15 Ocak 2010 Cuma

Sessizliğe Karşı - giriş bölümü





Tam üç yıl önce basılan "Sessizliğe Karşı" adlı kitabımı, okumamak isteyenler için internet üzerinden yayınlamaya karar verdim. O halde başlayalım, önce giriş bölümü;


“Mükemmel ve ışıklı kent”in hayali nicedir çok uzakta ve inadına kahrolsun “Gece ve Sis”… Bu kitap vicdana övgü için yazıldı. Kanayan ruhların sessiz çığlığı duyulsun diye… Bence vicdan, umut kadar, paylaşmak kadar kutsal bir kavram… Bir Fransız Atasözü, “Temiz bir vicdan kadar yumuşak hiçbir yastık yoktur.” der… “Vicdanı olan umut etsin, gerisini koy ver gitsin” diye kestirip atamıyorsam eğer, “Her yürek devrimci bir hücredir” sözüne inananlara haksızlık etmemek içindir, başlı başına… Yarına inanmayanların dünyasında yaşıyoruz oysa… Solaryum çıkışlı robot renkli insan evlatları sararken bugünümüzü… “Anını yaşa” saçmalığını rehber edinen neslimiz de iyiden iyiye sıyırdı. Varsa yoksa yüz gerdirme, yağ aldırma, kaş kaldırma ve silikon. Tam tekmil inorganik… Aslında bu bir enfeksiyon. Üstüne üstlük böyle giderse hormon mağduru koca kıçlı bir gelecek de bizleri bekliyor…

Ünlüler düşmüyor yakamızdan, sosyete haberleri belirliyor gündemimizi… Ve çoktan sitcom özentisi oldu hayat. Enseyi kim kararttı, yozluk evlerimize dek nasıl taşındı ve ne zaman en insani duygulardan arındırıldık… Bilen yok. Sürgit ömre mahkûm olsak ne fayda… Yaşamıyoruz ki. Otobüste, vapurda, metroda birbiriyle göz göze gelmekten kaçan insanlar, komşuluk ilişkilerini yıllar önce bıraktı.

Ve işyerleri... Yüze gülen arkadan kuyu kazan meslektaş ve çalışanlarla dolu. Artık yapmacık ve zorlama bir tahammül ile süslü plaza muhabbetleri kotarılıyor, sigara içmeye elverişli gaz odalarında... Plastik bardakta ılık çay, sentetik bir lezzete meyilli kahve… İşten atılma korkusu, yaltaklanma duygusu. Yabancılık çekiyor insan insana karşı… Ne de olsa usundan habersiz kendi doğrultusunda yürüyenler, paraya minnet edenler başımızın tacı…

Ağır bir bombardıman altındayken duygularımız, baldırı çıplak düşünceler, klişe ifadelerle erketeye yatıyor. Her hangi bir albenisi olmayan taklit duyguların o amansız tek düzeliğine lanet okumak varken… Bütün renklerini çaldık yaşamın, sayemizde gün soldu, devran tepetaklak oldu. Bol keseden fikirsiz ve eylemsiz bir ömrü harcıyoruz, borcumuz biriktikçe kendimizi kandırma adlı densize… Blöf kokulu hamleler, tam düşkün avuntusu… Hâlbuki pembe düşler, sabun köpüğü hayaller ayrıcalıklı yapmaz kimseyi… Bir evimiz olsun iki de çocuğumuz. İşlerimiz yolunda gitsin, paramız biriksin ve tatil yapalım arada bir… Ve hayat böylelikle daha rahat akıp gider diye hissediyoruz... Bireysel isteklerimize takılıp kaldık, nefes almaktan tümden vazgeçtik. Tepkiden, kınamaktan, karşı koymaktan da… Ancak geçen gün ömürdendir ve bazı şeyler soludukça bilinir…

Kim ne derse desin. Serili, serisiz vahşi cinayetlerin, ilkokul bebeleriyle bile oynandığı tanımsız bir yıkım çağındayız. Yüreklerimizle çelişen ve her ne kadar isyan etsek de hali vakti yerinde bir suç masalıdır bu, “ölüm dansına kim kaldıracak bizi” diye bekleşirken… Dışarıda biri boğazlanırken, diğerinin ırzına geçilirken, ötekinin yaraları didiklenirken kulaklar tümden tıkanıyor, “ahlar” ve “vahlar” duyulmasın diye… “Kapıyı, pencereyi kapatayım girmesin odama canhıraş çığlıkları” der sessiz çoğunluk. Ah, evet. Ne çokturlar değil mi?

Sevginin hasıraltı edildiği yerde, şeytan soluğu bir korku sonuçta herkese özgüdür. En koyu karanlığa yaslanan ve depderin sessizliğe bürünenlerin içinde büyüyen korku yönetir dünyayı... Artık capcanlı bir endişe, sürekli örseleyebilir hayatı, yansıması tüm insanlığı esir alabilir. Suskunluk, hiçbir şeyi önemsemeyenleri, değer tanımayanları ve her şeye sırt çevirenleri doğurur. Asıl olan başkasının acısına yaşlı gözlerle bakabilmektir. Yalın bir kılıç kadar gerçektir bu, eninde sonunda delecektir zifiri karanlığı…

Yıl 1994 idi yanlış hatırlamıyorsam. Boğazda gemi kazası olmuştu. Alevler karaya oturan gemiyi yutmak üzereydi. Denizcilerden biri yanıyordu, kendi dilinde tanrısına haykırmaktan takati kesilmişti adamın... Hava desen buz gibi soğuktu, fotoğraf makinelerimizin pillerini dahi donduracak kadar… Kıyıya toplanmıştı çoluk çocuk İstanbullular, bazılarının ellerinde biralar ve kuruyemişler vardı. Keyifli bir filmi izliyor gibiydiler. Ne yazık!

Sonra Tsunami faciası. Nam-ı diğer asrın felaketi. İnsanlıktan çoktan çıkanlar, şişmiş cesetlerin bir adım ötesinde tatillerini sürdürüyordu. Yine bombalar yağarken Güney Lübnan’a ölürken sütten kesilmemiş bebekler, birileri güneşlenmeyi tercih ediyordu. Kuş uçumu mesafelerde... Büyük Marmara Depremi sonrasıydı. Hiç unutmam, unutamam. Kapatıp yüreklerinin gözlerini, Ege’de, Akdeniz’de harala gürele eğlenenleri bilmem söylememe gerek var mı? Sanmam. Hikâyeme döneyim. Gölcük’teyim. Nasıl da sıcak, cehennem misali… Ve yorgunum ölesiye… Tişörtümden vazgeçeli birkaç gün olmuştu. Toza, tere, dumana bulanmış ve ceset kokusu tamamına sinmişti. Kir pas içindeki beyaz atletim ise tümden renk değiştirmişti. Enkaz hükümdarlığında çevremi kolaçan ediyorum. Ağlamalar çoktan tükenmiş, sesler kısılmış, sadece derin ve içten saygınlığıyla mahveden ağır bir matem havası vuku bulmuştu. Ne menem bir tartıydı bu. Canlı olması canı yakan, insanı dermansız bırakan bir yas tablosuydu…

Yüzünde her hangi bir mimiğin yakalanması adeta imkânsız olan bir adam yaklaştı yanıma. Omuzlarında sanki yılların yükünü taşıyordu. Hafif kamburdu. Beyaza çalan kirli sakalı, dağınık saçları aklımda kalmış. Ve ayaklarını sürüye sürüye yürümesi… Titriyordu.

— Gazeteci misiniz?

— Evet, Cumhuriyet’te çalışıyorum.

Ben sormadan o başladı anlatmaya, “Yaz günü. Uzaktan dostlarımız gelmişti, muhabbet ediyorduk. İçki masasını kurmuştuk. Rakı bitince, eşofmanlarımla içki almaya indim. Üzerimde kimliğim dahi yoktu. O esnada deprem oldu. Eve koştum. Yıkılmıştı. Eşim ve çocuklarımı yitirdim. Ailem yok oldu. İki veya üç gün sonra işyerime gittim, orası da enkaza dönmüştü. Evim, işim, eşim, çocuklarım, dostlarım, iş arkadaşlarım her şeyimi kaybettim. Günlerdir apartmanın enkazında ailemle çektirdiğimiz fotoğrafları arıyorum, bulamıyorum. Sevdiklerimin yüzlerini unutmaktan korkuyorum. Artık hissetmiyorum. Belki sonra ama şimdi değil. Ve sanırım en acısı hatıralarımı yitirmek olacak.”

Gözyaşları anıların izleriyse şayet göz pınarları kurumuştu onun. Sorgusuz sualsiz ifadesini vermişti. Denizi çekilmiş, kumu kalmıştı. Suskun bir dramdı tam karşımdaki… Zamanın insafına bırakılmış ve sadece soluk olan bir harabe… Hayatın sillesi bu kadar mı ağırdır?

Ölümün, acının, kanın, gözyaşının, şiddetin tarifini bilirdim. Notlarımı alır, fotoğraf çeker ve haberimi yazardım. Dramlara yoldaşlık edip, yansıtmak… Evet, işimdi bu benim. Ama tam bu noktada durmak lazım… Gazeteciden önce insanım ben. Karşımdaki adam, tepeden tırnağa azap içinde… Hangi üzüntüsünden alıkoyayım, hangi derdine merhem olayım? Ne anlatayım, ne şekilde avutayım? Anılarına ulaşmasına nasıl yardım edeyim? Kahretsin…
Depremden bir yıl sonrasıydı, ölüm orucu eylemi başlamak üzereydi. Hani “yangınlara fazla bakan gözler yaşarmazdı”…

Öyküleri vardır, istisnasız tüm insanların. Yıkıcı, yakıcı, en acıtanından olsa dahi... Amiyane tabirle anadan doğma çıkıp gelir karşına, sarsıcı hikâyeler. Ama alın yazısı değildir bu. Mukadderat hiç değil. Kör talih, kem talih… Kader. Hadi canım. Birileri ölüme giderken, çürür diğer tüm değerler. Eninde sonunda dönüp, dolaşır acılar katarı ve bir gün çarpar suratlara son sürat. Yalın ve gerçek… Sonunda ateş düştüğü yeri yakar. Eş, dost, kardeş, ağabey, abla, çoluk çocuk, nine, dede, baba ve ille analar. Oysa metanet ne zor iştir.

Gözlemim hiç yanıltmaz beni. Bilirim anaları, tanırım onları. Apansız bastırır, sürükleyip götürür, anaların gözyaşları. Ve anlatım yetmez, anlamsızlık çoğalırken. Aykırı analizler, budalaca niyetler çöker. Seçenekler, etkenler, etkiler, tepkiler artık hepsi laf-ı güzaf...

19 Aralık 2000’di tarih… Tam 83 saat sürdü operasyon. Dile kolay... Ciğerlerin söküldüğü andı… Sarmıştı her yanı yangın yalazı... Komando birlikleri, polisler, infaz koruma memurları… İş makineleri, greyderler, dozerler, ambulanslar, itfaiye araçları… Sıvı yağ ve kolonya ile kendilerini yakanlar… Ateşe verilen yataklar… Barikatlar, ranza demirinden çubuklar, dolap kapağından kalkanlar… Delinen tavanlar, yıkılan duvarlar... Ağır silahlar, hafif silahlar, çeşit çeşit silahlar… Havada uçuşan helikopterler, askeri marşlar ve psikolojik savaş teknikleri… Köpük ve su... Ateş ve kurşun... Göz yaşartıcı bomba, sinir gazı, kimyasal sıvılar… Kirli yeşil, sarı, gri, rengârenk gazlar… Yanma, yaralanma, boğulma, zehirlenme, ölme… Müdahale, müdahale, müdahale…

Namluların ucunda, ateş altında, korun içinde ikisi asker 32 can yitip gitti, yüzlerce kişi yaralandı, çok sayıda tutuklu ve hükümlü ise şarapnel parçaları nedeniyle gözünü, parmaklarını ve diğer uzuvlarını kaybetti. Bu, Türkiye cezaevleri tarihinin en büyük baskınıydı. Ölüm orucu eylemini sonlandırmaktı iddiaları ve saçma sapan bir ironi ile operasyonun adını “Hayata Dönüş” koydular. Mahkûmları “ölü ele geçirdiler”...

Devlet kendi cezaevlerini yıktı, üstüne operasyon mağdurlarına dava açıldı. Yetmedi hazine geldi, “devleti zarara uğrattınız” diyerek sadece Ümraniye Cezaevi sanıklarından 398 milyar lira talep etti. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün “sevk yok” sözlerinin aksine operasyonda yaralanan yüzlerce tutuklu ve hükümlü tedavileri tam anlamıyla yapılmadan F tipi cezaevlerine dolduruldular. Sonrası medyayı “uslu çocuklara döndüler” diye heyecanlandıran eşek tıraşı, hiç dinmeyen işkence ve copla tecavüz iddiaları…

Ölüm orucu eylemine katılım sayısı ise operasyona ve tecride yönelik tepki nedeniyle 290’dan 495’e yükseldi. Dünyada ilk kez bir açlık grevi eyleminde tutuklu yakınları da destek amacıyla ölüme yattı. Kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar açlık grevindeydi… Türkiye'nin dört bir yanında eylem evleri açıldı. F tipi cezaevlerinde tecrit ve baskı uygulandığı iddiaları ise hiç bitmedi, sık sık hastaneye kaldırılan eylemcilere “zorla müdahalede” bulunulduğu öne sürüldü. (Diyanet de, fetva verir, müdahale edilsin diye...)
Ölüm rutinleşti, ölüm istatistik oldu ve ateş düştüğü yeri yaktı. Açlığın girdabında hücre hücre eriyerek yiten her can 5, 10, 15... 75. ölüm diye yansıdı gazete köşelerine... Eylem sona ermediği gibi toplam sayısı 13’e ulaşan yeni yeni ekiplerle ölüm yattı her yaştan gençler…

“Fişek” ayakta tuttu onları: Suya karıştırılmış limon, tuz, şeker ve kuru nane… Sonra tutuklu ve hükümlü limonatası balyoz… Üstüne çay, adaçayı, ıhlamur, kahve, oralet, kakao… Ve akıl sağlığının teminatı B–1 vitamini. İşte bu reçeteyle bir ölüm orucu eylemcisi aylarca dayanabildi.

Yetkililer ise sorunun çözümü için diyaloga yanaşmayıp ölümcül sessizliklerini yıllarca korudular. Operasyonun ardından içerde ve dışarıda “insan 8 metrekareye sığar mı?” diyen 90 kişi daha hayatını kaybetti. F tipi cezaevleri ve tecrit uygulamaları, 122 insanın yaşamına maloldu.

Dünya böyle bir olay görmedi. 7. yıl süren bir açlık grevi eylemi… Onlar, Kartacalı yiğit General Hannibal’in “Ya yeni bir yol bulacağız, ya da yeni bir yol açacağız”, İtalyan halkının kahramanı Giuseppe Garibaldi’nin, “Sonuna, sonsuza, sonuncumuza kadar direneceğiz” sözlerini şiar kabul ettiler. “Tecrit yaşama sirayet etmesin” diye mücadeleye giriştiler. Başkalarına yardım için çıktıkları yolda, akıl sağlıklarını yitirip muhtaç kaldılar yardıma... 1996 ölüm orucu direnişinden sonra hafızaları silinenlerle tanışmıştım. Ancak, 1984’te Aysel Zehir'le başlayan Wernicke Korsakoff Sendromu’na (WKS) yakalananların sayısının bugün bin kişiyi aşacağını tahmin bile edemezdim.

Dedik ya, kor bir ateş düşmüştü insana dair her şeye… İnsan belleği, balık hafızasıyla çoktan yer değiştirmişti. İliklere dek işleyen duyarsızlığın berisinde analar ağlıyor, Türkiye’nin cezaevleri alev alev yanıyordu. Öyküleri en sızılı yerinde bitenlerdi onlar… Doyamazlarken gençliklerine, yitip giderlerken birer, onar, uzaklardaki yakınlarının iç acıtan çığlıkları yırtardı geceyi... Elbette kara haber tez gelir. Kor bir ateş yakar, çöküp kalır tüm sevenler. Sessiz sedasız mırıldansa da ölüm, kulaklardan kolay kolay silinmez ezgisi. Meslek hayatımda kaç devrimci gömdüm belki sayısız. Ya da kaç anma töreni yıllar yılı. Kentin mezarlıkları ezber olur bir süre sonra...

Aforoz edilmiş yürekler, seyrek düşmüştü bu kez… Gerçekten herkes neredeydi. Sokaklar, caddeler, meydanlar bomboştu işte. Kentlere sinen korku muydu? Ya da insanoğlu kendi küçük dünyasında mutlu muydu? Belki de bu yüzden, ölümlere ve acılara sırtlarını dönmüşlerdi, yapının bozulmasına göze alarak… Bakıp görmemeye dair bir mahkûmun izleniminden;
“Parklarda ağaç gölgesinde oturanlar, duraklarda otobüs bekleyenler, minibüslerde yolculuk yapanlar, kaldırımlarda yürüyenler hepsini tek tek gözlemliyorum. Hiçbiri kafasını çevirip ring aracına bakmıyor, birbirleriyle konuşmuyor. Yalnızca donuk gözlerini boşluğa dikmişler...”

Hayata Dönüş, içerde ve dışarıda açlık eyleminde ölenler… Anlatacaklarımız bitti mi? Kocaman bir hayır. Önce tüm ölümlerin müsebbibi tecridi kavramak gerek…

Tecritte “seni seviyorum” kelimeleri yasaktır mesela. Direk karalanır. “Amerikan emperyalizmi”, “işbirlikçi”, “direniş”, “zafer”, “faşizm”, “şehit”, “komünizm”, “sosyalizm”, “devrim”, “hücre”, “tecrit”… Ve daha birçok kelime ambargoludur. Yaşamak için heves verir gerekçesiyle çiçekler de sıkı denetim altındadır. Ne hikmetse mektuba ileştirilmiş küçük bir deniz kabuğu göndericisine iade edilir. Sayımda sigara içilmesi veya hazırola geçilmemesi dayak yeme nedenidir. Pencereden bakmak disiplin cezasınıda berabeberinde getirir. Ailelerin, çocuklarına götürdüğü elbiseler, “Emanetçi personel yok”, “rengi uygun değil”, “düğmeleri ötüyor”, “kot pantolon kontenjanı doldu, kumaş pantolon getirin” denilerek içeri sokulmaz. İnfaz koruma memurları, ailelerden yeni elbise getirmelerini ister. Gerekçeleri şudur; “Eskiler kolay yıpranıyor ve sonra bize iş düşüyor” Kırmızı, bordo, yeşil ve lacivert renkli kıyafet getirilmesi söz konusu bile değildir. Çünkü yeşil asker, lacivert gardiyan rengidir, kırmızı bayrak yapılabilir, bordo ise kırmızıya yakın diye yasaktır.

Sonra pil, metal kaşık, bıçak, cam kavanoz, selebant, gazlı ve pastel kalemler, çakmak, makas amaç dışı kullanılacağı gerekçesiyle yasaklanır. “Başka şeyleri de boyamasınlar” diye ayakkabı boyası da verilmez. Dışarıdan gelen renkli kalemler, dışarıdan geldiği için yasaktır. Bazı maddeler kantinde satıldığı için yasaktır bazıları ise kantinde satılmadığı için… İspanyolca şiirler yasaktır. Gazete eki olarak verilen Nazım Hikmet, Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in resimleri yasak olmamasına karşın yasaktır. Yılmaz Güney ve Pir Sultan Abdal’ın resimleri de keza öyle. Kalın kapaklı kitaplar yasaktır, ancak kapaklarından arındırılırsa serbesttir. Pantolonun paçasını sıyırarak gezmek bir aylık mektup ve görüş yasağını beraberinde getirir. Siyasi kadın tutuklulara tırnak kontrolü dayatılır, itiraz edene hücre cezası verilir. Aylardır duvara asılı olan resimlerin alınmasına karşı çıkmak, soruşturma ve devamında ceza konusudur.

Elle hazırlanan mizah dergisi herhangi bir matbaada basılmadığı için imha edilmesine karar verilir, Elektrik ve ilaç parası mahkûmun hesabından gelişigüzel çekilir. Sandalye ve masa gibi hücrenin demirbaşı olan eşyalar, eskiyip kırılırsa mahkûm satın almak zorunda kalır. “Gereksiz Olarak Marş Söylemek ve Slogan Atmak” gibi bir suçtan ceza gelir. Kürtçe türkü söylemek, iki ay hak mahrumiyetine bedeldir. Hala, teyze, amca, dayı ziyaretleri ya kısıtlanır ya da savcılıktan izin almak gerekir. Tutuklunun kendi ailesi dışındaki birisiyle selamlaşması ise herkese dava açılmasıyla sonuçlanabilir.

Eli kırılan adam, hücrede tek başınadır, mektup yazması gerekir. Vay sen misin yanına arkadaş isteyen… Hemen “ayaklarınla yaz” diye dalga geçilir. Her an “Kırık aynayla tıraş ol” komutu gelebilir. Başka bir hücrede kalan arkadaşınıza bir şey göndermeniz yasaktır. Güvercinlere ekmek vermek havalandırmaya tek başına çıkma cezasına eşdeğerdir. Cezaevlerinin şeffaflaşması için hayata geçirilen Tutukevleri İzleme Kurulları’nın raporlarının kamuoyuyla paylaşılmamasının nedeni devlet sırrı olmasıdır. Tutuklunun başka bir tutukluya gönderdiği mektuba “seminer niteliğinde” denilerek el konulur. Zaten dört sayfadan fazla mektup yazmak yasaktır. Aile fotoğraflarını duvara yapıştırmak bazı f tipi cezaevlerinde serbesttir, bazılarında ise suçtur. Aynı hücrede kalan iki kişinin birlikte fotoğraf çektirmesi yasaktır. Ortak dostlarına, yakınlarına mektup yazmaları da… Fotoğraf ve mektupta tek olmak zorunluluktur.

Edirne F Tipi Cezaevi yatan M. Aytunç Altay adlı tutuklu tecrit keyfiyetine bir misal versin: “Yurt dışından yabancı bir dosttan İngilizce bir mektup almıştım. Yine İngilizce cevapladım, ama mektup gönderilmeyip bana iade edildi. Gerekçesi şu; İngilizce olduğu için içeriğini denetleyemeyiz. Peki, cevapladığım o mektupta İngilizce idi, onu nasıl denetlediniz? O zaman İngilizce bilen personel vardı “İyi o zaman, Türkçesini de yazıp vereyim, ikisini bir postalayın” dedim. “O zaman sadece Türkçesini postalarız, İngilizcesini göndermeyiz” dendi. Yani, karşı taraf Türkçe bilmediği için İngilizce yazıyorsun, idare ise sana “Türkçe yaz” diyor. Karşı taraf Türkçe mektuptan ne anlayacaksa!”

Üç kitap sınırlaması ısrarla sürdürülür. Fazla kitap “yaşam alanını daraltır” diye! Her türlü şiir, öykü, yazı ve mektup disiplin kurullarına takılır. Karalanan mektuplar, yakılan mektuplar, daksil ile silinen mektuplar, sansürlenen mektuplar, verilmeyen gazeteler, makas ise kesilen gazeteler… Anlaşılacağı üzere tecridi yaratan koşullar sürer gider…

Kaç mektup aldım cezaevinden, belki yüzlerce. İşte bir hücre hikâyesi:
Kocaeli (Kandıra) F Tipi Cezaevi’nde kalan Barış Alkan, “Sizinle bu satırlarımı durgun, serin ve arada bir yağmur damlalarının sağanağı altında kalan bir günde paylaşıyorum” sözleriyle başlıyor mektubuna ve bir şiirle bitiriyor:

Özlemler Düşlerde Saklı

Kaç zaman oldu
Ayaklarım toprağa hasret
Gözlerim uzaklara bakamıyor
Doğanın rengârenk yüzü
Artık düşlerimde gizli

Her gün her saat
Daracık bir alanda
Beton zeminde yaşamak
Gülün kokusunu unuttum

Yaşamın rengini
Zihnimden dışarı taşamıyor
Kalabalık sokakları özledim
Meydanlara uzanan caddeleri

Şehrin ışıkları şimdi çok uzak
Gülümseyen sevdalar yok
Gelecek yüklü
Çocuk bakışlarını özledim

Mavilik hapsolmuş dört duvara
Parmaklıklar ise onu onlarca parçaya bölüyor

Günler evet günler
Her anı saniye saniye karelenmiş
Uzanıyor bitimsiz yarınlara

Barış, kendi sorunlarını değil hücre arkadaşı Turgut Köklü’nün içinde bulunduğu durumu aktarıyordu yazısında;
“Turgut Köklü yaklaşık 7 yıldır tutuklu ve F tipi cezaevlerine geçişin ardından rahatsızlanıyor. Köklü’nün 3 yıla yaklaşan rahatsızlığına psikologların teşhisi, ‘mizaç bozukluğu’... Ümraniye Cezaevi’ndeki eski Turgut değildi artık. Yerlerde yuvarlanıyor, kendi kendine konuşuyor, uyuyamıyor, kendi içinde bir dünya yaratmış kimi zaman korkuyor, bağırıyor kimi zaman ise en olmadık yerlerde gülüyor. Kimi şeyleri kırıp-dökme (buna ara sıra çaldığı gitarını kırması dâhil), küfürler, sabahtan akşama kadar bağırarak konuşma, şarkı söylemeler, duvara yanan sigara ile şekiller çizmeler... Havalandırma duvarının üç köşesindeki böcekleri, sigara külüyle daire içine alıp bana, ‘Bu dünya, bu Merkür, bu Ay, bu Venüs...’ diye gösteriyor ve ardından ekliyor:
‘Dünyanın uydusu Ay öldü, yerine Venüs aldı’ Çünkü Ay diye işaretlediği böceği ezmişti. Turgut daha sonra havalandırmada şeytan olduğu gerekçesiyle bir kelebeği öldürdü.”

Tecrit koşullarında insan kendi dağarcığına yönelik topyekûn bir saldırıya girişir, yalıtım belleği tümden sarsar. Fizyolojik hastalıklar ve psikolojik rahatsızlıklar dört kat artar. Sonra şipşak muayenelerle sağlıklarının iyi olduğu belirlenir. Cezaevlerinde insanlar kanserden yaşamını yitirir, ölümcül hastalıklara yakalanan tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılmayıp hücre ve revirlerde tutulur. Cezaevleri adeta akıl hastanelerine dönüşür. Sadece 2002 yılında hapishanelerde 12 tutuklu ve hükümlü intihar eder. F tipi cezaevlerinde de Volkan Ağırman, Orhan Oğur, Halit Koçyiğit ve Mehmet Akdemir adlı tutuklu ve hükümlüler ya kendini yakar ya da asar. TBMM’de “hapishane ölümleriyle” ilgili bir soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanı Cemil Çiçek, sadece 2003 yılında cezaevlerinde “eceliyle”, “intiharla”, “cinayetle”' toplam 158 kişinin öldüğünü açıkladı. Açıklanan bilânço korkunç… Dört duvar toplam 158 kişinin mezarı olmuş...

Akrabaydılar, kardeştiler, ya değişik cezaevlerine gönderildiler ya da aynı hapishanenin farklı bölümlerinde kaldılar. Refakatçiye ihtiyaç duyanlar, tek başlarına hareket edebilmeleri hatta yaşayabilmeleri neredeyse imkânsız olanlar, yani ölüm orucu eylemcileri ve sakat kalmış kişiler tekli hücrelere konuldu. Hafızasını yitirmiş iki ya da üç mahkûmun (Örneğin Wernicke Korsakoff’a yakalanan Deniz Yıldız, Celal Gezer ve Uğur Karademir aynı hücredeydi) bir arada tutulmasına mantıklı bir yanıt arıyorum. Bulamıyorum.

Unutulmasın açlık grevlerinde zaman ölümün lehine işliyor. Ve bu nedenledir ki ölüm ve yaşam arasındaki çizgi uzun zamandır “kıldan ince kılıçtan keskin”… Adli Tıp bu duruma “Agoni” diyor. Ölüm orucu hala sürüyor ve bu kitabın ikinci bölümü şimdiden yazılıyor. Tecrit koşullarının ortadan kaldırılması için son günlerde yeniden kamuoyu oluşmaya başladı. “İnsanlık asla kaybetmez” diyen Avukat Behiç Aşçı’nın eylemi, sansür duvarını yıktı ve suskunlar cephesinde ses getirdi. Bunca acının ortasında sevindirici bir gelişme. Dilerim, “123. ölüm yaşanmasın” çığlığı yerini bulur. “3 Kapı–3 Kilit” biran önce açılır. Tecrit karşıtlarının umudu bu… Hem ne demiş şair, “Daha gelmeyecek mi bahar, daha gülmeyecek mi ağlayanlar...”

Evet. Sessizliğe Karşı’yı 19 Ocak 2007 Cuma günü böyle bağlamıştık ve kitap, matbaanın yolunu tutmuştu. Aynı saatlerde bir güvercin arkasından vuruluyordu. Gazeteci Hrant Dink, Şişli’de güpegündüz katledilmişti. Behiç Aşçı ise kurşun sesinin duyulacağı mesafede ölüm orucunu sürdürüyordu. Akşam saatlerinde aydın katline karşı binlerce yürek sokaklara döküldü. Şoven kurşunlardan ve linç girişimlerinden bıkan halk, artık tepkisini ortaya koyuyordu.

Behiç’in durumu ise ağırlaşmıştı. Hafta sonu böyle geçti. Gergin bir bekleyişle… 22 Ocak 2007 Pazartesi günü öğle saatlerinde Adalet Bakanlığı bir genelge yayınlandı. Alelacele… Toplumun ikinci bir ölümün yükünü kaldıramayacağını düşünen devlet ve hükümet en nihayetinde harekete geçmişti. Hayatın gerçeği ölümlerden yaşamın doğmasıydı. 3 kapı–3 kilit önerisi ete kemiğe büründü, haftada 10 saatliğine de olsa tecrit delindi. Gelişmeler üzerine akşam saat 19.00’da ölüm orucuna ara verildi.

(Neden sona erdi yerine ara verildi denildi? Çünkü genelgenin eksiksiz uygulanıp uygulanmadığının takibi gerekiyordu. Daha önceki açlık grevi eylemlerinin ardından verilen sözler tutulmamıştı)

1996 ölüm orucu eylemi sonlandığında Bayrampaşa Cezaevi’nin kapısındaydım, şimdi Pay Apartmanı’nın önündeyim… Sivil toplum örgütleri temsilcilerinin konuşması sırasında çevremi kolaçan ediyorum. Ne çok tanıdık yüz… Yıllardır tecridin kaldırılması için mücadele edenler… Kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler… Refakatçiler, hukukçular, sanatçılar, gazeteciler… Bıkmadan slogan atanlar, birbirlerine sarılanlar, ortak gözyaşı dökenler. Herkes kendi anısının peşine düşmüş. Demek bu yüzden tutuklu ve hükümlü yakınlarının yanakları ıslak… Ölüm orucu eyleminde iki kızını yitiren Ahmet Kulaksız’ın elinde megafon var. Kendisini kucaklamaya gelenlerden fırsat bulduğu an konuşuyor:


— Birazdan Behiç aşağı indirilecek. Sese karşı aşırı duyarlı… Lütfen sessiz olun. Mikrop kapmaması için uzak durun.

Behiç eyleminin 293. gününde sedyeyle dışarı çıkarıldı. Vicdanı tekrar uyandıran adama ilgi büyük. Onu görmek isteyenler adeta birbirini eziyor. Bu bir sevgi seli… Behiç, kendisine karanfil atanlara el sallıyor. Sonra ambulans hastaneye yöneliyor ve şenleniyor ortalık… Sokağı trafiğe kapatanlar halaya duruyor. Önce “Omuzdan Tutun Beni” ardından “Mitralyöz”… “Behiç Aşçı onurumuzdur” sloganları ve “Haklıyız Kazanacağız” marşı… İnsanın içini acıtan hıçkırıklar ve ağız dolusu kahkahalar… Hüzün ve sevinç…

122 insanı aramızdan alan 600’ü aşkın sakata yol açan tecrit karşıtı eylem tamı tamına 2285 güne yayıldı. Bu, milyonlarca cana mal olan 2. Dünya Savaşı’ndan daha uzun bir süreye denk geliyor. Direniş başlarken doğanlar bugün ilkokul öğrencisi… Düşünün Dink’in katil zanlısı Ogün Samast açlık grevinin ilk günlerinde henüz 10 yaşında masum bir çocuktu. Tarihte benzeri bir direniş yok. Ne eski çağlarda ne de asri zamanlarda…

Benim duygularım ise karmakarışık. İlk kitabım yaşama dair bir muştu gibi. Yazmak için uzun zaman uğraştım ve kitap raflardaki yerini almadan eylem bitti. Kazanan çözüm oldu. Bahtiyarım.

Keşke kitabı daha önce mi kaleme alsaydım? Nedense aklıma takılan ilk fikir buydu. Biliyorum çocukça ama… Neyse… Lafı uzatmayayım. Sadece Sessizliğe Karşı’nın bendeki değerinin katlandığını hissettim ve bunu sizlerle paylaşmak istedim. Ona bundan böyle ‘uğurlu kitap’ diyeceğim. Bilesiniz. Tecridin bitmesini ben de hayli zamandır bekliyordum. Ve şuan sınırsız bir rahatlamanın esiriyim. Üstüne üstlük neşem yerinde ve sanırım çenem düştü. Bıraksalar bıkmadan usanmadan günlerce içinde bulunduğum ruh halini anlatırım. Bunu tüm samimiyetimle söylüyorum. İnanın… Ancak “ makineler beklemez…” Yayıncı arkadaşım nihayet uyardı: “Vakit dar, mutlaka matbaaya ulaşılmalı. Baskı durdurulup, mutlu bir son yazılmalı...”


Not: Kitaba son söz yerine, cezaevleri tarihçesi konuldu. Dünya ve Türkiye cezaevlerini anlatan binlerce belge incelendi ve özetlendi. Kolay okunabilmesi için fazla ayrıntıya girmedim, kendi anı ve gözlemlerimi de aralara serpiştirdim. Kitaba sondan başlanılmaz diyeceksiniz belki ama sorunun kavranılması adına öncelikle tarihçeyi okumanızı öneririm. Ayrıca gerçek yaşanmışlıkların içine kurgusal bir öykü yedirdim. Veya tam tersini yaptım. Bilmiyorum. Belki de bu kitap, hafızasını yitirmiştir. Kim bilir…

Alper TURGUT – İSTANBUL (23 Ocak 2007)

27 Aralık 2009 Pazar

İnancımızı asla teslim etmedik




Mustafa Kamil Uzuner ve Erdal Turgut, 31 yıl önce cezaevinde tanıştılar, Devrimci Sol Ana Davası’nda 28 yıl birlikte yargılandılar. Her ikisi içinde müebbet hapis cezası isteniyordu. Uzuner, ömür boyu hapis cezası alırken, Turgut’un davası zamanaşımından dolayı düştü. Onlarla, davayı, ölüm orucunu, yaşadıkları ilginç olayları ve hatta “Bu Kalp Seni Unutur mu?” adlı diziyi konuştuk.



ALPER TURGUT

12 Eylül karanlığında açılan 28 yıllık “Devrimci Sol Ana Davası”, 39 sanığa müebbet hapis cezası verilmesiyle şimdilik sonlandı. Amcam Erdal Turgut, 30 yıllık zamanaşımı nedeniyle müebbetten kurtuldu, Mustafa Ağabey (Mustafa Kamil Uzuner) ise ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme şimdilik bitti ama onlara göre sınıf mücadelesi sürdükçe “dava” da sürecek. Evet, onların hayatı, açlık grevinde, işkencede, cezaevlerinde ve mahkemelerde geçti. Amcam 50 yaşında baba olabildi. Ama her şeye rağmen onlar, hiç büyümeyecek çocuklar gibiler, söyleşi boyunca sürekli muziplik yapıp durdular. Görsel yönetmenimiz Aynur Çolak ve ben, geçtiğimiz 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkabilmek için onların kılavuzluğuna sığınmıştık. Ne yaptılar ettiler, bizi bir şekilde alana çıkardılar. Evet, onlar eylem adamları... Erdal Turgut ve Mustafa Kamil Uzuner ile acısı ve tatlısıyla 30 yıllık bir süreci değerlendirdik.



—Devrimci olmaya ve mücadelenin içinde yer almaya nasıl karar verdiniz?

Mustafa Kamil Uzuner; 1955’yılında İstanbul Fatih’te doğdum. 12 Eylül öncesinde uzun bir süre Kandilli’de yaşadım. Emekçi bir ailenin çocuğuydum, Lise ikiden terkim ve babam terziydi yanında çalışıyordum. Bölge bir işçi semtiydi, üç büyük fabrika vardı. Sonra Dev-Genç’lilerin Paşabahçe Kültür Derneği’ne gitmeye başladım. Ardından askerlik dönüşü, 1975–1976’da mücadeleyle tanıştım.

Erdal Turgut; Adana’da 1955’te dünyaya geldim. Şimdiki adıyla Yıldız Teknik Üniversitesi’nde makine mühendisliği okumak için İstanbul’a geldim. 1976’da antifaşist mücadelenin içinde yer almaya karar verdim. Devrimcilik, Mahir Çayan’lardan gelen rüzgârın da etkisiyle 1974’ten itibaren gençleri kendine çekmeye başlamıştı. Maraş olaylarının ardından gelen sıkıyönetim ile birlikte mücadele güçleşti. Ancak bizler, artık devrimci bir hareketin içerisindeydik.

—Nasıl yakalandınız?

M.K. Uzuner; Çorum olaylarının protesto etmek için 7 Ekim 1979 günü Esenler’de korsan gösteri düzenlenmiş. Sonrasında polisle çatışmaya girdiğim iddia edildi. Beni kafamdan vurup gözaltına aldılar. Yaralıydım, önce Esenler Karakolu’na götürdüler sonra hastaneye ardından da Esenler Karakolu güvenli bulunmadığı için Bakırköy Karakolu’na... En sonunda da 1. Şube’ye götürüldüm. Günlerce aslanlar gibi işkence gördüm, aslanlar gibi direndim. Tek kelime ifade alamadılar benden... Cunta’nın ardından Kabakoz’da tutukluyken beni alıp, bir ay süreyle tekrar sorguya çektiler.

E. Turgut; 12 Eylül öncesinde beş kez cezaevine girdim, biri Adana’da, diğeri de İstanbul’da olmak üzere iki kez de faşistlerin silahlı saldırısına uğradım. Adana’da babamın dolmuşunda çalışıyordum, taradılar. Biri kafamdan beş kurşun isabet etti, omzumdaki kritik bir noktada olduğu için çıkartılamadı hala durur. 16 Mart Katliamı’nın ardından tekrar vuruldum. Son yakalanışım ise halkımıza Kâğıthane deresinde ev dağıtırken oldu.



—Ne zaman ve nerede tanıştınız?

M.K.Uzuner; Daha öncede yakalanmış ve altı ay hapis yatmıştım. 1978 yılında Selimeye Cezaevi’ne girerken üst kattan biri ‘örgüt ismini söyleme, benim adımı ver’ diye bağırıyordu. Erdal ile böyle tanıştık.

E.Turgut; Örgütün ismini verince mahkemede bunu kullanıyorlardı. Ancak komiktir, sıkıyönetimin Adli Müşaviri Albay Refik Karaa, bana dedi ki; ‘Erdal, Devrimci Solcu değilim diyorsan ama örgütün cezaevi temsilcisisin’ Ben de pişkinliğe vurdum ve ‘ne yapayım, ite kaka seçtiler’ dedim. Hep beraber gülmüştük.

—Ve cunta geliyor...

M.K.Uzuner; 1991 yılına dek Sultanahmet, Alemdağ, Hasdal, Sağmalcılar ve Metris’te kaldım. 12 Eylül’den kısa bir süre önce Davutpaşa Askeri Cezaevi’nde 20 Ağustos 1980 günü büyük bir operasyon yapıldı. İkişer gün arayla operasyonlar, Ankara Mamak ve Diyarbakır cezaevlerinde tekrarlandı. Cunta geliyordu ve içerideki örgütlü mücadeleyi bitirip, bizlerin teslim olmasını istiyordu. Osmanlı ordusu gibi yağmaladılar, silah kullandılar, tüm haklarımı elimizden aldılar. Bizler direndik ve 9 gün açlık grevi yaptık. Haklarımızı mücadeleyle alabildik. Mamak ve Diyarbakır’daki siyasi tutukluların hâkimiyeti ise sona erdi.

E.Turgut; 1979 yılı Temmuz ayında içeri girdim, 1986 yılının Ekim’inde çıktım. Tutukluluğum süresince Selimiye, İzmit, Toptaşı, Paşakapısı, Sultanahmet, Davutpaşa, Metris ve Sağmalcılar 2’da kaldım. Cuntayı, Sultanahmet Cezaevi’nde karşıladık. Sabaha karşı bir arkadaşımızı uyandırdık, durumu söylediğimizde, ‘beni böyle ufak tefek şeyler için uyandırmayın’ dedi. 13 Eylül’de cezaevi personeli de şaşkındı ve o gün bekleşerek geçti.14 Eylül günü ise arkadaşımız, ufak tefek şeylerin ne olduğunu, bizimle birlikte gördü. Biz tek tip elbiseyi hiç giymedik, hazır ola geçip, ‘emredersiniz komutanım’ demedik. Mamak’tan Metris’e gelen iki Mehmet vardı, gece onları kaldırıp ılık ve şekerli süt içirdik. Ertesi gün süt kutusundan iskambil kağıdı yapmışız, king oynuyoruz. Mehmetlerden biri yanıma gelip ‘yahu Erdal’ dedi, ‘dün gece rüyamda süt içiyordum’. Mamak’ta hayaller bile daralmış. Onların rüyalarında gördüklerini sandığı şeyi biz gerçek kıldık, direndik ve siyasi düşünceyi teslim etmedik.

—Sonra ölüm orucu eylemi ve çeşitli direnişler mi geldi?

M.K.Uzuner; Onlar sürekli haklarımızı gasp etmek istiyorlar, biz ise direniyorduk. 1983’te tüm siyasi tutukluları tep tik elbise giymeye zorladılar. İstanbul cezaevleri direnme kararı aldı. Gasp edilen haklarımız için 1984’te ölüm orucu eylemine girdik. Ben eylemde ikinci ekipteydim. İnsanca yaşabilmek için ölümü göze almıştık. Sinan Kukul, yanıma geldi ve eylemin bittiğini söyledi. Şok olmuştum, ölmeye ayarlamıştım kendimi... Direnişte yoldaşlarımızı yitirdik. Hüzün ve sevinç bir aradaydı. Bu bir sınıf mücadelesidir, ölenlerin yerini yenileri doldurur.

—Ana davanın görüldüğü Metris Baştabya’da neler yaşandı?

E.Turgut; Duruşma önce Cevizlibağ’daki Atatürk Öğrenci Sitesi içerisinde yer alan kapalı spor salonunda görüldü. İki duruşma yapıldı, ilk kavga da orada çıktı. Sonra Metris Baştabya’da yargılanmaya başladık. Bir tane denizci subay vardı, duruşma sırasında hep uyurdu. Salonun yarısına idam isteyen bu adam horul horul uyuyabiliyordu. Kışta kıyamette slip don ve atletle bekliyorduk. Selimiye’de bir gün insanlar bize acıyarak bakmıştı, biz de bağırarak kendimizi savunmuştuk; ‘deli değiliz biz, siyasiyiz’ diyerek... Sabah 10.00’dan akşama doğru 15.00’de dek sürüyordu duruşmalar... En büyük çileyi ailelerimiz çekti. Hem gazetecilerle, hem ailelerimle hem de avukatlarımızla görüşmelerimiz engelleniyordu. Ama Baştabya’yı eylem alanına çevirmeyi bildik. Anayasa’yı protesto, cuntayı teşhir ettik. Hiç unutmam bir duruşmada mahkeme heyetine kıçımı göstermiştim. Kıç falakası yüzünden simsiyah olmuştu kaba etlerimiz, hâkime dedim ki, ‘işkence’ görüyoruz. ‘burada işkence yapılmaz, otur yerine’ dedi. İspatlamamız gerekiyordu. Kadın tutuklulardan Hazan Aslantürk’e dedim ki, ‘kadın yoldaşlara söyle bakmasınlar’. Ailelerimizden avukatlarımızdan utanmıyorduk ama kadın yoldaşlardan utanıyorduk. Neyse gösterdim, bir baktım ki, Hazan Aslantürk, mahkeme heyeti dikkatini yöneltsin diye parmağıyla kıçıma işaret ediyor. Öyle utanmıştım ki. Sonra soruşturma açıldı, savcılık benden yapan askerin adını istedi. ‘Gariban bir askerin ismini vermem’ dedim, ‘çünkü suçlu sıkıyönetimdir’.

—Şu denek meselesi nedir?

M.K.Uzuner; 1983’te Metris Cezaevi’nden beni ve 10 arkadaşımı aldılar ve Cerrahpaşa Hastanesi’ndeki özel bir bölüme götürdüler. Sonra meşhur psikiyatri profesörü Ayhan Songar geldi. Bize ‘üniversite araştırması için buradasınız’ dedi. Amacı, CIA raporuna katkı sağlamaktı, her 10 yılda bir ülkenin gençleri niye isyancı oluyor idi bu araştırmanın sebebi... ABD’liler, sözüm onu bu rapor doğrultusunda, bu tür faaliyetleri engelleyeceklermiş. Hatta yardımcı olursak, bize karşılığında cezai ehliyetimizin olmadığına dair rapor verebileceğini söyledi. Reddettik. Aylardır banyo yapmıyorduk, arada banyo yüzü görmüş olduk. Bir saat sonra bizi alıp tekrar cezaevine götürdüler.

—Sivil mahkemenin baktığı davayla ilgili ilginç anılarınız var mı?

E.Turgut; Mustafa Kamil’in cep telefonu çaldı, hâkim uyardı ve ben de kulağına eğildim; ‘telefonun sessiz modu diye bir şey var’ dedim. Daha bir dakika geçmedi benim telefonum çalmaya başladı. Açtım Celal Abbas Leşanoğlu (müebbet aldı), duruşmaya ilk kez geliyordu, ‘üst kattayız’ dedim. Hâkim, ‘Erdal Bey, sizin hem telefonunuz çalıyor üstüne de konuşuyorsunuz’ dedi. Ben de, ‘Tebligat yapmadığınız için arkadaşlar gelemiyor, sizin yapamadığınız işi ben üstlendim’ dedim. Sonra kapı çalındı ve Celal Abbas içeri girdi. Bir başka duruşmada telefon yine ısrarla çalıyor, dışarı çıkıp daha önce gelmeyen arkadaşlara yeri tarif etmem gerek. Hâkimden çiş izni istedim, ‘Malum ya, bu yaşlarda bazı şeyler zorunluluk haline geliyor’ dedim. Tüm salon kahkaha attı. Bu kez Mustafa Kamil benim kulağıma eğildi, gülerek ‘prostat mısın?’ diye sordu. Karar açıklanırken hâkime laf attım, ‘biz bu filmi görmüştük’ diye. O da yanıt verdi; ‘şimdi yine öyle olacak’. Sonra hep beraber “Haklıyız, kazanacağız’ sloganını attık.

—‘Bu Kalp Seni Unutur mu?’ adlı diziyi izliyor musunuz?

E.Turgut; Devrimci Solcuları yanlış tanıtan bir dizi bu... Hapishane dışındaki ilişkileri rezalet... Bizim hiçbir militanın yurtdışına kaçmak gibi bir derdi olmadı. Örgütlü bir eleman, bireysel eylem yapmaz. Kan davası gütmez, sınıf mücadelesini sürdürür. Gerçeklikten uzak bir dizi... Objektif yanı ise Metris’in bir direniş odağı olduğuna dair söyledikleriydi.

M.K.Uzuner; Maraş Katliamı’nın yöneticisi olduğu iddia edilen Mümtazer Türköne ile kendilerinin solcu olduğunu söyleyen Ertuğrul Kürkçü ve Murat Belge, bir masada oturursa verdikleri mesaj, ‘devlet bizi kullandı’ olur. Yani liberallerin yıllardır iddia ettiği gerçekleşir. Bir 12 Eylül dizisi yapılacaksa, 24 Ocak Kararları, özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, yaratılması hedeflenen örgütsüz ve kültürsüz toplum da anlatılmalı. Çünkü bence bu hedeflere ulaşıldı k: İstanbul’daki itfaiyeciler ve Ankara’daki tekel işçilerinin direnişi sahipsiz kalabiliyor.

—Yine dünyaya gelseniz aynı yoldan geçmek ister miydiniz?

E.Turgut; Yine devrimci olurdum. Düzenle asla uzlaşmaz, direniş cephesinde ve örgütlü yaşayış içerisindeki yerimi alırdım.

—Bunca yıl sonra müebbet hapis cezası... Ne dersiniz?

M.K.Uzuner; Mahkeme ikisi ağırlaştırılmış 39 müebbet hapis cezası verdi ama Şaban Taşçı ve Hacı Ramazan Işık itirafçı olmuşlardı. Onların ki 15’er yıla düştü. İlyas Arduç, Mehmet Koca, Mahmut Alp, Şemdin Şimşir, Hasan Bektaş ise eylemleri sırasında yaşları küçük olduğu için cezaları azaltıldı. Yani müebbet sayısı aslında 32. Trajikomik bir şekilde Hacı Ramazan Işık adlı itirafçının üç yıl sonra verdiği ifade üzerine bu cezayı aldım. Beni asıl üzen, itirafçılar Taşçı, Işık ve artık hain dediğimiz Tuğrul Özbek ile ismimin aynı yerde geçmesidir. Bu dava sınıf mücadelesinin davasıdır, sınıf mücadelesi sürdükçe, elbette davalarımız da devam edecektir.

Cumhuriyet Pazar Dergi / 27 Aralık 2009

22 Aralık 2009 Salı

Yaşayanlar anlatıyor





İdil Kültür Merkezi'nin 19 Aralık programları çerçevesinden Yaşayanlar Anlatıyor başlığı altında yaptığı programda 19-22 Aralık katliamını dışarıdan takip edenler ve katliam sırasında kaldıkları hapishanelerde direnenler yaşadıklarını anlattılar.

İki bölümden oluşan programda önce katliam sırasında dışarıda olan Av. Behiç Aşçı, Gazeteci-Yazar Ayşe Düzkan ve Gazeteci-Yazar Alper Turgut sürece dair konuşmalar yaptılar.

İlk olarak konuşan Behiç Aşçı, 19-22 Aralık'ın katliam ve direniş kelimeleriyle anlatılabileceğini söyledi. Bu katliamın engellenemeyeceğini söyleyen Aşçı, katliamın IMF ve Dünya Bankası'nın talimatıyla yapıldığını ve dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in bunu; "IMF ile anlaşmak için hapishaneler sorununu çözmemiz gerekir" sözleriyle itiraf ettiğini belirtti.

Operasyona 1 yıldır çalışıldığını ve bu çalışmalar içinde yoğun bir propaganda çalışması da olduğunu söyleyen Aşçı; "Bazı örgütler ve aydınlar Genel Kurmay'ın bu planına uydu. Kendilerine duyulan güveni böyle kullandılar" dedi.

Şu an resmi tarihi devletin yazdığını söyleyen Aşçı; "Bir gün bu tarihi de biz yazacağız ve o zaman 19-22 Aralık'taki direniş ön plana çıkacak. Katliamın karşısında çok büyük bir direniş vardı. Şimdi devrimci örgütler varsa ve büyüyorsa bu direniş sayesindedir" dedi.

19-22 Aralık'ın tarihin gördüğü en büyük hapishane katliamlarından biri olduğunu söyleyen Ayşe Düzkan, "Pek çok hapishane katliamı olmuştu ama daha önce insanlar diri diri yakılmamıştı" dedi. Bu süreçte daha az insanın karşı durduğunu söyleyen Düzkan, F Tiplerinin aynı zamanda bir AB projesi olduğunu ve bazı sol da dahil büyük bir kısmın demokrasi anlayışının AB ile sınırlı olduğunu söyledi. Düzkan; "Tecrite karşı mücadelede yalnız kaldıysak bu demokrasiyi Avrupa'da arayanlarla aramızdaki farktandır" dedi.

1996'daki direnişle 2000-2007'deki direniş arasında bir kıyaslama yapan Alper Turgut, "96'da toplumsal muhalefet vardı, 2000'deki operasyonda umutlar tükenmişti. Tutsaklar mektuplarda yazıyordu. Operasyon bağıra bağıra geliyordu. Toplumsal muhalefetin olmadığı, direnişin sadece içeride yapıldığı yerde aynaya bile bakmaktan utanmamız lazım" dedi.


Programın ikinci bölümünde katliamı hapishanelerinde yaşayaş Süleyman Matur, Gülten Işık, Veysel Şahin ve Caferi Sadık Eroğlu birer konuşma yaptılar.

Direniş sırasında Bartın Hapishanesi'nde olan Süleyman Matur, katliamı beklediklerini ve tutsakların da hazırlıklı olduğunu söyledi. "Fiziki olarak bir hazırlığımız olması gibi bir durum yoktu, düşman teknik olarak güçlüydü" diyen Matur, tutsakların ideolojik olarak hazır olduklarını söyledi.

Operasyonun arkasından kendilerini çırıl çıplak soyduklarını ve kızılaydan getirdikleri başka elbiseler verdiklerini söyleyen Matur; "Daha sonra öğrendik ki çok değişik gazlar kullanmışlar. Tahlille ortaya çıkmasın diye böyle yapmışlar" dedi.

Sincan F Tipi Hapishanesi'ne de "Hoşgeldin Dayağı"yla girdiklerini söyleyen Matur, "Burası F Tipi, bizim borumuz öter" dediklerini söyledi.

F Tipi'ne ilk girdiklerinde hapishaneyi tanımadıklarını ve haberleşmelerinin olmadığını belirten Matur, zamanla komün ilişkilerini ve haberleşmeyi sağladıklarını belirtti. Ölüm orucunun ilk olarak Cengiz Soydaş'ı şehit verdiklerini söyleyen Matur; "O gün yıkılmaz dedikleri kalelerinin yıkıldığını gördük. Her yeri kırdık. Bulduğumuz ne varsa vuruyorduk. Cengiz'in şehitliğinde buruk bir sevincimizde vardı. Ölümü yenmiştik ve zaferi gördük" dedi.

Katliamı Uşak Hapishansi'nde yaşayan Gülten Işık, 19-22 Aralık katliamının provasının daha önce Ulucanlar'da yapıldığını söyledi. Ölümler olduğunda kamuoyunun duyarlılığının arttığını belirten Işık, devletin ölümler olmadan operasyonu yaptığını, bunun aynı zamanda dışarıya yönelik bir sindirme, susturma operasyonu olduğunu söyledi.

Direnişte Yasemin Cancı ve Berrin Bıçkılar'ın "Yoldaşlar sizi seviyoruz" diyerek feda eylemi yaptığını söyleyen Işık; "Uşak Hapishanesi kadınların olduğu bir hapishaneydi. Kadınların yarattığı güçlü bir cephe oldu" dedi.

Katliam sırasında Çanakkale Hapishanesi'nde olan Veysel Şahin, operesyon için geldiklerinde maltada sadece İlker Babacan'ın olduğunu, O'nun askerlerin üzerine doğru koşarken eline beline doğru götürmesini silah zanneden askerlerin geri kaçtığını söyledi. Ardından barikatlar kurarak 3 gün direndiklerini söyleyen Şahin, "teslim olun ve ölüm orucu yapanları verin" dediklerini söyledi.

Operasyona karşı Fidan Kalşen'in dışarı çıkıp; "Siz bu halkı, bu vatanı sevemezsiniz. Şimdi halkım yoldaşlarım için kendimi feda ediyorum" diyerek feda eylemi yaptığını söyleyen Şahin, "56 saat blok blok direndik" dedi.

Operasyondan sonra Edirne F Tipi Hapishanesi'ne götürüldüklerinde kendilerini karşılayan sivil askerlerin "Ahlak dışı aramayı kabul ediyor musun?" diye aşağılıkça bir soru sorduğunu söyleyen Şahin, kabul etmeyince işkenceye maruz kaldıklarını söyledi.

Son olarak katliamı Ümraniye Hapishasi'nde yaşamış olan Caferi Sadık Eroğlu yaşadıklarını anlattı. "Hesabının sorulması açısından 19 Aralık unutulmayacak bir tarih" diyen Eroğlu, bu saldırıyı beklediklerini ve tutsaklarından böylesi bir saldırıyı göğüsleyebilmek için bir yıldır hazırlandıklarını söyledi. Özgür tutsakların daha konusu geçmeden bile böyle bir saldırıya karşı ölüm orucuna gönüllü olduklarını söyleyen Eroğlu, bir yıl içinde neredeyse her şeyi tartıştıklarını söyledi.

Direnişçilerden hepsinin feda eylemine gönüllü olmasından kaynaklı en son kura çekmeye karar verdiklerini söyleyen Eroğlu; "Bazıları rivayet diyor ama bu gerçek. O ekibin komutanı Ahmet İbili herkesin isminin yazılı olduğu kağıtları torbaya attığında kendi isminin yazılı olduğunu elinde tuttu ve kendi ismini çekmiş gibi gösterdi. Daha sonra bir konuşma yapan Ahmet İbili'nin konuşmasının özü "Bir canım var, halkıma feda olsun" idi.

Ahmet İbili'nin kendini yakarak askerin üzerine doğru koşması sonucunda panikleyen askerlerin iki yandan ateş ettiğini ve bu sırada birbirlerini de vurduklarını söyleyen Eroğlu, "Bunun da demagojisini yaptılar. Daha sonra birbirlerini vurdukları ortaya çıktı" dedi.

Program izleyenlerin sorularının cevaplanmasının ardından son buldu.


Halkınsesi TV

17 Aralık 2009 Perşembe

6 Kasım 2009 Cuma

Dünyayı değiştiren gün




ALPER TURGUT

Bugün, emekçi ellerle yaratılan ve geleceğe dair umudu hala diri tutan “Büyük Ekim Devrimi”nin 92. yıldönümü...

Vladimir Mayakovski der ya;
“...İsyanın ayak sesi, alanları döv!
Yukarı, gururlu başlar dizisi!
Biz, ikinci Nuh tufanıyla
Yeniden yıkayacağız dünyanın tüm kentlerini...”

“1905 (Rus) Devrimi”, “Şubat Devrimi” derken dünyayı sarsacak kızıl ihtilalın yolu açılmıştır. Proletaryanın önderi ve öğretmeni Lenin, 30 yıldır baş koyduğu dava uğruna ölümü göze alır ve Nisan 1917'de Rusya'ya geri döner. Nicedir beklenen muştuyu, daha Petrograd (devrimin ardından Leningrad oldu, sonra eski adı Saint Petersburg'a çevrildi) garına ulaşır ulaşmaz verir; “Bugün değil ise yarın, tüm Avrupa emperyalizmi her an çökebilir. Yaşasın Dünya Sosyalist Devrimi”...

Çarlık Rejimi’nin ardından yönetimi devralan burjuva iktidarı, Temmuz ayında hararetle kımıldamaya başlayan ve meydanlara akan kitlelere ateş açılmasını emretti ve Petrograd’da onlarca kişi katledildi. Hakkında tutuklama kararı çıkartılan Lenin ise Finlandiya’ya geçti. Eylül ayında Lenin’in “hazır olun” çağrısının ardından halk silahlandırıldı ve devrim için geri sayım başladı. Evet, Bolşevik Parti, artık iktidara hazırdır. Şiar ise çoktan bellidir; “Bütün iktidar Sovyetlere...” Bolşevikler, Lenin dışında, Troçki gibi bir dehaya ve Stalin gibi müthiş bir yer altı örgütleyicisine sahiptiler. “Çelik İrade”ye karşılık gelen Stalin, 1902–1916 yılları arasında Çarlık Rejimi tarafından 7 kez sürgün ve 7 kez de hapisle cezalandırılır ancak o, her seferinde kaçarak yeniden sıcak mücadelenin içine girer.

Tohumun çatlama vaktinin geldiğini sezen Lenin, Ekim ayında isyana komuta etmek üzere tekrar Rusya’ya döner. Ve hiç zaman yitirmeden “Merkez Komitesi” üyelerine mektup yazar; “Yoldaşlar. Bugün için ayaklanmayı geciktirmenin ölüm olduğu gün gibi apaçık ortadadır. Artık beklemek mümkün değildir. Bu, her şeyi yitirmek tehlikesini göze almak olur. Tarih, bugün kazanabilecek olan, ama yarın çok şeyi, her şeyi yitirme tehlikesinde olan devrimcilerin oyalanmasını, gecikmesini bağışlamayacaktır. Eylemde duraklama ölüm demektir."

Gecenin sessizliği, Aurore zırhlısının top atışlarıyla yırtılır ve devamında proletarya ordusu, Petrograd’daki Kışlık Saray'a hücum eder. İsyancılar, kısa bir sürede Kışlık Saray’ı ele geçirir ve sarayda bulunan geçici hükümetin bakanlarını teker teker tutuklar. Başbakan Kerenski ise ABD elçiliğinin özel arabasıyla kaçmayı başarır. Kızıl ihtilal, düş iken gerçeğe dönüşmüş ve Marksizm, en nihayetinde ete kemiğe bürünmüştür. Bu ışık, devrimler çağına da rehberlik edecektir.

Paris Komünü (1871) adlı kısa ömürlü ama emsalsiz deneyim, o güne dek ezenlerin biricik kâbusuydu. Şimdi de karşılarına ezilenlerin devrimi çıkmıştı. Bu yeni alternatif, büyük bir şoku da beraberinde getirdi. Sovyet yönetimi, ilk düşmanlarını dışarıda değil içeride buldu. Rusya, iç savaşa sürüklendi, Kızıl Ordu’nun karşısına Beyaz Ordu çıkartıldı.

Ancak... Sosyalizmin ve inançlı partizanların yılmak gibi bir niyetli yoktu; “Kıtlıkta ve soğuklarda, şehirde, tarlalarda Lenin'in işaretiyle ayaklandı partizan. Beyazların elinde kalan son kıyıya varmak için dağlardan ve ovalardan ilerledi partizan. Kan ve can bedeli bu zafer dokuz yüz on yedilerde, karlarda ve fırtınada Sovyet’i kurtardılar. Beyaz Ordu'yu yenerek, ezerek atamanları, bitirdiler bu savaşı denizin kıyısında...”

Sonra NEP, kolhozlar, tren rayları, kızıl bayraklar ve orak-çekiç... Anavatan savunması ve faşizmin ininde yenilmesi... Çin’den Küba’ya, Vietnam’dan Kuzey Kore’ye devrimler... Çift kutuplu dünya, doğu bloğu, soğuk savaş... Füze krizi ve uzay macerası... Glasnost ve Perestroyka...

Lenin ve Stalin’in, yoğun bir emekle Marksist bir temelde inşa ettiği yapı, ardılların aymazlığı yüzünden çatırdamaya başlamıştı. Sosyalizmden kopuş ve bürokratik hantallığa meylediş idi bu... Ve bu ihanet, kapitalizmin zafer çığlıklarını beraberinde getirecekti. 26 Aralık 1991 günü Sovyetler Birliği bayrağı, Kremlin’deki gönderinden indirildi. Dünyanın yüzölçümü en büyük ülkesi bir anda dağılıverdi.

Kapitalistler, emperyalistler ve “Komünistler Moskova’ya” naralarını atmaktan kurtulanlar asla sevinmesinler. Hem unutmayın, Lenin ne demişti; “Biz bu eserin yapımına başladık. Ne kadar zamanda, ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna vardırırlar, bunun öze ilişkin bir önemi yok. Önemli olan buzun kırılmış, yolun gösterilmiş ve açılmış olmasıdır.” Evet, Paris Komünü 74 gün, Sovyet deneyi 74 yıl sürdü. Başka bir dünya düşü kuranlar, inadına hala “sosyalizm mümkün” diyorlar ve tüm engel ve olumsuzluklara rağmen hazırlıklarına devam ediyorlar. Yolları açık olsun.

Not; Çarlık Rusya, modası geçmiş Jülyen Takvimi'ni kullandığı için adına Ekim Devrimi (24 Ekim 1917) denilen proleter ihtilal, Miladi Takvim'e göre 7 Kasım 1917 günü gerçekleşmiştir.

Cumhuriyet Gazetesi Hafta Sonu / 07 Kasım 2009

Güler Zere serbest bırakıldı





Cezasının sürekli hastalık nedeniyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından kaldırılması üzerine kanser hastası devrimci tutsak Güler Zere serbest bırakıldı. Avukatı Taylan Tanay, annesi, babası, arkadaşları, yakınları ve tüm sevenleri Balcalı önünde bekledi Güler'i.

Güler, önce Adana Tabip Odası üyesi bir grup doktor tarafından muayene edildi. Doktorlar yoğun enfeksiyon riski bulunduğunu belirtiler. Muayenenin ardından tekerlekli sandalyeyle Güler dışarı çıkarıldı.

Kapıdan tüm sevenlerine el sallayan Güler'e kapıda çiçekler verildi. Alkış ve sloganlar eşliğinde kendisini bekleyen ambulansa bindirilerek özel bir hasteneye götürüldü.

Geceyi Adana'da hastanede geçirecek olan Güler Zere yarın İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi'ne götürüleceği bildirildi.

4 Kasım 2009 Çarşamba

POLİTİK TUTSAK GÜLER ZERE’NİN KANSER HİKÂYESİ





Prometheus’u herkes bilir, tanrılardan (aslen Titan’dır) iyi, yürekli, akıllı ve duygulu olanıdır. O, bencilliklerinden ve despotluklarından ötürü özellikle Zeus‘a kızgındır. Prometheus, tanrısal düzene kafa tutmuş, karşı çıkmış, temiz yürekli insanlar yaratmış ve onlara ateşi (siz yaratıcılık, bilim, uygarlık diye anlayın) vererek, düzeni değiştirmeyi başarmıştır. Bu nedenle zalim Zeus tarafından zincire vurulmuş ve zincire vurulmuş Prometheus adı ile anılmıştır. Baş tanrı Zeus’un öfke ve hiddeti büyüktür, görevlendirdiği bir kartal, sürekli olarak, her gün Prometheus’un yeniden oluşan karaciğerini kemirmektedir. Ve o, Herakles (Herkül) tarafından kurtarıldığı halde, “Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yok” der…


Güler Zere’nin babası Haydar Zere, 117 gündür kızının bulunduğu kör hücrenin elli metre ilerisinde bekliyor ve onun hak etmiş olduğu özgürlüğünün verilmesini istiyor. Her gün yeni bir umutla beklerken ve hastane önüne her gelişinde bu günün son olmasını dilerken, kızı Güler/Güler’imizin vücudu kanser hücreleri tarafından kuşatılıyor. Haydar Zere, ‘ben böyle işkence görmedim’ diyor, gün gün kızının öldüğünü bilmek, biraz ötedeki hücrenin içindeki kızını görememek, onun yenilenen ve dinmeyen acıyı hissetmek… Ne denir ki buna, ne desek eksik kalacak.



Güler Zere’nin hastalığı, bir diş ağrısıyla başlıyor. Sıradan bir diş ağrısı olduğunu düşünüp, hapishanedeki doktora gidiyor, doktor da kendisine ağrı kesici ve antibiyotik ilaçlar veriyor. Bu ilaçlar hiçbir işe yaramadığı gibi ağzındaki apse büyüyor da büyüyor… Neyse ki hapishane doktoru insafa geliyor ve kendisini Elbistan Devlet Hastanesi’ne sevk ediyor. Oradaki doktor, “vakit kaybetmeden tam teşekküllü bir hastaneye gönderin“ diyor. Acil olarak gittiği Adana Balcalı Hastanesi diş hekimliği polikliniğindeki doktor, “bunlar genelde iyi huylu tümör çıkıyorlar. Sen şimdi git, iki ay sonraya randevu veriyorum, o zaman biyopsi alırız” diyor. Güler’in “ama yemek yiyemiyorum acı çekiyorum” şeklindeki itirazı, “çok sıra var” cevabıyla reddediliyor. O, giderek şişen yüzüyle Elbistan Hapishanesi’ne geri götürülüyor. Tam iki ay sonra Balcalı Hastanesi’ne tekrar geldiğinde ağız bölgesinden biyopsi örneği alınıyor ve kısa bir süre içinde, kötü huylu tümör olduğu anlaşılıyor.



İlk kez 23 Şubat tarihinde bıçak altına yattı Güler… Sonrasını herkes biliyor. Önce ağzının iç kısmı, sonra damak bölgesi, en sonunda da boynunun sağ tarafı alındı. Doktorları kanserin agresif bir hızla ilerlediğini aktardılar… Şimdi o kötü huylu hastalık, dur durak bilmez tümörler akciğer bölgesine yayılmış durumda. Nasıl ilerleyeceği bilinmeyen tümörler her gün yeni bir yere sıçrayabilirler.
Güler’i iyileştirme şansımızı denemek ve özgürlüğüne kavuşmasını sağlamak için 12 Mart tarihinde Adana Savcılığına başvuruda bulunduk. O zamanlar onu iyileştirmenin yollarını arıyorduk. Hangi hastanenin daha iyi olacağını araştırıyorduk. Moralini ve gücünü nasıl yerinde tutacağımızı düşünüyorduk. O güçlüydü, biliyorduk. Arkadaşları da, “O, bu hastalığı yenecek” demişlerdi. Ancak onu iyileştirme şansını bize vermediler. O günden buyana dışarıda olan bizler, doğanın üç mevsimine tanıklık ettik. Ağaçtaki çiçeklerin açılmasını, çiçeklerin meyveye dönüşmelerini ve meyvelerin çürüyüşünü gördük. Peki, ya Güler’in bir başka mevsimi görme şansı olacak mı?



Bitmeyen ya da bitirilmek istenmeyen prosedürler, kabul edilmeyen raporlar, tamamlanmayan raporlar ile Güler’in özgürlüğü çalınmış durumda. Üniversitede kurulu bulunan Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığının 22 Haziran ve 2 Temmuz 2009 tarihli “Güler Zere’nin termal dönemde olduğu ve serbest bırakılması gerektiği” söylenen raporlar kanuni engel olmadığı halde ciddiye alınmadı, kabul edilmedi.
217 gündür Balcalı Hastanesi’nin bahçesinde bekleyen Haydar Zere “kızımı sağ alacağıma inanmıyorum, her gün yeni raporlar istiyorlar, bir çuval dolusu rapor oldu” diyor. Güler, hapishanenin ihmali nedeniyle, kanser hastalığına yakalandı. Devletin prosedür çarkları ise onu ölüm yolculuğuna çıkardı. Yavaş yavaş Güler’in ölümünü izliyoruz.


İşkence bir kişinin insan onuruyla bağdaşmayan, fiziksel ve ruhsal olarak acı ve ıstırap çekmesine, algılama ya da irade yeteneğinin etkilenmesine yol açan davranış, uygulama olarak tanımlanır. İşkence sadece kişiye yönelik yapılmaz, kimi vakit bütün bir toplumun iradesi ve onurunu da yok etmeyi amaçlar. Şimdi Güler Zere’ye işkence yaparak öldürüyorlar dersek çok mu ağır olur? Haydar Zere’ye gözlerimiz önünde her gün işkence yapılmıyor mu? Onlarca ilde eylem yapan, Güler Zere’yi serbest bırakın diye haykıran insanlara, demokratik, sendikal kitle örgütlerine, toplumsal muhalefetin tüm bileşenlerine işkence yapılmıyor mu?


O halde daha da güçlü bir sesle işkence yapmaktan ve katletmekten vazgeçin demeliyiz.


Perşembe günü Adli Tıp Kurumu önündeyiz.


GÜLER ZERE’yi istediğimizi haykırmak için oradayız…


Avukat Oya ASLAN