facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2010 Perşembe

Evlenmek, boşanmak ve günah keçisi Facebook




ABD’de Facebook’un boşanma nedenleri arasında sayılması ve bunun giderek artan bir ivme izlemesiyle ilgili soru soran kadın dergisi “Seninle”ye verdiğim yanıt;


“Facebook, evlilik kurumunu derinden sarsan sanal bir çılgınlıktır. Böyle saçma sapan bir önerme olabilir mi? Kesinlikle hayır. Boşanmak mevzubahisse tükenen aslen ilişkidir, böylesi bir durumda Facebook da olsa olsa günah keçisi olur. Ya da koskocaman soyut bir bahane... Sebep bambaşkadır, adını koymak gerek. Misal kıskançlık... Peki, anlayışsızlık nasıl? İsterseniz, kuruntu, sabit fikirlilik ve dahası da var. Evlilik kurumu, insanların özgürlüklerini kısıtlayan, kompleksleri açığa çıkaran, çiftlerin birbirini gönüllü-gönülsüz zapturapt altına aldığı bir işlevselsizlik ile resmedilecekse şayet, muhakkak bir tükeniş ve çırpınış sürecine girilmiştir. “Biz”i ister istemez unutan ve zamanla “sen” ve “ben” şeklindeki adı konulmamış bir rekabete dönüşüveren birliktelikten artık ne hayır gelir? Gelmez, gelemez...

“Makyaj malzemelerin benden daha önemli mi?”, “Tuttuğun takım mı değerli yoksa ben mi?” gibi sorular ile senin ailen, benim ailem minvalindeki sayıklamalar ve bilcümle gereksiz ayrıntı varken Facebook’un suçu olsa kaç yazar. Üstelik Facebook’ta her şey sere serpe... Asla bir koruma kalkanı yok... Herkes birbirini tanıyor, ilişki durumunu biliyor, fotoğraflarını görüyor ve paylaştığı videolardan karakter tahlili yapabiliyor. Yaşı, işi, hobileri, dini, siyasi görüşü... Her şey ayan beyan... Merak kediyi öldürür de, insanın yakasını rahat bırakır mı? İlkokul arkadaşını buluyor biri, diğeri eski sevgilisini... Eskiden neydi, bugün ne hale geldi? Statü, medeni hal, ulaştıkları mertebe... Asıl kıskançlık, çiftler arasında yaşanan değil, bireyin içinde saklanan oluyor. Ve ister evli, ister bekâr, bir noktadan sonra hepimiz iliğimize dek yalnızız. O yüzden hatırlanmayı diliyoruz, en büyük korkumuz ise fark edilememek. Kurt olmak cesaret ve maharet ister, bizimse tek derdimiz ve telaşımız sürüden kopmamak, gerisi laf-ı güzaf...” Alper Turgut

13 Eylül 2009 Pazar

Hukukun kilometre taşı Türkiye’de döşenecek




Türkiye, dünya ceza hukuku açısından kilometre taşı olacak uluslararası bir kongreye hazırlanıyor. 11 Eylül’ün ardından giderek alevlenen insancıl ceza hukuku mu yoksa salt devletin güvenliğini gözeten bir ceza hukuku mu tartışması dünya çapında ünlü hukukçular tarafından masaya yatırılacak. Kongrede alınacak kararlar önümüzdeki süreçte dünya ceza hukukunun da esaslarını belirleyecek.



Cumhuriyet tarihinin en büyük hukuk kongresi

ALPER TURGUT

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük hukuk kongresi, 20–27 Eylül 2009 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilecek. ABD’yi vuran 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından yerküreyi saran radikal çıkışlar ve yıkıcı çılgınlıklar (terör, savaş, işgal vs.) hepimizin malumu... İşte, XVIII. Dünya Ceza Hukuku Kongresi’nde; sınır tanımayan savaş, terörü besleyen nedenler, çoğalan insan hakları ihlalleri ve giderek gücünü arttıran örgütlü suçlar ile günümüz ceza hukuku sorunları masaya yatırılacak, bilimsel tartışmalar yapılacak. Kongrenin ana başlığı “Küreselleşmenin Ceza Adalet Sisteminin Önüne Çıkardığı Başlıca Sorunlar” olarak belirlendi. Dört alt başlık ise şunlar; “Hazırlık Hareketleri ve İştirakin Genişlemesi”, “Terörizmin Finansmanı”, “Özel Yargılama Tedbirleri ve İnsan Haklarının Korunması” ve “Evrensel Yargı Yetkisi”...

Merkezi Paris’te bulunan Dünya Ceza Hukuku Derneği’ne (AIDP) üye Türkiye Ceza Hukuku Derneği’nin ev sahipliğinde düzenlenecek kongreye dünyanın dört bir yanından hukukçular katılacak. İlki 1926 yılında yapılan ceza hukuku kongresi için Facebook’ta açılan grupta, katılım bedelinin avukatlar için 250, araştırma görevlileri, stajyer ve öğrenciler için ise 150 TL olarak belirlenmesi ise tepki topladı. Özellikle kıt kanaat geçinen öğrenciler, fiyatı fahiş buldular.

XVIII. Dünya Ceza Hukuku Kongresi’yle ilgili sorularımızı; Avukat Fikret İlkiz, Türk Ceza Hukuku Derneği Başkan Yardımcısı Hasan Fehmi Demir ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Pınar Memiş yanıtladı.

— Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi nedir, ne şekilde toplanır ve nasıl çalışır?

Pınar Memiş; Kongre beş yılda bir yapılıyor. Kongre öncesinde ulusal grupların belirledikleri ulusal raportörler, AIDP'nin Bilimsel Komitesi'nin anket sorularını yanıtlayarak ulusal raporları hazırladı. Ülkelerin ulusal raporları, Bilimsel Komite'ye yollanır. XVIII Kongre için gönderilen ulusal raporlar incelendi ve her konu başlığı için bir “Genel Rapor” oluşturuldu. Genel Raportör tarafından hazırlanan Genel Raporlar'ın ulusal gruplara sunulması ve karar taslaklarının tartışmaya açılması için dört ayrı ülkede hazırlık kolokyumları gerçekleştirildi. Ardından ulusal raportörler, genel rapor ve taslak karar üzerinde görüşlerini bildirdi, söz konusu kararlara son şekli verildi ve metinler oy birliğiyle kabul edildi. Artık Raporlar ve karar taslakları kongreye sunulmaya hazır. Kongrede ayrıca yaklaşık yüz yıllık bir tarihe sahip olan AIDP'ın yeni yönetim kurulu üyeleri seçilecek.

— Ev sahibi Türk Ceza Hukuku Derneği'nin yaptığı çalışmalardan bahsedelim.

Fehmi Demir; Türk Ceza Hukuku Derneği, avukat, hâkim, savcı, hukuk felsefecileri, adli tabipler ve araştırma görevlilerinin birlikte üye oldukları tek dernektir. Dernek, 2000 yılında kuruldu. Adının önüne “Türk” koyabilmek için 2003 yılında Bakanlar Kurulu'na başvuruldu ve onay alındı. Derneğimiz bugüne dek onlarca bilimsel toplantı düzenledi, 20'yi aşkın yayın ile “Suç ve Ceza” dergisini çıkarttı.

— Türk hukukçuların kongreye ilgisi nedir?

Fehmi Demir; Meclis Başkanlığı ile Adalet ve Kültür Bakanlıkları, Kongreye büyük destekte bulundular. Bunun dışında kongre öncesinde İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya'da ön çalışma, bir bakıma Kongreye hazırlık amaçlı toplantılar yaptık ancak katılım fazla değildi. Kongreye ilgi özellikle Türk hukukçuları açısından umduğumuz ölçüde değil. Ancak katılım için başvuranlar arasında stajyerlerin oranındaki fazlalık, gelecek adına sevindirici bir gelişme...

— Bu yıl tespit edilen konu “terör”... Neden böyle bir konu seçildi?

Fehmi Demir; 11 Eylül saldırılarının ardından terör konusu daha çok gündeme gelmeye başladı. Hukuk, terörle mücadele bakımından tek başına yeterli değildir. Sorunun köküne inmek gerekir. Terör olgusunun algılanması tüm dünyada artan bir biçimde yaygınlaştı ve yarattığı dehşetle ortaya koyduğu şiddet tüm dünyada tedirginlik yarattı. New-York’taki ikiz kuleler, Madrid’deki Atocha istasyonunda meydana gelen saldırılarda da görüldüğü gibi gelişen teknoloji, küresel haberleşme sistemleri nedeniyle terörizmi de yeni bir karakter kazandı. “Çok ciddi suç türleri” ortaya çıktı… Nasıl mücadele edeceksiniz? Tek başına “hukuk” bu mücadelede yeterli değildir. Ekonomik ve sosyolojik etkenler, küçülen dünyanın küreselleşmesi… Diğer yandan kişilerin temel hak ve özgürlüklerini, salt güvenlik için feda edemezsiniz.

—Terör yasaları, çoğu zaman insan hakları ihlallerini de beraberinde getirmiyor mu?

Fikret İlkiz; Güvenlik güçleri, gündelik hayata müdahale ediyor. Sizin özgürlük alanınızı hukuk yerine polis/kolluk güçleri belirleyebiliyor. Sorunları, temel hak ve özgürlükler ekseninde çözmek gerek. Yasalar, bilimsel ve hukuku uygun olmalı... Yaşamın bir parçası haline gelmesinden korkulan terörün önlenmesi, daha çok demokrasiyi gerektirir. Yaşanılan acılar tek başına sınıraşan suçların cezalandırılmasında ne kadar önemli ise; insan haklarının korunması da bir o kadar önemli… Uluslar arasında, topluluklar arasında birbirine aykırı görüşler var…İnsan haklarından güvenlik için vazgeçmeyi kabul eden ülkeler ; insan haklarının kısıtlanmasını “hak” olarak görmeye başladıkları andan itibaren “olağanüstü” haller olağanlaşıyor…Oysa çağımız, insancıl ceza hukukunu yaratmak zorundadır. Bu zorunluluk temel insan haklarının her koşulda korunmasını zorunlu kılar. Terör, aslında böyle önlenebilir. İnsan haklarının sınırlandırılması, sınıraşan suçların önlenmesine değil çoğalmasına neden olur. Panik mevzuatı yaratılır ve panik kanunlarının hâkim olduğu bir toplumda endişe, tedirginlik ve korku içinde yaşarsınız. Korku imparatorluklarının kan tüccarları da ekonominize hâkim olur. Yaşamınızı savaş alanına çevirir. O nedenle, uyuşturucu ve yasadışı silah kaçakçılarının, göçmen kaçakçılarının, sınıraşan suç çetelerinin egemenliklerine hukuk yoluyla son vermek her devletin görevi olmalı ve bu Dünya üzerinde bu görev bu anlayışla paylaşılmalıdır… Kongre, hem Türkiye hem de dünya açısından kilometre taşı olacak.

—11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin “önleyici savaş” ve “demokrasi götürmek” gerekçelerine sığınarak kanunsuzluğa yönelmedi mi?

Fehmi Demir; Doğu Blok'u ortadan kalkınca dünya tek süper güce kaldı. Batı ittifakı ise tamamen bozuldu. ABD için öncelik Avrupa'dan Ortadoğu'ya geçti. 11 Eylül’den önce de ABD hazırlıklarını yapıyordu. İşin ilginç yanı soğuk savaş bittikten sonra ABD’nin askeri harcamaları yüzde 12 arttı. Her alanda güvenlik vurgusu yapılıyor. Ama özgürlüğün olmadığı yerde güvenlik de yoktur.

—ABD, Güney Amerika’daki kontrgerilla faaliyetleri gibi yasadışı oluşumları da her zaman destekledi.

Fehmi Demir; Evet, ancak onlar gizli operasyonlardı. Artık “Black Water” gibi özel güvenlik şirketleri kullanıyor ve Ortadoğu’da yasal olarak çalışıyorlar. Hukuk şemsiyesi altına sığınıyorlar. Guantanamo ve gizli cezaevleri, adaletin işlemediği yerler. ABD’nin insan hakları ihlalleri sürüyor ve son süreçte hafif işkenceyi dillendirerek yasal zemine sokmak istiyorlar. İşkencenin benimsendiği, doğal karşılandığı bir iklimde yaşamanın bütün sonuçlarıyla ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiği ortadadır.

—Peki, hazırlık hareketlerinin suç sayılması konusunda ne söyleyebilirsiniz?

Fehmi Demir; bombayı patlatan eylemci ile bomba taşırken yakalanan adam, aynı kefeye konulamaz. Belki adam teslim olacaktı, belki patlatmaktan vazgeçecekti… Bütün bunlar sadece Türkiye’nin değil, Dünyanın tartıştığı sorunlar... Aslında ülkelerin çoğunda, hazırlık hareketleri, cezayı hak eden suçu oluşturan fiile uzak olması nedeniyle cezalandırılmaya gerek görülmemiştir. Aslında nesnel bir bakış açısıyla, bu hareketler, bir risk oluşturan, somut bir tehlike olarak görülmemekte veya sosyal bir zararın nedeni olarak gösterilmemektedir. O halde, Avusturya, Almanya, Hırvatistan, İspanya, Fransa, İtalya ve Brezilya’da olduğu gibi hazırlık hareketleri, teşebbüsün yasal tanımında da görüleceği üzere cezalandırılabilecek teşebbüsün unsurlarından önceki eşik olarak tanımlanabilir. Bazı ülkeler de ise, kanunda açıkça yazılı olmayan sadece yargı içtihatları ile ifade edilen ve eylemin gerçekleştirilmesi için atılan ve suç işleme kastını da içeren adımlar olarak tanımlanabilir. Hatta Fransa, Almanya, Finlandiya, Macaristan ve Hollanda’da bu unsurlara başka niteliklerde eklenmektedir. Suç işleme zamanı, suç mahalline yakınlık, eylemin başka türlü yorumlanmasının mümkün olamaması ve hareketin yani suçlanan eylemin o suçun oluşması için yeterli olması ve illiyet bağı, suçun işlenme tehlikesi gibi… İşte bütün bunlar Kongre’nin, bir başka deyişle Dünya ülkelerinin ve ceza hukukunun en çetrefil çözüm bekleyen sorunlarıdır.

—Türkiye’de örgütlü suçlarla mücadele yöntemleri insanlarda endişe veya korku yaratıyor mu?

Fikret İlkiz; Türkiye'nin cezaevleri, cumhuriyet tarihinin en dolu günlerini yaşıyor. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri, cezaevleri içine yapılan yargılamalar, gizli tutulan dosyalar, insanların dinlenilmesi ve takip edilmesi haliyle endişe yaratıyor. Yaratmaz mı? Düşünün, bu ülkenin geçmiş yargı tarihinde DGM’lere Hayır mitingleri yapılmıştır. Başarılmıştır… Olağanüstü yargı hallerinin olağan sayılması engellenmiştir. Bu gün geldiğimiz noktaya bakarsanız; artık hiç kimsenin gündeminde “devletin güvenliği için” yapılan yargılamaların tabii hâkim ilkesine aykırı olduğu konusunda bir karşı çıkış zihniyeti yok. Öyle ki; artık ülkemiz ceza usul sisteminde “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri”nin kuruluşu ve çalışmaları “yasal” ve olağan dönemin bir parçası oldu. Herkes ve yasa koyucu; özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ve özel yetkili savcıları çoktan benimsedi… O nedenle cezaevleri inşaatları çoğaldı. Cezaevleri artık “Campus” olarak anılıyor… Cezaevleri “campüslerinde” kurulan mahkemeler ve yargılamaları olağan kabul edildi ve içselleşti. Çünkü, bizde yargının geçmiş tarihinden elde edilen deneyimlerle oluşmuş bir yargı kültürü yok… Olan yargı kültürüne de karşı çıkıyorlar zaten… Bu durumda; olağanüstü yetkilerle donatılmış kolluk güçleri, özel yetkili savcılar ve özel yetkili mahkemelerdeki yargılamalar da yargının tarafsızlığını zedeliyor. Bağımsızlığını ortadan kaldırıyor ve yargılanan insanlar da temel hakları için ulaşmaya çalıştıkları yargı teminatından yoksun kalıyor… Bu tedirginliktir, güvensizliktir ve Av. Fehmi Demir’in dediği gibi özgürlük yoksa zaten güvenlik de yoktur…

—Son sorum “Evrensel Yargı Yetkisi” yetkisi üzerine olacak.

Pınar Memiş; Evrensel yargı yetkisi, sınıraşan suçların faillerinin cezasız kalmasını engellemek amacıyla benimsenmiş olan yargılama yöntemlerinden... Ayrıca uluslararası suçları engelleyici bir nitelik taşıyor... Kongrenin tavsiye kararında; devletlerin en ağır suçların engellenmesi ve cezasız kalmaması için, evrensellik ilkesini kendi iç hukuklarında benimsemeye davet edildiler. Tüm ülkelerde evrensel yargı yetkisine konu olan uluslararası suçlar arasında, deniz haydutluğu; kölelik; savaş suçları; insanlığa karşı suçlar; soykırım; apartheit ve işkence suçları var…


18. ULUSLARARASI CEZA HUKUKU KONGRESİ



1-7 Ekim 1984 tarihleri arasında Kahire’de toplanan XIII. Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi’nde tüm devletler; en ağır suçların engellenmesi ve cezasız kalmaması için karar aldılar ve evrensellik ilkesinin gereği olarak ülkeleri kendi iç hukuklarında bu kararları benimsemeye davet ettiler.. Düşünün bu kararlara rağmen; ancak on dört yıl sonra 1998’de Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulabilmesi mümkün olabildi..
XVIII Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi’nde ülkelerin “Evrensel Yargı Yetkisi” 25 yıl sonra yeniden tartışılacak… 76 yıl önce Palermo 3–8 Nisan 1933’de yapılmış olan Üçüncü Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi’nde “Hangi suçlar için evrensel yargı yetkisi uygundur?” sorusu tartışılmıştı…


Bu konuda alınan kararlara göre; “deniz haydutluğu, köle ticareti, kadın ve çocuk ticareti, uyuşturucu trafiği, müstehcen yayınların dolaşım ve trafiği, deniz tabanındaki kabloların tahrip edilmesi ve koparılması ve radyo-elektrik iletişime karşı ciddi saldırılar, özellikle yanlış ve hileli sinyal ve dalgaların iletimi ve dolaşımı, kalpazanlık suçu, kıymetli evrak ve kredi araçlarında sahtekarlık, genel tehlike yaratabilecek vandalizm ve barbarlık gibi suçlar tüm devletlerin ortak çıkarlarına zarar verici nitelikte suçlardır.”

Genel Rapora göre; evrensel yargı yetkisi, en ihtilaflı konulardan birisidir. Hatta, evrensel yargı yetkisinin “ölüm döşeğinde olmasa bile bir ayağının çukurda olduğu” ileri sürülüyor... Buna rağmen ülkelerin kendi ulusal yargılama sisteminde evrensel yargılama ilkesini benimsemiş olduğu da bir gerçek…


CUMHURİYET PAZAR DERGİ / 13 - 09 - 2009

20 Ocak 2008 Pazar

Dünyanın en güzel dili çiçekler...





ALPER TURGUT



Çiçekler... Koku, renk ve şekilleriyle, hayatın güzel yüzünü resmediyorlar. Evlerimiz, işyerlerimiz ve bahçelerimizi süsleyen, bizleri sıkıcı şehir hayatından çıkarıp doğaya özlemi körükleyen nadide bitkiler... İlk buluşmada, yıldönümlerinde, özel günlerde, hasta yatağında, cenaze töreninde aklınıza gelebilecek her yerdeler... İnanılmaz ancak tam 800 anlam taşıyor çiçekler... Rengine, burcuna, fiyatına göre talep değişiyor. Ama değişmeyen bir tek şey var; o da çiçek alınan insanın gözle görülebilecek mutluluğu...



Bugünlerde herkesin tüketilmeye hazır çılgın oyuncağı olan Facebook sitesinde reklamını gördüm. www.ciceksiparisi.com adlı siteydi bu... Sanal alemde sahte çiçekler gönderilirken sanatçılar tarafından hazırlanan gerçek çiçeklerin internet aracılığıyla dağıtıldığını öğrenmiş oldum. Çiçek firmasının kurucusu Endüstri Mühendisi Emre Aydın 'a sordum: "Hala en çok hediye edilen çiçek kırmızı gül mü?" diye... "Evet" dedi.. "Kırmızı gül tüm zamanların ilgi odağı... Çünkü anlamı aşk..."



ÇİÇEKLER İSTANBUL'DAN...



- İnternet üzerinden çiçek sipariş etmek fikri nereden doğdu?



İnternet çağımızın gerekliliği... İşlerinden kafasını kaldıramayan, zamana karşı yarışan insanlar, sevdiklerine özel olduklarını hissettirmek için yerlerinden bile kalkmadan sayfamıza girip, çiçeklerini seçip yolluyorlar. Çok pratik... Şirketimizi 2000 yılında kurduk. Giderek büyüdü ve bu yıl istediğimiz noktaya doğru gelmeye başladı. Artık Türkiye geneline hatta dünyanın her hangi bir yerine çiçek yollayacak durumdayız.



- Çiçek hediye edilenlerin kadınlar olduğu malum. Peki en iyi çiçek müşterileri kimler?



Genelde okumuş, 28-38 yaş arası erkekler çiçek sipariş ediyor. Bunun dışında mesela bir günde 160 çiçek satılmışsa bunun 110 tanesi İstanbul'dan sipariş edilmiştir. İstanbullu erkeklerin çiçek hediye eden centilmenler olduğu sonucu çıkabilir.



- Günümüzde rağbet görmeyen çiçekler de var mı?



Başta karanfil. Eskiden çok satılan karanfil son dönemlerde alınmaz oldu. Fiyatı pahalı olan çiçeklerin de daha az satıldığı bilinen bir gerçek...



- Çiçek mezatları her gün yapılıyor mu?



Çiçek mezatları haftanın üç günü yapılıyor. Pazartesi. çarşamba ve cuma günleri... Üretici sabahın erken saatinde çiçeğini getiriyor almak isteyenler de açık arttırmaya katılıyor. Yürüyen bantın üzerindeki çiçeklere sahip olmak için elinizdeki düğmeye basıyorsunuz. Düğmeden en son elini çeken ekranda görünen fiyattan çiçekleri alıyor. Elinizde kalan çiçeklerin solması, kuruması riski var. Çöpe atılmamaları için ihtiyaca ve talebe göre hareket etmekte yarar var.



Emre Aydın, tiyatro sanatçısı Müjdat Gezen 'in kendileri için beyaz ağırlıklı çiçeklerden tasarladığı aranjmanların rağbet gördüğünü söylüyor. Bundan sonra da sırasıyla birçok sanatçı çiçek tasarlamayı sürdürecek. Silahın değil çiçeğin hüküm sürdüğü bir dünyaya özlem adına...




Çiçeklerle tartışabilirsiniz



Hayatın renklerini canlı tutan çiçeklerin dili, ilk kez 1600'lü yıllarda İstanbul'da oluşturulmaya başlandı. Eşiyle birlikte İstanbul'da yaşayan İngiliz Lady Mary Wortley Montagu , 1716 yılında çiçeklerin anlamlarını toparlayarak bunun dünyaya yayılmasını sağladı. Montagu, "parmaklarınızı oynatmadan, çiçeklerle tartışabilir, azarlayabilir, dostluk, aşk, nezaket mektupları ve hatta haber bile gönderebilirsiniz" diyordu. Çiçeklerin taşıdıkları anlamlara ilişkin Fransa'ya da sıçrayan merak, kısa sürede 800 çiçeğin anlamının belirlenmesine ve tüm dünyada ortak bir çiçek dili oluşmasına yol açtı. İşte bazı çiçeklerin anlamları:




Beyaz Gül: Masumluk
Kırmızı Gül: Aşk
Pembe Gül: Gönlüm sende
Sarı Gül: Sıcak sevgi
Beyaz Karanfil: Temizlik, saflık
Kırmızı Karanfil: Sevgi
Pembe Karanfil: İçtenlik
Sarı Karanfil: Hüzün
Anemon: Gençlik
Beyaz Glayör: Dostluk
Kırmızı Glayör: İstek
Pembe Glayör: Zerafet
Sarı Glayör: Kıskançlık
Mor Glayör: İnanç
Orkide: Mağrur, gururlu
Sterliçya: Sıcak sevgi
Ağlayan Gelin: İsyan
Nilüfer: Gelecek yenileme
Beyaz Lale: Saflık, temizlik
Kırmızı Lale: Seni seviyorum
Pembe Lale: Anlayış
Sarı Lale: Gerginlik
Margarit: Bolluk, sıhhat
Menekşe: Alçak gönüllü
İris: Hatıra, zerafet
Kamelya: Mağrur
Lilyum: Güven
Gerbera: İyimser
Frezya: Suçsuzluk
Beyaz Krizantem: Sadakat
Kırmızı Krizantem: Sessiz istek
Sarı Krizantem: Karşılıksız sevgi
Mor Krizantem: Burukluk
Mersedes Gülü: Melankoli
Altın Kadeh: Umut
Fulya: Unutma

RENKLERE GÖRE ÇİÇEKLER:

Pembe: Şevkat
Beyaz: Saflık, Temizlik
Mavi: Yumuşak Başlılık
Yeşil: Ümit ve İstikbal
Mor: Dul
Altın Sarısı: Sevinç, Bolluk
Kırmızı: Aşk
Siyah: Üzüntü

BURÇLARA GÖRE ÇİÇEKLER:

Koç: Lale, papatya
Boğa: Kırmızı gül, pembe karanfil
İkizler: Gardenya, yasemin, sümbül
Yengeç: Nilüfer, beyaz gül, zambak
Aslan: Kırmızı gül, sarı krizantem, orkide
Başak: Açelya, sarı menekşe
Terazi: Pembe krizantem, pembe gül
Akrep: Kırmızı karanfil, hanımeli
Yay: Leylak, mor menekşe
Oğlak: Siyah gül, kadife çiçeği, kamelya
Kova: Zennen, menekşe, kartopu,
Balık: İnci çiçeği, zambak


Cumhuriyet Hafta Sonu / 1 Aralık 2007

10 Kasım 2007 Cumartesi

Sanal âlemin son çılgınlığı...


Facebook'ta, lakap, nick, uyduruk fotoğraflar hak getire... Ve 'Büyük Birader' bu yüzden çok mutlu, herkes bilerek ve isteyerek kartını açık oynadığı için... İlkokul arkadaşını buluyor biri, diğeri eski sevgilisini... Kavgalılar uzlaşıyor, küskünler barışıyor. Bir yanda facebook'a bodoslama dalanlar, diğer yanda da moda olduğu gerekçesiyle uzak duranlar var. Meşhur tipler, medyatikler, televoleciler de burada... Hayranı oldukları ünlüler için gruplaşanlar, siyaset adına örgütlenenler de... TV ağzıyla söylersek, facebook, "sezona damgasını vuruyor."

ALPER TURGUT

Facebook'ta yaş, medeni durum, din, tuttuğun takım... Her şey sere serpe... Koruma kalkanı yok... Maillerini, telefon numaralarını verenler mi ararsınız? Fotoğraflarını ve videolarını sürekli güncelleyenleri mi? Ve yalana asla tahammülü yok.

Facebook adlı meret, insanların, sanal halkalar şeklinde hiç durmadan uzayan bir zincir gibi birbirine bağlanmasını ve tabirimi mazur görün, çekirge sürüsü gibi çoğalmasını sağlıyor. Zaten tüketim çağında, "çok sıkıldım yahu", "baydı", "yalan oldu" gibi anlamsız kelime ve kelime grupları, özellikle gençlerimizi esir almış durumda... Onlar, hızla tüketecekleri, olur olmaz her yerde kullanacakları yeni oyuncaklarını çoktan buldular. Türkiye'de de yaklaşık iki haftadır, 2007 yılının bombası diyebileceğimiz facebook'a yönelik çığ gibi büyüyen bir katılım var. Argo olacak ancak facebook adlı hala tam anlamıyla keşfedemediğim soyut zamazingoya, "yüz rehberi" diyen de var, "feyz book" diye göklere çıkaran da... Öte yandan muhtarlık ve dedektiflik bürosu işlevi gördüğü de kesin...

HERŞEY SERE SERPE

"Hangimizin arkadaşı daha çok" saplantısı, saçma sapan bir rekabeti beraberinde getiriyor. Yalnızlık, kentlerimiz kalabalıklaştıkça çoğalıyor. Hatırlanılmak istiyor insan, bir başına kalma korkusu, fark edilmeme endişesi, aynı zamanda sürüden kopmama telaşı... Örneğin vapurda sürekli cep telefonlarıyla oynayan hüzünlü bir nesil ile yolculuk ediyorum. Büyük bir umutla mesaj gelmesini veya son model telefonlarının çalmasını bekliyorlar. Ve gündüzün kırılgan ve apolitik gençleri, geceleri ayrı bir kimliği benimsiyorlar. Çünkü onlar, büyük bir enerjiye ve dinmeyen bir coşkuya sahipler... Tereddüt etmeden, tüm duyguların etkisini yitireceği maskelerin ardına gizleniyorlar. Karmakarışık insan ruhunu salıvermek için... Marjinal, sapkın, psikopat diye nitelendirilme riskini yok sayarak... Ve böyle hareket etmeyi, özgürlük sanarak... Yani aldanarak... Ama insan oyuncak değil... Hem yaralıyor, hem de yaralanıyorlar. İşte, psikolojisi çokça bozuk yeri geldiğinde de tepetaklak olan günümüz insanlarının, internet üzerindeki yansıması... Kimse üstüne alınmasın, benim gözlemim bu...

Ancak facebook'a gelince işler biraz karışıyor. Yaş, medeni durum, din, tuttuğun takım... Her şey sere serpe... Koruma kalkanı yok... Üstüne üstlük herkes birbirine burun kıvırıyor, modern bir kimlik niteliğindeki sayfalarıyla dalga geçiyor. Abartanlar uyarılıyor, "bil ki seni tanıyoruz" denilerek... Maillerini, telefon numaralarını verenler mi ararsınız? Fotoğraflarını ve videolarını sürekli güncelleyenleri mi? Hakkını vermek lazım... İlginç bir site facebook... Bildiğimiz herhangi bir şeye benzemiyor. Ve yalana asla tahammülü yok. Kısaca değinelim, Harvard'lı 19 yaşındaki Mark Zuckerberg , 2004 yılında öğrenci arkadaşları için Facebook'u yarattı. Genç adam nereden bilsin, geçen 3 yıl içinde, her kıtadan, farklı ülkelerden ve değişik yaş gruplarından 43 milyon insanın (bu sayı sürekli artıyor) adeta hücumuna uğrayan dünyanın en büyük sosyal ağına imza atacağını... Paranın, reklâmın, yatırımın kokusunu iyi alan internet ve bilişim devleri Microsoft ve Yahoo, zaman kaybetmeden Facebook'a gözlerini dikti bile... Sitenin ederi şimdilik 13 milyar dolar...

Kimin arkadaşı daha çok?

Facebook'ta, lakap, nick, uyduruk fotoğraflar hak getire... Ve 'Büyük Birader' bu yüzden çok mutlu, herkes bilerek ve isteyerek kartını açık oynadığı için... İlkokul arkadaşını buluyor biri, diğeri eski sevgilisini... Kavgalılar uzlaşıyor, küskünler barışıyor. Bir yanda facebook'a bodoslama dalanlar, diğer yanda da moda olduğu gerekçesiyle uzak duranlar var. Meşhur tipler, medyatikler, televoleciler de burada... Hayranı oldukları ünlüler için gruplaşanlar, siyaset adına örgütlenenler de... TV ağzıyla söylersek, facebook, "sezona damgasını vuruyor." Sanal çılgınlık, gerçek hayatta yankısını buluyor. Yanlış anlaşılmalar ise gırla... İsim karışıklıkları, istemediğin bir kişiye sobelenmek ve dahası... Erkek öfkesi, kadın kıskançlığı şimdiden başladı. Patron kızıyor, eşler kıskanıyor... Geçmişe özlem adına bir araya gelenler, çok sayıda gruba bölünüyorlar ve bu topluluklar, şaka değil binlerce üyeyi ağırlıyor. Nostaljinin bile suyunu çıkarıyorlar, ahlar ve vahlar arasında... Filmler, konserler, şarkılar öneriliyor, kitaplar eleştiriliyor. Davetler, randevular, çeşitli organizasyonlar... Sıkılanlar oyunlara dadanabiliyor. Sanal da olsa, duble rakı, çiğ köfte, fava, börülce, yan masadan ikram edilebiliyor. Herkesin ortak noktası ise sanırım merak... Eski eş, sevgili, dost, arkadaşların, yeni haline, statüsüne, medeni haline, ulaştıkları mertebeye göz atılıyor. Bu nedenle içtenlikten uzak "merhabalar" bazen sırıtıyor.

Gelelim başta söylediğimiz, hangimizin arkadaşı daha çok meselesine... Adamın bin arkadaşı var niye benim elli tanecik diye düşünürseniz yandınız. (yazıyı yazarken benim arkadaş sayısı 93'e ulaştı, bir kısmını çok iyi tanımıyorum bile...) Ve anlayamadığım ve asla anlayamayacağım bir insanın tüm hayatı boyunca bin tane dostu olur mu? Şayet politikacı değilseniz tabii... Son olarak diyeceğim o ki, sevmek ve nefret etmek arasında bocalamak istiyorsanız, buyurun facebook'a... "Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal" diye mırıldanmak şartıyla...

Cumhuriyet Hafta Sonu / 13-10-2007