… Tişörtümden vazgeçeli birkaç gün olmuştu. Toza, tere, dumana bulanmış ve ceset kokusu tamamına sinmişti. Kir pas içindeki beyaz atletim ise tümden renk değiştirmişti. Enkaz hükümdarlığında çevremi kolaçan ediyorum. Ağlamalar çoktan tükenmiş, sesler kısılmış, sadece derin ve içten saygınlığıyla mahveden ağır bir matem havası vuku bulmuştu. Ne menem bir tartıydı bu. Canlı olması canı yakan, insanı dermansız bırakan bir yas tablosuydu…

Yüzünde her hangi bir mimiğin yakalanması adeta imkânsız olan bir adam yaklaştı yanıma. Omuzlarında sanki yılların yükünü taşıyordu. Hafif kamburdu. Beyaza çalan kirli sakalı, dağınık saçları aklımda kalmış. Ve ayaklarını sürüye sürüye yürümesi… Titriyordu.

— Gazeteci misiniz?

— Evet, Cumhuriyet’te çalışıyorum.

Ben sormadan o başladı anlatmaya, “Yaz günü. Uzaktan dostlarımız gelmişti, muhabbet ediyorduk. İçki masasını kurmuştuk. Rakı bitince, eşofmanlarımla içki almaya indim. Üzerimde kimliğim dahi yoktu. O esnada deprem oldu. Eve koştum. Yıkılmıştı. Eşim ve çocuklarımı yitirdim. Ailem yok oldu. İki veya üç gün sonra işyerime gittim, orası da enkaza dönmüştü. Evim, işim, eşim, çocuklarım, dostlarım, iş arkadaşlarım her şeyimi kaybettim. Günlerdir apartmanın enkazında ailemle çektirdiğimiz fotoğrafları arıyorum, bulamıyorum. Sevdiklerimin yüzlerini unutmaktan korkuyorum. Artık hissetmiyorum. Belki sonra ama şimdi değil. Ve sanırım en acısı hatıralarımı yitirmek olacak.”

Gözyaşları anıların izleriyse şayet göz pınarları kurumuştu onun. Sorgusuz sualsiz ifadesini vermişti. Denizi çekilmiş, kumu kalmıştı. Suskun bir dramdı tam karşımdaki… Zamanın insafına bırakılmış ve sadece soluk olan bir harabe… Hayatın sillesi bu kadar mı ağırdır?

Ölümün, acının, kanın, gözyaşının, şiddetin tarifini bilirdim. Notlarımı alır, fotoğraf çeker ve haberimi yazardım. Dramlara yoldaşlık edip, yansıtmak… Evet, işimdi bu benim. Ama tam bu noktada durmak lazım… Gazeteciden önce insanım ben. Karşımdaki adam, tepeden tırnağa azap içinde… Hangi üzüntüsünden alıkoyayım, hangi derdine merhem olayım? Ne anlatayım, ne şekilde avutayım? Anılarına ulaşmasına nasıl yardım edeyim? Kahretsin…


Sessizliğe Karşı'dan

19 Şubat 2010 Cuma

Sanatçı cephesi, “açılım”a kısmen hazır...




ALPER TURGUT

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile sanatçı ve aydınların “demokratik açılım” buluşması bugün başlıyor. Erdoğan ilk etapta, ses sanatçılarını, Dolmabahçe Sarayı bitişiğindeki ofisinin müştemilatında saat 10.00’da ağırlayacak. Yuvarlak masa toplantısı, bir brunch (geç kahvaltı) şeklinde gerçekleştirilecek ve etkinlikte güncel ülke meseleleri konuşulacak. İkinci toplantı ise sinemacılar ve sahne sanatçılarının katılımıyla önümüzdeki günlerde yapılacak. Üçüncü ve son toplantının konukları ise yazarlar...

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “Sağcı-solcu-arabeskçi ayrımı yapmadan herkesi çağırdık” diyor ancak çağırılacakların isimlerin nasıl belirlendiği ayrı bir muamma... Kaç gündür, listeler ile uğraşıyoruz, çünkü ortada kesinleşmiş isimler yok. Başbakanlık Kalemi dâhil kimse bilmiyor. Ama ilginçtir, ortada isim listeleri dolaşıyor. Sanki seçilmişler için şifreli bir V.İ.P. partisi... İsim listesi olmayınca, işe körlemesine girmekten başkaca bir çare de kalmıyor. Sırayla Deniz Türkali, Sinan Çetin, Sırrı Süreyya Önder’i arıyoruz, davet edilmemişler. Eski manken, yeni şarkıcı Demet Akalın ise davetliler arasında... Akalın’ın daha sonra özür dilemesine neden olan gafı ise hala akıllarda. Akalın, 2008 yılının Mayıs ayında verdiği konser sırasında, “Ne oldu, soğuktan ağzınız diliniz tutulmuş olabilir de bari tempo, alkış filan yapın. Diyarbakır'dan mı geldiniz hepiniz? Dağdan mı? Nereden geldiniz anlamadım yani” demişti. Evet, nereden nereye...

Sonra adını vermeyeceğimiz biri, “Ferhat Göçer’in ne işi var orada, politika ile ilgisi yok ki onun” diyor, bir başkası, AKP’nin parti binalarından çıkmadığını söylediği Murat Göğebakan’ın davetliler arasında olmasına bozuluyor. Ve bir diğeri, çağrılanlardan bir bölümünün apolitikliğinden bahisle, “Açılım yerine, acaba telif haklarında mı ısrarcı olacaklar?” diye soruyor. Kimi katılmayı boyun borcu biliyor, kimi katılacaklar için üzülüyor. Kimi yandaş olarak nitelendirme kaygısı taşıyor, kimi “barış” ve “özgürlük” için her şeye hazırım diyor.

Biz, bazı sanatçılara menajer kalkanı yüzünden ulaşamadık, bir kısmını sağdan soldan derlemek durumunda kaldık. Hüseyin Çelik; “Katılım daha yüksek olsun isterdik ama o zaman toplantı amacına hizmet etmiş olmazdı. Amaç yüz yüze olmak ve sanatçılara söz vererek katkı sağlamaları” şeklinde konuşuyor. Katılımın sınırlı olmasının bir başka nedeni ise daveti reddedenler ile davetli olduğu halde gitmek istemeyenlerin varlığından kaynaklanıyor.

Birçok görüşün birleştiği nokta ise; yeni bir anayasa istemi ile hak ve özgürlüklerin iadesi... Sanatçı cephesinde, toplantının heyecan yarattığı kesin. Başbakan ile Kürtçe konuşmak isteyenler, dosya hazırlayanlar ve dahası... Anlaşılacağı üzere ülke gündeminin her an değişmesine, her şeyin toz duman içinde kalmasına karşın sisler arasında dahi olsa “umut” hep var. Ve bugün direnişteki Tekel işçileri, aydın ve sanatçıları Ankara’ya bekliyor. “Demokratik Açılım”, kapalı kapılar ardında değil, meydanlarda konuşulsun diyerek...

Hükümet ve sanatçıların buluşmasında geleceğe dair somut bir adım mı atılacak yoksa toplantı, AKP’nin sanatçılar aracılığıyla gerçekleştirdiği gösteriye mi dönüşecek? Herkesin kafasındaki asıl soru ise bu...

Tarık Akan; “Beni çağıran olmadı, zaten çağırsalar dahi gitmem. Çünkü bu politik bir harekettir. Dünyada sanatçıları toplayarak böyle bir hareketin içine giren inanın hiçbir ülke yoktur. Başbakan, yine yandaş olanlar ve olmayanlar diye ikiye bölmeyi başardı. Tamam, edebiyatçıları toplarsınız ama sanatçıları bir araya getirip, bunu bir gösteriye dönüştüremezsiniz. Ve sanatçıların görsel bir malzeme olma hakları yoktur. Oraya katılacak sanatçı arkadaşlarım adına gerçekten çok üzülüyorum. Fethullah Gülen Ödülleri’ni çıkıp alanlar, bir ibret belgesi olarak tarihe geçtiler bile... Bu da elbette tarihe kalacaktır. 12 Eylül 1980 Cuntası’nın ardından darbeci generallerle fotoğraf çektiren sinemacı arkadaşlar vardı, biz tepki gösterdik ve onlardan koptuk. Gidip çağdaş sinemacılar olarak örgütlendik.”

Arif Sağ; “Sonuçta bu ülkede demokrasi istiyoruz, insanların özgürce yaşamasını istiyoruz. O yüzden gidip yerinde görmek lazım. Gidelim ve aklımıza gelenleri söyleyelim. Bu tür olaylardan kaçmakla, protesto etmekle olmaz. 28 yıldır, 12 Eylül anayasası ile koyun koyuna yaşıyoruz ve şimdi gidip sorun, asker bile bu anayasayı onaylamaz. Parlamentonun şu andaki yapısı hiç iç açıcı değil. Bu parlamentonun, 1982 Anayasası’nı değiştirecek bir hali var mı? Yok. Önemli olan niyet etmek ve meselenin çözümlenmesi için uğraşmaktır. Türkiye’deki sanatçılar çok da müdahil değildir. Saysanız, politikaya kafa yoran 10 sanatçı çıkmaz. Bizim sanatçılarımız, dünya ve ülke meseleleriyle uğraşmaz, politize olmuş sanatçılarımız yok. Sanatçılarımız, genellikle eğlence sektörüne hizmet ederler.”

Rojin; “Karadeniz’e gidip Kürtçe konser veren ilk müzisyenlerden biriyim. Sanatçı olarak daha özgür bir ortamda, ülkenin her yanında konser verebilmek istiyorum. Tüm gerilimlerin ortadan kalksın, herkese eşit muamele yapılsın. Toplantı için çalıştım ve 7, 8 maddelik bir liste hazırladım. Ayrıca bunu bir dosya olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a sunacağım...”

Vedat Yıldırım; “Türkiye’nin toplumsal barışa ihtiyacı var. Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, Rumların, işçi sınıfının yani herkesin özgürlük ve haklar konusunda sorunları mevcut. Ve ortada da 1982 Anayasası... AKP, kaç yıldır iktidarda, herkesin aklında bir kuşku bulunuyor. Temel şeyler yapmak ve anayasayı değiştirmek bu kadar zor mu? AKP’ye sorarsanız, ‘Tabanımızı biliyorsunuz, muhafazakârları dengede tutmaya çalıyoruz’ diyorlar. Siyasiler, korku imparatorluğundan vazgeçmeli. Demokratik açılım ve kardeşlik projesi, Türkiye adına gerekli ancak geç kalınmış bir adımdır. Sanatçı olarak benim umudum yine de var.”

Orhan Aydın: “Ortada açılım adıyla tanımlayabileceğimiz herhangi bir olgu yok. Bizim açılım adıyla algıladığımız, Kürt halkı üzerinden siyaset yapanların baskısı olduğudur. AKP’nin açılımı, ülkede ve bölgede oy peşine düşmesinden kaynaklanıyor ve seçim öncesi bu iyi bir değerlendirmedir. Öncelikle kendisinin dahi bilmediği ve uydurduğu bir durumdur. Davet edilseydim bile gitmezdim. Zaten katılmanın da düşünce belirtmenin de bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Daha önce de yapılan uygulamalarda AKP'nin bildiğini okumakta olduğunu en net biçimde Ankara'da, Sakarya'da, Tekel işçilerine yaptıklarında gördük. Ülkedeki demokratik hak ve özgürlükleri polis önlemleriyle görüyoruz. Kültür sanat anlamında yaptıklarını da görüyoruz. Ortada açılım yok dolayısıyla konuşulacak bir şey de yoktur diye düşünüyorum. Sanatçı, aydın düşüncelerini özgürce ifade eder. Şerbetli toplantılara gerek yok. Sanatçı ve aydınlar örgütlenir ve düşüncelerini de bu şekilde ifade ederler. Aksi düzen kuyrukçuluğudur. AKP kendisine yandaş arama peşinde. Düşünce açılımı değil bu. Yoksulluk, işsizlik almış başını giderken, bunları örtmek ve göz boyamaktır. Aynı gün Tekel işçileri, emek örgütleri ve sendikalar, aydınları, yazarları ve çizerleri Ankara'ya çağırıyor. Bize düşen onların yanında olmak, onurlu ellerini sıkmaktır. Çünkü ülkenin geleceği onların elinde... Şerbetli toplantıda başbakanın elini sıkmakta değil.”

Gülsen Tuncer; “Davetli değilim. Hükümet sanatçı kimdir, sanat politikası nedir bunu irdelemeli. Orada neler konuşulacak ve çağırdıkları hangi konuları dile getirecek beni bu ilgilendiriyor. AKP'nin sanatçı, sanat politikası gibi bazı konulardaki ilgisini merak ediyorum. Sanatçıyı vitrin süsü olarak kullanıyorsa, bu hiç etik değil. Ülkemizde sanat örgütleri var. Buralara başvuru yapılmamış. Oysa sanat örgütleriyle görüşülse ve örgütlerin yönetim kurullarının kararıyla temsilciler göndersek bu çok daha doğru olurdu. Demokratik bir ülkede hükümetin ilişkisi, örgütler üzerinden olmalı. Film-San’ın ikinci başkanıyım. Ben çağırılsam gitmem ancak örgütümüzün yönetim kurulu görevlendirirse temsili olarak giderim, düşüncelerimizi iletirim.”

Sırrı Süreyya Önder: “Davet edenin niyeti önemli değil. Orada nasıl bir duruş ve ne söylediğiniz çok önemli. Bunlar tarihe kalacak. Gönlü barıştan ve demokrasiden yana olan herkes, her zemin ve platformu bunun için değerlendirmek zorundadır; bu onların boynunun borcudur.”

Ayşe Kulin: “Toplantıya elbette katılacağım. Demokratik açılım projesini sonuna kadar destekliyorum. Bu sorunu çözmek kesinlikle şart... Başbakanımız da öncü oluyor bu sürece. Bu, cesaret isteyen bir durum ve kendisini cesaretinden dolayı kutluyorum. Herkesin elinden geleni de yapacağını tahmin ediyorum. Sanatçıların bu sürece dâhil edilmesi de gayet isabetli bir karar. İç barış yaşanıp anlaşmazlıklar sona erdirilmeli. İki tarafın da iyi niyet ve çaba göstermesi gerekiyor."

İclal Aydın: “Ben bir anneyim ve yıllar süren bu çatışmanın hesabını sorarım. Babamın bütün yaşamı böyle geçmiş. Benim çocukluğum böyle geçmiş. Kızım 8 yaşına geldi, aynı savaş devam ediyor. Bu süreci yokuşa süren herkese aynı öfkeyi besliyorum.”

Yılmaz Erdoğan: “Yandaş sanatçı damgası yemeyi önemsemiyorum. Ben ilk defa Ankara’dan, merkezî idareden önemli ciddi, ısrarlı bir çaba olduğunu görüyor ve bunu önemsiyorum. Herkes bilir ki; bizim nesil böyle şeyler görmedi. Kimse bizim fikrimizi sormadı. Biz işi çözecek değiliz ama öfkesinin tutsağı olmayan büyük kalabalığa meseleyi anlatmak için sanatçıların etkili olabileceğini düşünüyorum. Üzerime düşeni de yaparım. Toplantıya katılacağım ve görüşlerini paylaşacağım. Benim konuyla ilgili bir reçetem yok. Fakat niyet önemli, üzerimize düşeni yapma iradesi önemli.”

Haldun Dormen: "Bu girişim, sorunun çözümü konusundaki samimiyeti gösteriyor. Böyle bir sürece sanatçıların da dâhil edilmesini çok iyi buluyorum. Barışı ve dostluğu yarınlara taşıma noktasında kilit rol oynayacak sanatçılardır. Toplumsal sorunların çözümü konusunda elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Diyarbakır'da Kürtçe oyun sergileyeceğiz. Umarım bu işin başında bulunanlar da sanatçıların söylediklerini değerlendirir, bu doğrultuda çözüm geliştirir.”

Yavuz Bingöl: “Açılım görüşmelere katılacağım ve terörün bitmesi için nereye çağırılırsam çağırılayım gideceğim. Benim derdim şu aslında. Silahların susması için, bu kanın akmaması için özellikle bu son 7 şehit geldiği zaman, sırtımdan hançerlenmiş hissettim kendimi. Bu işin bitmesi için kim nereye çağırıyorsa giderim. Onun samimi olup olmaması, onun ne amaçla çağırdığı, önemli değil. Ben kendi vicdanımdan hareketle yapıyorum bunu. Kenan Evren'de zamanında sanatçıları çağırmıştı. Biz gitmeyiz, Kenan Evren çağırmış olsa. Ama yüzde 47 oyla seçilmiş bu ülkenin Başbakan'ı ülkenin en önemli sorunuyla ilgili bir konuyu konuşmak için çağırıyor. Kendisinin üslubunu hiç sevmem ben açık söyleyeyim. Ama bunu gidip yüzüne söylemek istemiyorum”

Seher Dilovan: "Demokratikleşme, sanatçılarla birlikte hız kazanır. Toplumda sanatçıların siyasetçilerden daha çok dikkat çektiği bir gerçek... Gerek yaşam tarzı gerekse de söylemleriyle çok çabuk benimseniyorlar. Demokratik açılım sürecinde sanatçıların davet edilip görüşlerine başvurulması, süreci taçlandıracaktır. Hükümetin de bu konuda eli güçlenmiş olacak. Bu ülkede yaşanacak bir sıkıntı, toplumu ilgilendirdiği gibi sanatçıyı da ilgilendiriyor. Demokratikleşme sürecinde bizler daha duyarlı olmak zorundayız, çünkü sözüne değer verilen bir konumdayız.”

Murat Göğebakan: “Önce büyüklerimizi dinlememiz lazım. Ağzımızdan yanlış bir şey çıkmasın. Açılımla ilgili Başbakanımızın daveti üzerine cumartesi günü bir araya geleceğiz. Görüşmenin faydalı olacağını ümit ediyorum.”

Rojda: “Toplantıya davet edildiğim gün, söylediğim bir şarkı nedeniyle gözaltına alındım. Sıradan bir ifade diye lanse edildi ancak Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldüm. Benim adresim belli, çalıştığım kurum belli. Ancak böyle bir muamele ile karşı karşıya kaldım. Bizi gözaltına alan polisler, medyadaki diğer sanatçıların korumalığını yapıyorlar. Vicdanı olan sanatçılar, bu toplantıya katılmasın.”

Barış İçin Sanat Girişimi: (Bine yakın sanatçı, sanatsal üretim ve eylemleriyle barışa katkıda bulunmak amacıyla oluşturdu), Bizler, sizi gerçek ve samimi bir barışa katkıda bulunmaya çağırıyoruz. Başbakanın çağrısıyla, "Demokratik Açılım" politikasını sanatçılarla paylaşmak ve onların düşüncelerini almak için düzenlenen toplantıda barışın sesini yükselteceğinize inanıyoruz. Toplumun nabzını tutan duyarlı sanatçılar olarak, lütfen kendisine bu topraklarda barışı ne çok özlediğimizi, oysaki son gelişmelerin ne denli umutlarımızı kırdığını belirtin. O toplantıda barışın gözü kulağı sizde olacak. Lütfen barışa bir ses verin, barışı seslendirin.

Kürt sanatçılar adına Koma Çiya’dan Genim: “Açılım adı altında Kürtlere ve demokrasi güçlerine dayattığınız siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel soykırım bir ölüm çukurudur. Biz bu çukura girmeyeceğiz. Sanatçılar olarak Kürt halkına ve demokratik güçlere uygulanan tasfiye değirmenine su taşımayacağız. Halkımızın bin bir emekle yarattığı demokratik değerlerinin AKP’nin kirli politikasına ve seçim rantına alet etmesine izin vermeyeceğiz. AKP hükümeti Kürt halkına karşı samimiyse, operasyonlar durdurulmalı, tutuklananlar serbest bırakılmalı, Kürt idaresi muhatap alınmalı, TEKEL işçileri şahsında işçi ve emekçilere yönelik hak gasplarına son verilmelidir.”

2 Şubat 2010 Salı

Sessizliğe Karşı - Birinci Bölüm





Ramon, artık yükünü taşımayı reddeden ayaklarının üzerinde güçlükle duruyordu. Zor bir andı. Yine de insanüstü bir gayretle kan oturan gözlerini olabildiğince açtı. Başını döndüren binlerce şimşek çaktı sanki ve o hiçbir şey göremedi. Sonra ağır ağır kapattı gözlerini, ardından bileklerinde hala kelepçe izleri bulunan ellerini, götürdü yüzüne, iyice bir ovuşturdu. Aslında farkındaydı, lanet hücresinde olmadığının...
Sadece ne zamandır yumuluydu gözleri, işte onu bilmiyordu, bilemiyordu. Karanlık adamakıllı bulaşıcıydı, nasıl da sirayet etmişti hücrelerine. Ruhu ise tarifsiz bir cenderedeydi. Sıkılıyordu ha bire ve hiç durmadan.


Belki tükenmişliğin sınırında belki de yasaklı kentin kapılarındaydı. Tekrar tekrar denedi, görmek için. Ve en nihayetinde zifiri delebildi, açtı acıyan gözlerini olabildiğince... Yaşamı bir kara delik gibi içine çeken sinsi ve kuzguni koyuluk, ağır ağır dağıldı. Bulanıklık kayboldu, görüntü netleşti. Yanılmamıştı. Dışarıdaydı. Hiç görmediği kuzey ışıklarından çok uzakta, yoğun duyguların kucağındaydı. Dudağının kenarına yapıştı, hafif bir gülümseme.

Nedenini henüz kavrayamadığı, anlatılmaz bir rahatlamayla birlikte, ter içindeki sıkılı yumrukları gevşedi. Kendine gelebilmek için şöyle bir silkelendi, ardından ellerini alnına siper etti, taradı ufku. Fırtınaya yakalanmış gemicilere özgü fevkalade bir ciddiyetle kendi limanını aradı. Sanrılar çağında, hudutsuz bir laciverdin kıyısında, ıssızlığın tam ortasında ve her hangi bir yerdeydi. Tam tepedeydi güneş, tümden kızıla kesmiş ve belki de hiç bu kadar parlak olmamıştı. Yağmur ise yeni dinmişti besbelli, çünkü toprağın genzini yakan kokusunu alıyordu. Gökkuşağını bulmak için çabaladı ama nafile... Artık yoktu.


Çırılçıplaktı bedeni. Yabancı bir dünyada, anadan üryan bir başına kalakalmıştı. Hafif bir yel esti, tüyleri diken diken oldu. Ürperdi. Tarak girmeyen, dalgalı, ak düşmüş saçlarını rüzgâra bıraktı, gözlerinde bin anlam hüzünlü hüzünlü baktı. Fasit bir daire içindeydi bilinci. Kısırdöngüdeydi. Bir türlü sıyrılamıyordu, ne yapsa kurtulamıyordu. Beynindeki labirentte dolaşmaktan, yıkıcı yorgunluğunun farkına varamamıştı. Tökezledi. Kendine uygun bir yer arama zahmetine katlanmadan, çöktü kaldı. Göğüs kafesi körük gibiydi. Derin derin soludu. Dinlenmeliydi.

Gölgeler ardındaydı hala, sırra erişmek şöyle dursun, içini kemiren duygular sise dönüp, sarmıştı bilincini...
“Boşver... Sisi dağıtamazsın, ellerini, kollarını çılgınca sallayarak, ya da avurtlarını tüm gücünle şişirip püf diye üfleyerek...” diye söylendi kendi kendine, hınzır gülüşüyle yüzü aydınlanmadan hemen önce...
Olmayan saatine baktı, durmuştu çoktan. Saat, gün, ay bir yana bulunduğu yılı dahi hatırlamıyordu. Kulak kabarttı, gümbür gümbür çarpan kalbinin sesini duydu, başka hiçbir şey... Bedenini mahkûm eden fanusundan kurtulmuştu kurtulmasına ancak bilmecesini çözecek güce erişememişti henüz. Gerçek veya hayal, uğursuz zindanının yoz hücresinde değildi. Keyiflendi.

“Kafam durdu sanırım, hem ben burada ne arıyorum?” diye huysuzlanmaktan da geri kalmadı. Çaresizce kaşıdı başını, hafızasını yokladı. Düşündü, düşündü, düşündü. Ve birden kendi hikâyesi en ince detayına dek usuna üşüştü. Doldu kara gözleri, derinden sarsıldı. Sicim gibi indi ne zamandır biriktirdiği gözyaşları;

— Ah yaşam dediğimiz en kutsal hazinemiz. İşte ben onu kaybettim.

Anılar canlanıyordu eksiksiz. Topyekûn hatıralar... Acı ama gerçek, öyküsüne noktayı kendisi koymuştu. Ve hayatı bir film şeridi gibi aktı gözlerinin önünden. Çocukluğu, gençliği, öğrenciliği, işi, eşi, eylemler, cezaevi, açlık grevi, ölüm. Evet, kendi ölümünü gördü, sonra cenaze törenini…

Çarçabuk karalanmış kızıl pankartlarda kendi ismini seçti, hayal meyal. Sonra orak çekiçli bayraklarıyla gençler ve kapkara giyinmiş analar göründü. En son tabutu geçti önünden, dalgalar gibi çoğalan eller üstünde. Devasa topluluk, yeri sarsan kararlı adımlarla tozu dumana katıp yürüyordu, mezarlık istikametinde. Ağır silahlarını kuşanmış ve yüzleri miğferleri altında daha da kararmış askerlerin yakınından kol kola geçtiler. Cani bakışlı keskin nişancılar yerleştirilmişti dört bir yana ve onların pis parmakları, usul usul okşuyordu, cinayete meyilli tetikleri. Ancak hedefte olmalarına rağmen kimse onlara aldırmadı. “İsterlerse vursunlar hem nasıl olsa bizim katiller arkadan saldırmaya alışkındır” diyerek döndüler sırtlarını.

Herkesin yakasında, yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafını gördü. “Hım” dedi. “Tam isabet! En sevdiğim resmim.” Sonra mahşeri kalabalığın arasından kar maskeli bir adamı seçti gözleri. Çevresindekiler, gizemli adamın güvenliğini almıştı. Ramon, “kim olabilir?” diye düşündü. Bulamadı. Tören başlıyordu. Adam heybetli sesiyle konuşmaya başladı. Herkes sustu, pür dikkat kesildi. Kod adı “Direnç Yoldaş” olan Ramon’u anlatıyordu adam. Özellikle de, O’nun son anlarını. Duygulandıkça titreyen sesi tanıdı Ramon.


Salazar’dı bu. Önce düşmanı, sonra dostu, hem gardiyanı hem de yoldaşıydı. Uzun uzun konuştu Salazar. Anlattıkları doğru mu yanlış mı, tastamam mı, yoksa eksik gedik mi, cümleler sade mi süslü mü? Hiç biriyle ilgilenmedi Ramon. Bildiklerini dinlemek istemedi. Zihni meşguldü. Tanıdık birilerini arıyordu gözleri. Salazar, “Ağaca kökler, gerçeğe ise ayakta ölenler hayat verir” diyerek Jose Marti’yle bitirdi konuşmasını. İnsanlar birbirine daha da sokuldu. Yumruklar sıkıldı, göğe yükseldi. Alkış ve sloganlarla can buldu mezarlık. Kendine adanan sloganlar, ağızlarda şiir olmuş, coşkuyla söylenen şarkılar ve marşlar, matem törenini, kısa sürede şenliğe çevirmişti. Onlar, Meksika’da kutlanan “Ölüler Bayramı”nda olduğu gibi, akşam evlerine gidince, Ramon için de masalarında mutlaka yer ayıracaklardı. Sandalyesi boş da olsa, sofranın en özel yerine yerleştirilecek, önüne ise Güney Amerika mutfağından nadide eser niteliğinde yemekler ile alkolü kanı kaynatan kıpkırmızı bir şarap konulacaktı.

Ramon, hep böyle bir cenaze merasimi istemişti. Mücadelenin en kor zamanıydı, ölüm her an yanı başlarındaydı. Yoldaşlarına söylemişti bu arzusunu... Onlar, “Hayır sen ölmeyeceksin” çiğliğine düşmemişler, sadece “olur” anlamında başlarını sallamışlardı. Daha dün gibiydi, nasıl unutabilirdi ki. Sevdikleriyle birlikteydi.
Güney Amerika’nın aman vermez cangılında kır kadrolarını eğitiyorlardı. Yeni yetme gerillaların iz bırakmadan sıçma, yemek yeme, ateş yakma talimleri henüz yeni sona ermişti. Yorgundular, ölesiye... Nöbetçiler dışında tam tekmil kamp ateşinin çevresine toplanmışlardı. Birbirlerini gözleriyle seven bir avuç adam ve kadın, tınısı iç acıtan gitarlarının eşliğinde özgürlük kavgasının türküsünü söylüyordu. Doğa bile susmamış, sesin her rengini içeren kendi şarkısıyla katılmıştı, yüreklerini yarına ayarlamış olanlara. Ramon, kütüklüğünü düzeltmiş, otomatik tüfeğini dizine dayamıştı. Tadı bozuk, hafif ılık, çokça acı kahvesini yudumluyordu;
“Ben de sizler gibi bu davanın gönüllüsüyüm. Mücadeleye, her türlü riski göze alarak girdim. Kavga içinde işkence görmek, hapislik, sakat kalmak ve elbet ölüm de var. Bunlar kaçınılmaz. Gerilla, adanmışlığın ete, kemiğe bürünmüş halidir ve çoktan Amerika’nın tarihine geçmiştir. Utkusu kurtuluş olanın, bugünden bir şey bekleme hakkı asla yoktur. Unutmayın, Che, bir mitralyöz sesi ister, cenazelere ağıt yaksın diye, bir de düşen gerillaların kemiklerini örtmek için Kübalıların gözyaşlarından mendil. Ve ‘başka hiçbir şey’ diye ekler. Aynı şekilde ölmek tüm devrimcilerin düşüdür aslında... Hislerim kuvvetlidir. İçime doğuyor, devrime ulaştığımız günü göremeden öleceğim. Kadercilik değil bu. Cüretkârlık. Daha doğrusu kendimi bilmek… Söz verin bana yoldaşlar. Düşman almasın cesedimi, beni vatanımıza kendi ellerinizle gömün. Mezarımın başında sadece ama sadece şunu söyleyin. O, bugün için yaşadı, bayrak artık bizdedir…”

Buğulu gözlerle kendi cenaze törenini izliyordu. Kuşbakışı. Uğurlama sürüyordu. Katafalk kurulmuş, sırasıyla tanıyıp, tanımadıkları, saygı duruşunda bulunmak üzere, çiçek bahçesine dönüştürülmüş tabutunun başındaki yerlerini almışlardı. Annesi ve kız kardeşleri el ele çıkageldi. Güçlükle ayakta durmaya çalışıyorlardı. O seslendi, bulunduğu yerden;

— Metin ol anam, metin ol.

Bir evlat ölürken bir evlat doğardı. Bin yıllardan beri bu böyleydi. Analar bizi biz eden toprak gibiydi. Doğurganlıksa mevzu bahis, onlar birbirleriyle durmadan yarışırlardı.

Ramon, “Ayrılık zor, bensiz ben daha zor” dedi ve devam etti; Tarifesiz bir sefere çıkıyorum...

Bavulumda itinayla derleyip topladığım
Hayallerim, hatıralarım ve umutlarım
Elimde eskimiş tek gidiş bileti
Ve muğlâk bir maske suratımda

Gemi koptu iskeleden
Benden çok uzak artık
El sallıyorum arkamdan
Yana yakıla tarifsiz

Taşıyamadım boşluğumu
Çöktüm olduğum yere
Puslu bir günün,
En zamansız saatinde

Kalabalık kaynaştı ve tek bir kırmızı gül elinde, Dolores göründü, onun kalbi durdu. Ramon’un en sevdiği ve ona en çok yakıştırdığı gök mavisi rengi elbisesini, üzerine biraz dar gelse de giyip gelmişti. Hamileydi karısı. O güzelim zülfünü düzeltti elinin tersiyle, devrimci kocasının şövalye ruhuna taziyelerini sunmak için emin adımlarla ilerledi, vakur. Yılların ağırlığı ve katmerleşen acısı, yüzlerinde suret bulmuş iki yaşlı kadın, Dolores’in kollarına girmek için öne çıktı. Yıkılmasın diye. Dolores mağrurdu, tek kelime etmeden tereddütsüz reddetti. O, Ramon’un bebeği dışında, yüreğini de taşıyordu. Kadınlar anladı, geriye dönüp kalabalığa karıştılar.
Tabutunun önünde durdu Dolores, bir tanrıça kadar güzel ve içinde fırtınalar kopsa da bir heykel gibi dimdikti. Seslendi kocasının yoldaşlarına, “Son bir kez görmek ve öperek uğurlamak istiyorum.”
Gurur duydu onunla Ramon.

Emiliano Zapata… “Dizler üstünde yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir” diyen Meksikalı adam. Zapatistalara adını veren, köylü hareketinin ışıklı ismi... Ve bir kadın, 5. Alay canı ve kanı pahasına Madrid’i savunurken Zapata’nın bu sözünün üzerine No Pasaran’ı (geçit yok!) ekleyen... 1930’lu yılların sonuydu, yer İspanya... Faşizm destekçisi uğursuz Kondor Lejyonu’na karşı, Uluslararası Tugay’ın yaratıldığı, farklı uluslardan komünist, sosyalist, anarşist ve devrimcilerin akın akın ordularını “Kahrolsun Halk” diye yüreten Franco faşizmine karşı savaşmak ve ölmek için koştuğu ülke. Zil, şal ve gülden daha çok, kan rengiyle anılan, yıkılan barikatlarına rağmen direniş, isyan ve cesaretin yurdu. Dolores İbarruri idi kadının adı, “La Passionaria” denilirdi ona yani nam-ı diğer “İhtiras Çiçeği”... Ramon’un sevgili eşi Dolores, adını işte böyle bir kadından almıştı.

Vatan, devrim, özgürlük, emek, ekmek ve iki canlı karısı... Aşk acısı böğründe, avaz avaz bağırdı Ramon, sesi duyulamadı. Kucaklamak gayretiyle açtı kollarını, kocaman. Başaramadı. Dava bayrağına sarmadan önce, ona gösterdiler kocasını. O sevdi yüzünü, Ramon ağladı. Dolores’in gözlerine son defa bakabilmek için çabaladı. Nafile... Yas gözyaşlarının kalbe gittiğini anımsadı. İç geçirdi. Her hangi bir dokunuşa, söze ihtiyaç duyarak, ıstırap içinde “Zincirleri kıralım, düşenleri gömelim. Hayat hüküm sürsün” diye feryat etti. Ve nedense devrimci olmasına yol açan babası düştü aklına, onu onurlandırdığını hissetti, hüznü bir anda tebessüme dönüştü. Pişmanlık duymadığına emindi. Yaşayamadıklarına hayıflandı o kadar. Biliyordu hayatla olan bağını ölümün bile çözemeyeceğini... Dolores’e son defa el sallarken ıslıkla bildik bir şarkı tutturdu. Kendi gösterisine katıldıkları için alkışlarla uğurladı, yaşayanları. Sonra onu toprağa verdiler.

Sahne değişti. Oturduğu yerde buldu kendini; “Eh işte son perdeyi de kapattık. Şanslı sayılırım. Çünkü ne istediğimi bilerek büyüdüm, yaşadım ve öldüm. Uyanmaksa bin yıllık uykudan uyandım, gülmekse ağız dolusu güldüm ama en çok kendime hazırladığım sonu beğendim.”

Ardından can alıcı “çektiğimiz bunca acıya değer mi?” sorusu bir kez daha döküldü dudaklarından... Gönülden yanıtladı; Evet. Evet, kocaman bir evet… “Ya delicesine severken arkada bıraktıklarımız ne olacak?” sorusunu ise gereksiz buldu. Daha doğrusu sormaya ihtiyaç duymadı. Yanıt veya kanıt peşinde değildi hani...

İnsanoğlunun yapamayacağı şey yok diye düşündü; “Tercihlerimiz bizi kanatır veya yeniden yepyeni bir şekilde yaratır. Bizler gibi olanlar da var, hiçbir değere saygı duymayan, tapon duygularla ömürlerini heba eden, sömürü çarkına destek veren, işkenceyi meslek edinen ve çıkarları dışında kıllarını kıpırdatmayanlar da var. En kötüsü ise kendilerini ‘tarafsız’ payesiyle ödüllendiren tepkisizler.”
“Yavaşça ölür onlar” dedi ve ezberinden okudu Pablo Neruda’nın şiirini;

Yavaş yavaş ölürler
seyahat etmeyenler,
yavaş yavaş ölürler okumayanlar,
müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörmeyi barındırmayanlar.
Yavaş yavaş ölürler,
izzetinefislerini yıkanlar
hiçbir zaman yardım
istemeyenler.

Yavaş yavaş ölürler
alışkanlıklara esir olanlar,
hergün aynı yolları
yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve
değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyen,
veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
ihtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan
kaçınanlar,
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar
yavaş yavaş ölürler.

Yavaş yavaş ölürler
aşkta ve işte bedbaht olup istikamet
değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk
almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
dışına çıkmamış olanlar.
Yavaş yavaş ölürler.

Sınırsız bir rahatlama hissetti. Bıraktı kendini huzurun kollarına, uyuya kaldı. Düş mü gerçek mi, uzak mı yakın mı, dün mü bugün mü yarın mı, hiçbir şeyin tam olarak kavranamadığı yarı uyku halinden, insanın iflahını kesen, deli dolu bir yağmurla uyandı. “Ama ne sağanak” dedi içinden. Silkelendi. Üzerine düşen her damlayla birlikte, sulusepken kurgular ve kevgir etkili anılar sükûn etti, zihni bulamaca çevrildi. O, hatıralar denizinde yüzerken dekorun değiştiğinin farkına varması imkânsızdı.

Tılsımından mıdır bilinmez, bazen görülmezi görür insan. İşte öyle bir andı. Önce en sızılı yerinde öyküleri bitenleri, buldu gözleri. Onlar, sağlıklı insan bedeninden çoktan vazgeçmiş artık bir deri, bir kemiktiler. Aceleleri varmış gibi, sanki yeniden nefes alıyorlarmış gibi, aç ve susuz koşturdular önünden, olmayan ekmeğin kokusunu hissetmiş, çalmayan yemek kampanasını duymuşçasına...
Kıyaslamak için bir onlara baktı bir de kendisine, benzerlikleri kaçınılmaz buldu. Her zaman övündüğü kendi sağlam bünyesinden de artık eser yoktu.

Onları kaybettiğinde gözleri, daha neler görebileceğinin farkında bile değildi. Çok geçmedi, karşısında belli belirsiz siluetler belirdi, o serap sandı. Aynı anda bugüne dek hiç duymadığı bir dilden yapılan konuşmalar ilişti kulağına. Fısıltıydı önceleri, sonra büyüdükçe büyüdü ses, gök gürültüsü oldu. Kısa bir süre sonra çıkageldiler. Gördükleri karşısında Ramon’un göz bebekleri büyüdü, şaşkınlıktan az daha küçük dilini yutacaktı.

Emeklemekten sendelemeye terfi eden bebek irisi çocuklar gibiydiler. Düştüler, kalktılar, adımlarını yalpalaya yalpalaya attılar, zikzaklar çizdiler. Sonra yere kapaklandılar yine. Soluklanıp, tekrar tekrar tekrar denediler. Kâh umutsuzluğa kapılıp ağladılar, kâh sevinçten kanat çırptılar. Yürüdüler sonra…

Ramon’un kuşkusu kalmadı. Dünya saydam bir cam küreydi. Ölüm ve yaşam arasındaki perde ise şeffaftı ve birden aralanmıştı. Anlam yüklemedi Ramon, zaten onların, ağırdan alıp Araf’ta kalanlar, hafızalarını yitirip sakatlananlar, yani Korsakofflular ordusu olduğunu bilemezdi.

Yolculuk süreceğe benziyordu. Artık belirli bir hat ve istasyon yoktu. Ramon kendisini, insanlık tarihinin gördüğü veya görebileceği en ihtişamlı sofrada buldu. Nedense bunu bekliyordu. Bu yüzden pek de şaşırmadı. Çölde bir vahaydı adeta, bir palmiyeler bir de develer eksikti.

Ramon ellerini ovuşturdu. “Meçhul son durağa dek, sanırım tüm aç ve susuzlar için ihtiyaç molası burada veriliyor” diye düşünmekten de kendini alamadı. Hiçbir detayı kaçırmak istemiyordu. Yaşlı gözlerle taradı etrafını, “Deliriyor muyum yoksa?” sözleri döküldü ağzından. Çevresinde şiş karınlı, güler yüzlü, kapkara gözlü, adeta şirinlik muskası bir sürü çocuk. Saldırıyorlardı, tepeleme dolu yemeklere... Acımak değil asla, belki hüzünlü bir sevecenlik o kadar.

Ne ararsan vardı, sebze, meyve, et, balık, şeker, pasta, dondurma. “Açlar için iyi bir ödül” dedi. Oturdu çocukların arasına, dilin hükmünü yitirdiği yerde, kaynaştılar çarçabuk. Kahkahalar zincirlerinden boşaldı, aynı kaderin destek verdiği dostlukla, derin bir sohbete daldılar. Güneş ısıtırken kemiklerini, ölümün soğukluğundan arındıklarını hissediyorlardı. Ramon, elleriyle besledi onları, kendisinden sonra doğacak çocuğunun yerine koydu istisnasız hepsini...
Kendi kendine söyleniyordu; “Dünyada her dakika 12 çocuk açlıktan ölüyor. Demek bir saatte 720, bir günde 17 bin 280 çocuk. Bunun haftası, ayı, mevsimi, yılı var. Ortalama bir insan ömründe kaç bebek, kaç çocuk can verir. ‘Açlık kılıçtan keskindir’ derler. Boşuna dememişler. Tanrı belasını versin kapitalizmin ve parasını çarçur eden zebanilerin...”

Tatlı uğraş sürerken, nefesinin koktuğunu fark etti. Bomboştu midesi, kazındıkça kazınıyordu. Kaçan öğünlerden vazgeçti, en son ne vakit karnını doyurmuştu. Bilmek mümkün değildi. Üzerinden bir ömür geçmişti neredeyse. Kaybolan açlık hissi, korkunç bir şekilde geri dönmüştü. Gözü döndü ve kararını aniden verdi, o da, çocuklar gibi ne varsa hepsinden tatmalıydı.

İlk lokmayı ağzına atmadan önce çok eskilere gitti. Bir zamanlar yeni arkadaşları gibi o da çocuktu. Parası yoktu. Pamuk şeker yapan satıcının karşısındaki yerini alır, kendisi gibi fakir akranlarıyla yalanıp dururdu. Yırtık cebini karıştırırdı, büyük bir umutla, olmadığını bildiği meteliği arardı. Kendi yavrularına ekmek parası götürmekten başka çaresi olmayan adam, onları kovar, onlar da sadece hayallerini doyurmuş olmanın verdiği buruklukla yoksul evlerinin yolunu tutarlardı. Her ne hikmetse bazı alışkanlıklarından kurtulamıyor insan, yaladı dudaklarını...

Kekremsi bir tat ile haşır neşirdi damağı ve çoktan unutulmuştu aromalar. Kıtlıktan çıkmışlara özgü bir iştahla son yemeğini yedi. Tıka basa doldurunca midesini, yerde kuru bir ot bulup, karıştırdı dişlerini. Yine de eksikti bir şeyler. Demli bir çay doldurdu kendine, üstüne bir de sigara yaktı. Nasıl da keyiflendi. Kısa bir süre sonra üzerine büyük bir ağırlık çöktü. Hazımsızlığın bile özlenecek bir şey olmasına hayret ederek, mutlulukla gözlerini yumdu. Tekrar açtığında hücresindeydi. Açlık grevi sürüyordu Ramon’un, hayal gücüne alkış tutacak mecali yoktu. Che’nin “herkes düşlerinin büyüklüğü oranında özgürdür” sözünü hatırladı, hücresinden hem büyük ufkuna hem de düş tanrısına övgüler yolladı, canı gönülden...

Hücrenin demir kapısı ağır ağır açıldı. Belki de hayalden gerçeğe açılan tek kapıydı bu...

Gardiyanlar önde askeri doktor arkalarında, mezarlıktan bozma el kadar hücreye doluştular. Ramon, kan, ter ve irin içerisindeki şiltesine sırt üstü uzanmış, gözlerini tavana çakmıştı. Her türlü hareketten muaf, kıpırtısız duruyordu. Yıldızlarını omzuna almış, subay kıyafetli doktor, saçı, sakalı birbirine karışmış, iskelet görünümündeki adama baktı, duygusuzluğa teknik yaklaşım adını veren birçok meslektaşı gibi mimiksiz görevini yaptı. Sonra gardiyanlara döndü, robotlara bile rahmet okutan bir tonla verdi komutunu:

— Mahkûm ölüyor, hastaneye kaldırılsın.

Emir onları hareketlendirdi. Onu özensiz, alelacele hatta karga tulumba sedyeye yerleştirdiler. Ramon’un bedeni, ağrının acısıyla kasıldı, artık ender bulunan tarihi bir kristal vazo gibi hassas ve kırılgandı. Düşeceğini ve tuz buz olacağını sandı. Yılların, yaşanmışlıkların, darda kalmanın, işkencenin ve yaraya tuz basmanın yıkamadığı beden, açlık greviyle eriyip tükenmişti.

Sedye kapıdan çıkıp, maltaya vardığında, her hücreden harikulade bir dayanışma senfonisi yükselmeye başladı. Vurulan demir kapılardan çıkan sesler, sloganlara tempo tuttu. Çünkü aynı özlemle yoğrulanlar, son bir kez sarılamadıklarına veda ediyorlardı. Kimi ağlıyor, kimi öfkeden tepiniyor, kimi yakışıklı bir sesin başlattığı baş döndüren bir direniş şarkısına, coşkuyla katılıyordu. Her açıdan değişik bir merasim töreniydi. Açlık grevindeki diğer yoldaşları ise, sessizce ve sadece ve sadece yürekleriyle uğurluyordu Ramon’u...

Kaburgaları sayılan göğsü, gururla doldu, taştı. Dudakları kıpırdadı, sayıklar gibiydi. Açlık kokan ağzından cılız bir ses güçlükle çıkabildi:

— Direnin, sonuna kadar direnin. Başlarınızı ve sıkılı yumruklarınızı dik tutun. Zaferin er ya da geç bizim olacağını, asla unutmayın. Son sözümüzü daha söylemedik. Şimdilik elveda yoldaşlarım, kurtuluş günü görüşeceğiz.

Yüreği çifte su verilmişçesine çelikleşmişti. Her vedalaşmada olduğu gibi Ostrovski ile seslendi;

Uygun adım yürüyelim yoldaşlar
Yürüyelim ateşe, göz kırpmadan
Kurşunların ötesinde
Bizi bekleyen hürriyet var

Söylediklerinin duyulup, duyulamadığını öğrenemedi. Canının çekildiğini hissediyordu. Artık tepki veremiyordu. Ölümün eşiğinde, yaşamın kıyısındaydı. Esmer gülümsemesi yüzünde dondu kaldı. Aklına son düşen biricik aşkı Dolores idi. Bayılmıştı.

Cezaevi insan eliyle yapılmış cehennemi bir yapıydı. Yürek yangını esaretin yansıması, soluksuz ve sonuçsuz suskunluğun adıydı hücreler. Ramon ve yoldaşlarını, şeytani dişleri arasına alıp öğütmüş, yiyip bitirmişti.

Tıpkı efsanevi İngiliz şairi Lord Byron'un Cihillon Mahpusu şiirindeki gibi;

Zindandaki en küçük kardeşimin
Tertemiz bir ruhu vardı
Savaşmayı da bilirdi öğrenmişti bizimkilerden
Yapılıydı, geniş omuzlu, yiğitti
Alçakça ölmektense prangalar içinde
Savaşta dünyaya meydan okuyup
En ön safta can vermeye hazırdı

Sevgili baba ocağımızın
Dumanını tüttürsün istedim, olmadı
Ruhu zincir şakırtıları içinde
Bir yıldız gibi kaydı
Sessizce yığıldığını gördüm

Burçların, yüksek dağların avcısıydı oysa
Geyikleri, kurtları kovalardı
Ayakları prangalı yaşamak onun için
En büyüğüydü mutsuzlukların
Felaketi oldu bu zindan...


Güney Amerika’nın omurgası, And dağlarıydı. Heybetli, mağrur. Tam yedi ülkede uzanırdı. Ve yeryüzünün en büyük yüzey şeklini oluştururdu bu görkemli sıradağlar. Her ezen ve ezilen hikâyesinde olduğu üzere, düzlüklerde kol gezen zalimlikten kaçanlar, onun yalçın kayalıklarını da mesken eylemişti. Yüksek geçitleri, erişilmez patikaları tek adresiydi, sığınmacıların. Kim ne derse desin, dağların da hafızası vardır. O nice nesiller görmüş, nice nesiller gömmüştür. Kahramanlarıyla anılır dağlar ve bitip, tükenmeyen efsaneleriyle. Her çağda, destanlara yataklık yapar ve dört bir yanı, baştan çıkarıcı hurafeler sarar. Basbayağı, sıradan algılarla kavranılmaz sanılır. Oysa apaçık ortadadır gerçek. Yatar sere serpe...
Hayatın suyu da ondadır. Ab-ı hayat. Katliamlara karşı, içindeki pınar taşar, gözyaşları sel olur, akıp gider, yamaçlarından. Ta ezelden beri bir baba, bir ana gibidir. Deniz görmemiş tüm şehirler, kasabalar ve köyler, ona sırtını dayamıştır. Geçmişin kâfi gelmediği noktada geleceğin yükünü de kabullenmiştir.

Ramon’un kasabası da bunlardan biriydi. Yerli ırkın bütün güzelliklerini taşıyan anası, gebeydi kaç zamandır. Günü gelmişti. Tohum çatlayacak, Ramon hayata “merhaba” diyecekti. Guruldayan küçücük midelerini doldurmak isteyen kuşların, çığlık çığlığa kanatlarını çırptığı saatlerde, yüzünü güneşe dönmüş kendine özgü tahtadan küçük bir dağ kulübesinde, doğuma yatmıştı annesi. Hava sıcak mı sıcaktı ve envayi çeşit meyve vardı ağaçlarda… Bereket, fışkırıyordu topraktan.

Sancı anasının yüzünü ekşitmiş, buram buram terlemişti kadın. Küçük evi dolduran endişenin, kendine has kokusu, kaynayan suyun buharıyla çoktan buluşmuştu. Yardım için çırpınan genç kızların koşuşturmaları, bilmiş, sert suratlı yaşlı kadınların, ters bakışları altında duraksıyor, anne adayının feryatları yoksul odanın duvarlarında yankılanıyordu. Kan ter içinde, sancılı, zor bir doğumdu.

Evin reisi, kapının önünde ilk çocuğunun muştusunu beklerken, sıkıntısı had safhaya ulaştı, titreyen elleriyle sigara üstüne sigara yakmaya başladı. Yüreğinin daraldığını hissediyordu. Karısı her haykırdığında irkiliyor, hüznü ve endişesi katlanıyordu. Sarı renkli yamalı bir gömleği ısırıyordu kadın, her ıkınışında boncuk boncuk terliyor, kıpkırmızı olan yüzü ve gerim gerim gerilen damarlarıyla göreni dehşete düşüren bir sahneyi tamamlıyordu. Kendi adına hamile kalmaktan pişman olmuş, ucunda ölüm de olsa yaşadığı cehennemin sonlanması için çözümü tanrıya yakarmakta bulmuştu. Zaman ise çoktan durmuştu.

Ve nihayet, ebenin hünerli, usta elleri çekip aldı onu anasından, yaşama bağladı. Göbek bağı kesildi bebeğin, kıçına atılan onca şaplağa rağmen, ağlamamak için uzun bir süre direndi. Sarıp, sarmaladılar onu… Kötülükler uzak dursun hep sağlıklı kalsın diye de bildikleri tüm duaları kulağına mırıldandılar. Anasının koynuna verdiklerinde ise, yüz hatları yumuşadı, tanıdık kokunun yarattığı güvenle deliksiz uykuya daldı.

Oğlu olduğunu öğrenen baba, sevinçten aklını oynatacağını sandı, köyün erkeklerinin hararetli kutlamaları arasında mutluluğunu pekiştiren haberi getiren ebeyi kucakladı. Dağ gibi heybetli adam, ağlamamak için dilini ısırdı. Ardından ebenin ayaklarını yerden kesip, görenleri coşturan ilkel bir dansa başladı. Sırtını sıvazlarken dostları, o güçlü kollarıyla neredeyse boğacaktı ihtiyar kadını. Sonunda aklı bir parçada olsa yerine geldi ve cebine bir tutam para sıkıştırdığı ebeyi bir kenara bıraktı. “Haydi” deyip ekledi: “Daha ne bekliyoruz” Ve kasabanın bütün erkekleriyle birlikte körkütük sarhoş olup, Ramon'un doğumunu kutlamak için patikadan aşağı naralar atarak koştu.

Katolik Kilise’nin misyoner soslu papazı, hengâmenin tam ortasına düştü. Yer yer ak düşmüş uzun kara sakalını çekiştirerek, ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. İpleri iyice çözülen topluluk, kasabalarına eğlencenin nadiren uğradığı bilinciyle, her doğumun ardından çılgınlar gibi sevinmeyi adet haline getirmişti. “Hedef meyhane” diyen insan seline, peder de iştirak etti, tozu toprağa katarak yaklaşan kalabalığı gören meyhaneci ise keyifle ellerini ovuşturdu ve hantal bedeninden beklenmeyecek bir süratle içki şişelerini masalara dizdi.

Ramon’un babası, hayatının en mesut günündeydi ve keyiften ışıl ışıldı gözleri, kahkahalar içinde evinin kapısında belirdiğinde, akşam olmuştu. Onun görünmesiyle birlikte doğuma yardımcı olan komşu kadınlar, çil yavrusu gibi dağılıp, kulübeyi bir anda boşalttılar. İnsan irisi adam, odaya eğilerek girdi. Uzun bir süre, beşiğinde melekler gibi mışıl mışıl uyuyan oğlunu seyretti. Sonra kendisine sevgiyle bakıp, geniş bir gülümsemeyle izleyen eşinin yanına oturdu. Gelirken kopardığı kır çiçeklerini verip, alnından öpüp kutladı.

Karısı, “ilk çocuğumuzun adı ne olsun” diye sorunca, adam bebeğin kulağına eğildi;

— Adı Ramon olsun.

Karı koca, Ramon’a ve ondan sonra doğacak çocuklarına, yaşamlarını adayacaklarına dair birbirlerine söz verdiler.

Mehtaplı bir geceydi, adam karısının uyuduğuna kanaat getirince usulca ayağa kalktı, Ramon'u beşiğinden alıp, sallanan sandalyesine götürdü, sabaha dek kucağında uyuyan bebeğe, babasından öğrendiği öyküleri anlattı.

Ramon, çok erken yaşta kaybetti babasını, 11 yaşında vardı veya yoktu. İlk kahramanıydı babası, öyle düşsel değil ete ve kemiğe bürünmüş gerçek bir kahraman. Devrimciydi babası, büyük çiftlik sahiplerine, yani 20. yüzyılın gerçek derebeyleri olan toprak ağalarına karşı örgütlenen savaşa katılmıştı. Direnmek onlar için soylu bir gelenekti. Ramon’un babası da, kendi babası ve dedesi gibi isyanı seçmişti.

Ellerinde eski tüfekler ve göğüslerini saran çapraz fişekliklerle dağa çıkmışlar, aylarca süren mücadelenin sıra neferleri olmuşlardı. Birlik ve dayanışmanın doruğa çıktığı o sıcak günlerden izler kalmıştı babasında... Birçok kez yaralanmış, her zaman sızım sızım sızlayan yara izlerini, cevherleşen yüreğiyle birlikte onurla taşımıştı. Çok can alıp, çok can vermişlerdi. Sonunda kara kışın soğuttuğu, kardan beyaz bir günde, ağaların yardımına koşan ordu birlikleri, onları donmuş bir dere yatağında sıkıştırmıştı. Kanlı ve zalim bir pusuydu. Mitralyözler ölüm kusmuş, ekilecek bir avuç toprak için yaşamlarını ortaya koyan ve yıllar yılı çapa sallayıp sonunda silaha sarılmak zorunda kalan ırgatları, olgunlaşmaya yüz tutan başaklar gibi biçmişti. Kaybetmişlerdi. Ama yüreklerine, Zapata, Villa, Marti, Sandino ve diğer halk önderlerince yerleştirilen ateş hiç sönmemişti.

Yaşayanlar, boyunları bükük bir halde kasabalarına ve köylerine geri dönmüş, ağalara hizmet etmeye mahkûm kalmanın verdiği kahır ve hırs ile yeni bir kıvılcımı bekleyerek tekdüze yaşamlarına devam etmişlerdi.

Ramon, akşam olmasını ve babasının işten dönmesini iple çekerdi. Öykünürdü ona, yürüyüşüne, sıcacık gülüşüne, bacaklarını verandaya dayayarak oturmasına, sinirlendiği zaman kaşlarını çatmasına...

Bir pervaneydi o, dönüp dururdu babasının etrafında, işi başından aşkın adamı soru yağmuruna tutar, ilgisinin üzerinden hiç eksilmemesini umardı. Hatta anası dahi kıskanır olmuştu, onun babasına sevdasını.
Yoksul sofralarının bereketi kaçmasın diye hep beraber yemek yenilir ve sonra babası sallanan sandalyesindeki, Ramon ise hemen onun dizinin dibindeki yerini alırdı. O büyük bir keyif ve beklentiyle nasırlı ellerin saçlarını karıştırmasını beklerdi.

Baba, nasihat ederdi oğluna; “Her gerçek insan, başkasının suratında patlayan tokadı kendi yüzünde hissedebilendir”...
Şair, devrimci, yurtsever Jose Marti'ye aitti bu sözler. Onun, Küba için 42 yaşında öldüğünü anlatırdı babası, koskoca bir kıtaya sirayet edecek özgürlük yangınını körüklediğini unutmadan. Ramon, ilk öğretmeni olan babasının çizdiği yoldan ayrılmayacaktı. O, kararını daha çok küçükken vermişti. Asla boyun eğmeyecekti. Yıllar sonra açlık grevi eylemine gönüllü olmadan önce yine Marti’nin bir başka sözü gelecekti Ramon’un aklına;
“Bugün akkor zamanıdır, yakında yalnız ışık görünecektir. Onurumla yaşadım, yüzüm güneşe dönük öleceğim”...

Bir gün babası, eve kara tahtayla geldi ve elinde tebeşir anlatmayı sürdürdü. Babanın tavrı kesindi, ağaç yaşken eğilmeliydi. “Yaşamın renkleri kirlenmesin, başkaları için ölenler huzur bulsun” diye, gerçekler öğrenilmeliydi. Ramon, bilgiye aç, bilgiye susamış, pür dikkat dinliyordu. Tarihsel önderlikler arasında kimler yoktu ki, Latin Amerika'nın efsanevi Libertador’u (kurtarıcı) Simon Bolivar da vardı, ABD'nin şanlı! ve bir o kadar da kanlı denizcilerine, Orta Amerika'yı dar eden Agusto Cesar Sandino da... Sandino, daha 29 yaşındaydı ABD’ye ve onun yerli işbirlikçilerine savaş açtığında. Onlar, elle sayılacak kadar azdılar. Vatan sevgisi, azimle birleşmişti. Bir avuç insanla yola çıkan genç Sandino, göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa sürede, “özgür insanların generali” olmuştu. Tarih yaratmaya yeminli “küçük çılgın ordusuyla” Nikaragua'da hürriyete giden yolu açtı. Küçük Ramon, diktatör Somoza’nın, Sandino’yu kahpece katlettirmesine karşın devrim yürüyüşünün asla ama asla durmayacağını notları arasına düştü. Ve yıllar sonra Nikaragua'da Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) kurulacak, liderliği devralan Carlos Fonseca'nın kesik başı, kan emici Somoza'ya takdim edilirken bile gerilla atılımını sürdürecek, başkent Managua kapılarına dayanacaktı.

Devrim tarihi dersi, hava güzel olduğu günler, insanlardan uzakta, doğanın bağrında kesintiye uğramadan devam ediyordu. Ramon, büyük bir ciddiyetle karatahtayı koltuğunun altına alıp önüne düşen babasını takip ediyor, öğretmen ve öğrencisi birlikte kıra çıkıyorlardı.
Ayılar tarafından yıllar önce boşaltılmış, kısmen ışık alan geniş mağarada öğlen uykusuna yatıyorlar, uyanınca aç kurtlar gibi evin anasının hazırladığı usta işi yemeklere saldırıyorlardı. Lokmalar, sohbetlere katık ediliyor, baba oğul arasında her geçen gün kopmaz bağlar kuruluyordu. Ve paylaşmayı orada öğrendi Ramon, önce kuşlarla sonra da çoban babalarından meslek öğrenme telaşıyla, salya sümük sürülerin peşinden koşuşup kısa sürede acıkan diğer köylü çocuklarıyla bölüştü ekmeğini...

Geniş ağızlı bir tüfek taşıyan, uzun bukle bukle saçlı adamdan söz ettiğinde babası, manzarası müthiş bir akşamüstüydü. Çöreklenen Yılan anlamına gelen İnka Tupac Amaru... Jose Gabriel Condorcanqui idi asıl adı ve son İnka Kralı olarak Peru'daki Kızılderilileri ayaklandırmıştı. İspanyol askerleri, Tupac Amaru'yu, “Altın Şehir” diye adlandırılan Cuzco’da yakaladılar. Yıl 1781... Ki o İspanyol askerleri, 1532’de aynı bölgeyi kana bulayan cani ve kanlı denizci Francisco Pizarro’nun soyundandılar.

Tupac’ın dilini kesti sömürgeciler, sonra atlara bağlayıp çekiştirdiler vücudunu, ikiye ayırdılar. Yetmedi. Kafasını kopardılar, güzel adamın. Kan emicilerin, kahpeliği çoktur. Tupac’ın beden parçalarını, 3 ayrı eyalete gönderip, teşhir ettiler. Aynı İskoçya'ya ayaklanmayı aşılayan, yurtsever lider William Wallece gibi...

“Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil.” Göçüp giden sadece İnka kralının bedeniydi, ruhu ve idealleri, yerli halkların gönlünde ve bilincinde yaşamaya devam etti. Efsaneler ölmezdi, ölemezdi. “Efendiler duymasın” diye, kulaktan kulağa yayıldı, kendine beden bulup, tekrar döneceği... Güney Amerika’nın gerçek sahipleri, yıllar yılı beklediler onu, nam-ı diğer İnka Tupac Amaru 2’yi... Devrimciler ise boş durmadı. Peru'da Tupac Amaru Devrimci Hareketi (MRTA), Uruguay'da ise Tupamorolar görevi devraldı.

Şilili Miguel Enriquez, Brezilyalı Carlos Marighella, “Yeni İnsan”ın cisimleşmiş modeli, tam adı Ernesto Guevara De La Serna Liynch olan Che ile yola çıkan Peredo kardeşler. Öldürülmüştü iki kardeş. Biri Coco Peredo idi, diğeri İnti Peredo. İnti, “dağlara geri dönelim” çağrısıyla tanınırdı ve hepsi de babasının yakından tanıdığı devrimcilerdi. Ramon, Peredo kardeşlerin annesi Selvira Leigue’nin, “Eğer doğurma yeteneğimi yitirmemiş olsaydım, Latin Amerika’nın özgürlüğü için birkaç çocuk daha doğururdum!” sözlerini kendisine aktaran babasının, gözlerinin dolduğunu ve kafasını çevirip bir süre sustuğunu gördü.

Pancho Villa, Vicente Guerrero, Miguel Costillo, Camilo Torres Restrepo, Jose Morelos, Francisko Miranda, Jose de San Martin... Meksika’dan başlayıp Patagonya’ya dek rengârenk Amerika kıtasını saran ekmek, toprak, özgürlük mücadelesi. Ramon, böylelikle devrim ateşiyle tutuşan emekçi bir babanın çocuğu olarak, halk için kutsal bütün değer ve olguları hayatının merkezine koymayı öğrendi.

Okuma yazmayı çok erken söken Ramon, babasının, ‘acaba anlıyor mu?’ der gibi bakışları altında, yaşından beklenmedik bir olgunlukla kafasını sallar, kendisine öğretilen her şeyi, hiç çıkmasınlar diye beynine kazırdı. Ama çocuk belleği, kuru bilgilerden daha çok babasının davranışlarını ve olaylar karşısındaki tutum ve tepkilerini kaydederdi. Babasının katkılarını sonraları daha iyi anlayacaktı. Aşı tutmuştu. Sarsılmayacak bir yapı inşa ediliyor, rota erken de olsa çiziliyor ve gelecek, o günden kuruluyordu. Ramon ise çok hoşnuttu bundan.


Arada sırada pipo içerdi babası. Aromalı nefis bir koku, genzini sarar, dumanın ışıkla dansını büyülenmişçesine izlerdi. Gözlerini uzaklara dikerdi adam, dumanı savurur, derin derin iç geçirirdi. Ramon, babasının kabına sığamadığını, yerinde duramadığını hissederdi. Nice yangından geçmişti adam. Bu sebeple hep buğuluydu gözleri. Gözleri, sözleri gibiydi. Dile gelirdi. Gözleri, dostlarına, içtenlikle ve sevecenlikle konuşurdu. Bilirdi Ramon, aynı zamanda gözleriyle severdi babası. Ona kalırsa asıl öfkeliyken görülmeye değerdi. Kaşlar çatılır, bakışlar keskinleşir adeta ateş saçardı. Nerede haksızlık varsa ardı isyandı. İhaneti, hıyaneti sezerse, yaman bir avcıya dönüşürdü. Yüreği yansırdı gözlerine, kin ve nefret en çok ona yakışırdı. İrimi iri koyu kara gözler, düşmanının karşısında hiç sekmez bir anda kızıla dönerdi, gözbebekleri hiddetten titrerdi.

Günlerden bir gün, karşı komşularının büyük oğlu ki o kasabalarının delifişek delikanlısı, fakir köylülerin gönüllü koruyucusuydu. Ağanın sağ kolu, çanak yalayıcısı kâhya, tecavüz etmişti sevdiği kadına. Duramazdı artık. Silahını kuşandı, atlayıp atına sürdü tıpkı Don Kişot gibi... Tek başınaydı, zalimliğiyle meşhur, zengin ağanın çiftliğini bastı. Bir anda karabasanı oldu ağanın, baş eğenlerin sayesinde büyüyen adam, öfkesini kalkan yapıp gelenin karşısında küçüldükçe küçüldü, kaçacak delik aradı. Delikanlının hınç dolu intikam ateşinden, ancak paralı askerleri sayesinde korunabildi. Yaralanmasına rağmen, cansiperane dövüştü genç adam, ırz düşmanı kâhya ile paralı askerlerden üçünü öldürdü ve saatler sonra vuruşarak geri çekildi. Artık her şey, gözlerinin önünde sahneleniyordu. Kasabanın tam ortasında kurşunlar vızır vızır uçuşuyor, genç adam kininden başka bir siper alma ihtiyacı bile duymuyordu. Çevresini saranlar çoğalırken o cephanesinin bitmek üzere olduğunu biliyordu. Aldırmadı, silahındaki son kurşunu da sıktı.

Düşmanları hala korkuyordu, “Teslim ol” çağrısı duyuldu megafondan... O ise dizlerini tutarak, katıla katıla güldü. Ardından şapkasını geri attı, çekip bıçağını kınından korkusuz barbarlar gibi, Amok koşucusu gibi atıldı düşmanlarının üzerine... Tüfekler ona doğruldu. Alev alev yanan kalleş namlulardan fırlayan kurşunlar, kuşkusuz korkusuzca, sinesini açıp ilerleyen hedefini buldu, çeliğin soğuğu titretti genç bedenini...

Hemen yıkılmadı, birkaç adım attı. Açtı kollarını, ölümü kucaklar gibi, tozun, toprağın üstüne sırtüstü düştü.
Güzel yüzü solmuş, delik deşik bedenini saran apak gömleği al al olmuştu. Öldürülmüştü. Köylülerin gözü korksun, kendilerine karşı koyanlar ne hale getirilir, görülsün diye kan revan içindeki cesedini uzun süre beklettiler. Yaşam çekilmiş, çürüme başlamıştı. Koku dayanılmazdı. Görüntü desen hepten acıklıydı. Cesede yüzlerce karasinek konup, kalkıyor, akbabalar gökte ve tetikte bekliyorlardı. Ramon yıllar sonra, “Kalleşti ölüm ve bizi gençliğimizden yakalardı” diyecekti.

Birden hava bozdu, kara bulutlar peydah oldu. Hıçkırık tutmuştu günü. Kasabanın kadınları, gözyaşları içinde, oğul ölümünün yarattığı şokla bayılan ananın etrafında kümelenmişlerdi. Ağıtlar yükseliyordu, belirli, belirsiz. Erkekler ise karşı koyamamanın ve bir şeyler yapamamanın verdiği öfke ve eziklik içinde mırıldanıyorlardı; “Mezbaha önünde bekleşen kuzular gibiyiz. Susmak kaderimiz mi? Daha kaç evlat vereceğiz zalimlere?”… Yerlerinde duramıyor, bir ileri bir geri dolanıyorlardı.

Tam o esnada, Ramon’un babası göründü ta uzaktan. Bir haftadır işi için kentteydi ve şimdi eve dönmenin verdiği neşeyle şarkı söylüyordu. Yaklaştıkça uğursuzluğu sezdi, ne olduğunu kavramaya çabaladı adam. Anlar anlamaz, taşıdığı paketleri yere atıp, hızla cesede doğru koştu. Ağanın köpekleri bir anda çevresini sardılar. Yaklaşmaması için onu uyarıp, tehdit ettiler.

Ramon’un kulağına, babasının, “Kanı bozuklar. Kırdınız fidanı, katlettiniz” diye yeri göğü inleten feryadı çalındı. Babası, cesedi yerde bırakmamaya kararlıydı, onca itiş kakışa rağmen asla geri adım atmadı. Sonra çoktan tutuşmuş gözlerini, köylülere dikti, “Korkaklar, biraz cesaretli olup yanıma gelin. Dirisini savunamadınız bari ölüsüne sahip çıkın. O, bizlerden biri ne çabuk unuttunuz…” diyerek tısladı.

Onlar da sanki çoktandır bunu bekliyordu. Kendilerini harekete geçirecek işareti aldılar, kâbustan uyanıp Ramon’un babasının arkasında toplandılar. Artık delikanlının ölü bedeni, köylüler ve katillerin tam ortasındaydı.

Dakikalar uzadıkça uzuyor, gerginlik tırmandıkça tırmanıyordu. Hınç bileylendi, tavır netleşti. Sanki her iki tarafta kanı kanla yıkamaya yemin etmişti. Pes etmek yoktu, çatışma kaçınılmazdı. Duruma müdahale edebilecek tek kişi olan ağa, işlerin ters gittiğini fark eder etmez, harekete geçti. Ayaklanmayı göze alamazdı. Efendilerine karşı başkaldıran kölelere, bunun hesabı nasıl olsa ödetilirdi ama şimdi geri adım atılmalıydı. Elindeki bilmem ne derisinden kırbacını şaklatıp araya girdi, köpeklerine dönüp çekilmeleri için buyruk verdi.

Ramon, babasının, genç ölüyü kucağına aldığını gördü, adam yükünü incitmemeye özen gösteriyor gibiydi. Ardında kalabalık, yürüdü büyük adımlarla. Baygın anne ise çoktan ayılmıştı, onun kucağına verdi, iliklerine dek kanı boşalmış taze bedeni...

Acılı kadın dövünüyor, bağırıp çağırıyor, geçirdiği şoktan dolayı söz yitimine uğramışçasına anlamsız sesler çıkarıyordu. Sonra suspus oldu kadın, bitikti, çaresizdi. Öpücüklere boğdu oğlunu ve ardından yaşıyormuşçasına sohbet edip, dertleşmeye başladı onunla. Sözlerin tükendiği yerde, konuşan ananın gözleri ve elleriydi.

Ramon’un babası ise, ayakta dikilmiş anayı ve oğlunu izliyordu Gördükleri karşısında sinirleri boşaldı adamın, sarsıla sarsıla ağladı, yumruklarını sıkıp iri, tuzlu gözyaşlarını döktü. Ramon, ilk kez ulaşılmaz tepeler gibi dik, granit kayalar gibi sert duran babasını ağlarken gördü, çocuk dünyası yıkıldı.