behiç aşçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
behiç aşçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2009 Salı

Yaşayanlar anlatıyor





İdil Kültür Merkezi'nin 19 Aralık programları çerçevesinden Yaşayanlar Anlatıyor başlığı altında yaptığı programda 19-22 Aralık katliamını dışarıdan takip edenler ve katliam sırasında kaldıkları hapishanelerde direnenler yaşadıklarını anlattılar.

İki bölümden oluşan programda önce katliam sırasında dışarıda olan Av. Behiç Aşçı, Gazeteci-Yazar Ayşe Düzkan ve Gazeteci-Yazar Alper Turgut sürece dair konuşmalar yaptılar.

İlk olarak konuşan Behiç Aşçı, 19-22 Aralık'ın katliam ve direniş kelimeleriyle anlatılabileceğini söyledi. Bu katliamın engellenemeyeceğini söyleyen Aşçı, katliamın IMF ve Dünya Bankası'nın talimatıyla yapıldığını ve dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in bunu; "IMF ile anlaşmak için hapishaneler sorununu çözmemiz gerekir" sözleriyle itiraf ettiğini belirtti.

Operasyona 1 yıldır çalışıldığını ve bu çalışmalar içinde yoğun bir propaganda çalışması da olduğunu söyleyen Aşçı; "Bazı örgütler ve aydınlar Genel Kurmay'ın bu planına uydu. Kendilerine duyulan güveni böyle kullandılar" dedi.

Şu an resmi tarihi devletin yazdığını söyleyen Aşçı; "Bir gün bu tarihi de biz yazacağız ve o zaman 19-22 Aralık'taki direniş ön plana çıkacak. Katliamın karşısında çok büyük bir direniş vardı. Şimdi devrimci örgütler varsa ve büyüyorsa bu direniş sayesindedir" dedi.

19-22 Aralık'ın tarihin gördüğü en büyük hapishane katliamlarından biri olduğunu söyleyen Ayşe Düzkan, "Pek çok hapishane katliamı olmuştu ama daha önce insanlar diri diri yakılmamıştı" dedi. Bu süreçte daha az insanın karşı durduğunu söyleyen Düzkan, F Tiplerinin aynı zamanda bir AB projesi olduğunu ve bazı sol da dahil büyük bir kısmın demokrasi anlayışının AB ile sınırlı olduğunu söyledi. Düzkan; "Tecrite karşı mücadelede yalnız kaldıysak bu demokrasiyi Avrupa'da arayanlarla aramızdaki farktandır" dedi.

1996'daki direnişle 2000-2007'deki direniş arasında bir kıyaslama yapan Alper Turgut, "96'da toplumsal muhalefet vardı, 2000'deki operasyonda umutlar tükenmişti. Tutsaklar mektuplarda yazıyordu. Operasyon bağıra bağıra geliyordu. Toplumsal muhalefetin olmadığı, direnişin sadece içeride yapıldığı yerde aynaya bile bakmaktan utanmamız lazım" dedi.


Programın ikinci bölümünde katliamı hapishanelerinde yaşayaş Süleyman Matur, Gülten Işık, Veysel Şahin ve Caferi Sadık Eroğlu birer konuşma yaptılar.

Direniş sırasında Bartın Hapishanesi'nde olan Süleyman Matur, katliamı beklediklerini ve tutsakların da hazırlıklı olduğunu söyledi. "Fiziki olarak bir hazırlığımız olması gibi bir durum yoktu, düşman teknik olarak güçlüydü" diyen Matur, tutsakların ideolojik olarak hazır olduklarını söyledi.

Operasyonun arkasından kendilerini çırıl çıplak soyduklarını ve kızılaydan getirdikleri başka elbiseler verdiklerini söyleyen Matur; "Daha sonra öğrendik ki çok değişik gazlar kullanmışlar. Tahlille ortaya çıkmasın diye böyle yapmışlar" dedi.

Sincan F Tipi Hapishanesi'ne de "Hoşgeldin Dayağı"yla girdiklerini söyleyen Matur, "Burası F Tipi, bizim borumuz öter" dediklerini söyledi.

F Tipi'ne ilk girdiklerinde hapishaneyi tanımadıklarını ve haberleşmelerinin olmadığını belirten Matur, zamanla komün ilişkilerini ve haberleşmeyi sağladıklarını belirtti. Ölüm orucunun ilk olarak Cengiz Soydaş'ı şehit verdiklerini söyleyen Matur; "O gün yıkılmaz dedikleri kalelerinin yıkıldığını gördük. Her yeri kırdık. Bulduğumuz ne varsa vuruyorduk. Cengiz'in şehitliğinde buruk bir sevincimizde vardı. Ölümü yenmiştik ve zaferi gördük" dedi.

Katliamı Uşak Hapishansi'nde yaşayan Gülten Işık, 19-22 Aralık katliamının provasının daha önce Ulucanlar'da yapıldığını söyledi. Ölümler olduğunda kamuoyunun duyarlılığının arttığını belirten Işık, devletin ölümler olmadan operasyonu yaptığını, bunun aynı zamanda dışarıya yönelik bir sindirme, susturma operasyonu olduğunu söyledi.

Direnişte Yasemin Cancı ve Berrin Bıçkılar'ın "Yoldaşlar sizi seviyoruz" diyerek feda eylemi yaptığını söyleyen Işık; "Uşak Hapishanesi kadınların olduğu bir hapishaneydi. Kadınların yarattığı güçlü bir cephe oldu" dedi.

Katliam sırasında Çanakkale Hapishanesi'nde olan Veysel Şahin, operesyon için geldiklerinde maltada sadece İlker Babacan'ın olduğunu, O'nun askerlerin üzerine doğru koşarken eline beline doğru götürmesini silah zanneden askerlerin geri kaçtığını söyledi. Ardından barikatlar kurarak 3 gün direndiklerini söyleyen Şahin, "teslim olun ve ölüm orucu yapanları verin" dediklerini söyledi.

Operasyona karşı Fidan Kalşen'in dışarı çıkıp; "Siz bu halkı, bu vatanı sevemezsiniz. Şimdi halkım yoldaşlarım için kendimi feda ediyorum" diyerek feda eylemi yaptığını söyleyen Şahin, "56 saat blok blok direndik" dedi.

Operasyondan sonra Edirne F Tipi Hapishanesi'ne götürüldüklerinde kendilerini karşılayan sivil askerlerin "Ahlak dışı aramayı kabul ediyor musun?" diye aşağılıkça bir soru sorduğunu söyleyen Şahin, kabul etmeyince işkenceye maruz kaldıklarını söyledi.

Son olarak katliamı Ümraniye Hapishasi'nde yaşamış olan Caferi Sadık Eroğlu yaşadıklarını anlattı. "Hesabının sorulması açısından 19 Aralık unutulmayacak bir tarih" diyen Eroğlu, bu saldırıyı beklediklerini ve tutsaklarından böylesi bir saldırıyı göğüsleyebilmek için bir yıldır hazırlandıklarını söyledi. Özgür tutsakların daha konusu geçmeden bile böyle bir saldırıya karşı ölüm orucuna gönüllü olduklarını söyleyen Eroğlu, bir yıl içinde neredeyse her şeyi tartıştıklarını söyledi.

Direnişçilerden hepsinin feda eylemine gönüllü olmasından kaynaklı en son kura çekmeye karar verdiklerini söyleyen Eroğlu; "Bazıları rivayet diyor ama bu gerçek. O ekibin komutanı Ahmet İbili herkesin isminin yazılı olduğu kağıtları torbaya attığında kendi isminin yazılı olduğunu elinde tuttu ve kendi ismini çekmiş gibi gösterdi. Daha sonra bir konuşma yapan Ahmet İbili'nin konuşmasının özü "Bir canım var, halkıma feda olsun" idi.

Ahmet İbili'nin kendini yakarak askerin üzerine doğru koşması sonucunda panikleyen askerlerin iki yandan ateş ettiğini ve bu sırada birbirlerini de vurduklarını söyleyen Eroğlu, "Bunun da demagojisini yaptılar. Daha sonra birbirlerini vurdukları ortaya çıktı" dedi.

Program izleyenlerin sorularının cevaplanmasının ardından son buldu.


Halkınsesi TV

17 Aralık 2009 Perşembe

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Güler İçin Taksim'de 2.Hafta




HALKINSESİ TV - Bizlerin Gözü Önünde O'nu Öldürmenizi İzin Vermeyeceğiz!
7 Ağustos 2009, Cuma günü Güler Zere'ye özgürlük için Taksim Tramvay Durağı'ndan Galatasaray Lisesi'ne ikinci kez yürüyüş düzenlendi. "Kanser Hastası Güler Zere'ye Özgürlük, Hasta Tutsaklar Serbest Bırakılsın" yazan bir pankartın açıldığı eylemde, Güler Zere'nin fotoğraflı dövizlerinin yanısıra "Yargı + Tecrit + Adli Tıp = Ölüm" yazan dövizler de taşındı. İki bin kişi yürüyüş sırasında "Güler Zere'ye Özgürlük, Devrimci Tutsaklar Onurumuzdur, İçerde Dışarda Hücreleri Parçala, Bedel Ödedik Bedel Ödeteceğiz" sloganlarını attı. Galatasaray Lisesi önüne gelindiğinde harç zamları için burada eylem yapan Öğrenci Kollektifleri Güler Zere için yürüyen kalabalığı sloganlarla karşıladı.
Galatasaray Lisesi önünde bir konuşma yapan Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Av. Taylan Tanay, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül'ün Güler Zere'yi ziyaret ettikten sonra, hastanedeki mahkum koğuşu için "gayet temiz bir yerdi, orada tedavi yapılabilir" açıklaması üzerine durdu. "Biz o koğuşlardan 2000 yılından beri cenazeler kaldırıyoruz, daha üç hafta önce İsmet Ablak'ın cenazesi bir mahkum koğuşundan çıktı" diyen Tanay; "Zafer Üskül verdiği kararlarla AKP içinde ilerlemek istiyor olabilir. Ama bunu bizim tabutlarımıza basarak yapmasına izin vermeyeceğiz" dedi.
Eylemde Güler Zere'nin babası Haydar Zere de bir konuşma yaparak kızının tabutunu almak istemediğini söyledi. Zere, Üskül'ün açıklamasına cevap olarak mahkum koğuşları için "oralarda kimse tedavi olamaz" dedi. Daha sonra konuşan yazar Cezmi Ersöz; "Zorbaların, tiranların öyküleri yoktur. Bizim gibi ezilenlerin öyküleri ve hikayeleri vardır. Bizim görevimiz de bu öyküleri büyüterek dilden dile yaymaktır. Güler Zere bu durumdayken bizim evimiz yoktur. Serbest bırakılana kadar sizlerle hep birlikte yürüyeceğiz" dedi.
Daha sonra konuşan şair Ruhan Mavruk da "hapishanelerden tabutlar çıktıkça daha çoğalıyoruz, öfkemiz daha da bileniyor" dedi. Mavruk devamında devrimcilerin öfkesi büyüdükçe bunun devlet için çok kötü olacağını söyledi. Eyleme İtalya'dan Güler Zere'yi ziyaret etmek için gelen heyetten üç kişi de katılmıştı. Heyetten bir temsilci de konuşma yaparak; "Türkiye hapishanelerindeki durumun çok kötü olduğunu gördük. Umarım tecrite karşı vermiş olduğunuz bu mücadalenizde başarılı olursunuz" dedi.
Eylemi örgütleyen demokratik kitle örgütleri adına hazırlanan basın açıklamasını TAYAD Başkanı Av. Behiç Aşcı okudu. "Güler Zere, tüm dünyanın gözleri önünde ve hepimizin tanıklığında açıkça katledilmektedir" diyen Aşcı, Güler Zere'nin ağır sağlık sorunlarına rağmen serbest bırakılmamasının yaşamını kaybetmesine sebep olacağını ve bunun sorumlusunun da Cumhurbaşkanı, Adalet Bakanı, Adli Tıp Kurumu Başkanı, 3. İhtisas Kurulu, Elbistan Cumhuriyet Savcılığı ve Elbistan Hapishanesi görevlileri olacağını belirtti. Yapılan konuşmaların ardından sloganlarla eylem sona erdirildi.



9 Temmuz 2008 Çarşamba

Ölüm orucu eyleminden baro başkanlığı adaylığına…




ALPER TURGUT

Tecride karşı “Adaletin olmadığı yerde direnmek haktır” diyerek ölüm orucu eylemi yapan Avukat Behiç Aşçı, Çağdaş Avukatlar Gurubu’nun (ÇAG) İstanbul Baro Başkanlığı aday adayı oldu. Aşçı, demokratik, katılımcı, haklar ve özgürlükler mücadelesinde yerini alan, avukatların mesleki sorunlarına etkin çözümler getirebilen bir baro için harekete geçtiklerini belirtti.


“Mesleki Dönüşüm” denilen politikayla avukatlık mesleğinin uluslararası sermaye şirketlerine açılacağını ifade eden Aşçı, “Mücadele etmezsek avukatlar, ücretli köleler haline dönüşecek. Dev hukuk şirketleri açılacak, mevcut hukuk büroları kapanacak. Bugüne dek iktidara karşı kıskançlıkla koruduğumuz bağımsızlığımız ise yok olacak. “ dedi.


Behiç Aşçı, 5 Nisan 2006 Dünya Avukatlar Günü’nde yaptığı “müvekkillerimin tecrit altında tutulduğunu, gün be gün eriyerek yok olduklarını görmek istemiyorum. Tecrit adlı sosyal bir yok oluş hikâyesine, vicdanım daha fazla katlanamaz.” açıklamasının ardından ölüm orucu eylemine başlamıştı. Onun yaşamı pahasına 293. gün süren eylemi, büyük bir kamuoyu oluşturmuş ve Adalet Bakanlığı alelacele bir genelge çıkarmak zorunda kalmıştı. Yaşamın kıyısındayken 22 Ocak 2007 günü ölüm orucunu sonlandıran Aşçı, hala bedeninde eylemin izlerini taşıyor.


“26 bin avukatın geleceği için ÇAG’ın mutlaka seçimi kazanması gerek ve bu kez iddialıyız” diye konuşan Avukat Behiç Aşçı, öncelikli hedeflerinin savunma hakkının bağımsızlığa kavuşması ve gizliliği ihlal eden Ulusal Yargı Ağı Projesi’nin (UYAP) kaldırılması olduğunu vurguladı. Hukukçuların mevcut hukuksuzluğa duyarsız kalmaması gerektiğini belirten Aşçı; “Devrimci bir avukat olduğum için aday adayıyım. Ancak devrimciler hiçbir çıkar karşılığı olmaksızın, her türlü bedeli göze alarak söylediklerini savunabilirler. Ancak devrimciler birleştiricidir, örgütlülüğü ve demokrasiyi savunur” dedi.




Behiç Aşçı’nın çözüm önerilerinden bazıları;

— Baro yönetimlerinin, Adalet Bakanlığı tarafından görevden alınabilmesi engellenmelidir.
— Baro kararları Adalet Bakanlığı tarafından veto edilememelidir.
— Maliye Bakanlığı vergi tehdidi ile avukatları zapturapt altına almamalıdır.
— Baro yönetimi kolektif bir işlerliğe kavuşmalıdır,
— Avukat, hukukçu meclisleri kurulmalı, yönetime katılım sağlanmalı.
— Stajyer avukatlar köle değildir, onlar meslektaşımızdır.
—Avukat Hakları Merkezi atıl durumdan çıkarılmalıdır.
—İstanbul’da büyük adliyelerin içinde veya yakınında kadın meslektaşlarımız için kreşler kurulmalıdır.
—Baro mevcut kaynaklarını değerlendirerek ‘avukat hastanesi’ kurmalıdır.
—Duruşma saati ve duruşmada yaşanan sorunlar çözülmelidir.
—Hapishaneler baro için özel bir öneme sahip olmalıdır.
—Baro kültür merkezleri kurmalıdır.

ÇAG önseçimi, Hasan Ateş, Kemal Aytaç ve Behiç Aşçı’nın katılımıyla15 Temmuz günü gerçekleştirilecek. İstanbul Baro Başkanlığı seçimi ise ekim ayında yapılacak.
FOTOĞRAFLAR: VEDAT ARIK
CUMHURİYET GAZETESİ / 10 TEMMUZ 2008

20 Aralık 2007 Perşembe

"Sessizliğe karşı çıkan" gazeteci





Alper Turgut; tecride karşı içeride ve dışarıda ölüme yatan insanların öykülerini anlatıyor

İPEK YEZDANİ

Polis-adliye muhabirleri ve toplumsal olayları takip eden gazeteciler de tıpkı diğer gazeteciler gibi aslında tarihi olaylara; akışları içerisinde tanıklık ederler, ancak onların diğerlerinden farkı, bireysel veya toplumsal dramlara diğerlerinden daha yakın olmaları, insan hikâyelerini onları içselleştirecek denli yakından izlemeleridir. İşte onlardan biri; gazeteciliğe 15 yıl önce Milliyet'te başlayan ve Cumhuriyet'te devam eden yılların deneyimli polis-adliye muhabiri Alper Turgut, Türkiye'de F tipi cezaevlerindeki tecridi ve bu tecride karşı 7 yıldır süren ölüm orucu eylemlerini; "Sessizliğe Karşı" adlı ilk kitabında anlatıyor.

Dünyadaki bilinen en uzun açlık grevi eylemi olan "ölüm oruçlarını", devletin kendi cezaevlerine düzenlediği ve onlarca kişinin ölümüyle sonuçlanan "operasyonları" ve tecridin yıktığı hayatları; Türk basınında en yakından takip eden gazetecilerden biri olan Alper Turgut, bu kitabı beş yıl önce ölüm orucu eylemlerini izlerken yazmaya karar vermiş. Kitaba başlama hikâyesini "Tutuklu ve hükümlü ailelerinin gözyaşları, inadına suskun toplum ve gözler önünde eriyen bedenler nedeniyle ölüm orucu eylemine dair bir kitap yazmaya karar verdim" diye anlatan Turgut, onu bu kitabı yazmaya iten dürtüyü de "Tecrit konusunda kitap yazmak zorlu bir görevin yerine getirilmesi, sansür duvarını yıkabilmek için çırpınan acılı ailelere karşı bir vicdan borcuydu" diye tanımlıyor.

Gerçek olaylara dayanıyor

Turgut, gerçek olaylara ve yaşanmışlıklara dayanan "Sessizliğe Karşı"da; tecride karşı içeride ve dışarıda ölüme yatan insanların öykülerine dair çarpıcı bazı bilgileri şöyle aktarıyor:
"122 insanı aramızdan alan 600’ü aşkın sakata yol açan tecrit karşıtı eylem tamı tamına 2285 güne yayılmıştı. Bu, milyonlarca cana mal olan 2. Dünya Savaşı’ndan daha uzun bir süreye denk geliyor. Direniş başlarken doğanlar bugün ilkokul öğrencisi... Düşünün! Gazeteci Hrant Dink’in katil zanlısı Ogün Samast açlık grevinin ilk günlerinde henüz 10 yaşında masum bir çocuktu. The New York Times, açlığın birinci yıldönümünde 'modern tarihin en uzun eylemi’ notunu düşmüştü. 1984'te Aysel Zehir'le başlayan Wernicke Korsakoff Sendromu'na (WKS) yakalananların sayısının ise bugün bin kişiyi aşacağını tahmin bile edemezdim."
Turgut'un kitabında, asla var olmayan bir Latin Amerika ülkesinde yaşayan Ramon ve Dolores’in, ölmeden önce "Onların ekmeğini yiyemezdim" diyen bir çocuk annesi Sevgi Erdoğan ve eylemde iki yavrusunu yitiren Ahmet Kulaksız’ın gerçek öyküleriyle kesişen kurgusal hikâyesine de yer veriliyor.

Kitaba sondan başlayın

Turgut, kitabı sonundan, yani "cezaevi tarihçesi" bölümünden başlayarak okumamızı tavsiye ediyor. Zira "sonsöz" yerine yazığı "tarihçe"de, dünya ve Türkiye cezaevlerini anlatan binlerce belgeyi inceleyip özetlemiş. "Sonsöz"de; Türkiye'deki cezaevlerindeki çeteler, operasyonlar ve işgallerden, yani Türkiye'nin cezaevi gerçeğinden bahsederken, aynı zamanda Irak'taki "Kaynayan Kazan" olarak anılan "Ebu Garib Cezaevi"nden ve dünyadaki diğer benzeri cezaevlerinden de örnekler veriyor.

Alper Turgut'un yazımı iki yıl süren kitabı matbaaya gittikten sonra; Avukat Behiç Aşçı'nın cezaevlerindeki tecrite karşı başlattığı ölüm orucu eyleminden somut sonuçlar elde edilmesiyle birlikte 22 Ocak 2007 günü ölüm orucuna ara verildi. Turgut, kitabına "son anda" müdahale etmesine neden olan bu süreci ise şöyle anlatıyor:
"Vicdanları tekrar ayaklandıran Avukat Behiç Aşçı, hayatını ortaya koyarak 'Sessizliğe Karşı' çıktı. Onun 'İnsanlık asla kaybetmez' çığlığı yüreklerde yerini buldu. Baroların önerisi '3 Kapı 3 Kilit' ete kemiğe büründü ve artık tecridin kaldırılması için somut adımlar beklenir oldu. Ben de son anda baskıdaki kitaba müdahale edebildim. Zor da olsa uğurlu geldiğine inandığım ‘Sessizliğe Karşı’yı güncelleyebildim."