metris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
metris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2009 Pazar

İnancımızı asla teslim etmedik




Mustafa Kamil Uzuner ve Erdal Turgut, 31 yıl önce cezaevinde tanıştılar, Devrimci Sol Ana Davası’nda 28 yıl birlikte yargılandılar. Her ikisi içinde müebbet hapis cezası isteniyordu. Uzuner, ömür boyu hapis cezası alırken, Turgut’un davası zamanaşımından dolayı düştü. Onlarla, davayı, ölüm orucunu, yaşadıkları ilginç olayları ve hatta “Bu Kalp Seni Unutur mu?” adlı diziyi konuştuk.



ALPER TURGUT

12 Eylül karanlığında açılan 28 yıllık “Devrimci Sol Ana Davası”, 39 sanığa müebbet hapis cezası verilmesiyle şimdilik sonlandı. Amcam Erdal Turgut, 30 yıllık zamanaşımı nedeniyle müebbetten kurtuldu, Mustafa Ağabey (Mustafa Kamil Uzuner) ise ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme şimdilik bitti ama onlara göre sınıf mücadelesi sürdükçe “dava” da sürecek. Evet, onların hayatı, açlık grevinde, işkencede, cezaevlerinde ve mahkemelerde geçti. Amcam 50 yaşında baba olabildi. Ama her şeye rağmen onlar, hiç büyümeyecek çocuklar gibiler, söyleşi boyunca sürekli muziplik yapıp durdular. Görsel yönetmenimiz Aynur Çolak ve ben, geçtiğimiz 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkabilmek için onların kılavuzluğuna sığınmıştık. Ne yaptılar ettiler, bizi bir şekilde alana çıkardılar. Evet, onlar eylem adamları... Erdal Turgut ve Mustafa Kamil Uzuner ile acısı ve tatlısıyla 30 yıllık bir süreci değerlendirdik.



—Devrimci olmaya ve mücadelenin içinde yer almaya nasıl karar verdiniz?

Mustafa Kamil Uzuner; 1955’yılında İstanbul Fatih’te doğdum. 12 Eylül öncesinde uzun bir süre Kandilli’de yaşadım. Emekçi bir ailenin çocuğuydum, Lise ikiden terkim ve babam terziydi yanında çalışıyordum. Bölge bir işçi semtiydi, üç büyük fabrika vardı. Sonra Dev-Genç’lilerin Paşabahçe Kültür Derneği’ne gitmeye başladım. Ardından askerlik dönüşü, 1975–1976’da mücadeleyle tanıştım.

Erdal Turgut; Adana’da 1955’te dünyaya geldim. Şimdiki adıyla Yıldız Teknik Üniversitesi’nde makine mühendisliği okumak için İstanbul’a geldim. 1976’da antifaşist mücadelenin içinde yer almaya karar verdim. Devrimcilik, Mahir Çayan’lardan gelen rüzgârın da etkisiyle 1974’ten itibaren gençleri kendine çekmeye başlamıştı. Maraş olaylarının ardından gelen sıkıyönetim ile birlikte mücadele güçleşti. Ancak bizler, artık devrimci bir hareketin içerisindeydik.

—Nasıl yakalandınız?

M.K. Uzuner; Çorum olaylarının protesto etmek için 7 Ekim 1979 günü Esenler’de korsan gösteri düzenlenmiş. Sonrasında polisle çatışmaya girdiğim iddia edildi. Beni kafamdan vurup gözaltına aldılar. Yaralıydım, önce Esenler Karakolu’na götürdüler sonra hastaneye ardından da Esenler Karakolu güvenli bulunmadığı için Bakırköy Karakolu’na... En sonunda da 1. Şube’ye götürüldüm. Günlerce aslanlar gibi işkence gördüm, aslanlar gibi direndim. Tek kelime ifade alamadılar benden... Cunta’nın ardından Kabakoz’da tutukluyken beni alıp, bir ay süreyle tekrar sorguya çektiler.

E. Turgut; 12 Eylül öncesinde beş kez cezaevine girdim, biri Adana’da, diğeri de İstanbul’da olmak üzere iki kez de faşistlerin silahlı saldırısına uğradım. Adana’da babamın dolmuşunda çalışıyordum, taradılar. Biri kafamdan beş kurşun isabet etti, omzumdaki kritik bir noktada olduğu için çıkartılamadı hala durur. 16 Mart Katliamı’nın ardından tekrar vuruldum. Son yakalanışım ise halkımıza Kâğıthane deresinde ev dağıtırken oldu.



—Ne zaman ve nerede tanıştınız?

M.K.Uzuner; Daha öncede yakalanmış ve altı ay hapis yatmıştım. 1978 yılında Selimeye Cezaevi’ne girerken üst kattan biri ‘örgüt ismini söyleme, benim adımı ver’ diye bağırıyordu. Erdal ile böyle tanıştık.

E.Turgut; Örgütün ismini verince mahkemede bunu kullanıyorlardı. Ancak komiktir, sıkıyönetimin Adli Müşaviri Albay Refik Karaa, bana dedi ki; ‘Erdal, Devrimci Solcu değilim diyorsan ama örgütün cezaevi temsilcisisin’ Ben de pişkinliğe vurdum ve ‘ne yapayım, ite kaka seçtiler’ dedim. Hep beraber gülmüştük.

—Ve cunta geliyor...

M.K.Uzuner; 1991 yılına dek Sultanahmet, Alemdağ, Hasdal, Sağmalcılar ve Metris’te kaldım. 12 Eylül’den kısa bir süre önce Davutpaşa Askeri Cezaevi’nde 20 Ağustos 1980 günü büyük bir operasyon yapıldı. İkişer gün arayla operasyonlar, Ankara Mamak ve Diyarbakır cezaevlerinde tekrarlandı. Cunta geliyordu ve içerideki örgütlü mücadeleyi bitirip, bizlerin teslim olmasını istiyordu. Osmanlı ordusu gibi yağmaladılar, silah kullandılar, tüm haklarımı elimizden aldılar. Bizler direndik ve 9 gün açlık grevi yaptık. Haklarımızı mücadeleyle alabildik. Mamak ve Diyarbakır’daki siyasi tutukluların hâkimiyeti ise sona erdi.

E.Turgut; 1979 yılı Temmuz ayında içeri girdim, 1986 yılının Ekim’inde çıktım. Tutukluluğum süresince Selimiye, İzmit, Toptaşı, Paşakapısı, Sultanahmet, Davutpaşa, Metris ve Sağmalcılar 2’da kaldım. Cuntayı, Sultanahmet Cezaevi’nde karşıladık. Sabaha karşı bir arkadaşımızı uyandırdık, durumu söylediğimizde, ‘beni böyle ufak tefek şeyler için uyandırmayın’ dedi. 13 Eylül’de cezaevi personeli de şaşkındı ve o gün bekleşerek geçti.14 Eylül günü ise arkadaşımız, ufak tefek şeylerin ne olduğunu, bizimle birlikte gördü. Biz tek tip elbiseyi hiç giymedik, hazır ola geçip, ‘emredersiniz komutanım’ demedik. Mamak’tan Metris’e gelen iki Mehmet vardı, gece onları kaldırıp ılık ve şekerli süt içirdik. Ertesi gün süt kutusundan iskambil kağıdı yapmışız, king oynuyoruz. Mehmetlerden biri yanıma gelip ‘yahu Erdal’ dedi, ‘dün gece rüyamda süt içiyordum’. Mamak’ta hayaller bile daralmış. Onların rüyalarında gördüklerini sandığı şeyi biz gerçek kıldık, direndik ve siyasi düşünceyi teslim etmedik.

—Sonra ölüm orucu eylemi ve çeşitli direnişler mi geldi?

M.K.Uzuner; Onlar sürekli haklarımızı gasp etmek istiyorlar, biz ise direniyorduk. 1983’te tüm siyasi tutukluları tep tik elbise giymeye zorladılar. İstanbul cezaevleri direnme kararı aldı. Gasp edilen haklarımız için 1984’te ölüm orucu eylemine girdik. Ben eylemde ikinci ekipteydim. İnsanca yaşabilmek için ölümü göze almıştık. Sinan Kukul, yanıma geldi ve eylemin bittiğini söyledi. Şok olmuştum, ölmeye ayarlamıştım kendimi... Direnişte yoldaşlarımızı yitirdik. Hüzün ve sevinç bir aradaydı. Bu bir sınıf mücadelesidir, ölenlerin yerini yenileri doldurur.

—Ana davanın görüldüğü Metris Baştabya’da neler yaşandı?

E.Turgut; Duruşma önce Cevizlibağ’daki Atatürk Öğrenci Sitesi içerisinde yer alan kapalı spor salonunda görüldü. İki duruşma yapıldı, ilk kavga da orada çıktı. Sonra Metris Baştabya’da yargılanmaya başladık. Bir tane denizci subay vardı, duruşma sırasında hep uyurdu. Salonun yarısına idam isteyen bu adam horul horul uyuyabiliyordu. Kışta kıyamette slip don ve atletle bekliyorduk. Selimiye’de bir gün insanlar bize acıyarak bakmıştı, biz de bağırarak kendimizi savunmuştuk; ‘deli değiliz biz, siyasiyiz’ diyerek... Sabah 10.00’dan akşama doğru 15.00’de dek sürüyordu duruşmalar... En büyük çileyi ailelerimiz çekti. Hem gazetecilerle, hem ailelerimle hem de avukatlarımızla görüşmelerimiz engelleniyordu. Ama Baştabya’yı eylem alanına çevirmeyi bildik. Anayasa’yı protesto, cuntayı teşhir ettik. Hiç unutmam bir duruşmada mahkeme heyetine kıçımı göstermiştim. Kıç falakası yüzünden simsiyah olmuştu kaba etlerimiz, hâkime dedim ki, ‘işkence’ görüyoruz. ‘burada işkence yapılmaz, otur yerine’ dedi. İspatlamamız gerekiyordu. Kadın tutuklulardan Hazan Aslantürk’e dedim ki, ‘kadın yoldaşlara söyle bakmasınlar’. Ailelerimizden avukatlarımızdan utanmıyorduk ama kadın yoldaşlardan utanıyorduk. Neyse gösterdim, bir baktım ki, Hazan Aslantürk, mahkeme heyeti dikkatini yöneltsin diye parmağıyla kıçıma işaret ediyor. Öyle utanmıştım ki. Sonra soruşturma açıldı, savcılık benden yapan askerin adını istedi. ‘Gariban bir askerin ismini vermem’ dedim, ‘çünkü suçlu sıkıyönetimdir’.

—Şu denek meselesi nedir?

M.K.Uzuner; 1983’te Metris Cezaevi’nden beni ve 10 arkadaşımı aldılar ve Cerrahpaşa Hastanesi’ndeki özel bir bölüme götürdüler. Sonra meşhur psikiyatri profesörü Ayhan Songar geldi. Bize ‘üniversite araştırması için buradasınız’ dedi. Amacı, CIA raporuna katkı sağlamaktı, her 10 yılda bir ülkenin gençleri niye isyancı oluyor idi bu araştırmanın sebebi... ABD’liler, sözüm onu bu rapor doğrultusunda, bu tür faaliyetleri engelleyeceklermiş. Hatta yardımcı olursak, bize karşılığında cezai ehliyetimizin olmadığına dair rapor verebileceğini söyledi. Reddettik. Aylardır banyo yapmıyorduk, arada banyo yüzü görmüş olduk. Bir saat sonra bizi alıp tekrar cezaevine götürdüler.

—Sivil mahkemenin baktığı davayla ilgili ilginç anılarınız var mı?

E.Turgut; Mustafa Kamil’in cep telefonu çaldı, hâkim uyardı ve ben de kulağına eğildim; ‘telefonun sessiz modu diye bir şey var’ dedim. Daha bir dakika geçmedi benim telefonum çalmaya başladı. Açtım Celal Abbas Leşanoğlu (müebbet aldı), duruşmaya ilk kez geliyordu, ‘üst kattayız’ dedim. Hâkim, ‘Erdal Bey, sizin hem telefonunuz çalıyor üstüne de konuşuyorsunuz’ dedi. Ben de, ‘Tebligat yapmadığınız için arkadaşlar gelemiyor, sizin yapamadığınız işi ben üstlendim’ dedim. Sonra kapı çalındı ve Celal Abbas içeri girdi. Bir başka duruşmada telefon yine ısrarla çalıyor, dışarı çıkıp daha önce gelmeyen arkadaşlara yeri tarif etmem gerek. Hâkimden çiş izni istedim, ‘Malum ya, bu yaşlarda bazı şeyler zorunluluk haline geliyor’ dedim. Tüm salon kahkaha attı. Bu kez Mustafa Kamil benim kulağıma eğildi, gülerek ‘prostat mısın?’ diye sordu. Karar açıklanırken hâkime laf attım, ‘biz bu filmi görmüştük’ diye. O da yanıt verdi; ‘şimdi yine öyle olacak’. Sonra hep beraber “Haklıyız, kazanacağız’ sloganını attık.

—‘Bu Kalp Seni Unutur mu?’ adlı diziyi izliyor musunuz?

E.Turgut; Devrimci Solcuları yanlış tanıtan bir dizi bu... Hapishane dışındaki ilişkileri rezalet... Bizim hiçbir militanın yurtdışına kaçmak gibi bir derdi olmadı. Örgütlü bir eleman, bireysel eylem yapmaz. Kan davası gütmez, sınıf mücadelesini sürdürür. Gerçeklikten uzak bir dizi... Objektif yanı ise Metris’in bir direniş odağı olduğuna dair söyledikleriydi.

M.K.Uzuner; Maraş Katliamı’nın yöneticisi olduğu iddia edilen Mümtazer Türköne ile kendilerinin solcu olduğunu söyleyen Ertuğrul Kürkçü ve Murat Belge, bir masada oturursa verdikleri mesaj, ‘devlet bizi kullandı’ olur. Yani liberallerin yıllardır iddia ettiği gerçekleşir. Bir 12 Eylül dizisi yapılacaksa, 24 Ocak Kararları, özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, yaratılması hedeflenen örgütsüz ve kültürsüz toplum da anlatılmalı. Çünkü bence bu hedeflere ulaşıldı k: İstanbul’daki itfaiyeciler ve Ankara’daki tekel işçilerinin direnişi sahipsiz kalabiliyor.

—Yine dünyaya gelseniz aynı yoldan geçmek ister miydiniz?

E.Turgut; Yine devrimci olurdum. Düzenle asla uzlaşmaz, direniş cephesinde ve örgütlü yaşayış içerisindeki yerimi alırdım.

—Bunca yıl sonra müebbet hapis cezası... Ne dersiniz?

M.K.Uzuner; Mahkeme ikisi ağırlaştırılmış 39 müebbet hapis cezası verdi ama Şaban Taşçı ve Hacı Ramazan Işık itirafçı olmuşlardı. Onların ki 15’er yıla düştü. İlyas Arduç, Mehmet Koca, Mahmut Alp, Şemdin Şimşir, Hasan Bektaş ise eylemleri sırasında yaşları küçük olduğu için cezaları azaltıldı. Yani müebbet sayısı aslında 32. Trajikomik bir şekilde Hacı Ramazan Işık adlı itirafçının üç yıl sonra verdiği ifade üzerine bu cezayı aldım. Beni asıl üzen, itirafçılar Taşçı, Işık ve artık hain dediğimiz Tuğrul Özbek ile ismimin aynı yerde geçmesidir. Bu dava sınıf mücadelesinin davasıdır, sınıf mücadelesi sürdükçe, elbette davalarımız da devam edecektir.

Cumhuriyet Pazar Dergi / 27 Aralık 2009

20 Aralık 2008 Cumartesi

HAYATA DÖNÜŞ HASIRALTI EDİLMESİN



Kanlı "Hayata Dönüş" Operasyonu'nun 8. yıldönümü dolayısıyla Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi'nce düzenlenen panelde, insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımının işleyemeyeceği vurgulanarak, "19–22 Aralık 2000 tarihlerinde yapılan ölümlü operasyonun davası zamanaşımına uğratılıp, hasıraltı edilmesin. Yaşanan onca acıya yol açanlar, mutlaka adalete hesap versin" denildi.

Tünel'deki İstanbul Barosu Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen "İnsanlığa Karşı Suç" paneline, ölüm orucu eylemi sırasında "arabulucu heyeti"nde yer alan eski milletvekili Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu, İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Hüseyin Demirdizen, Eski Bayrampaşa Cezaevi Savcısı Necati Özdemir, operasyonun tanıkları Eyüphan Başar ve Aysu Baykal ile gazeteci yazar Alper Turgut katıldı.



Bekaroğlu, son yıllarda baskı ve zor karşısında toplumun alışıp, her şeyi normal karşılamasının insanı düşman gören zihniyetin ekmeğine yağ sürdüğünü belirterek; "Yönetenler, kimse tepki dahi vermesin diye Türkiye cezaevlerinde olsun, 5 yılda bir buçuk milyonun insanın katledildiği Irak'ta olsun 'öğrenilmiş çaresizlik' adlı psikolojik yöntemi kullanma yoluna gittiler. 1984'te büyük direnişlere sahne olan Metris Cezaevi'nde doktor yedek subay olarak görevliydim. Cezaevi komutanı, siyasi tutuklu ve hükümlülerin psikolojik hastalar olduğu gerekçesiyle benden yardım istemişti. Ona şakayla karışık 'komünizmin tedavisi yoktur komutanım' demiştim. Aradan yıllar geçti, zihniyet asla değişmedi" dedi.


1996 ve 2000 ölüm orucu eylemlerini gazeteci olarak takip ettiğini belirten Alper Turgut ise şöyle konuştu; "Ümraniye Cezaevi'nde 1995 yılında gerçekleştirilen ilk baskında, bir süre sonra yaşamını yitirecek olan meslektaşım ve arkadaşım Metin Göktepe ile birlikteydik. Polisin beylik tabancalarını teker teker bırakıp sadece coplarıyla cezaevine girdiğine şahit olmuştuk, sonraki yıllarda şiddetin boyutu ve dozu arttı, yaşanan operasyonlarda ağır silahlar kullanılmaya başlandı. Vicdanı yara alan toplumsal muhalefet ise giderek küçüldü. 15 yaşındaki bir gencin hesabını soran Yunanistan'a imrenir hale geldi."

ÇHD’nin paneli, 19 Aralık Operasyonu'yla ilgili slayt gösterisinin ardından sona erdi.


14 Ekim 2008 Salı

DEVLET İŞKENCEYİ KABUL ETTİ




Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, karakol ve hapishanede gördüğü zulüm nedeniyle yaşamını yitiren Engin Çeber'in işkence gördüğünü kabul etti. “Devletim ve hükümetim adına özür diliyorum” dedi. Şahin, 19 kişinin geçici olarak görevinden uzaklaştırıldığını açıkladı.


Adalet Bakanlığı hapishanede katledilen Çeber'in işkenceye maruz kaldığını kabul etti. İki İnfaz Koruma İkinci Müdürü, Koruma Başmemuru, gardiyanlar ve Çeber'i görmeden sağlam raporu veren hapishane doktorunun da aralarında bulunduğu 19 kişinin geçici olarak görevden uzaklaştırıldığı açıklandı.


Adalet Bakanı Şahin, TBMM'de gazetecilerin sorusu üzerine, görevlendirdiği başmüfettiş ve müfettişin, Metris Hapishanesi'nde incelemeler yaparak raporlarını hazırladığını belirtti. Şahin, rapordaki, “Yasaların kendine verdiği yetkiler sonucunda, ölüm olayında sorumlulukları olabileceği düşüncesiyle, iki infaz koruma ikinci müdürü, koruma başmemuru, infaz koruma memuru ve tutukluyu görmeden sağlam raporu veren cezaevi doktorunun da aralarında bulunduğu 19 görevlinin, geçici olarak görevden uzaklaştırılması kararı alındı” ifadesini de gazetecilere okudu.


Şahin, “Devletim ve hükümetim adına yakınlarından özür diliyorum. Sorumluları kimse, sonuna kadar gidilecektir. Kimsenin şüphesi olmasın. Soruşturma genişletildikçe sayı artabilir. Türkiye'de bu dönemde, böyle bir olay meydana geldiği için son derece üzüntülüyüm. Türkiye'yi böyle bir durumla karşı karşıya getirenler, her kimse cezalandırılacaktır” diye konuştu.


İşkence gördüğünü avukatlara söyledi

İstanbul Sarıyer’de 29 Eylül günü Yürüyüş dergisi satarken 4 arkadaşıyla birlikte gözaltına alınan Engin Çeber, polise mukavemet ettiği iddiasıyla tutuklanmıştı. Çeber, 6 Ekim günü görüştüğü avukatı Taylan Tanay’a karakolda ve hapishanede işkence gördüğünü söylemiş ve ÇHD ile Baro’ya başvuru yapılmasını istemişti. Çeber’in açıklamaları üzerine, Metris Hapishanesi'ne giden avukatlara, Çeber’in yaşamını yitirdiği söylendi. Şişli Etfal Hastanesi’ne kaldırılan Çeber, beyin ölümünün gerçekleşmesinin ardından iki gün önce son yolculuğuna uğurlandı.

20 Aralık 2007 Perşembe

24 yıl sonra yeniden...

Devrimci Sol Ana Davası...


*Yargıtay tarafından bozulan 1243 sanıklı Devrimci Sol ana davası, 24 yıl aradan sonra yeniden görülecek. Davanın ilk duruşması 11 Nisan'da yapılacak.

ALPER TURGUT

Toplam 1243 sanıklı Devrimci Sol ana davası, 24 yıl aradan sonra tekrar görülecek. Yargıtay tarafından ''kayıp 100 klasör'' nedeniyle bozulan davanın duruşması, Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 11 Nisan 2005 günü başlayacak ve dört gün sürecek. Halkın Hukuk Bürosu avukatları, davada yargılananların mağdur olduğunu belirterek ''Yaşadıkları işkenceyi, baskıyı kimse telafi edemez. Asıl yargılanması gereken 'Asmayıp besleyelim mi?' diye fetva verenlerdir. Bu davada derhal beraat kararı verilerek bir parça olsun adaletsizliğin giderilmesi konusunda adım atılmalıdır'' dediler.

Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tarafından Metris Baştabya'da 1981 yılında başlayan ana dava tam 10 yıl sürdü. Mahkeme, sanıkları bir idam, 33 müebbet ve binlerce yılı bulan hapis cezalarına çarptırdı. Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi kapanınca yetkiyi devralan Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi, ana dava dosyalarını Yargıtay'a gönderdi. Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin incelemesi sonucunda, dava dosyalarının dörtte birinin kayıp olduğu anlaşıldı.
Ceza Dairesi, kayıp belgeler arasında iddianame ve ifadeler gibi belgeler bulunduğunu belirterek eksik 100 klasör nedeniyle davayı bozdu. Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın dava dosyasının eksik olmadığı gerekçesiyle yaptığı başvuru ise Yargıtay tarafından reddedildi. Bozulan ana dava dosyası, geçen yıl tekrar Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi.
12 Eylül darbesinin ardından tutuklanan dava sanıkları, 2 yıl süresince avukatları ve aileleriyle görüştürülmediler. İlk duruşmanın ardından tutuklular, kalem ve kâğıtla yargılandıkları dava dosyalarını istedikleri için saldırıya uğradılar. Verdikleri dilekçeler nedeniyle onlarca tutuklu, yargılandıkları maddelerden daha ağır cezalara çarptırıldılar. Dava sürerken tek tip elbise (TTE) uygulamaya konuldu. Uygulamayı kabul etmeyerek duruşmaya don ve atletle getirilen tutuklular, mahkeme heyeti tarafından ''ahlaka mugayir'' kıyafetle geldikleri gerekçesiyle salondan atıldılar. TTE uygulamasını protesto için yapılan ölüm orucu eylemindeyse 4 tutuklu yaşamını yitirdi. Davanın sanıkları yıllarca tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldılar. Sanıkların büyük kısmı beraat etti.

Cumhuriyet /5 Ocak 2005