23 Kasım 2010 Salı

Kan rengiyle boyanan koğuşlar...





ALPER TURGUT



Bayrampaşa Cezaevi’nde, insanı dehşete düşüren bir gerçek, hayat buluyordu. Siyasi tutuklu ve hükümlülerin tutulduğu C bloğun bir numaralı koğuşunda yatan 27 kadın, iliklerine dek cehennemi yaşıyordu. En çılgın ressamların iflahını kesen, kan rengiyle boyanmıştı el kadar koğuş. Ateş altındaki yaşama alanı, duman karasıyla çevrelenmişti. Mazgallardan alevler fışkırıyor, kendi etlerinin kokusu sarıyordu genizlerini... Çatılardan yapılan atışlar ise cehennemin kadevesiydi. İtiş kakış içerisinde, saatler birbirini kovalıyor, eriyen bedenler çaresizce koşuşturuyordu. Göz gözü görmüyordu. İstemsiz hareketler, çığlık çığlığa haykırışlar sarmıştı dört yanı. Deterjan torbaları ve sebze kolileri ile oluşturulan barikatlar… Dolap kapağından kalkanlar… Pamuk, sargı bezi, terlik lastiği ve kömür ihtiva eden el yapımı ilkel gaz maskeleri ve gözlükler… Karbonatlı suda ıslatılmış havlular… Hiçbiri kendilerini koruyamamıştı.

(1996 yılındaki ölüm orucu eylemi sırasında, bini aşkın siyasi tutuklu ve hükümlünün bulunduğu Bayrampaşa Cezaevi, direnişin ardından “resmen” hedef haline geldi. Sol örgütlerin içeriden yönetildiği ve bazı mahkûmların dışarıya yönelik eylem planları hazırladığı iddiasıyla Bayrampaşa Cezaevi, devlet, hükümetler, güvenlik güçleri ve medya tarafından tukaka ilan edildi. Hayata Dönüş baskınına kadar yaşanan dört yıllık süreçte, bir daha hiç bir tutuklu Bayrampaşa’ya getirilmedi. Sevkler ve tahliyeler ile cezaevindeki siyasi mahkûm sayısı 300’e düştü. Özellikle 1999 yılında “cezaevleri terör yuvası” haberleri ayyuka çıkmıştı.)

Çelik yelekli, dürbünlü ve gaz maskeli özel timler, dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın “operasyon için bir yıldır hazırlanıyorduk” sözünü kanıtlarcasına sanki savaşa girer gibi, sert bir şekilde müdahale ettiler Bayrampaşa’ya... Kum torbaları ve çelik kalkanlar desteğindeki askerler, her türden yüksek enerjili uzun namlulu otomatik silahlar ve pompalı tüfekler ile donatılmışlardı. Bir Skorsky helikopter, cezaevinin üzerinde taciz uçuşu yapıyordu. Aynı ilçede bulunan İstanbul Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’ne bağlı polisler ise, hapishanenin çevresini abluka altına alıyordu. Ambulanslar hazır bekletilirken, itfaiye ekipleri de “olası bir yangını” söndürmek için cezaevinde görevlendiriliyordu. Üzerinde “kapalı yerde kullanmayın”, “İnsan ve yanacak malzeme olmayan sahaya fırlat” yazan gaz ve gözyaşartıcı bombalar kısa sürede tükendi. Jandarmaların elinde atacak bomba kalmayınca, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden takviye donanım istediler. Baskına katılan Yarbay D. E. ise, emri direk bakanlıktan aldıklarını belirterek, “Sanıklar bize karşı ayaklandı. Kalaşnikof tabancalarla, kendi yaptıkları ateşli silahlar, şırınga uçlarından yaptıkları oklarla saldırdılar. Biz bu saldırılara kesinlikle güç kullanarak müdahale etmedik.” diyordu.

“Hayata Dönüş” baskını Bayrampaşa Cezaevi’nde aralıksız 14 saat sürdü. Avukat Behiç Aşçı’nın iddiasına göre Kıbrıs Savaşı’ndan bu yana en büyük silahlı güç kullanılmıştı.

“YANARAK ÖLÜRKEN BİZLERE EL SALLIYORDU”

“Nilüfer, Seyhan ve Özlem, yoğun gaz bombardımanı ve kesif duman nedeniyle baygın düşmüştü. Gülser tam kapının önündeydi ve tutuşmuştu bedeni. Şefinur, yanarken ayağa kalkmış ve zafer işareti yapıyordu. Sürekli atılan bombaları dışarı fırlatmaktan yorgun düşen Seyhan, son gördüğümde el sallıyordu.”… Tanıklıklar böyleydi.

Altı kadın, alev alev yanan koğuşun içinde kaldı. Seyhan Doğan, Nilüfer Alcan, Şefinur Tezgel, Özlem Ercan ile ölüm orucu eylemcileri Gülser Tuzcu ve Yazgülü Güder Öztürk, “Diri diri yandı.” Avrupa Ortaçağ karanlığına mahkûmken kadınlar cadı oldukları iddiasıyla ateşe atılırlardı, kast sisteminin en yoğun hissedildiği bir dönemlerin Hindistan’ında ise dul kalan kadınlar ölmüş eşleriyle birlikte yakılırlardı. Peki, milenyum çağında devletin güvencesindeki bir cezaevinde yaşananlar da neyin nesiydi?

Biyolog Nilüfer Alcan, Bolu doğumluydu ve 36 yaşındaydı, yaşam bilimin uzmanıydı diğer anlamda. Ama ölümdü, bu kez yakasına yapışan. Onu en son gören ise koğuş arkadaşı Hacer Arıkan idi: “Nilüfer'i gördüm. Ona seslendim. Oturuyor gibiydi. Yanına vardığımda sanırım duman zehirlenmesinden ölmüştü.”

Malatyalı Muhasebeci Şefinur Tezgel (29), neyin hesabını yapacaktı yağan bombaların mı? Samsun’lu yoksul bir ailenin kızı olan 27 yaşındaki Seyhan Doğan’ın başı, kolları ve bacakları, gövdesinden ayrılmıştı. Buca, Ümraniye ve Ulucanlar’daki kanlı baskınların tanığıydı Seyhan Doğan, içeri düşmeden önce ise konfeksiyon atölyelerinde, fabrikalarda çalışmıştı. Onun yaratan emekçi elleri artık yoktu.

Operasyonun ardından bedeni tanınmayacak hale gelen Özlem Ercan’ın kimliği DNA testi ile belirlendi. Oysa ailesi yaklaşık üç hafta boyunca 23 yaşındaki kızlarının yaşadığını düşünmüştü. Özlem Ercan üniversite öğrencisiyken ve daha henüz 18 yaşındayken cezaevi ile tanışmıştı. Beş yıllık hapisliğin ardından her an tahliye edilmeyi bekliyordu genç kız. C–1 koğuşundaki dehşetin tanıkları, Özlem’in bir ölüm orucu eylemcisini kurtarmak isterken alev silahıyla yakıldığını iddia ediyorlardı.
Gülser Tuzcu, 34 yaşındaydı. Kastamonu’daki ilkokul öğretmeni Kemalist idi. Etkilenmişti Gülser. Her 10 Kasım günü ağlardı. Ailesi, sonra Gülser’i Kuran kursuna yolladı. Sevmedi hocasını. Kendisine cetvel atan adamın kafasını yardı. Kadıköy’de tezgâhtarlık yaptı bir dönem. Sonra hapse düştü. Demir kapının önünde yanıp tükendi. Ölüm orucu eylemcisi Gülser Tuzcu’nun ömrü elinden sökülüp alınırken aklına geliyor muydu dokumakta usta olduğu halılar?

28 yaşındaki Gülseren Yazgülü Güder Öztürk gazeteciydi. Dezenformasyon desen gırla gidiyordu. Sahi kim yapacaktı artık haberini. Ağabeyi Mazlum Güder ile aynı kaderi paylaşıyordu genç kadın. Mazlum Güder, 1983’te Elazığ Cezaevi’nde öldürülmüştü. Yazgülü, kocası Ali Öztürk’ü de 1994 yılında hücre evi baskınında kaybetmişti. Hayata Dönüş sırasında, açlığının 55. günündeydi Yazgülü Güder Öztürk, kocasının kız kardeşi Hamide Öztürk ile aynı koğuşu paylaşıyorlardı. Hamide Öztürk’ün gözlerinin önünde yengesi Yazgülü, yitip gitti. Hamide, operasyonun ardından Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi'ne götürüldü ve 3 Haziran 2001 günü 5. ekip üyesi olarak ölüm orucuna başladı. 463 gün sonra 10 Eylül 2002 günü canını verdiğinde, 32 yaşındaydı. Yengesi Yazgülü gibi Kurtuluş gazetesi muhabiriydi Hamide Öztürk, 11 kez gözaltına alınmıştı. Hamide Öztürk, Hatay’da ağabeyi Ali ve yengesi Yazgülü’nün yanında defnedildi.

Hamide Öztürk’ün Hayata Dönüş’te yaşadıklarından:

“En son çıktığımızda artık alevlerden hiçbir şey görülmüyordu. Hepimizi yakmaya çalıştılar. Biz aşağıya inince, bu sefer yemekhaneye yoğun bomba attılar. Hepimiz havalandırmanın ortasına geçtik ve halay çekmeye başladık. Görevlilere, ‘Gelin hepimizi tarayın, ama hiçbirimizi teslim alamazsınız’ diye bağırdık.”

Ölüm orucundaki arkadaşlarına yardımcı olmak isteyen Birsen Kars, baskını ağır yanıklarla atlattı. Hastaneye kaldırıldı. Cankurtarandan indirilirken “Bizi diri diri yaktılar” diye haykırıyordu. Gazeteler ve televizyonlar, hemen verdi haberi: “Örgüt üyeleri arkadaşlarını yaktı.”
Birsen Kars, beş ay boyunca hastanede yattı. Yanıklar, kornea erozyonuna yol açmıştı. Çok sayıda ameliyat geçirdi: “Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı.”

Nasıl yandığını anlatıyor Birsen Kars:
“Bomba atmak için deldikleri koğuş tavanından demir kafes içerisinde bir cisim indirdiler. Kara bir duman çıkaran bu farklı nesne nedeniyle plastik gibi eridiğimi hissediyordum. Kimyasal gazla yakılıyorduk. Üstüm başım sapasağlamdı ancak derim adeta sıvılaşmıştı. Çevremden saç ve deri yanığı kokusu geliyordu. Sonra önümde saçlar uçuşmaya başladı. Uzandım, benim saçlarımdı. Önce gaz odalarından geçirildik, sonra fırınlarda yakıldık.”

Operasyon sonucunda, Hacer Arıkan’ın, tüm yüzü, başı, elleri, sırtı, bacakları yandı, sol akciğeri söndü, kalça kemiği kırıldı, sağ ayağı 3 santimetre kısaldı. Vücudunun yüzde 40’ı yanan öğretmen Hacer Arıkan, “Sinir gazı, biber gazı, el bombası, üzerimize bir sürü bomba atılıyordu. Yatakhanede artık duramaz hale gelmiştik. Tam çıkışa yöneldiğimizde çıkış noktasına üç dört tane yangın bombası fırlatıldı, aynı anda tavandaki deliklerden gaz verdiler. Giysilerimde hiç yanık yoktu. Kimyasal bir gaz olduğunu anladım. Ateşin sıcağını hissedemedim. Baskından sonraki günlerde gazetelere bakarken operasyonun adının ‘Hayata Dönüş’ olduğunu görünce güldüm. Ölümün kenarından döndüğüm için bana o anda komik geldi. Çünkü yaşıyor olmamız bile tesadüftü.” diye konuşuyordu.

Arkadaşı Şefinur Tezgel’i kurtarmak isterken yanan Hacer Öğretmen, rüyalarındaki labirentte uzun süre kendini aradı, halen hayata tutunmaya çalışıyor:
“Kafam yanıyordu. Arkadaşlarım kalkamadığımı görünce bir arkadaş içeriye daldı, beni çıkardı. Aşağı indirildim. Üzerimdeki giysilerde yanık yoktu. Bizi yakanın kimyasal maddeler olduğunu o zaman anladım. Hani yanarken bir ateşin sıcaklığını duyarsınız ya da söndürmeye çalışırsınız, ben öyle bir şey yaşamadım. Alevle gazın birleşiminden yandım ben. Bana hiçbir zaman, eski güzelliğime kavuşamayacağım söylendi. Burnum yok şu an. Ama ben hastanedeyken ağabeyim demiş ki, ‘Biz devamlı gülmeliyiz, daima gülmeliyiz ki daha çabuk iyileşebilelim.’ Gözlerimi yeni yeni açtığımda hemşire bana, ‘Yeşil gözlüymüşsün. Çok güzel gözlerin var’ dedi. Ben de ona dış görünüşün önemli olmadığını söyledim. Yaşama sevincimi kaybetmedim.”

Hacer Arıkan’ın iki ağabeyi aynı cezaevindeydi. Erol Arıkan, “Kardeşini kurtarmak için kadınlar koğuşuna koşarken” bacağından vuruldu, ölüm orucunun 200’üncü gününde “Zorla müdahale” edilen en büyük ağabeyi Erdal Arıkan ise “Wernicke Korsakoff” hastası oldu. Beden öğretmeni Erdal Arıkan, hatırladığı tek şeyin yanarken çığlık atan Hacer’in yüzü ve onu kurtarmaya giderken vurulan kardeşi Erol olduğunu anlatıyordu. Hafızasına yeni bilgiler kaydedemeyen Erdal Arıkan, yıllarca hatırlamak için yanından not defterini ayırmadı.

Ebru Dinçer de baskın sırasında C–1 koğuşundaydı. Genç kızın yüzünde, kafa derisinde, sırtında ve kolunda yanıklar oluştu:
“Yarı baygın durumdaydık. Kendimizi gazdan savunacak ıslak havlu dışında bir şey yoktu elimizde. Deliklerden sinir gazı ve biber gazı püskürtmeye başladılar. Sinir gazı boğulma etkisi yaratıyor. Öleceğinizi sanıyorsunuz, çıldıracak gibi oluyorsunuz. Artık nefes alamaz hale gelmiştik. Koğuştan kurtulmalıydık. Sürüne sürene kapıya yaklaştık. İşte o anda kapı girişini yaktılar. Tavandan yayılan bir yangındı bu. Çığlıklar yükseldi. Vücudum alev almadı ama ani bir sıcaklık hissettim. Bazı arkadaşlar alev makinesi tutulduğunu görmüş. Yananların çoğunun elbiselerinde yanık izi yoktu. Ancak bedenlerimiz kavrulmuştu. Yandığımı hissetmedim. Elimi başıma götürdüğümde derimin sıvı gibi eridiğini gördüm. Alev yok. Sıvı ya da gaz, yakıcı bir kimyasal madde olabilir. Tavandan üzerimize döküldü ve yüksek ısıyla birleştiğinde kafa derimi, yüzümü, kollarımı ve sırtımı kavurdu. Kendimi kaybetmişim.”

Birsen Kars, Hacer Arıkan, Ebru Dinçer, Münire Demirel ve Gülizar Kesici’nin de aralarında bulunduğu 12 kadın, faciayı ağır yanıklarla atlattılar. Aylarca hastane hastane dolaştılar, sayısız ameliyat geçirdiler. Bakırköy Cezaevi’ne sevkedilenler ise, ellerini kullanamadıkları için birbirlerine yardım ettiler. Onları enkaz haline getiren, elbiseleri yakmayan fakat bedenleri dağlayan kimyasal maddenin ne olduğunu, Adli Tıp Kurumu’nun bilirkişi heyeti dahi çözemedi. Adli Tıp Kurumu Raporu’nda C–1 koğuşundan alınan kısmen yanık, isli, beyaz ve bazı kısımları tabakalar halindeki materyallerin niteliğinin tespit edilemediği ve koğuşta öldürücü dozun çok üzerinde gaz bombası kullanıldığı açıklandı.

ARALIK GÜNCESİ

Kavuşmanın en güzel yerindeydik o gün ve aşkın
rüzgârın serinliğinde, dans ederek geceye yayılan,
saçlarını aldık terlemiş tuzlu avuçlarımıza sevdanın,
zehir bir düş biriktirmek için ceplerimize
doldurduğumuz taşları,
dizmiştik yollara tek tek.
Durmuştuk karanfil halaylarına sabahın seherinde
dile gelse yol ve susabilir mi demir,
utancından başını öne eğmez mi duvar,
kurşun girer mi yerin dibine,
mahpushane çeşmesi yandan mı akar,
insan hangi renkte kanar,
insan hangi renkte yanar,
çok iyi biliriz...
Belleğindeydik tarihin
Acılara izdüşüren, aşksız, sabahsız
Varna önleri’nde, Madrid’de
ve Bayrampaşa’da, Ümraniye'de
ve ülkemin cümle mahpushanelerinde...
Tüm dillerdeydi sevdamız,
erguvan dalları boyun eğmezdi ki fırtınalara.
Yaydık dudaklarımıza,
yaşamın baharından çaldığımız aşkı ve umudu
inceden bir ağıt bilense de dilimizin altında
su ve özlem kelimeleri döktük
zaferin çiçekleriyle yazdığımız kitaplara
Aralık güncesidir kavgaya yazılan ve sevdaya
“bu ilk yangın yeri değil
bedenimizi kömür eden böyle
elbet bizim de göğümüz yarılır bir gün
gün olur,
biz de cehennemi koyarız avuçlarınıza”
Gün olur biz de o büyük günde
erguvan dalları gibi dururuz hayata...
TAYAD üyesi Ömür Cerrahoğlu

“HOŞÇAKALIN YOLDAŞLAR…”

Bayrampaşa Cezaevi’nin erkekler bölümünde yaşananlar bir savaşın kesiti gibiydi…
“Cezaevinin çatılarına ve kuleye yerleştirilen keskin nişancılar ile şebeke kapısından içeri giren tam teçhizatlı özel timler, otomatik silahlarla hedef gözeterek maltaya, koğuşlara ve avluya ateş ediyordu. Yanlarında harp amaçlı ağır silahlar ve saçma atan pompalı tüfekler vardı. Yüzlerce kurşun harcandılar ve asla ‘Teslim olun’ çağrısında bulunmadılar. İlk atışların ardından 13. koğuşun önündeki üç arkadaşımız yaralandı. Bir kurşun da baskın tehlikesine karşı bizi uyarmak için nöbet tutan Güldede Çeven’in başını sıyırdı. Kanlar içinde yere yığılınca ‘öldü’ sandık. Sağlıkçı arkadaşlarımız, yaralılara tampon yapıp, serum bağladılar. Ölüm orucu eylemcilerini, yaralı, hasta ve yaşlı olan arkadaşlarımızı en güvenilir yer olan merdiven altına ve daktilo odasına yerleştirdik. Merdiven altı küçük bir revire dönmüştü. Namlular susmuyordu. Yüzlerce kurşun harcadılar. Ölüm orucu direnişçisi Fırat Tavuk arkadaşımız, şebeke girişindeki askerlere ‘Eğer operasyonu durdurmazsanız kendimi yakacağım’ diye seslendi. Ancak timlerin, baskını sona erdirmek gibi bir niyetleri yoktu. Fırat Tavuk, bize dönüp gülümseyerek, ‘hoşçakalın yoldaşlar’ dedi. Kendini tutuşturdu ve ateş yağmuru altında, şebekeye doğru yürüdü. Ölürken ‘Yaşasın tam bağımsız Türkiye’ sloganını atıyordu. Aradan çok zaman geçmedi. Aşur Korkmaz da, özel timlere ‘Ülkemizi, vatanımızı sevmek katletmeyi mi gerektirir? Eğer bunu onaylıyorsanız, operasyonu durdurmazsanız kendimi yakacağım’ diye haykırdı. Aşur, daha sonra hazırlıklarını yaptı ve bedenini ateşe verdi. C–14 ve C–15 koğuşlarının havalandırmasına çıkıp, ‘Yaşasın tam bağımsız Türkiye, kurtuluşa kadar savaş’ diye slogan attı yanıp, kül olurken. İki arkadaşımızın kendini yakması operasyonu durduramadı. Koğuşların tavanı balyozlarla deliniyor ve gaz bombası yağmuru aralıksız sürüyordu. Her yer, kusanlar ve baygınlık geçirenlerle dolmuştu. Duvarlar da delinmeye başlanınca, masa, dolap, sandalye, sıra, çöp arabası, dergi ve gazeteleri kullanarak barikatlar kurduk. Kendimizi korumaktan başka düşüncemiz yoktu. Koğuşları yaktıkları için uzun süre maltada bekledik. Malta, duman, gaz bombaları ve kurşun yağmuru altında da olsa, yaşam koridorumuzdu. O esnada direnişe katılmayan PKK davası tutuklu ve hükümlüleri, elleri başlarının üzerinde dışarı çıktılar. Askerler de, onları alıp götürdü. ‘Operasyon mağduru olmasınlar’ diye beslediğimiz güvercinlerin kafesini açtık. Özgürce uçup uzaklaştılar. Saatler geçmesine karşın baskın sona ermeyince, hızlı bir şekilde ölüm halayı için avluya çıktık. Geniş bir çemberde halay çekerken ortamızda kalan iki arkadaş, zeybek oynuyordu. Yaralılar da halay çemberinin tam ortasındaydılar. Binanın çatısındaki askerler, 15 dakika boyunca bizi izlediler. Sonra korkunç bir gaz bombası sağanağı başladı. Durumu iyi olan arkadaşlar C–15 ve C–16 koğuşlarının merdiven altlarına çekildi. Havalandırmanın tam göbeğinde savunmasız kalan 80’e yakın arkadaşımızın üzerine, koğuşlara geri dönmesinler diye ateş açıldı. Arkadaşlarımız, el, kol, bacak, karın bölgelerine isabet eden mermiler nedeniyle teker teker yere düşüyordu. Murat Ördekçi burada yaralandı. Murat’ı koğuşa almamız engellendi. Bir süre sonra da kan kaybından öldü. Kurşunlara slogan ve marşlarımızla karşılık verdik. Jandarmalar, 15. koğuşun mazgalından toplu halde bulunduğumuz yeri tarıyordu. Baskının ilk saatlerinde bacağından kurşunlanan Mustafa Yılmaz, ikinci kez vuruldu. Arkadaşlarımız, bedenine dört kurşun isabet eden Mustafa’yı merdiven boşluğuna çektiler. Kafasını trabzana dayadı. Konuşmuyordu. Kısa bir süre sonra derin derin nefes almaya başladı. ‘Mustafa, Mustafa’ diye tüm çağrılarımıza rağmen cevap alamadık. Bir dakika sonra nabzı atmaz oldu. Ardından bir seri tarama daha yaşandı. Kurşunlar vızır vızır uçuşuyordu. Cengiz Çalıkoparan da yaralandı bir kez daha... Ali Ateş ise çok sayıda kurşun aldı. Ve atış devam ederken oracıkta son soluğunu verdi. Yine sloganlarımızı haykırdık. ‘Telaş etmeyin ben ölmem’ diyen Cengiz’i de merdiven boşluğuna aldık. Ağır yaralıydı... Bir süre sonra ‘yaralı ve ölülerimizi dışarı çıkaracağız’ dedik. Namlular hala üzerimize doğruluydu. Yaralanan 20 arkadaşımızı avludaki bir köşeye yan yana dizdik. Yaralılar soğuktan ve kan kaybından sapsarıydı. Bir yandan gözyaşları, bir yandan 'dayan yoldaşım' sözleriyle dolaşıyorduk yaralıları. Havalandırmanın arka duvarı kepçeyle yıkılınca, askerlerin uzattıkları merdivenle yaralılarımızı tahliye ettik. Cengiz, tam çıkarılırken hayatını kaybetti. Eğer tıbbi müdahale geciktirilmeden yapılmış olsaydı yaralı arkadaşımız kurtulabilirdi.”

İki otobüs jandarma özel timi, 30 otobüs jandarma komando ekibi, ikisi minibüs olmak üzere 4 jandarma aracı Bayrampaşa Cezaevi’ne giriş yapmıştı. “Hayat güzeldir, canınıza kıymayın” anonslarının yapıldığı hayat sonlandıran operasyona katılan yaklaşık dört bin askerden birinin anlatımı:
“...O an gördüğüm tek şey insanların karşılıklı asker çemberine alınmalarıydı. Vurulup düşen insanlar gördüm, çığlık sesleri duydum. Yanarak ölenler gördüm. Hissettiğim tek şey kindi! Nefret! İnsanlar ‘yakmayın’ diye bağırıyordu. Ama bizlere denilen tek şey de, ‘Ateş serbest, gördüğünüz herkesi vurun, sağ çıkmasınlar’ idi. Bu arada ölen asker vardı. Yalnız asker askeri vurdu. Karşılıklı yaylım ateşinde vuruldu. Operasyon bitiminde 4 bin askerin tamamı ve gardiyanlar birlikte çıkanları dövüyorlardı. Aklımda kalan en kötü şeylerden biri de insanların tazyikli suya tutulmaları, çırılçıplak soyularak dayaktan geçirilmeleriydi...”

Eski Türkiye Komünist Emek Partisi (TKEP) Genel Sekreteri Teslim Töre, bir döneme damgasını vuran önemli isimlerden... 11 Eylül 2001 günü tahliye edildi. Operasyon sırasında Bayrampaşa Cezaevi’nde bulunduğunu söyleyen Töre, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “C–11 koğuşunda 16 kişiydik. Aramızda ölüm orucu ve açlık grevi yapan kimse yoktu. Balyozla duvarları kırdılar ve ateş ettiler. Ardından da bomba yağmuru başladı. Yan koğuşun yanması üzerine duman altında kaldık. Öleceğimizi sanıp birbirimizle helalleşmeye başladık. Cehennem ortamında saatlerce kaldıktan sonra bizi dışarı çıkardılar. Ancak koğuşta beslediğimiz kediler baskın sırasında öldü.”

“KAHREDEN BİR ÇİZGİ FİLM”

Ressam Sait Oral Uyan, aynı zamanda arkeolog… Cezaevine girmeden önce tam 5 resim sergisi açan içerde de 50'ye yakın tablo çizen bir sanatçı. Örgüt davasından müebbet hapis cezası aldı ve ölüm orucunun 205. gününde bilinci kapandı. Ölüm orucu eylemine başlarken 80 olan kilosu daha sonra 30’a indi. Zorla müdahale onun Wernicke Korsakoff hastalığına yakalanmasına neden oldu. Tahliyesi ardından geldi. Uyan, düşüncelerini zor da olsa ifade edebilenlerden… Operasyonu şöyle anlatıyordu:
“Çizgi filmlerde kurgulanan silahlarla taradılar bizi… El bombaları, lav silahları, gaz bombalarıyla üzerimize geldiler. Garip silahlar kullandılar. Çünkü 3 milimetre kalınlığında 2 ayrı sacı delen kurşun, bizim kapının arkasına koyduğumuz dolabı delip geçiyor. Her türlü hileli savaş oyununu oynadılar. Bir ordu vardı orada.”

Yine başka bir Korsakoff hastası Ganime Bozlu da, Hayata Dönüş Operasyonu’nu abartılan bir filme benzetiyordu. “Böyle bir film yazılsa ve yapılsa ‘bu kadarı da olmaz’ diyebileceğiniz sahneler olurdu.” diyordu.

“YAŞAM HAKKINI İHLAL…”

Biyolog, gazeteci, halı işçisi, vaiz, öğrenci, inşaat işçisi, muhasebeci, konfeksiyon işçisi, işportacı, tekstil işçisi, pastacı, berber, öğretmen, sanatçı, gündelikçi, mühendis, iktisatçı, maden işçisi... Tam 32 can almıştı Hayata Dönüş…

Fırat Tavuk bedeninin yüzde 90’ı yandı ancak ölümü kurşunla oldu. 29 yaşındaki Fırat’ın annesi Huriye Tavuk, oğlu 1996 yılındaki eylemin ardından ikinci kez ölüm orucuna başladığında “Çocuklarımızı morglara vermeyeceğiz. Hücre yapacaklarına, depremzedelere ev yapsınlar” demişti.

Fırat Tavuk’un daha sonra Grup Yorum tarafından bestelenen ve seslendirilen “Bir mevsim aç olacağız” şiiri:

Yine düştük yollara
Yine uzun yollara
Yine çıktık yollara
Yine uzun yollara
Uzun ve zorlu ama onurlu
Yattık ölüm orucuna
Açlığımız kadar onurlu
Açlığımız kadar gururlu
Açlığımız kadar dik başımız
Açlığımız kadar
İnancı ve sevgiyi
Halkımızı ve düşlerimizi
Umut dolu beynimizi
Tedarik ettik, bileyledik
Onlarla, beslenecek, direnecek
Onlarla öleceğiz
Göçmen kuşlar giderken uzaklara
Hoşça kalın diyecek bizlere
Uğurlarken onları aç olacağız
Döndüklerinde aç olacağız
Belki az kalacak, belki hiç kalmayacak
Kalırsak dik, ölürsek yiğit olacağız
Bu mevsim aç olacağız
Bu mevsim öleceğiz
Zulmü yere yere serecek
Boyun eğmeyip öleceğiz
Ölüm bizim gelecek sizin olsun
Hoş çakalın halkımız
Bu mevsim aç olacağız
Her mevsim onurlu olmak için

Aşur Korkmaz, 1972 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Aslen Sivaslı olan Aşur Korkmaz, F tipi cezaevlerine karşı eyleme geçen 99 kişilik birinci ölüm orucu ekibi içerisinde yer aldı. Adanalı Ali Ateş de Fırat Tavuk ve Aşur Korkmaz ile aynı ekipteydi. Hacettepe Üniversitesi öğrencisiyken okulunu bırakmak zorunda kalan 30 yaşındaki Ali Ateş, dört yıldır cezaevinde bulunuyordu. Yaşamı yoksulluk içinde geçen 32 yaşındaki Cengiz Çalıkoparan, bir dönem İstanbul’un meydanlarında işportacılık yapmıştı. 1994 yılında tutuklanan Çalıkoparan, iki sene sonra Ümraniye Cezaevi’nde yaşanan kanlı baskında ağır yaralandı. Ümraniye’den kurtulan ve Bayrampaşa Hapishanesi’ne nakledilen Cengiz Çalıkoparan, adı Hayata Dönüş olan baskında can verdi. Fatsalı Mustafa Yılmaz, ailesiyle birlikte İstanbul’a göçünce Küçükarmutlu’daki gecekondu direnişlerine katıldı. 1996’daki ölüm orucu eyleminde yer alan Mustafa Yılmaz, 32 yaşındaydı.

Türkiye Komünist Emek Partisi / Leninist (TKEP/L) davasından yargılanan 28 yaşındaki Mahmut Murat Ördekçi, Adıyaman’da dünyaya gelmişti. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul’daki bir elektrik atölyesinde işçi olarak çalışan Murat, Boğaziçi Ekin Sanat Derneği’nin (BESD) üyesiydi. Sol örgüt adına yürüttüğü faaliyetler nedeniyle tutuklanan ve idamı istenen Murat Ördekçi, altı yıldır cezaevinde bulunuyordu. Murat Ördekçi’nin ailesi, oğullarının ölümü üzerine İçişleri ve Adalet bakanlıklarına açtıkları tazminat davasını kazandı. İstanbul 2. İdare Mahkemesi, devletin, Murat Ördekçi’nin yaşam hakkını ihlal ettiğini belirterek, anne ve babaya 109 milyar liralık maddi ve manevi tazminat ödenmesine karar verdi.

Şerif Kartoğlu, Murat Ördekçi ile aynı dava nedeniyle yargılanıyordu… “Namlular ölüm kusuyordu. Murat ağır yaralanmış, kan içinde kalmıştı. Benim de kalçama saplandı şarapnel parçaları. Sürüne sürüne gittim arkadaşımın yanına. Can çekişen Murat’ı kucağıma aldım.” diyen Şerif Kartoğlu, Hayata Dönüş’ün ardından ölüm orucu eylemine girdi. 400 gün süren direnişi, hafızasının silinmesiyle sonuçlandı. Mahkeme, Şerif Kartoğlu’na müebbet hapis cezası verdi. Sonra Ördekçi davadan düşürüldü, Kartoğlu'nun cezası ise kaldırıldı. İki arkadaştan biri ölmüş, diğeri sakat kalmıştı.



Sessizliğe Karşı'dan...

17 Ekim 2010 Pazar

"80'lerde Çocuk Olmak"





Bu sadece bir kitap mı? Hayır! Bu kitap, canlı bir şey! Yaşayan tarihin ta kendisi! Dikkatle, özenle okuyun...

80’lerde Çocuk Olmak, hem bir kitap ismi, hem de bir kuşağın en büyük özlemlerini, yaşanmışlıklarını içinde barındıran yolculuğun özel ve güzel adı. Bu kitapta bir araya gelmiş 90 kadar yazar var. 1980’lerde çocuktu onlar... Hepsi aynı kuşaktan… Sayfalarda gizlenen anılarda herkes kendinden bir şeyler buluyor. Fazıl Say’dan Gürgen Öz’e, Eylül Duru’dan Bülent Çolak’a, Onur Behramoğlu’ndan Erdem Aksakal’a, Göksel Bekmezci’den Ahmet Büke’ye, Barış Müstecaplıoğlu’ndan Yiğit Değer Bengi’ye dek, adları buraya sığmayacak onlarca yazar ve sanatçı bu kitap için çocukluklarını, anılarını, aşklarını, oynadıkları oyunları, 1980 darbesinin kendilerinde ve ailelerinde bıraktıkları kara tortuyu, yüzlerce ayrıntıyı bazen bir çocuk, bazen bir yetişkin gözüyle kaleme aldı. Yaklaşık üç yıllık bir çalışma sonucu doğan 80’lerde Çocuk Olmak kitabı, her kuşağın el kitabı olacak nitelikte. Dönemin pembe dizileri, ünlü oyuncuları, en çok izlenen çizgi filmleri, mahalle abileri, sokak kavgaları ve oynanan unutulmaz oyunlar, atari salonları, fırlamalıklar ve ergenliğe geçiş hikâyeleri, birbirimizle konuşurmuş gibi doğal bir şekilde anlatılıyor. Evet, bizler büyüyoruz ama çocukluğumuz ve yaşanmışlıklar orada öylece duruyor. Yolculuğumuza siz de katılın...

Kitabımızı 80’lerin aydın insanlarına, halk kahramanlarına, üniversite gençliğine ve 80’lerde doğup kaybettiğimiz tüm çocuklara ithaf ediyoruz.

Kadir Aydemir’in yayına hazırladığı bu kitap ayrıca anlamlı bir doğum günü hediyesi. 80’ler çocuklarının hiç yaşlanmadığının, hep çocuk kalacağımızın bir ispatı... Bu yıl, Türkiye sanal âleminin en eski ve köklü şiir-edebiyat sitelerinden Yitik Ülke’nin (www.yitikulke.com) 10. yaşını kutlarken, bu kitapla, anılarına sahip çıkan herkesin de doğum gününü kutluyoruz.

Bu toplum belleksiz değil! Bizler de unutmadık ve yazdık!

Yaşasın 80’lerde çocuk olmak!

“80’lerde Çocuk Olmak” kitabında yazılarıyla, anı ve anlatılarıyla yer alan 80’lerin çocukları:

Yeşim Ağaoğlu, Onur Akbudak, Alper Akdeniz, Erdem Aksakal, Neyran Savaşman Akyıldız, Çiğdem Aldatmaz, Figen Alkaç, Sema Aslan, Hürcan Âşık, Mustafa Atapay, Kadir Aydemir, Eda Aytekin, Nil Esra Başaran, Ezgi Başkır, Suat Başkır, Barış Behramoğlu, Onur Behramoğlu, Göksel Bekmezci, Sinem Bengi, Yiğit Değer Bengi, Ersan Bengisu, Hasip Bingöl, Ahmet Büke, Elmira Cancan, Gökçenur Ç., Şebnem Çağlayan, Tunca Çaylant, Kader Çekerek, Serdar Çekinmez, Murad Çobanoğlu, Bülent Çolak, Elçin Demiröz, Özge Ç. Denizci, Ömer Faruk Dizdar, Eylül Duru, Galip Dursun, Sine Ergün, Azim Raşit Ersoy, Elif Savaş Felsen, İdil Giray, Pınar Gözpınar, Nilay Sağ Gülalp, Eda Günay, Koray Günyaşar, Yasemin Gürkan, Sanem Güven, Nefin Huvaj, Aydın İleri, Necla İret, Deniz Yalım Kadıoğlu, Gülay Kalkan, Bekir Arslan Kopuz, Ulaş Kurugüllü, Ahmet Küçükkayalı, Ece Erdoğuş Levi, Barış Müstecaplıoğlu, Engin Neşeli, Pınar Nurhan, Pelin Onay, Esra Ovalı, Yaprak Öz, Gürgen Öz, Şahin Özbay, Özlem Özyurt, Hatice Topal Özçoban, Nilüfer Özgeren, Sedef Özkan, Erol Özyiğit, Murat Prosciler, Tomris Sakman, Fazıl Say, Hakan Sim, Güray Süngü, Melih Süsleyen, Müjgan Şah, Melike Aslı Şahinsoy, Ümit Şener, Seda Tansuker, Filiz Tanya, Erkut Tokman, Alper Turgut, Murat Türkücüoğlu, Serkan Türk, Papyon Tayfun Türkkan, Ferhat Uludere, Gül Yaşartürk, Özlem Yıldız, Hande Yöremen, Zeynep Zişan ve Güncem Topçu.

15 Temmuz 2010 Perşembe

KARADENİZ’İN AYDINLIK YÜZLERİ KONUŞUYOR





GÜLŞEN İŞERİ



Son yıllarda Güney Doğu’dan Karadeniz’e fındık toplamaya giden mevsimlik işçilere psikolojik baskı uygulanaduruyordu. Buna rağmen, çileli yolculuklarına devam ettiler, bazen kamyon kasalarında, bazen tuttukları araçla… Bazen bu çileli yol onlara mezar oldu. Ama yine de devam ettiler yol almaya. Her yıl fındık mevsimi geldiğinde, bizlerde onlarla yol aldık… Bazı yıllarda Diyarbakır’dan trenle Giresun’a gittiğimizde, Kürt işçilerle birlikte ne kadar mutluyduk. Adapazarı-Düzce’deki fındık bahçelerinde Çerkezlerle bir arada yaşayan, Kürt işçilerle röportaj yaparken… Arifiye Tren İstasyonu’nda denk geldiğimiz mevsimlik işçilerle hasbıhal ederken... Bu sene de Güneydoğu’dan bir trene binip işçilerle Ordu’ya gitmek ne güzel olacaktı. O hasatı güle oynaya kaldırıp, “Lazlar, Kürtlerin deniz görmüşüdür...” deyimiyle kahkaha atacaktık… Atar mıyız yine?



Haftalardır Güneydoğu’dan Karadeniz’e üç kuruş için mevsimlik işçi olarak fındık toplamaya gidenlere bu yıl yine bir ambargo uygulanıyor; Kürt kimliklerinden dolayı! Ne acı değil mi? Belki de pek çoğunuzun haberi yok, oysa son yıllarda can yakıcı ve ne yazık ki iç acıtan bir mesele olmaya başladı mevsimlik işçilerin durumu.
Duyduk, okuduk ki Devlet erkânı bir araya gelmiş Giresun’da, (5 Mayıs 2010) (İstanbul, Dersim, Sivas ve Bingöl’den emniyet, istihbarat ve askerî yetkililerinin yanı sıra, Amasya, Sivas, Giresun, Ordu, Gümüşhane ve Tokat illerinin üst düzey askerî ve sivil yetkilileri) ‘PKK Zirvesi’ yapılmış, hazır bunu konuşurken de, mevsimlik işçilerin durumunu da masaya yatırıp bir dizi karar çıkartılmış! Karadeniz bölgesine girecek Kürt işçilerin sıkı kontrol altına alınması, Karadeniz’e girmeyi başaran işçilerin ise fişleneceği vs vs…



Bu karar Karadenizlilerin kararı mı? Hayır. Onlar bu yılki fındığı da birlikte paylaşmak istiyorlar. Emeği bölüşmek, kardeşlik tohumlarını pekiştirmek istiyorlar… Peki, ‘açılım’ diyerek bölücük tohumu ekenler, siz gerçekten ne istiyorsunuz?
Karadeniz’in aydınları, sanatçıları, yazarları, fındık üreticileri 2007 yılında nasıl ki İsmail Türüt’ün ‘Plan Yapmayın Plan’ şarkısına tepki gösterip Ermeni kardeşlerine sahip çıktılarsa, Hrant Dink’e sahip çıktılarsa, bu kez de yıllardır kardeşçe yaşadıkları Kürt kardeşlerine sahip çıkıyorlar. Çünkü Karadenizliler halkların kardeşliğinden yanalar, Türkler, Kürtler, Ermeniler, Gürcüler, Lazlar, Çerkezler ve Megrellerin binlerce yıldır birlikte yaşadığı bu topraklarda ‘bu bölücük tohumunu’ ektirmemeye kararlılar…



Tabii tüm gelişmeler olurken Kürtlerin de kırgınlığı vardı… Şeyhmus Diken; (20 Haziran 2010 BirGün) Karadeniz’e Git(me)mek! başlıklı yazısında dile getirmişti bu kırgınlığını: “Fındığınızı siz yiyin, içi de kabuğu da sizin olsun...” dedi… Diken yazısında bir de soru sormuştu: “Acaba bir finduğin içuni, yar senden ayri yemem" diyen Laz uşakları ne diyeceklerdi bu ‘güvenlik gerekçeli’ devlet politikasına?” İşte Diken’in bu sorusuna yanıtlar Karadenizli aydınlardan geldi bile… Önce Karadenizli Dilek Dindar, BirGün’de yazdığı (29 Haziran 2010) ‘Kürtçe Dido Nana söylemek zamanı’ başlıklı yazısıyla biz hepimiz kardeşiz diyordu…



Sonra tepkiler arttı ve Karadenizli aydın, sanatçı, yazar… Kaygılarını dile getirdiler. Bu süreci hızlandıran Dilek Dindar, Karadenizli, aydın, sanatçı ve yazarlarla ortak bir deklarasyon yayınlayacaklarını dile getirdi. Dindar süreci anlattı; aydın, sanatçı ve yazarlar “bir finduğin içuni yar senden ayri yemem” dedi…


Mircan Kaya Müzisyen / İnsanız, insanlık öldü mü?


Otuz altı yüzyıl kadar önce, Babil’in kurucusu Hammurabi güçlülerin güçsüzlere haksızlık yapmasını önlemek için adaleti ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Musa, Firavun’un karşısına çıkıp insanların kendilerine sahip çıkma hakkını talep etmişti.
12 Eylül 1980’de devlet Kürt halkına savaş ilan etmişti, yok sayarak. İleri yıllarda ise, dönemin iktidarı Kürt realitesini tanıdığını ilan ederek Kürt halkına kendi olabilmek hakkını sözde geri verdi. O vakte kadar ise Kürt lafı etmek bile mümkün değildi. Bütün çocukluk ve genç kızlık yıllarım boyunca çevremin bana enjekte ettiği bir düşünce vardı. Türk dışında herhangi bir kimlik (Kürt, Poşa-Ermeni, Laz, Gürcü vs. farketmez) aşağı sınıftan insanları temsil ediyordu. Yaşadığım şehirdeki Kafkas Ermeni çingeneleri olan Poşalar toplumun iyice dışında yaşarlar, gündüzleri ikinci sınıf hizmetlerde çalışırlar (temizlikçilik, kalaycılık, hademe vs.), akşamları ise Kafkas dağlarının tepesine çekilirlerdi. Kürt oldukları halde bunu saklayan çok değerli arkadaşlarım oldu.


İktidar (hangisi olduğu önemli değil) pintice verdiği hakları bir taraftan kendine bağımlı kılarak, bu toplumu teşkil eden halklara verdiğinden fazlasını talep ederek veya fazlasından yoksun bırakarak toplumu kendisi bölmüştür. Türk ulus bilincinin yaratılmasının temelinde aşırı pompalanmış bir milliyetçilik ve bunun kaçınılmaz sonucu olan ayrımcılık yatar.

Özgür olmak, kendini kendi gibi ifade etmek, kendi olarak var olmak hakları ellerinden alınmış insanlar iktidarın yarattığı dolaylı şiddette karşı kaçınılmaz olarak şu ya da bu biçimde karşı koyarlar. İnsana bağlı olduğu halde insanı unutan hiçbir sistem ayakta duramaz, eninde sonunda başarısızlığa uğrar.


Peki ya Doğu Karadeniz insanına ne oluyor? Bu aşırı milliyetçi ve kör tavır nasıl açıklanabilir? Bölge halkının bilinci tevekkül ve konformizmle körelmiş durumda. Bana dokunmayan bin yaşasın zihniyeti bölge halkını iktidarın kollarında pışpışlatmaktadır. Eğer bu insanlar Laz ise ben değilim. Eğer bu insanlar Gürcü ise ben değilim. Ben insanım. Dedem yanında çalıştırdığı Kürt aileyi toprak sahibi yapmıştı. Ben onlarla büyüdüm. Hepimiz önce insanız. Kadın, erkek, işçi, yabancı, yurttaş, mülteci, Kürt, Türk, Laz, Gürcü, Ermeni vs. vs. gibi kategorilere indirgenmeden önce insanız! İnsanlık öldü mü?


Yılmaz Okumuş Mizah yazarı / İnsan kardeşini dışlar mı?

Valİlİk ve emniyet yetkilileri belli ki Nazilerden kopya çekiyor. Korkum şudur; bu uygulanan ambargoyu yeterli bulmayıp Kürt vatandaşların kapılarına çarpı işareti koymaya kalkabilirler.


Egemenler bazen “Asırlardır bir arada kardeşçe yaşadık” derler Kürtler için.
Eğer biz iddia ettiğiniz gibi Kürtlerle kardeşsek, kardeşlerimizin Karadeniz’de çalışmasına neden engel oluyorsunuz? İnsan kardeşini dışlar mı?
Bu kararınızla, düşmanlık tohumlarına elverişli bir ortam hazırladığınızın ve o tohumları gübrelediğinizin farkında mısınız?

Tut ki kışkırtmaya hazır vaziyette hassas! Birkaç Karadenizli vatandaşımız, “Kürtleri

Karadeniz’de istemezük” dedi... Peki siz devlet olarak niye onları pışpışlıyorsunuz? Mevsimlik Kürt işçilerini çalıştırmak isteyen, aldığınız bu karara karşı çıkan yüzbinlerce Karadenizli var, onların sesini neden duymuyorsunuz? Niye bütün çözümleriniz bu hassas vatandaşların isteği doğrultusunda oluyor? Orada kimse var mı?

Mehmet Gümüş Müzisyen / Kürtlerle birlikte biz de inciniyoruz

Her fındık mevsiminde bu ırkçı ve şoven yaklaşımlara tanık oluyoruz. Bu yaklaşımlar önce halk arasında yaygınlaştırıyor, sonra da resmî ağızlardan dillendiriliyor. Ne yazık ki çoğu zaman bu yaklaşımların merkezinde devlet yöneticileri oluyor. Kürt vatandaşlarımız inciniyor, aşağılanıyor; onlarla birlikte bizlerde inciniyoruz. Hepimizin içi acıyor. Hem hamasi söylemlerle devlet bütünlüğünden vs’den söz edeceksiniz, hem de ayrımcılığın, ötekileştirmenin, dışlamanın zemini hazırlayacaksınız. Böylece “Terörü önleme”nin bir yolu olarak kendi vatandaşınıza Kırmızı Kart göstermeyi düşüneceksiniz; Urfa’dan gelip Ordu’ya , Giresun’a, Trabzon’a giremezsiniz diyerek. Bu ve benzeri yaklaşımların Kürt Sorunu’nun çözümüne hiçbir katkı sunmadığını herkes biliyor aslında. Bırakın katkı sunmayı, sorunu derinleştiren yaklaşımlar bunlar. Bu dezenformasyondan etkilenen ve konunun özünü göremeyen kimi insanlarımızı ayrı tutarak sunu söyleyebilirim ki; bu yaklaşımı savunan ve servis edenler bu ülkenin bu tür sorunlarla birlikte yaşamasını isteyenlerdir bence. Bu sorunun çözümünden rahatsız olanlardır, çıkarları zedelenenlerdir.


Yıllardır Karadeniz’de Kürt vatandaşlarımız fındık topladı. Hangi sorun yaşandı? Hangi olay çıktı? Kime ne zararları oldu? Ben fındık üreticisi Ordulu bir sanatçı olarak yıllardır fındığın Kürt vatandaşlarımızın toplamasından hiçbir sıkıntı duymuyorum.
Ülkemizde dostluğun, kardeşliğin , barışın , sevginin ve birlikte yaşama arzusunun yaşam biçimine dönüşmesini isteyen herkes bu anlayışa karşı çıkmalıdır. Bizleri ayrıştıran anlayışları değil, birleştiren anlayışları savunmalıyız.


Niyazi Koyuncu Müzisyen / Emeği de fındığı da paylaşacağız

Böyle bir idea olması bile tamamen utanç verici bir durum. Güney doğudan iş ve ekmek için gelen Kürt kardeşlerimize konulmaya çalışılan ambargoyu kınıyorum. Bu tamamen insanlık dışı ırkçı şovenist bir yaklaşımdır…
Bu kararı alan ya da almaya çalışan yöneticilerdir. Karadeniz’de yaratmaya çalıştıkları halkları birbirine düşman etmektir...
Ama Karadeniz halkı kesinlikle oyuna gelmeyecektir. Ekmeğini de fındığını da paylaşacaktır. Son olarak işin, ekmeğin rengi, dini, dili yoktur. Karadeniz’deki yöneticilerin anlaması dileğiyle.


Özcan Alper Yönetmen / Açık şekilde suç işleniyor


AçIkçasI uygulama ve öncesinde yapılan toplantıyı duyduğumda inanamadım. Diyarbakır’daydım ve Şehmus Diken’in BirGün gazetesindeki yazısından öğrendim. Bu kararı devlet erkinden birileri almış olsa da açıkçası bu çifte standarttan dolayı öncelikle bir Karadenizli olarak kendimi de suçlu hissettim. Ve sonrasında süreci yakından takip etmeye çalıştım. Kararın kendisi hiç şüphesiz Nazi Almanyası döneminin kararlarını aratmayan bir uygulama. Birincisi bu kararı alanlar bence açık şekilde suç işlemişlerdir. Kim neye dayanarak insanların çalışma için ülke içinde bir yerden başka bir yere gitme hakkını alabilir. Sürekli bölücülük paranoyası yaratanlar kendileri açık şekilde ayrımcılık ve bölücülük yapıyorlar. Soruna yaklaşımın kendisi, tabii devletin ve hükümetin Kürt meselesine genel yaklaşımın dışında değil. Halen daha soruna güvenlik meselesi içerisinde yaklaşıyorlar. Yıllardır uyguladıkları askerî çözümün bu sorunu çözmediğini görmek istemiyorlar. Hatta bırakın devlet ve hükümeti, solun değil sadece sosyalistlerin bile alkış tuttuğu Kılıçdaroğlu bile sorunun bu tarafları ile uğraşmaktansa gidip mevzide poz verecek kadar olayı basitleştirebiliyor... Oysa şimdi öncelikli olarak biz Karadenizliler ve ülkedeki tüm kamuoyu bu insanların neden üç kuruş için zaten insanlık dışı bu koşullarda çalışmaya geldiğini (yani doksanlı yıllar boyunca bu insanların köylerinin nasıl yakıldığını ve zorunlu göçe tabi tutulmalarını) ve neden devletin bunu bile onlara çok gördüğünü daha çok anlatmamız gerek. Bu arada bu insanlar daha önceki yıllarda da burada şehir dışında tutulup, günlerce GBT taramasından geçirilip hatta şehir içine sokulmuyorlardı. Özellikle bu bölgedeki demokrat insanların bu dönemde çalışma için gelen insanlarla dayanışma ve daha çok temas kurmaları gerekiyor oysa.
Ve biz şimdi sahip çıkmasak yarın sanırım Rize belediye başkanı olduğu söylenen o zattan daha pervasız, ırkçı zihniyette kişilerin insanlığa sığmayacak açıklamalarına maruz kalacağız hep beraber. Bu yüzden yıllardır Karadeniz üzerine özellikle dayatılan bu politikalara karşı, Karadeniz halkları, ekmeğini ve kardeşliğini yeryüzünün tüm halkları paylaşmaya hazırdır demek gerek.


“Karadeniz’in aydınları onuruna sahip çıkıyor”

DİLEK DİNDAR

Karadenİz kimliği benim için önemlidir. Çünkü tıpkı VİYA gibi özgürlük sembolüdür. Kazım gibi, Fikri Amca gibi devrimcidir. Kardeşlik gereksiz bir sözcüktür bizim oralarda, çünkü zaten kardeşçe yaşarız. O yüzden son yıllarda yaşananları anlamak zor geliyor bana. Başka şeyler oluyor artık topraklarımda. Kanser, göç, HES’ler, fındık taban fiyatları...


Çernobil meyvelerini ölümlerle vermeye başladı; sahil yolu bağrımıza bıçak gibi saplandı; HES’ler Demokles’in kılıcı gibi tepemizde. Derken bir de ırkçılık tohumları ekilmeye çalışılıyor. Birileri Kürtleri kimliklerinden dolayı sokmayalım buraya diyor, kimileri işten atıyor, belediye başkanıyım diyen bir zat “ikinci eşi Kürtlerden alalım” diyecek kadar pervasızlaşıyor, Diyarbakır’dan Baro Başkanı Rize Belediye başkanı ile düzeysizlik konusunda yarışa giriyor. Aklın almadığı bir nokta...


Neresinden bakarsanız bana, bize yabancılaşıyor artık. O nedenle geçtiğimiz günlerde, her daim barışa ve kardeşliğe dair yazdıklarıyla umudumu diri tutanlardan sevgili Şeyhmus Diken’in kırgınlığı, beni de ve sanırım pek çoğumuzu da derinden yaraladı. BirGün’de buna dair yazdığım bir yazı yayınlanınca konuya dair tepkiler gelmeye başladı. Karadenizli hemşerilerimin yanı sıra pek çok sanatçı, yazar, aydın konuyu tartışmaya başladı. Şu sıralar Karadeniz’in gerçekten aydınlık yüzleri kendi onurlarına sahip çıkma hazırlığı içerisinde. Önümüzdeki günlerde ortak imzalı bir deklarasyonla bir Karadeniz ziyareti hedefleniyor. Özetle, şimdi hep birlikte Kürtçe ‘Dido’ söylemeye hazırlanıyoruz.

Onur Gülbudak Psikolog - Fındık üreticisi / Bu iç içelik, fındık hasatının bir ritüeli

Bİlmeyen için, bilmeden konuşan için söyleyeyim, fındık köylüsü yoksuldur. Dahası, ülkenin en yoksul köylülüğü bu bölgededir. Şimdi… Yoksulların yaşadığı ve fiyat politikaları ile alabildiğine mağdur edilmiş bir tarım bölgesine, yoksullar yoksulu ve mağdurlar mağduru başka bir grup olan Kürt tarım işçileri geliyor. Böylesi girift yoksulluk varyasyonlarının doğal bir sonucu olarak kâh itişerek, kâh sevişerek bir şekilde bir arada yaşıyoruz kaç yıldır… Her şey bir yana, bu iç içelik, fındık hasatının bir ritüeli, hatta, bazı bölgeler için –işgücünün göç etmiş olması nedeniyle– zorunlu koşulu haline dahi gelmiş durumda. Sonra birileri çıkıyor, bu gruplardan birinin üzerinde netame rüzgarları estirerek bu, “bir arada emek üretme” eylemini kriminalize ediyor. Bu netame rüzgârı biz fındık üreticilerinin kanaati ve gündemi değildir. Bu, Kürt sorununda, Ermeni, Rum sorununda korku yaymaktan başka mahareti olmayanların gündemidir. Fakat, bölgede yaşanan yoksulluğun, bu yoksul iki grup arasında çarpık, problemli bir sosyal pratiğe neden olduğunun da altını çizmek gerek. Fındık köylüleri, “konar göçer” olarak gördükleri Kürt tarım işçileri karşısında kendilerini yerleşik, muasır, görgülü ve trajikomik olarak “zengin” hissediyor. Bu, 5 kuruşu olanın, daha doğrusu “5 kuruşu dahi olmayanlar” kategorisinin dışında kalanların, 3 kuruşu olanlara göre kendilerini iyi ve zaman zaman üstün hissetmeleri gibi bir şey…


Bu his, yoksul olanın, diğer yoksulun insan emeği üzerine mülkiyet geliştirme hevesi gibi trajik bir sosyal sıkıntıyı beraberinde getiriyor. Bunun en somut göstergesi Karadenizli köylülerin “dışarıdan gelmiş” olan Kürt tarım işçilerini, yerli tarım işçilerine göre daha az ücretle, daha ağır şartlarda çalıştırma eğilimi olarak ortaya çıkıyor. Yoksulluğun bulandırdığı bu çarpık algıdan kurtulmak gerek. Ben bize ait gündemin bu olduğuna inanıyorum. Yoksa, fındık köylülerinin Kürt kardeşleri ile aralarında Kürtlükleri nedeniyle objektif olarak bir sorun yok, hiç de olmadı. Burada mesele, yoksul olanın, daha yoksul olanı (dışarıdan geleni) kendi mağduriyetine ortak ederek derdini hafifletme yönelimidir. Bunu aşmak için Kürt tarım işçilerinin çalışma şartları ve ücret belirleme konularında söz söyleme ve tayin hakkını tesis edecek bir zemin yaratılmalıdır. Mevsimlik işçilerin öz örgütlenmeye yönelmeleri uzak bir hedef gibi dursa da, bu çözüm üzerine esaslıca durmak gerekiyor. Kürt işçilerin bölgemize, dayıbaşı, çavuş vs. denilen soyguncu aracılarla, ağaların, beylerin aracılığıyla, nerede nasıl çalışacağını dahi bilmeksizin gelmeleri yerine bir öz örgütün gücü ile gelmeleri, orada burada alınan güvenlik bahaneli zirveleri de zorlaştıracaktır. Öz örgütlenmeye giden yolda bir ilk adım olarak, tarım işçilerinin çalışma şartlarını belli standartlara koşullamak, bu standartları belirlerken Kürt işçilerin söz söyleme hakkını tesis etmek onların ekmeklerini risk altında bırakan zirveleri boşa çıkarmak adına da önemli bir adım olacaktır.

Tülin Özen Oyuncu / Yalnızlaştırılıyoruz

Son zamanlarda giderek artan ayrımcılığı, kini, birbirine tahammül edememe, birbirini dinlememe halini büyük bir mutsuzlukla ben de herkes gibi takip ediyor ve üzülüyorum...
Ama bir taraftan biliyorum ki; biz ortak sorunları, ortak mutlulukları,ortak esprileri,şarkıları, masalları, yemekleri olan, birçok kültürün birleştiği bir toprakta yasıyoruz ve bu ‘ortaklık’ bizi, aslında birbirimize kulaklarımızı, yüreklerimizi açtığımız anda, anlamaya başlayacağımız bir noktaya getiriyor.
Karadeniz’den, yani bu değişik kültürlerin, evden eve, mahalleden mahalleye değişebildiği bir coğrafyadan böyle bir haber almak, cennet gibi bir güzellikte yaşayan insanların böyle sert, ayrımcı bir tepki verebileceğini görmek, yaşadığımız topraklarda güdülen siyasetin, tarım sektöründe giderek artan sorunların, ekonomik durumun zorlaşmasının insanların kulaklarını, yüreklerini birbirine nasıl kapattığına şahit olmak ne yazık ki ne hale geldiğimizi, getirilmek istediğimizi acı bir şekilde gösteriyor.
Ortak problemlerimize karşı beraber hareket etmek yerine, sorunun kaynağını ırka, dine, dile dayandırmaya çalışmak bizi ne yazık ki çözümlerimizden, insani sorumluluklarımızdan her geçen gün daha da uzaklaştırıyor, acımasızlaştırıyor ve yalnızlaştırıyor. Karadeniz’e ait fotoğraflarda ‘yeşilin her tonunun’ görülmesi bize nasıl bir mutluluk ve gurur veriyorsa, birbirimize baktığımızda da aynı çeşitliliği görmenin mutluluğunu yaşamalı ve belki de hayatta bulup bulabileceğimiz bu en büyük zenginliğin tadını çıkarmalıyız.

Alper Turgut Gazeteci-yazar / Fındık kadar bir mesele değil


IrkçIlIk, kuşkusuz insanlığın ortak düşmanıdır. Halkların kardeşliği şiarından bir adım öte durmak dahi, sakıncalı sonuçlar doğurabilir ve aşırı milliyetçilik, emperyalizmin koşulsuz dayanağıdır. Halkları birbirine düşman et, çekil ve seyret. Neyse konuyu fazla dağıtmaya gerek yok ancak özellikle Karadeniz’de ziyadesiyle milliyetçi bir tırmanış var. Üstelik yeni de değil. Sanırım 1996’da Ordu’da başlayan, Trabzon, Samsun derken bugün Giresun’a uzanan bir hat izleyen bu sorun, Doğu’da, Güneydoğu’da çatışmaların yeniden alevlendiği bir süreçte, elbette yakıcılığını koruyor, koruyacak. Mevsimlik fındık işçileri, yıllardan beri üç otuz paraya çalışan Kürt emekçilerinden oluşur. Yurttaşlık derken, kimlikteki doğum yeri hanen nedeniyle ambargo yemek, hiçbir durumda Türkiye halklarının çıkarına değildir.
Şimdi ortak hareket etmenin tam zamanı, şayet karşı çıkmazsak, kıvılcım bir anda büyür ve bir bakarız ki; ülke yangın yerine dönüvermiş. Evet, Ahmed Arif’in dediği gibi, “Kız alıp, kız vermişiz, tavuklarımız birbirine karışmış”, halkların kardeşliği adına, fındık kadar bir mesele değil bu, dağlar kadar büyük ve acil çözüm gerek.

KARMATE Müzik grubu / Bu ambargo çözümsüzlük düğümü

Çözüm bekleyen birçok sorunun, kanayan yaranın üzerine; her geçen gün yeni hatalar, yeni sorunlar ilmik ilmik işleniyor. Her yaz çoluğuyla çocuğuyla bir parça ekmek umuduyla yollara düşen işçilerin çektikleri zorlukların üzerine bir de kimlik sorununun eklenmesi, devletin Karadeniz’e kapılarını kapatması kabul edilebilir bir durum değil. İddialara göre; Kürt işçi yerine Gürcistan’dan fındık işçisi getirilmesi konuşulmuş. Türkiye’de işsizlik sorunu varken öncelik Doğu ve Güneydoğu’daki işçilere verilmelidir. Söylenenlere göre yapılacak denetimlere rağmen Karadeniz’e girmeyi başaran işçilerin ise fişleneceği iddiaları çok çirkin,aşağılayıcı bir durum.
Kürt açılımının içinin boş oluşu ve toplumda doğurduğu kaos üzerine işçilere uygulanan bu ambargo çözümsüzlükler üzerine bir düğüm daha atmaktadır. Aşsız, işsiz kalan insanların devlete öfkesini kabartmaktadır. Kürtlere uygulanan şimdi de iş sahasındaki engeller “biz” olabilme yolundaki çabaları hiçe saymaktadır. Bizler üstlendiğimiz misyon itibariyle Karadeniz’de konuşulmakta olan çeşitli dillerdeki ezgilere albümümüzde yer vererek coğrafyamızın kültürlerini bir arada tutmak ve bütünlüğü korumak için çabalıyoruz. Uygulanan stratejilere, dayatmalara inat müziğin evrenselliğine olan inancımızla tüm halkları kucaklamayı hedeflerken yani çözümsüzlüklere müzik aracılığıyla cevap vermeye çabalarken, farklı mecralarda da olsa bu şekilde yıkıcı gücün uygulanması ikilemleri çoğaltmakta ve taraflar yaratmaktadır. Ayrıca rahat koltuklarında oturan dar görüşlü insanların etnik kimliklerinden dolayı işçilere ambargo koymaları toplumdaki ayrımcılığı ve öfkeyi de tırmandırmaktadır...(Biz Karadeniz’de Gürcü, Laz, Hemşin, Rum… Yıllarca bir arada yaşadık...


Hiçbir zaman aramızda kimlik çatışması olmadı. Hep dışarıdan bazı etkenler bizleri birbirimize düşürmeye çalıştı ama olmadı da, bakın hâlâ bir aradayız ve hâlâ gelin ve damatlarız birbirlerimize. Bu renkli coğrafya içerisinde bu kadar çeşit kültürü bağrında barındıran Karadeniz’in üzerinden artık kalksın, gitsin kara bulutlar... İçimizdeki her kültür bu bütünün bir parçası, her gelen misafir de başımızın tacıdır...)

Yaşar Kurt Müzisyen / Sinsi bir tuzak bu

Ne oluyor Karadeniz’de... Ne olmuyor ki... Güzelim akarsuların önü kesiliyor, zaten az olan toprak artan nüfusu beslemiyor. Sahil boyuna çirkin ve kötü yapılar birbiri ardına inşa ediliyor. Yoğun bir genç nüfus eğitim olanaklarından yoksun ve işsiz kahveleri dolduruyor. Çayın ve fındığın getirisi sorunları çözmüyor. Her gün daha da yoksullaşan kitlelerin bu öfkesi birileri tarafından ötekileştirilmiş insanlara yöneltiliyor. Her gün medyamızda Kürt sorunu üzerine yorum üreten kanaat önderleri yeni hainler ve düşmanlar yaratma da şiddetin ekmeğine yağ sürüyor. Bu gün Kürt işçilere yönelen şiddet yarın kimbilir daha kimlere yönlenecek. Karadeniz’de şiddet yeni bir şey de değildir; üstelik biraz tarihi karıştıranlar daha önce başkalarına da aynı sinsi tuzakların kurulduğunu açıkça görür.

Rüştü Baş Gazeteci-Yazar / Fındık dalda kalsın mı?

Öncekİ yıllarda Karadeniz’e ülkenin her tarafından toplama işçisi geliyordu. Bu defa ‘zapt-u rapt’ altına alınıyor? Kim ki dayıbaşı, yasal kurumlara uğrayacak, kimlik bildirimlerini sunacak ondan sonra bahçeye girecek...
Aslında önceki yıllarda da yapılan bu idi. PKK “terörü” tırmanışa geçince idari makamlarda işi biraz daha sıkı tutma gayreti görülüyor. (Örneğin sokaktaki adam: “800 milyon toplama parasını alıp götürdüler, teröre yatırdılar” söylemine öylesine inandırılmış ki, aksini söylemeye kalksanız ve deseniz ki: “fındığın satışından Ordu’nun tamamına bu kadar para girmedi” ne yazar!) Atış serbest, bu ve benzeri söylemlerle birliktelik yerine, ayrıştırma gayreti güdenlere medyanın da iltifat etmemesi, en azından doğru rakamları bulup, yazması gerekmez mi? Yangına körükle gitmek ne kazandırıyor? Anlamakta zorlanıyorum! Fındık toplama zamanı gelince, çalıştıracak işçi bulamayacaklarını, bulanların da 50-60 lira günlük vereceğini hesap etmiyor?


Halkın Gazetesi BİRGÜN

30 Haziran 2010 Çarşamba

Bir konserin çok ötesinde..





Grup Yorum ile birlikte 55 bin “Adalı” isyanın, umudun ve sevginin türkülerini söyledi.


25 yıl çekilmezdi Grup Yorum olmasa

HATİCE TUNCER

“Adalılar türkü söyler susar bütün namlular” diye bir ağıt söylenir 1971’den bu yana dilden dile. “3-5 kişi ile koskoca karanlıklar imparatorluğuna kafa tutan” Adalılar’a yakılmış bir türküdür. “Karanlık denizinin ortasında, güneşi batmayan bir ada”nın sakinlerini anlatır Maltepe Cezaevi’ndeki hücresinde yazdığı şiirinde Mahir Çayan... Dünyanın dört bir yanında zulme, kahpeliğe, sömürüye karşı “özgürlüğün türküsünü söyleyen”dir Adalılar... “55 bin Adalı” önceki akşam İnönü Stadı’nda Grup Yorum ile birlikte isyanın, özlemin, umudun ve sevginin türkülerini söyledi. 25 yılın baskısına, gözaltına, cezaevine genç müzisyenlerin, dinleyicilerinin yürekleriyle bugünlere taşıdığı marşlardan şarkılardan bir ışık yaydılar Taksim Meydanı’na İstanbul Boğazı’na.


12 Eylül’ün üzerinden henüz 5 yıl geçmişti. Üniversiteli 4 müzisyen genç isyanlarının, sevdalarının şarkılarını yazdılar. 1985’ten bu yana 25 yıl durmadan “türküler susmaz halaylar sürer” dediler ve 25 yıl hiç durmadan gecekondu direnişlerin işçi memur grevlerine, mitinglere, öğrencilerin gösterilerine, tutuklu yakınlarının eylemlerine ezgilerini kattılar.


Türkiye’nin birçok kentinden, İstanbul’un her yerinden her yaştan, her meslekten 25. yıl buluşmasına gelenler konser saatinden çok önce İnönü Stadı’nın çevresini doldurdular. Devrimci gençler, yaşamlarının bir döneminde Mozambik’teki, Angola’daki devrimci mücadeleye selam gönderenler, işkence tezgahlarından geçip hala ayakta durmaya çalışanlar, devrimci günlerini nostalji ile ananlar, hala direnenler, işçiler, memurlar, işsizler, yoksullar, cezaevlerinden yeni çıkanlar, ölüm oruçlarının izlerini taşıyanlar, devrimci ortamda bulunmak isteyenler, başörtülüler, askılı giysili kadınlar, uzun saçlı genç erkekler, çocuklu kadınlar, aynı heyecanı yaşamanın dostluğuyla birbirlerine gülümseyerek, selamlaşarak beklediler. “Bir ulusun türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan çok güçlüdürler” pankartıyla karşılandılar statta.



Sevda kuşananlar

Grup Yorum’un gencecik müzisyenleri de heyecanlıydılar, kolay değildi yalnızca Türkiye’nin değil, dünya starlarının dahi hayallerini süsleyen stat konserinde binlerce kişinin karşısına çıkmak. Ama disiplinli, özverili ve arkalarında büyük bir ailenin imecesiyle alınlarının akıyla çıktılar büyük buluşma gecesinden.
Grup Yorum, Şef Orhan Şallıel yönetimindeki 60 kişilik İstanbul Syhmphonic Project Senfoni Orkestrası, Grup Yorum Korosu, Ladies Centlmen Korosu eşliğinde saat 21.00’e doğru “Göç Destanı”yla sahnedeki yerini alırken, stat maytaflarla, çakmaklarla aydınlandı, alkışlarla, sloganlarla inledi. Yorum efsanelerinden biri Uğurlama’yda ilk şarkı: “Ey sevda kuşanıp yollara düşen/Bilesin bu yollar dağlar dolanır..Yare ulaşmadan düşersen eğer/Yarına sesinin yankısı kalır.”



Yorumcular dinleyicilerini selamlarken



“Halkın haklı kavgasını, umudunu yüreklerde taşıyanlar, toprağa ter akından emekçiler, işsiz bırakılanlar için söylüyoruz” diye konuşurlarken statta “Maden işçileri onurumuzdur” sloganları yayıldı, TEKEL direnişini anlatıldı. 12 Eylül’ün karanlık örtüsünü kaldıranlara selam gönderilirken Yasemin Göksu, geceye Yorum’un “Yiğitler Bitmez Bizde” şarkısıyla konuk oldu. Sahnenin iki yanıdaki büyük ekranlara büyük ozan Ruhi Su’nun görüntüleri yansıtılırken Yorum “Şişli Meydanı’nda Üç Kız” ağıtını “Ruhi Su Dostlar Korosu” ile birlikte seslendirdi. Yılların usta oyuncusu Tuncel Kurtiz, halen cezaevinde ağır hastalığıyla mücadele eden Ümit İlter’in “Bağdatlıyız, Bağdat’tayız” şiirini okurken Suavi “Defol Amerika” şarkısını seslendirdi. 17 yaşında idam edilen Erdal Eren’in için yazılan “Büyü” şarkısını söyleyen Nejat Yavaşoğulları “25 yıl çekilmezdi Grup Yorum olmasa..” sözleriyle Yorum’un mücadelesinin anlamını özetleyiverdi.



Sanatçı korosu

Çocuklarını ölüm orucu direnişlerinde kaybeden, cezaevleri kapısında insanca yaşam koşulları için mücadele veren Tutuklu ve Hükümlü Yardımlaşma Derneği’nden (TAYAD) başları beyaz tülbentli kırmızı bantlı anneler, Yorum’un en saygın konukları arasındaydı. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım ile çok sayıda sanatçı, yönetmen, gazeteci, yazar, sendikacı Yorum’un 25. yıl şölenine ortak oldu. Beşiktaş Çarşı grubu da tribünleri dolduran en hareketli gruplardan biriydi.


Yorum’un “Başeğmeden” albümüne sesleriyle katılan onlarca sanatçı, 25 yıllık mücadeleye desteklerini konsere gelerek gösterdiler ve Suavi, Nejat Yavaşoğulları, Haluk Levent, Birol Topaloğlu, Erdal Bayrakoğlu, İbrahim Karaca, Murat Kekilli, Grup Marsis, Uğur Karataş ve onlarca sanatçı “Defol Amerika” korosunu yeniden oluşturdu. Sanatçı korosu, “Bella Çav” marşını okurken sahayı hınca hınç dolduran binlerce kişi, deniz gibi dalgalandı.



Devrimci ozanlar



Aşık Mahzuni’yi ekranlarda izlenirken “Çeşmi Siyahım” şarkısını söyleyen Yorum, konserini Cem Karaca, Moğollar, Selda, Tülay German, Ahmet Kaya gibi isyanı, sözü olan sanatçıların görüntüleri eşliğinde sürdürürken “Dadallar, Pir Sultanlar ve devrimci ozanlara” saygıların dile getirdiler. 1968’lerde kabaran isyan dalgasının liderleri Deniz Gezmişler, Mahir Çayan’lar, İbrahim Kaypakkayalar’ın görüntüleri akarken “Mahir Hüseyin Ulaş kurtuluşa kadar savaş” sloganları yükseldi.
“Munzur” türküsünün ardından And Dağları’na uzanıp “Yeni Şarkı” akımının yaratıcıları Victor Jara’yı, Carlos Pueblo’yu selamlarken Venezuela’nın tanınmış sanatçılarından Ali Primera bir şarkısıyla Latin Amerika rüzgarı getirdi. Venezuela Komünist Partisi Genel Sekreteri’nin görüntülü mesajındaki “Chavez’den selamlar” sözlerine binlerce kişi “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganlarıyla karşılık verdi.



Bir yanımız tutsaklık



Halen Trabzon Cezaevi’nde bulunan Muharrem Cengiz’in konsere gönderdiği sesli mesajda “25 yıllık bir düş...Bir yanımız hep tutsaklık” diyordu. Yurtdışında yaşamak zorundaki İhsan Cibelik geceye “Ulaş Bardakçı’ya ağıt” ile katıldı.
Konserin ikinci yarısında “Dağlara Gel Dağlara”, “Gel ki Şafaklar Tutuşsun”, “Keça Kurdan” şarkılarıyla sahada halay halkaları kurulurken tribünlerdekiler de yerleri dar olsa da halaydan geri kalmadılar. Filistin halkının mücadesine Arapça bir şarkıyla selam gönderilirken dünya halklarının önderi Che Guevara, “Comandante Che” şarkısıyla anıldı. DİSK’e bağlı Genel İş Sendikası Başkanı Erol Ekici’nin konuşmasının ardından 1 Mayıs marşıyla bütün stat bir anda ayağa kalktı.
Ve sonlara doğru yaklaşırken 55 bin kişilik koro “Cemo”yu bir ağızdan söyleyerek İnönü Stadı’ndaki tarihi bir konsere ortak olurken “Haklıyız Kazanacağız” gecenin son sözü oldu.



Bir düştü önceki gün Grup Yorum’un ve 55 bin kişinin İnönü Stadı’nda yaşadığı ve yaşattığı. Bir konserin çok ötesinde...Hayal kurabilenlerin, hayallerinin peşinde koşabilenlerin, görmek isteyenlerin görebileceği bir düştü...Yalnızca düşlerini buluşturabilenlerin, düşlere ortak olmak isteyenlerin gecesiydi.





Cumhuriyet Gazetesi

7 Haziran 2010 Pazartesi

Erdoğan Tokatlı'yı yitirdik...





Türk Sineması’nın kan kaybı sürüyor, Yeşilçam’ın kaleleri teker teker düşüyor. Son kaybımız ise yönetmen, senaryo yazarı ve çevirmen Erdoğan Tokatlı. Galatasaray Lisesi’nde açılan sinematek ile birlikte sinema sevdasına yakalanan ve hatta bir dönem film eleştirmenliği de yapan Tokatlı, tam yarım asır önce Memduh Ün’ün asistanı olarak ilk kez bir film setine ayakbastı. Elbette, sinema yapmak, sette soluklanmaktan geçer. O, Ertem Eğilmez ve Halit Refiğ ile de çalışarak kamera arkası için deneyim kazandı.


“Son Kuşlar” ile yönetmenlik koltuğuna oturan ve alkışa layık bir iş kotaran Tokatlı, ardından uzun bir süre piyasa filmleri ve fotoromanlar çekti, çevirmenlik yaptı. Erdoğan Tokatlı, “72. Koğuş”, “Seyyid”, “Suçumuz İnsan Olmak”, “Fidan”, “Eşrefpaşalı” ve “El Kapıları” gibi ses getiren yapımlara imza atmasını da bildi. Beyazperdeyi hiç bırakmasa da 20 yıl önce TV’ye geçti ve pek çok dizi projesini hayata geçirdi. Eski Film Yönetmenleri Derneği Başkanı Erdoğan Tokatlı’nın belki de sinemamıza en büyük katkısı, filmlerimizi yurtdışına tanıtmak amacıyla bazı meslektaşlarıyla işbirliğine girmesidir. 1980'li yıllarda Beyoğlu'nda arkadaşlarıyla ofis kuran Tokatlı, başta “Sürü” olmak üzere filmlerimizi Avrupa’yla tanışmasına aracılık etti. Yeni kuşak, Erdoğan Tokatlı’yı pek tanımaz, o, sinemamızın isimsiz kahramanlarından biriydi.

Alper Turgut

25 Mart 2010 Perşembe

Evlenmek, boşanmak ve günah keçisi Facebook




ABD’de Facebook’un boşanma nedenleri arasında sayılması ve bunun giderek artan bir ivme izlemesiyle ilgili soru soran kadın dergisi “Seninle”ye verdiğim yanıt;


“Facebook, evlilik kurumunu derinden sarsan sanal bir çılgınlıktır. Böyle saçma sapan bir önerme olabilir mi? Kesinlikle hayır. Boşanmak mevzubahisse tükenen aslen ilişkidir, böylesi bir durumda Facebook da olsa olsa günah keçisi olur. Ya da koskocaman soyut bir bahane... Sebep bambaşkadır, adını koymak gerek. Misal kıskançlık... Peki, anlayışsızlık nasıl? İsterseniz, kuruntu, sabit fikirlilik ve dahası da var. Evlilik kurumu, insanların özgürlüklerini kısıtlayan, kompleksleri açığa çıkaran, çiftlerin birbirini gönüllü-gönülsüz zapturapt altına aldığı bir işlevselsizlik ile resmedilecekse şayet, muhakkak bir tükeniş ve çırpınış sürecine girilmiştir. “Biz”i ister istemez unutan ve zamanla “sen” ve “ben” şeklindeki adı konulmamış bir rekabete dönüşüveren birliktelikten artık ne hayır gelir? Gelmez, gelemez...

“Makyaj malzemelerin benden daha önemli mi?”, “Tuttuğun takım mı değerli yoksa ben mi?” gibi sorular ile senin ailen, benim ailem minvalindeki sayıklamalar ve bilcümle gereksiz ayrıntı varken Facebook’un suçu olsa kaç yazar. Üstelik Facebook’ta her şey sere serpe... Asla bir koruma kalkanı yok... Herkes birbirini tanıyor, ilişki durumunu biliyor, fotoğraflarını görüyor ve paylaştığı videolardan karakter tahlili yapabiliyor. Yaşı, işi, hobileri, dini, siyasi görüşü... Her şey ayan beyan... Merak kediyi öldürür de, insanın yakasını rahat bırakır mı? İlkokul arkadaşını buluyor biri, diğeri eski sevgilisini... Eskiden neydi, bugün ne hale geldi? Statü, medeni hal, ulaştıkları mertebe... Asıl kıskançlık, çiftler arasında yaşanan değil, bireyin içinde saklanan oluyor. Ve ister evli, ister bekâr, bir noktadan sonra hepimiz iliğimize dek yalnızız. O yüzden hatırlanmayı diliyoruz, en büyük korkumuz ise fark edilememek. Kurt olmak cesaret ve maharet ister, bizimse tek derdimiz ve telaşımız sürüden kopmamak, gerisi laf-ı güzaf...” Alper Turgut

8 Mart 2010 Pazartesi

Her depremin ardından aklıma takılan adam



ALPER TURGUT


Büyük Marmara Depremi sonrasıydı. Hiç unutmam, unutamam. Kapatıp yüreklerinin gözlerini, Ege’de, Akdeniz’de harala gürele eğlenenleri bilmem söylememe gerek var mı? Sanmam. Hikâyeme döneyim. Gölcük’teyim. Nasıl da sıcak, cehennem misali… Ve yorgunum ölesiye… Tişörtümden vazgeçeli birkaç gün olmuştu. Toza, tere, dumana bulanmış ve ceset kokusu tamamına sinmişti. Kir pas içindeki beyaz atletim ise tümden renk değiştirmişti. Enkaz hükümdarlığında çevremi kolaçan ediyorum. Ağlamalar çoktan tükenmiş, sesler kısılmış, sadece derin ve içten saygınlığıyla mahveden ağır bir matem havası vuku bulmuştu. Ne menem bir tartıydı bu. Canlı olması canı yakan, insanı dermansız bırakan bir yas tablosuydu…

Yüzünde her hangi bir mimiğin yakalanması adeta imkânsız olan bir adam yaklaştı yanıma. Omuzlarında sanki yılların yükünü taşıyordu. Hafif kamburdu. Beyaza çalan kirli sakalı, dağınık saçları aklımda kalmış. Ve ayaklarını sürüye sürüye yürümesi… Titriyordu.

— Gazeteci misiniz?

— Evet, Cumhuriyet’te çalışıyorum.

Ben sormadan o başladı anlatmaya, “Yaz günü. Uzaktan dostlarımız gelmişti, muhabbet ediyorduk. İçki masasını kurmuştuk. Rakı bitince, eşofmanlarımla içki almaya indim. Üzerimde kimliğim dahi yoktu. O esnada deprem oldu. Eve koştum. Yıkılmıştı. Eşim ve çocuklarımı yitirdim. Ailem yok oldu. İki veya üç gün sonra işyerime gittim, orası da enkaza dönmüştü. Evim, işim, eşim, çocuklarım, dostlarım, iş arkadaşlarım her şeyimi kaybettim. Günlerdir apartmanın enkazında ailemle çektirdiğimiz fotoğrafları arıyorum, bulamıyorum. Sevdiklerimin yüzlerini unutmaktan korkuyorum. Artık hissetmiyorum. Belki sonra ama şimdi değil. Ve sanırım en acısı hatıralarımı yitirmek olacak.”

Gözyaşları anıların izleriyse şayet göz pınarları kurumuştu onun. Sorgusuz sualsiz ifadesini vermişti. Denizi çekilmiş, kumu kalmıştı. Suskun bir dramdı tam karşımdaki… Zamanın insafına bırakılmış ve sadece soluk olan bir harabe… Hayatın sillesi bu kadar mı ağırdır?

Ölümün, acının, kanın, gözyaşının, şiddetin tarifini bilirdim. Notlarımı alır, fotoğraf çeker ve haberimi yazardım. Dramlara yoldaşlık edip, yansıtmak… Evet, işimdi bu benim. Ama tam bu noktada durmak lazım… Gazeteciden önce insanım ben. Karşımdaki adam, tepeden tırnağa azap içinde… Hangi üzüntüsünden alıkoyayım, hangi derdine merhem olayım? Ne anlatayım, ne şekilde avutayım? Anılarına ulaşmasına nasıl yardım edeyim? Kahretsin…


Sessizliğe Karşı'dan