gazeteci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gazeteci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2007 Pazar

BU YÜREK SUSMAYACAK, BU YÜREK DURMAYACAK...



...Görevi başındayken gözaltına alındı, ölü bulundu. Adı Metin Göktepe' ydi, gazeteciydi... Eyüp Spor Salonu, cinayet mahalliydi, katilleri polis. Ailesi ve meslektaşları davanın peşini bırakmadı, sorumlular yargılandı. Genç gazeteciler, o günlerde "Hepimiz birer Metiniz" diye yürüyorlardı... Aradan on yıl geçti, yine gazeteciler öldürüldü, ama onun ölümü, şiddeti görünür kılmıştı.
Yazı: (ALPER TURGUT)



Metin'in kafasında bir darp var
Polis karakolundan morga kadar
Mosmor
Bir darbe var yüreğimizde beynimizde
Soruyor bir işaret fişeği
Biz üzülerek mi yaşayacağız hâlâ...
Can Yücel


Gazeteci Metin Göktepe'nin gözaltına alınıp dövülerek katledilişinin üzerinden tam 10 yıl geçti. Daha 28 yaşındaydı öldüğünde... Gençti. Katilleri, onun hayatını, mesleğini, düş, hayal ve umutlarını çalarken gözlerini bile kırpmadılar. Bu, çok uzak bir anı değil. Yaralar kolay kabuk bağlamasa da bazen, sevdiklerine, sevenlerine, ailesine, meslektaşlarına mücadele etmek ve Metin olmak kaldı.


Faili meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıpların, yargılı yargısız infazların birbirini izlediği, muhaliflere göz açtırılmadığı, genç kanlarının akıtıldığı, korkunç bir bilançoyla girilmişti 1996'ya. Daha ilk günlerden bu şiddetin devamının geleceği belliydi, önce Ümraniye Cezaevi'ne dört tutuklu ve hükümlünün öldüğü, 40'ının yaralandığı bir baskın düzenlendi, ardından Sabancı Kuleleri'nde, üç kişinin yaşamını yitirdiği suikast gerçekleşti, silahlı Çeçenlerin kaçırdığı Avrasya Feribotu, İstanbul'a doğru hareket etmişti. Gazetecilerin bırakın dinlenmeyi, soluk almaya dahi ayıracak zamanları yoktu. Sokaklarda, alanlarda, her türlü toplumsal olayda şiddet onlara da yönelmişti ve tehdidin, hakaretin, saldırının ve gözaltının sıradanlaştığı bir ortamda, tahmin bile edemeyecekleri, farklı bir acıyla yüzleşeceklerdi.


EYÜP KAPALI "ÖLÜM" SALONU


8 Ocak 1996, Pazartesi. Ümraniye Cezaevi'ndeki operasyonda ölen tutuklulardan ikisi, Alibeyköy Mezarlığı'nda toprağa verilecekti. Polis, sabahın erken saatlerinden itibaren mezarlıkta etten duvar ördü ve yukarıdan gelen bir emirle, tutuklu yakını, öğrenci, avukat, cenaze törenine katılmak isteyen her kimse, gözaltına almaya başladı. Sıra gazetecilere geldi. Önce sarı basın kartı olmayanların görev yapmasına izin verilmedi, sonra kendilerince muhalif gazete ve dergilerin muhabirleri keyfi bir şekilde tek tek gözaltına alındı. Evrensel muhabiri Metin Göktepe de gözaltına alınanlar arasındaydı. Cenazeleri gömme işlemini de üstlenen güvenlik güçleri, bini aşkın insanı (1052), hukuk dışı bir tutumla, emniyet müdürlüğüne veya karakollara sevk etmek yerine, spor salonuna doldurdu. Şili Cuntası'nın işkencehaneye çevirdiği Santiago Ulusal Stadı'nın küçük ölçekte bir benzeri Eyüp Kapalı Spor Salonu'nda yaratıldı.
Dayak faslı gözaltına alınanların spor salonuna taşındığı belediye otobüslerinde başlamıştı. Tanıklar, yere yatırılan ve tekmelenenler arasında görmüşlerdi Metin'i. Polis şefleri, kadınlara "O... bu taraftan", erkeklere ise "P... bu taraftan" diyerek, iki farklı noktadan salona soktular, gözaltına alınanları. İşkence, spor salonunda ağırlaşarak sürdü, tribünler, saha, tuvaletler ve salonun altındaki koridor, canhıraş çığlıklarla inledi.


Metin Göktepe, "işte bu gazeteci, buna özel muamele" diyenler tarafından çepeçevre sarıldı. Çok sayıda polis, coplarla ve üzerinde "Haydar" yazılı kazma sapına benzer sopalarla dövdüler Metin'i. Cansız bedeni spor salonunun yakınlarındaki bir çay bahçesine atıldı, ölüm nedeni "Kafa travmasına bağlı beyin kanaması ve doku içi kanama"ydı.


BU YÜREK SUSMAYACAK...


Metin, Sıvas'ın Gürün ilçesine bağlı Çipil köyünde 10 Nisan 1968 günü doğmuştu. Köyde geçen çocukluğun ardından 12 Eylül darbesine bir yıl kala o henüz 11 yaşında iken İstanbul'a taşındılar. Tam sekiz kardeştiler. Metin, sondan ikinciydi. 1989'da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü'ne girdi, öldürüldüğünde hâlâ bu okulun öğrencisiydi. Dört yıllık gazeteciydi, ufak tefekti, dost canlısıydı, bağlama çalardı ve çokça gülerdi.


Genç bir gazetecinin gözaltında öldürüldüğü haberi kamuoyunda bir bomba etkisi yarattı. Şimdi devletten bir yanıt bekleniyordu, dilleri karıştı, içişleri bakanı ölüm nedeni olarak "duvardan", olaya bakan savcı ise "sandalyeden düşmüş" dedi. İki açıklama da hem gerçek dışıydı, hem inandırıcılıktan uzaktı. Metin'in öldürülmesiyle en çok canı yanan elbetteki annesi Fadime Göktepe'ydi. Acısını da beraberinde taşıyıp sorumluların cezalandırılması istemiyle yıllarca sürecek mücadelenin simgesi oldu. Şöyle diyordu: "Evde oturmak çözüm değil. Ben eylemlere gitmeseydim, bağırmasaydım, sokağa çıkmasaydım ne olurdu? Ağlardım. Ağla ağla biter mi bela? Mücadele edecek, bağıracaksın. Hem de kararlı olacaksın. Kadınların görevi çok... Bana ne demekle olmaz!"


Metin'in meslektaşları ise Adli Tıp Kurumu girişinde ve İstanbul Adliyesi'nde toplanarak sessiz kalmayacaklarını vurguladılar ve sorumluların cezalandırılmasını istediler. Çağdaş Gazeteciler Derneği üyeleri, Başbakanlık önünde gösteri yapıp kalemlerini kırdılar. Basın örgütleri, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı'nda gazeteci öldürülen bir ülkede, kutlamaların herhangi bir anlamı olmadığını açıkladılar. Evrensel'in kırmızı logosu siyah çıktı ve gazetedeki topyekun tüm haberlere Metin Göktepe imzası atıldı. 11 Ocak günü Göktepe, meslektaşlarının da aralarında bulunduğu binlerce kişi tarafından ve sekiz saatlik bir yürüyüşün ardından, sloganlar, marşlar ve karanfiller eşliğinde Esenler'de toprağa verildi.


Metin Göktepe davası, yıllarca İstanbul, Aydın, Afyon, Ankara arasında mekik dokudu. Gazeteciler, dava nereye taşınırsa taşınsın "İnadına hepimiz birer Metin'iz" sloganıyla oradaydılar. 48 kamu görevlisine açılan dava 6 polisin nispeten az cezalara çarptırılmasıyla sona erdi ve "mahkûmiyet kararı çıkan ilk gazeteci cinayeti" olarak tarihte yerini aldı. Göktepe'nin ailesinin, İçişleri Bakanlığı aleyhine açtığı tazminat davasında da, devlet anne Göktepe'ye 500 milyon lira maddi, tüm Göktepe ailesine toplam 8.5 milyar lira manevi tazminat ödemeye mahkûm oldu. Ailenin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yaptığı başvuru ise halen sonuçlanmadı.


CUMHURİYET PAZAR DERGİ

9 Kasım 2007 Cuma

Bu Işık Sönmesin



Tecrit koşullarında kansere şiirle direnen Erol Zavar için...

Alper Turgut

Siiriyle tutunuyor Erol Zavar hayata, daha doğrusu, şiirle meydan okuyor ölüme... "...Hani filmin en güzel sahnesinde/sinemadan çıkar gibi/hayattan çıkıp gidemem(...)/Bunca mazeretim varken/ yaşama dair,/ ölümü aklımdan bile geçirmem/ seviyorum seni hayat/tüm kötü sürprizlerini de..." Tam altı yıldır tecrit koşullarında kansere karşı direniyor Erol Zavar...

Yukarıdaki dizeler, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin mahkûm koğuşunda yazdığı "Ölümü Ektim Randevu Yerinde-Beklemekten Ağaç Olsun" adlı şiirinden... Zavar'ın cezaevinde olma nedeni, sosyalist bir derginin sahibi ve sorumlu yazıişleri müdürü olması. Müebbet hapis cezasına çarptırıldı ama Zavar hastalığına rağmen umudunu hiç yitirmedi, şiirler yazdı, şiirler biriktirdi ve bir kitap yaptı. Cadde Yayınları'ndan çıkan kitabın adı, "Ölümü Ektim Randevu Yerinde"...

Zonguldak doğumlu Erol Zavar, 39 yaşında ve iki çocuk babası. 1999 yılında mesane kanserine yakalandı. 14 Ocak 2001 tarihinde Ankara'da Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından gözaltına alındı. İşkence gördü. Üç günlük gözaltı süresinde iki kez hastaneye kaldırıldı... 17 Ocak 2001 tarihinde çıkartıldığı Ankara DGM tarafından tutuklandı. Eskişehir Özel Tip Cezaevi'ne gönderildi... Mayıs 2002 tarihinden itibaren Tekirdağ F Tipi, Edirne F Tipi ve hastaneler arasında mekik dokudu. En son ailesinin bulunduğu Ankara'daki Sincan F Tipi Cezaevi'ne nakledildi.

Kızı Özgecan, kansere yakalandığı yıl doğdu, şimdi 7 yaşında. Oğlu Özgür Deniz ise beş yaşında, babası cezaevindeyken doğdu. Erol Zavar, kucaklayamadığı oğluna şiir yazdı: "Yabancı bir dünyaya merhaba derken/Benim için çok geçti/Senin için erken/ Vakitlerimiz uymadı bir türlü.../Senin yanında bütün sevgilerim/Evimizin erkeği/Hoş geldin".

HÜCREDE TEDAVİ!

Erol Zavar, donanımlı bir hastanede yatarak tedavi olması gerekirken hücrede tutuluyor. Gerekçe Adli Tıp Kurumu'nun verdiği "hastane koşullarında tedavisi mümkün" raporu. Zavar, bugüne dek dokuz kez ameliyat oldu, bedeninden 35 kanserli ur alındı. Sevklerde saldırıya uğradı, dövüldü, taciz edildi. Küfür ve hakarete maruz kaldı. Yetmedi, ameliyat çıkışı yatağına kelepçelendi.

Eşi Elif Zavar'ın öncülüğünde kurulan "Erol Zavar'a Yaşama Hakkı Koordinasyonu", 10 bin imza toplamaktan gösteriler düzenlemeye, suç duyurularından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kapısını aşındırmaya uzun soluklu bir mücadele yürütüyor. Kampanyanın adı "Bu Işık Sönmesin". Vurgu yapılan cümle ise "Tecrit öldürür, dayanışma yaşatır", çünkü Zavar, hastalığıyla, ancak cezaevindeki arkadaşlarının yardım ve destekleriyle baş edebiliyor. Uluslararası İnsan Hakları Dernekleri Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Akın Birdal, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Dr. Metin Bakkalcı da, hastalık terminal (geri dönüşsüz) evreye ulaşmadan Zavar'ın tahliye edilmesi gerektiğini savunuyorlar.
Zavar ölüme direniyor, ama tecrit ve cezaevi koşulları buna ne kadar izin verir, bilinmiyor! Oysa Zavar yaşamak ve şiir yazmak istiyor...

Cumhuriyet Pazad Dergi / 09-07-2006

Bu haber hangi maddeye girer?















Okuyacağınız haber, basın, düşünce ve ifade özgürlüğüne dair. Değişen ceza yasalarını, yeni uygulamaları, baskıları, tutuklamaları ve çelişkileri anlatıyor. Elbette hükümeti de eleştiriyor. Son bir ayda 15 gazeteci tutuklandı. Görünen o ki bu tutuklamalar daha da sürecek, üstelik haberi için yargılanan sadece muhabir olacak. Bu satırların yazarı da, "İşkenceciye beraat" başlıklı haberi nedeniyle 20 bin YTL para cezasına çarptırıldı! Gazeteciler ve hukukçular uygulamaları eleştiriyor.

Alper Turgut

Bir ülkede demokrasinin varlığı "ifade özgürlüğü" ile ölçülür. Türkiye bu konuda geçmişteki sabıkalarına yenilerini eklemekten kaçınmıyor... Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın araştırmasına göre, 2006'da 82 yazar, yayıncı ve gazeteci adliyeye "düştü". "Türklüğe hakaretle" özetlenebilecek meşhur 301. madde, Orhan Pamuk, Hrant Dink, Elif Şafak, Rahmi Yıldırım, Eren Keskin'in de aralarında bulunduğu 69 isme dava açılmasına neden oldu. Avrupa Birliği, Türk Ceza Yasası'ndaki (TCY) bu maddenin değiştirilmesini istiyor, ama hükümet özgürlüğü sınırlayan bu maddeyi bile bir tenis maçına dönüştürdü. Başbakan maddenin kendilerini de huzursuz ettiğini söylerken, adalet bakanı topu "Başımıza bu işi o açtı" diyerek Orhan Pamuk'a atıverdi. Görüldü ki, 301. maddenin değiştirilmesi hükümet gündeminde değil, yani sözün, yazının ve demokrasinin üzerine 301. maddeyle gidilmekten kolay kolay vazgeçilmeyecek...
Sorun, bu maddeyle de sınırlı değil, gazetecilere yönelik ağır para cezalarıyla sonuçlanan kişisel ve kurumsal davalar da hızını sürdürüyor. Örneğin Özgür Gündem gazetesi aleyhine açılmış halihazırda devam eden 600 dava var. Ve "örgüt üyeliği" ile "yardım ve yataklık" gerekçesi, Yeni Terörle Mücadele Yasası'yla (TMY) geri döndü. 29 Haziran'da TBMM'den geçen yasayla daha önce asliye ceza mahkemesinde yargılanan gazetecilerin davaları ağır ceza mahkemelerine alındı. Hürriyet muhabiri Sebati Karakurt'un Kandil Dağı'nda PKK'lilerle gerçekleştirdiği röportaj, Milliyet muhabiri Namık Durukan'ın Osman Öcalan ile konuşup haber yapması ağır cezalık konular olarak görüldü...

TMY'den önce 11 isim vardı cezaevlerinde, son bir ayda 15 kişi daha katıldı aralarına... 17 kentte güvenlik güçleri, Atılım ve Dayanışma gazetelerine, Özgür Radyo'ya, Özgür Gençlik, Genç Bakış ile Sanat ve Hayat dergilerine baskın düzenledi. Bilgisayar kasalarına, CD, disket, ajanda ve telefon defterlerine el koydu. Birçok gazete, dergi ve radyo çalışanı gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Şu an bir kısmı F tipi cezaevlerinde kalan "muhalif basın" üyesi 26 gazeteci var. Ankara Sincan F Tipi Cezaevi'nde tutulan gazeteci Erol Zavar, kanser hastası. ODAK ve Genç Direnişçi dergilerinin sahibi ve sorumlu yazıişleri müdürü Zavar'ın, tahliye edilerek tedavisinin sağlıklı koşullarda yapılabilmesi için "Erol Zavar'a Yaşama Hakkı Koordinasyonu"nun "Bu Işık Sönmesin!" kampanyası sürüyor. Gebze M Tipi Cezaevi'nde kalan, Alınteri gazetesi Mersin muhabiri Filiz Gülkokuer Akdeniz anemisi, Atılım muhabiri Özge Kelekçi ise, şeker hastası. İkisi de cezaevi koşullarında tedavi görüyor! Devletin resmi raporları ve Basın Konseyi'ne göre, basın özgürlüğü kapsamında sadece İşçi Köylü gazetesi yayın yönetmeni Memik Horoz içeride!

İLK DURUŞMA 6 AY SONRA...

Operasyon ve tutuklamalara, gazeteciler, yazarlar ve sanatçıların yanı sıra meslek birlikleri ve sivil toplum örgütleri de tepki gösteriyor. 2003'te Atılım Gazetesi yazarıyken gözaltına alınan Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP) Sözcüsü Necati Abay bombolama eylemi koordinatörü olmakla suçlanıyor. İlk duruşmada beraat ediyor, ama ilk mahkemeye altı ay sonra çıkarılıyor. "Boşu boşuna aylarca içerde kaldım. Mağdur edildim" diyor Abay "Muhalif gazeteciler sadece iddia ve komplolarla içerde tutuluyorlar. Soruşturma halen devam ediyor ve dosya altı ay süreyle kapalı... Gözaltına alınanlar, tutuklananlar hatta avukatlar, suçlamaların ne olduğunu bilmiyor. Dosyaların kapalı kalması sadece darbe anayasalarında, olağanüstü hal ve sıkıyönetim uygulamalarında ortaya çıkar. Şu tarihten itibaren herhangi bir gazeteci, 'Dosyada senin de adın var' denilerek tutuklanabilir. Kopenhag Kriterleri'yle bu durum nasıl izah edilecek"?

Müdahil avukatlardan İsmail Cem Halavurt ise, gözaltındakilerin 24 saat avukatlarıyla görüştürülmediğini, avukatların dosyayı incelemelerinin engellendiğini ve CMK 153/3. maddesine göre kısıtlama kapsamında alınamayacak belgelerin dahi savcılık kararıyla avukatlara gösterilmediğini söylüyor. Halavurt'a göre, istisnai olarak uygulanmak üzere konulan kısıtlama ve gizlilik kararları TMY ile birlikte keyfiyete dönüştürülüyor.
Dayanışma adına, bir günlüğüne Atılım gazetesinde çalışan yazar Haluk Gerger'e göre, bu bir saldırı biçimi ve bütün toplamsal muhalefete yönelik. "Toplumsal muhalefeti bastırmanın üç gerekçesi var" diyor Gerger, "Bir, ekonomi büyük bir bunalımda, yeni şok dalgaları ve yeni IMF programları kapıda... İki, Kürt sorunundaki çıkışsızlık ve şiddetin tırmandırılması... Son olarak da, Lübnan'dan İran'a dış maceralar. Dış maceradan önce de iç temizlik yapmak gerekiyor"! Gerger'in diğer şikâyet ettiği konu ise, medyanın da kullandığı dille bu baskılara ortak olması, "Bu aymazlıktan kurtulamadığımız sürece hiç kimsenin kurtuluşu yok. Bu bizi ilgilendirmez diyenler, bu suçun anaforuna kapılıp öğütülecek" diyor.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Başkanı Orhan Erinç de Yeni TCY ile hem para hem de hapis cezalarının arttığını, suç tanımlarında değişiklikler yapıldığını vurguluyor. "Bu değişiklik" diyor, "İfade özgürlüğünün bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama, eser yaratma haklarını daha da sınırlayıcı nitelikte. Eski 159 ile yeni 301'i karşılaştırırsak yeni suç tanımının hem yaygınlaştırıldığı hem de genişletildiği görülüyor. Oysa 26 Haziran 2004'te yürürlüğe giren 5187 sayılı Basın Yasası, basın özgürlüğü tanımına Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesine gönderme yaparak sınırlamaların nasıl ve hangi ölçüde yapılabileceğini hükme bağlamıştı. Bu yasayı yapan iktidar ve muhalefet partileri hem yeni TCY hem de TMY'de bunu göz ardı etti".
Erinç'e göre, yasalar birbiriyle çelişiyor. Basın Yasası "Hürriyeti bağlayıcı cezaya çevrilemez" derken, TCY hapis cezasını öngörüyor. Erinç, "Yasayla gazetecilerin terörist konumunda yargılanmaları ve cezalandırılmaları ilkesi benimsendi. Basın yasasında savcılara tanınan yayın toplatma, durdurma yetkilerini yeniden gündeme getirmesi, ifade ve basın özgürlüğünün önünde yeni bir engel olarak duruyor" diye vurguluyor. TGC, 301. maddenin yasadan çıkarılmasını, bu mümkün olmazsa cezanın ölçülü bir para cezası olarak belirlenmesini istiyor. Erinç, maddenin hukuktan çok politik yönüyle tartışıldığını söylüyor:
"Yargıtay'ın içtihat kararı almasını beklemek çok sayıda gazeteci, yazar ve bilim insanının yargılanması anlamına geliyor. Oluşturulacak içtihat için bazı sanıkların da mahkûm olmaları gerekiyor. 301'in gerekçesindeki Türklük tanımının Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlı olarak kullanılmadığı da ortada. Gerekçede 'Bu tanım, Türkiye dışında yaşayan ve aynı kültürün iştirakçileri olan toplumları da kapsar' deniliyor. Bu nedenle değişikliğin gerekçe bakımından da yapılması zorunlu."
"Adli Yargılamayı Etkileme" başlıklı 288. maddenin daha önce kabul edilen Basın Yasası'nın 19. maddesinin bir benzeri olduğunu da anımsatıyor Erinç, "Bu suçun oluşması halinde verilecek ceza, para cezasıyken, yeni TCY altı aydan üç yıla kadar hapis cezasını öngörüyor. Milletvekilleri, bakanlar hatta Başbakan mahkeme kararları ile ilgili yorumlar yapıyor ancak haklarında herhangi bir soruşturma girişimi olmuyor, bu davalar sürekli gazetecilere açılıyor" diyor.

141'den 301'e...

Avukat Fikret İlkiz' e göre Türkiye'de düşünce suç olmaktan hiç çıkmadı, sadece yasada ele alındığı rakamlar değişti:
"Eski TCY'nin 141 ve 142. maddeleri ile 163. maddelerinin kaldırılması özgürlüklerin genişletilmesi olarak sunulmuştu. Ne kadar tuhaf bir çelişkidir ki, kanun değişikliği Terörle Mücadele Yasası ile yapıldı. Yani 141, 142 ve 163 kaldırıldı yerine TMY 6, 7 ve 8. maddeler kabul edildi. Aradan yıllar geçti, bu kez TMY'nin 8. maddesi kaldırıldı. Ancak yasanın kabul edildiği tarihten itibaren 8. maddenin kaldırıldığı zamana kadar geçen süreç içinde Türkiye'nin aydınları, gazetecileri, görüş açıklayanları, yazı yazanları terör örgütü mensubu gibi DGM'de yargılandı. Sonra 312. madde işletilmeye başlandı. 312, Türkiye'de sorun yarattı. Bu defa 312'den vazgeçildi TMY'nin 7. maddesi uygulandı. Yani 'herhangi bir biçimde izin verilmeyen, söylenmesi istenilmeyen ifade özgürlüğünün kullanımına ait herhangi bir hak kullanımı bir şekilde engellenmelidir' görüşü hâkim oldu. Halen hâkim görüş bu." Bu davalar Türkiye için zararlı...

Noam Chomsky hakkında Edward S. Herman'la birlikte yazdığı, "Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği" adlı kitabı nedeniyle, TCK 301. ve 216. maddelerden açılan davanın ilk duruşması, Salı günü 9.30'da İstanbul Adliyesi, 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülecek. Chomsky davayı şöyle değerlendiriyor:
Aynı yayınevi (Aram Yayıncılık) hakkında benzer suçlamalarla 2002 yılında da bir dava açılmış, ama dava düşmüştü. O yıl Türkiye'ye yaptığım ziyaretlerde, Türkiye Yayıncılar Birliği de dahil, çok geniş bir kesimde bu sonucun büyük memnuniyetle karşılandığını rahatlıkla gözlemlemiştim. Türkiye şu bakımdan sıra dışıdır ve Batı'dan bir hayli farklıdır: Önde gelen Türkiyeli aydınlar -yazarlar, sanatçılar, akademisyenler, gazeteciler ve diğerleri- zalimce yasaları açıkça protesto etmekle kalmadılar; sert cezaları göze alarak -ve bazen de maruz kalarak- bu yasalara karşı düzenli olarak sivil itaatsizlik yapmaya giriştiler. Bu insanların, çok daha imtiyazlı olan fakat çok daha azını yapan Batılı aydınlara ilham kaynağı olması gerekir. Başkalarıyla birlikte bu aydınların çabaları, geçen yıllarda Türkiye'de yurttaşlık ve insan haklarında önemli iyileşmelere yol açtı. Maalesef, şu anda bir geriye gidiş döneminden geçiliyor. Halihazırdaki yargılamalar da bunun çok sayıdaki örneğinden birisini oluşturuyor. Kendi başına kabul edilemez olmasının yanı sıra, bu durum Türkiye toplumu açısından son derece zararlıdır. Aynı şey, yüzyıllarca süren halk mücadelelerinin ciddi bir özgürlük mirası bıraktığı ABD ve diğer ülkelerde yurttaşlık hakları ve insan haklarına yapılan son saldırılar için de geçerlidir.
Şu anda Türkiye'de yargılanan sanıkları desteklemek, Türkiye halkını ve bu halkın insana yaraşır bir geleceğe sahip olma hakkını desteklemektir. Bu desteğin, her yerde ve özellikle kendi ülkemizde yurttaşlık hakları ve insan haklarını savunmaya dönük uluslararası bir mücadelenin parçası olması gerekir.



Not; Berat Günçıkan'ın EDİTÖR'DEN yazısı...

Üzerimize üzerimize geldiler hep, sonunda muhabirle iktidarlar arasındaki bütün barikatları kaldırdılar. Artık muhabirin adı haberde belirtildiği sürece gazete sahiplerinin bir sorumluluğu yok, haber ya da yazıişleri müdürlerinin de. 5187 sayılı son Basın Yasası'na göre, bundan böyle yaptığı haberden sadece muhabir sorumlu... Bir yolsuzluğu, adam kayırmayı, kadrolaşmayı, insan haklarına aykırı bir uygulamayı, bir haksızlığı, üstelik "gerçek"i yazdığı takdirde muhabir kendini sanık sandalyesinde bulacak... Hapis ya da para cezasına çarptırılan o olacak... Tıpkı Alper Turgut gibi...

Turgut imzalı "İşkenceciye Beraat" başlıklı haber, 18 Ekim 2004'te, Cumhuriyet'in beşinci sayfasında yayımlandı. Haber, İstanbul Terörle Mücadele Şubesi'nden üç polisin bir işkence davasından beraat ettiğini bildiriyordu. Dava, Yargıtay'a yansımış, sonucu bekleniyordu. Basın savcısının isteğiyle, İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde, imtiyaz sahibi İlhan Selçuk, Yazıişleri Müdürü Mehmet Sucu ve Alper Turgut hakkında dava açıldı. Karar geçen hafta açıklandı: Yeni yasa uyarınca Selçuk ve Sucu beraat etti, ancak Alper 20 bin YTL para cezasına çarptırıldı. Turgut ve gazetenin avukatları Yargıtay'a başvurdu. İtiraz noktalarından biri de işkencenin tüm dünyada tepki gören bir suç olduğu ve kamuoyunun dikkatini çektiği, bu nedenle böyle bir haber yapmanın mesleğin gereği sayıldığı. Dosya halen temyizde.
Turgut'la birlikte birkaç gazeteci daha aynı cezayı aldı. Cumhuriyet, kesinleşmesi halinde 20 bin YTL'yi Turgut'un omuzlarına, daha doğrusu maaşına yıkmayacak, ama ya diğerleri? Bütün gazete sahipleri böyle bir uzlaşmaya varsalar bile -ki imkânsıza yakın bir zor- muhabir var olan "bir parça" özgürlüğünü ve seçme şansını da yitirecek! Değil, gerçeğin peşine düşmek, gerçek önüne bile gelse görmeyecek, görmek istemeyecek... Bir haber yazarken kaç liralık ya da yıllık hapis cezasına çarptırılacağının matematiğini yapacak, eli de, zihni de klavyenin üzerine düşecek! Ya kendi iç dünyasını, anılarını, onun da elbette bir "suç" oluşturmayanlarını yazacak, ya da mesleği bırakacak!
İstenen tam da bu... Yaşadığı ülkenin, dünyanın sorunlarını dert edinen, iktidarların değil insanın, toplumun sözcüsü olmayı amaçlayan, her ne olursa olsun gerçeği haber yapmak isteyen gazetecilerden kurtulmak... İşkenceyle ya da öldürerek başarılamayan şimdi cezayı muhabire yükleyerek denenecek...
İyi haftalar...

Cumhuriyet Pazar Dergi / 15-10-2006