16 Ocak 2010 Cumartesi

Sessizliğe Karşı - cezaevleri tarihçesi 3






POSTALLARDAKİ KAN, BİZİM KANIMIZ…



“Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kere daha yaşamak zorunda kalırlar.”

George Santayana


Şimdi sırada Türkiye cezaevleri var… Her daim Latin Amerika'yı yasa boğan süreç, döndü dolaştı, geldi Türkiye'yi buldu. Yine sabaha karşı asfalt yolları çiğnedi, tank paletleri. Kabuğuna çekmek için insanları, etkisi belki de on yıllar boyunca hiç eksilmeyecek bir darbe yapıldı. Tam 26 yıl önce, 12 Eylül 1980 günü ordu yönetime el koydu! Şili, Arjantin ve benzeri askeri darbelerle yarışır bir şekilde, 12 Eylül cuntası da, karabasan gibi çöktü toplumsal muhalefetin üstüne... Cezaevindeki mahkûmlar, sorgu merkezlerine, işkence tezgâhlarından geçenler ise, cezaevlerine taşındı, yüzlerce gün gözaltında kaldı, kan işedi, genç, yaşlı, kadın, erkek tüm insanlar... Ülke mahpushaneye döndü, içerisi doldu, taştı.

Türkiye’deki hapishaneler, özellikle 12 Eylül darbesinin ardından baskı, yasak, işkence, katliam, operasyon, açlık grevi ve ölüm oruçlarıyla anılır oldu. “Böl- parçala-yönet” düsturu ile başlatılan “karıştır-barıştır” metodu ile aşama aşama yükseltilen cezaevlerinin baskı politikaları, Tek Tip Elbise (TTE) dayatmasıyla doruk noktasına ulaştı. İşkence tezgâhlarında ölümler, gözaltında kayıplar (ülke tarihinde 1200 siyasi kayıp vardır) gibi, Derinlemesine Araştırmalar Laboratuarı (DAL) da bu sürecin ürünüydü. “Beslemeyelim asalım”, copla tecavüz iddialarına “Elimizde taş gibi delikanlılar dururken neden cop kullanalım”, işçi sınıfına yönelik patron tepkisi “Şimdiye kadar biz ağladık, onlar güldü. Şimdi sıra onlarda” ve yolsuzluğu özendiren “Benim memurum işini bilir” sözleriyle anlatılan 12 Eylül karanlığı, rüşvetçiler, hayali ihracatçılar, karaborsacılar, kara para ve uyuşturucu tacirlerinin hâkimiyetine yol açtı. Toplumsal muhalefetin susturulmasının ardından önü açılan çeteler ve organize suç örgütleri, “kolay yoldan para kazanmayı”, “rantı” ve “köşe dönmeciliği” Türkiye'nin gündemine oturttu.

Darbe süreciyle birlikte eleştiri ve muhalefet de istemeyen 12 Eylül yöneticileri, basın kuruluşlarını susturma yolunu seçti. 13 büyük gazete için dava açıldı, 400 gazetecinin cezalandırılması istendi, 40 ton yayın yakıldı ve 3 gazeteci öldürüldü. Cuntanın ardından enflasyon yüzde 70’lere işsizlik de yüzde 22’lere tırmandı. Gelir dağılımında ücretlilerin payı yüzde 14’lere, tarım kesiminin payı yüzde 12’lere düşerken sermayenin payı yüzde 74’lere yükseldi. Sendikal örgütlenme, toplusözleşme ve grev hakları, uluslararası normlara ve ILO standartlarına göre büyük ölçüde budandı. Toplusözleşme ve grev hakkı sembolik hale getirilirken birçok işkolu grev kapsamı dışına çıkarıldı.

Cunta karanlığında tam 650 bin kişi gözaltına alındı. Sıkıyönetim Mahkemeleri ve ardılı Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nde (DGM) 98 bin 404 kişi örgüt üyeliği suçlamasıyla yargılandı, 21 bin 764 kişi üyelikten ceza aldı. 1 milyon 863 bin kişi fişlendi. On binlerce kişi işinden oldu, 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkartıldı. 29 bin kişiye yurtdışı yasağı getirildi. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 229 kişi ya işkencede son nefesini verdi, ya da cezaevlerinde katledildi. İdamı istenen 7 bin kişiden 517’si ceza aldı. ‘O Bakışlardaki Gözler’in sahibi 17 yaşındaki Erdal Eren’in (Cunta onu asmak için yaşanı büyüttü) de aralarında bulunduğu 50 kişi darağacına gönderildi.

(12 Eylül öncesinde de siyasi idamlar vardı. 1960’lı yıllarda Başbakan Adnan Menderes, bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın, 1970’lerde ise öğrenci liderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın boyunlarına yağlı urganı doladılar…)

20 Ağustos 1981'de Adana Cezaevi'nin infaz avlusunda gecenin üçünde Mustafa Özenç idam edilir. Hücresinde yazdığı şiirle veda eder hayata;

"O büyük gün geldiğinde
ben kim bilir kaç yıldan beri
ebedi yatağımda toprağın derinliklerinde
sonsuz bir uykuda uyuyor olacağım
fakat alınca ne zamandır beklediğim haberi
uyanıp, sesimi kimse duymadan
o büyük zaferin tarifsiz coşkusuyla
kara toprağın altından, ben de haykıracağım.
Unutup geçmişte kalan acı dünü
kim bilir belki bir kış günü
üzerimi yorgan gibi kaplayan
bembeyaz karın soğuğundan
ya da sonbahar mevsiminde
kemiklerime işleyen yağmurdan duyacağım
ve milyonları saran o doyulmaz sevince
ben de sessizce ortak olacağım.
Mevsim ilkbahar sıcak bir yaz olsa da
gece gündüz fark etmez ben her zaman hazırım
adımın yazıldığı taş bile yıkılsa da
kalmamış ta olsa şu dünyada mezarım
hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma
o müjdeyi ben doğadan alacağım
nasırlı ellerce yaratılan o görkemli bayrama
hiç kimse fark etmeden ben de katılacağım.

Türkiye’nin son idamlığı Hıdır Aslan’dır. Tarih 25 Ekim 1984 idi. “Arkamızdan ağlamayın” diyerek ipe yürüdü…

Mapusta da olsa

Baharın serzenişi yersiz
Kaldır hele başını
Utangaç vatanım

Mutluluğuna
Birkaç fırça vuracağız
Renklerinden evrenselliğin
Ve biraz dik başlı çizeceğiz onu
Onurlu, eğilmez bir baş gibi
Yani kendine benzeteceğiz
Mapusta da olsa

Hıdır Aslan

Diyarbakır ve Mamak cezaevleri, siyasi düşüncelerden arındırma merkezleri haline getirildi. Bağımsız, işbirlikçi, ihbarcı, ajan, oportünist vs. vs. yaratılması hedeflendi. Mamak ve Diyarbakır’da insanlar “Sinek kondu komutanım, kovabilir miyim?” diye sormak zorunda bırakıldı. Amaç netti: Cezalandırmadan ıslaha, ıslahtan beyin yıkama ve dönüştürmeye... 12 Eylül karanlığının en koyusu, özellikle Diyarbakır Cezaevi’ne yansıtıldı. (Diyarbakır Cezaevi’nde tarih 18 Mayıs 1973 idi. 1968 gençlik önderi, TKM (ML) kurucusu İbrahim Kaypakkaya işkencede ser verip sır vermiyordu. Onun yarınlara taşınan sözü şuydu: “Türkiye'nin geleceği çelikten yoğruluyor, belki biz olmayacağız, ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak”)
Korkunun izdüşümüydü bu. Kahredici bir şekilde suspus… Çoklarına göre baskı, şiddet ve işkence sıradanlaşmıştı, olağanlaşmıştı. Yıllar sonra İstanbul Sarıgazi’de bir otobüsün içinde öldürülen cezaevinin iç güvenlik komutanı Binbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın adı, acı, baskı ve şiddetle anılır oldu. Diyarbakır vahşet, vahşet Diyarbakır oldu. Cezaevleri tarihinin kanlı sayfalarında özel yerini alan Diyarbakır’dan, 1981–1984 tarihleri arasında 34 tabut çıktı.

Diyarbakır’da, “Yaşamak direnmektir” deyip, ölümü seçmek zorunda kalan Mazlum Doğan’lar, kendilerini ateşe veren “dörtler” (Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Öner, Mahmut Zengin) koşulların vahametini ortaya koyuyorlardı. Açlık grevlerinde ilk ölüm, 20 Nisan 1981 yılında yine Diyarbakır Askeri Cezaevinde yaşandı. Siyasi tutuklu Ali Erek açlığın koynunda yaşamını yitirdi. İlkti belki Ali Erek, ancak sonuncu olmadı. Koşulların insanileştirilmesi için ölüm orucuna yatan M. Hayri Durmuş 12 Eylül, Akif Yılmaz 15 Eylül, Ali Çiçek 17 Eylül, Kemal Pir ise 7 Aralık 1982 günü hayatlarını kaybettiler. Diyarbakır’daki açlık grevleri bitmedi. İki yıl sonra Cemal Arat ve Orhan Keskin adlı tutuklu ve hükümlüler de peşi sıra öldüler.

Ülkenin dört bir yanına dağılmış, sivil ve askeri tam 644 cezaevinde yaşananlar, tarihin karanlık sayfalarına not olarak düştü. Gencecik insanlar, bir nesil, Mamak, Diyarbakır, Davutpaşa, Metris, Alemdağ, Maraş, Erzincan, İzmit, Bursa, İstanbul Hasdal, Adana, Çanakkale, Sultanahmet, Sağmalcılar (Bayrampaşa), Bartın, Gaziantep, Amasya, Gelibolu Askeri, Kartal Askeri, Burdur, Ağrı, Ceyhan, Muş, Ulucanlar (Ankara Merkez Kapalı), Buca, Erzurum, Mardin, Yozgat, Ümraniye, Tokat-Zile, Aydın cezaevlerinde yaşamlarını yitirdiler, sakat kaldılar. Söylem ise hep aynıydı. Hastalanarak öldü, kalp krizi geçirerek öldü, aşırı hap yuttuğu için öldü... Öldü... Öldü...

Cezaevlerine yönelik ilk ciddi operasyon ise, Hayata Dönüş adı verilen büyük baskından, tam 19 yıl önce yaşandı. Alemdağ Askeri Cezaevi'ne yapılan baskında, yüzlerce gaz ve gözyaşartıcı bomba kullanıldı. Tarih 24 Aralık 1981... O gün 3 siyasi tutuklu yaşamını yitirdi, onlarcası yaralandı. Şerif Yazar ve Hakan Mermeroluk olay yerinde, 40 yaşındaki Bahadır Dumanlı ise kaldırıldığı Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde 3 Ocak 1982 günü hayatlarını kaybettiler.

Devrimci Sol ve TİKB davası tutuklu ve hükümlüleri, Tek Tip Elbise (TTE) dayatmasına, 1984 yılında 75 gün süren ölüm orucu eylemiyle yanıt verdiler. Metris ve Sağmalcılar cezaevlerinde, iki ayrı ekip halinde 25 Devrimci Sol ve beş TİKB davası mahkûmunun yer aldığı eylemle ilgili olarak, iktidardaki ANAP hükümetinin tepkisi, talepleri kamuoyuna yanlış yansıtmak oldu. Tek tip elbisenin kaldırılması isteğinden söz etmeyen iktidar, direnişin “af” ve “idamların durdurulması” arzusuyla başlatıldığını duyuruyordu. Daha sonra sıkça karşılaşılacak olan “İçeride gizli gizli yiyorlar” açıklamasına ise ilk kez bu eylemde başvuruldu.

Ölüm orucundakiler, eylemlerinin 50. gününde, zor kullanılarak, Haydarpaşa Askeri Hastanesi'ne taşındılar. 14 Haziran 1984 günü saat 23.40’da eyleminin 64. gününde Abdullah Meral yaşamını yitirdi. Direnişin 66. günü saat 06.15. Haydar Başbağ hayatını kaybetti. Aynı gün saat 07.35... Fatih Öktülmüş de son nefesini verdi. Sansür duvarı yıkıldı, TRT bültenleri, ilk kez ölüm haberlerini duyurdu. Eylemin 74. günü... Tarih 24 Haziran 1984... Saat 23.55... Hasan Telci’nin hastanede yaşamını yitirmesiyle, eylemde hayatını kaybedenlerin sayısı dörde yükseldi. Direniş, 75. gün olan 25 Haziran 1984’te sona erdi. Tutuklu ve hükümlülerin, “işkence ve baskıların kalkacağı”, “savunma hakkı konusunda hassas ve dikkatli davranılacağı” konusundaki talepleri kabul edildi. Ancak devlet, TTE’den taviz vermedi. Aralarında Aysel Zehir’in de bulunduğu çok sayıda tutuklu ve hükümlüde kalıcı hasarlar oluştu.


TABUTLUKTAN KANLI BASKINLARA…


Siyasi tutuklu ve hükümlüler, 12 Eylül cuntasının açtığı sayısız yarayı daha tam anlamıyla saramadan, “Tabutluk” adı verilen Eskişehir Özel Tip Cezaevi açıldı. Yetmedi. Meşhur 1 Ağustos Genelgesi’yle de tüm cezaevlerinde, Tek Tip Elbise (TTE) uygulaması dayatıldı. Yüksek güvenlikli cezaevlerinin anası denilebilecek bu hapishaneye, 1989 senesinde ardı ardına nakiller başladı. Siyasi tutuklu ve hükümlüler, baskı ve şiddetin yakıcılığını, böylelikle bir kez daha derinden hissetme şansızlığına kavuşmuş oldular. Uygulamaya karşı durup, hücrelere tıkılmayı reddederek, direnişe geçtiler. Ve kan çeşmesinin musluğu tekrar açıldı. Aydın Cezaevi’nden Eskişehir’e sevkedilen açlık grevindeki Hüseyin Hüsnü Eroğlu ve Mehmet Yalçınkaya isimli iki tutuklu yolda katledildi. Yıldırma politikaları karşısında, toplumsal muhalefetin güçlü olduğu dönemlerdi. Etki tepkiyi doğurdu. Direniş büyüdükçe büyüdü. Genelge, verilen mücadelenin ardından fiilen kaldırıldı. Eskişehir Özel Tip Cezaevi ise, DYP-SHP hükümeti döneminde kapatıldı. 1991 yılında hayata geçirilen Terörle Mücadele Yasası (TMY) ile birlikte büyük oranda boşalan cezaevleri, ardından tekrar hınca hınç doldu.
Buca Cezaevi olayları yaşanmadan bir yıl önce hapishaneler tekrar karışmaya yüz tutmuştu. Sene 1994. Diyarbakır Cezaevi’nden Gaziantep Özel Tip Cezaevi’ne yapılan sevkler sırasında, mahkûm Ramazan Özüak ölürken, onlarca tutuklu ve hükümlü yaralandı.


BUCA’DA KANLI BASKIN


Ve yer İzmir’in ünlü Buca Cezaevi. Her şey, dört tutuklu ve hükümlünün firarıyla birlikte başladı ve sonrasında mahkûmlara yönelik üst üste altı ayrı müdahale gerçekleştirildi. Olaylar sırasında, birçok tutuklu ve hükümlü yaralandı, bir kısmı felç tehlikesiyle hastaneye kaldırıldı. Jandarma ve polisin katıldığı asıl operasyon ise, 21 Eylül 1995 günü düzenlendi. DHKP-C davası tutuklu ve hükümlüsü 94 kişinin yattığı 6. ve 7. koğuşlara, operasyon gerçekleştiren güvenlik güçleri, Yusuf Bağ (25), Turan Kılıç (37) ve Uğur Sarıaslan’ın (24) yaşamlarını yitirmesine neden oldu. 15 asker ve 39 mahkûmun yaralandığı baskında, göz yaşartıcı bombalar, gaz bombaları, tazyikli su, demir çubuklar ve sopalar kullanıldı. Buca baskınını protesto eden siyasi tutuklu ve hükümlüler, 22 cezaevinde ‘genel direniş’ adıyla açlık grevine başladı. 50 gün süren eylem sonucunda, rahatsızlık geçiren Kalender Kayapınar Çanakkale Cezaevi’nde, Ümit Doğan Gönül Aydın Cezaevi’nde Mustafa Kaya ise Bursa Cezaevi’nde tedavi olanağının sağlanaması ve açlık grevinin etkisi sonucu yaşamlarını yitirdiler.
Antalya'da 31 Ağustos 1995'te DHKP-C örgütüne üye olduğu iddiasıyla tutuklanarak Antalya ve Buca hapishanelerinde 3 ay kalan Mehmet Kurnaz, gözaltında ve cezaevinde gördüğü işkencelerden dolayı yaşamını yitirdi.


ÜMRANİYE’YE ÇİFTE OPERASYON


Ümraniye Cezaevi’ne (Üsküdar E Tipi Cezaevi) yönelik ilk baskın, 13 Aralık 1995 günü yapıldı. Sol görüşlü mahkûmların kurdukları barikatlara, İslamcı tutuklu ve hükümlüler de destek olmuştu. Saatlerce süren operasyonda, çok sayıda tutuklu ve hükümlü yaralandı. Kış kendini göstermişti. Hava buz gibiydi. Dondurucu soğuk, insanın iliklerine dek işliyordu. Ama her şeye karşın haber takip edilmeliydi. Milliyet Gazetesi’nde çalışıyordum o sıralar. Cezaevindeki olaylar sona erince, arabamızın yönünü yaralıların kaldırıldığı Numune Hastanesi’ne çevirdik. Artık kollu flaşıyla birlikte müzelik sayılan, manuel fotoğraf makinelerin haslarından olan ve bana sayısız röle kirlenmesi, donma, kilitlenme gibi oyunlar oynayan Nikon F3’ümle görevdeydik yine. Vizörün ve objektifin buharını da temizledikten sonra önümden kanlı sedyeler geçerken arka arkaya bastım deklanşöre. Sabaha birkaç saat kalmıştı. Hastanenin basın odasında, uzun zamandır görüşülmeyen meslektaşlarla yapılan kısa süreli bir sohbetin ardından soğuktan korunmak için görev otosuna koştum hemen, telsizin kısa kanalından şoföre, “kalorifer çalışmıyorsa benden çekeceğin var” demeyi unutmadan. “Yahu kaç saattir seni bekliyorum. Açlıktan öleceğimi sandım. Şu hiç bir şeye benzemeyen kumanyaları bir an önce yiyelim.” diye sitem üstüne sitemle karşıladı beni. Tam kumanyalara girişeceğiz. Basın odasının camında Metin Göktepe’yi gördüm. Göz göze geldik. Şoför arkadaşa, “bekle biraz bir misafirimiz var” dedikten sonra gittim Metin’i getirdim.

— Metin, daha az önce basın odasındaydım sen ise yoktun. Yeni mi geldin?

— Evet. Yaralılar, acil servis de mi?

— Yaralıları, ambulanstan çıkartılırlarken güçlükle çekebildik. Jandarma zorluk çıkardı. Acil servisin girişene çoktan etten duvar örmüşlerdir. Sabaha dek yapacak bir şey yok anlayacağın. Şu karnımızı bir doyuralım.

Önce haberle ilgili notları paylaştık, ardından kumanyamızı. Güneş daha doğmamıştı.

Gerçek Dergisi, Evrensel Gazetesi’ne çevriliyordu. Bir akşam vakti, Metin, Milliyet’in Cağaloğlu’ndaki bürosuna, çayımı içmeye gelmişti. İş teklifi yapmıştı ayaküstü. Yeni açılacak gazeteye çağırmıştı beni. Kadrosuz çalışıyordum, kadro sözü bile vermişti.

— Söylesene Evrensel’e niye gelmedin o zaman?

— Belki de, yeni bir gazete olduğu için ‘risk almaya değer mi?’ diye düşündüm.

— Bence yanlış yaptın. Neyse boş ver. Sonuçta bu senin seçimin...

— Hatırladın mı? Dedi sonra bana, müstehzi bir ifade yerleşmişti yüzüne;

“İstanbul Üniversitesi’nin merkez kampusunda, fotoğraf makinelerimizi görmelerine ve polise rağmen, ülkücülerin bizi kovaladığı günü. Bacaklar uzun tabi, can havliyle nasıl da kaçıyordun. Çıkardığın toz bulutu yüzünden, boğulacağımı sandım bir an.”

— Yok be canım ne kaçması... Sadece geri çekiliyordum.

Kocaman bir kahkaha, gece birden ısınmıştı. Nereden bilecektim. Yaklaşık bir ay sonra ufat tefek, dost canlısı Metin’in yaşamının çalınacağını…

İkinci ve ölümcül olan operasyon ise, 4 Ocak 1996 tarihinde gerçekleşti. Operasyon saat 09.00 da başladı, saat 15.30 sıralarında bitti. Tam 6,5 saat süren baskında, birbirlerine kenetlenerek hayatlarını savunmaya çabalayan tutuklu ve hükümlüler, demir çubuklarla, kalaslarla dövülerek tek tek bir birlerinden kopartıldı. Koğuş, malta, hücre her yer kana boyandı. Baskında, DHKP-C davası tutuklu ve hükümlülerinden, Abdülmecit Seçkin, Rıza Boybaş, Orhan Özen ve Gültekin Beyhan hayatlarını kaybetti, 40 kişi yaralandı. Aynı gün birçok cezaevinde isyan çıktı, barikatlar kuruldu, infaz koruma memur ve baş memurları rehin alındı. Olaylardan beş gün sonra, 9 Ocak 1996 tarihinde tutuklu ve hükümlülerin talepleri kabul edildi ve rehineler serbest bırakıldı. Günümüzde pazarlık yapmaz denilen devlet, masaya oturmuştu.

Bir tek içerisi değil, dışarısı da kaynıyordu. 1996 yılı belli uzun geçecekti. Cezaevinde öldürülen Boybaş ve Özen için Alibeyköy Mezarlığı’nda yapılmak istenen cenaze törenine katılmak isteyen bin kişi gözaltına alındı. Cenazeler, polisler tarafından gömülürken 1 Mayıs Emekçi Bayramı’nda sinema salonlarını, karakola çeviren zihniyet, gözaltına aldığı bin kişiyi de, Eyüp Kapalı Spor Salonu’na dolduruldu. Cenaze törenini izlemekle görevli meslektaşım Metin Göktepe, devletin verdiği sarı basın kartına sahip olmadığı için keyfi bir şekilde gözaltına alındı. İnsanların yaşama özgürlüğünü korumakla yükümlü olanlar, işkencede katlettiler Metin’i...


DİYARBAKIR KANA BULANDI


Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Diyarbakır’a ziyarete geldiği gündü 24 Eylül 1996. O gün bu şehirde yaşananlar asla hafızalardan silinmeyecekti. İddialar korkunçtu. Önce Diyarbakır Devlet Hastanesi alarma geçirilmişti ardından güvenlik kuvvetleri, Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde kalan tutuklu ve hükümlüleri, cop, kalas, beysbol sopası, demir ve çivili sopa kullanarak, vahşi bir şekilde dövmüştü. Saldırı sonucu, Mehmet Aslan, Ahmet Çelik, Kadri Demir, Edip Derikçe, Rıdvan Bulut, Mehmet Nimet Çakmak, Mehmet Kadri Gümüş, Erhan Hakan Perişan, Cemal Çam ve Hakkı Tekin ölmüş, 23 kişi de ağır yaralanmıştı. Haber önce “itirafçılarla teröristler çatıştı” diye verildi. Ama bunun aslı astarı yoktu. Külliyen asılsızdı. Yüzlerce kilometre uzaklıktaki Bayrampaşa Hapishanesi’nde ise tepki büyüktü. Gülbahar Köker, Vedat Aydemir, Hamdullah Şengüller adlı tutuklu ve hükümlüler ise olayı protesto etmek için kendilerini yaktılar.

Savunmasız durumdaki tutuklu ve hükümlülerin, işkence sonucu öldürüldüğü ise, otopsi raporlarıyla kanıtlandı. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na ulaşan raporlarda, ölümlerin ağırlıklı olarak “beyin harabiyetinden kaynaklandığı, tutukluların çeşitli aralıklarla dövüldüğü, bunun hastaneye götürülürken bile sürdüğü, hatta ölülerin dahi dövüldüğü” ortaya çıktı. Yetkililerin, “Kadın mahkûmlarla birlikte olmak isteyen erkek tutuklu ve hükümlüler isyan çıkardı” şeklindeki açıklaması ise hayret vericiydi. Çünkü Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde kadın koğuşu yoktu. Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davada, 35’i asker, 29’u polis ve 8’i gardiyan olmak üzere toplam 72 kişi, “Görevi kötüye kullanmak” ve “Kasten adam öldürmek” ile suçlandılar. Altı kez mahkeme başkanı, 30 kez yargıç ve savcısı değişen dava, sanık askerlerin terhis edilmesi ve asker ve infaz koruma memurlarının başka yerlere atanması nedeniyle yıllar yılı sonuçlandırılamadı. Ve en nihayetinde 10 yıl sonra karar verilebildi. Mahkeme heyeti, tutuksuz yargılanan sanıklardan 62’sini 5 yıl hapis cezasıyla cezalandırdı. Ancak sanıkların cezası, 2001 yılında kabul edilen 4166 sayılı yasa (Nam-ı diğer Rahşan Affı) göz önüne alınarak ertelendi. Sanıklar ile operasyon tanıklarının ifadelerinin alınmaması nedeniyle dava, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşındı. Diyarbakır Barosu Başkanı ve müdafi avukatı Sezgin Tanrıkulu, davadan çıkan kararları “korkunç” olarak nitelendirdi. Tanrıkulu, “Karar adalete uygun değildir. Kastı aşmak suretiyle adam öldürmekten açılan davanın sonucu mağdurları ve toplumu tatmin etmemiştir. Sanıklar bir gün bile cezaevi ve gözaltında kalmamıştır. Bu dava cezasız kaldı.”

Yaralılardan Mehmet Pehlivan, fazladan bir yıl içeride kaldı. O içerideyken kızı Zilan, yetersiz beslenme nedeniyle öldü. Çıkınca bütün kapılar üstüne kapandı Mehmet Pehlivan’ın, aylarca iş bulamadı. Ve bugün semt pazarlarında nazarlık satarak geçimini sağlıyor. Mehmet Pehlivan, o kanlı günü şöyle anlatıyordu:

“Görüş sırasında, asker ve polisler, ‘Allah Allah’ sesleriyle saldırıya geçti. İlk darbeyi polis copuyla elimden aldım. Sonra kalaslarla kafama kafama vurdular. Yediğim darbeler nedeniyle bayıldım. Gözlerimi açtığımda, görüş kabininde kanlar içindeydim. Her taraf kan gölüydü ve arkadaşlarımın cesetleri yerdeydi. Yaralı arkadaşlarımıza cezaevi müdürü ve yüzbaşı çivili kalaslarla vuruyorlardı. Ben de bundan nasibimi aldım. Arkadaşlarımızdan kimin ölü, kimin sağ olduğunu bilmeden Gaziantep Cezaevi’ne gönderildik. Saldırıda başım, ayağım ve iki kaburgam kırıldı.”

Operasyonda hayatını kaybeden Rıdvan Bulut’un annesi Sıdıka Bulut, acıyı katmer katmer yaşayanlardandı:

“Daha oğlumun ölümünün kırkı geçmeden bizi Diyarbakır’dan bir gece zorla sürgün ettiler. İstanbul’a göç etmek zorunda kaldık. Daha oğul acısı bitmemişti ki, bir de İstanbul'da sürgün acısı yaşamaya başladık. Eşim o kadar acı çekti ki, yaşadığı acılardan kanser oldu. Sürgün olmanın ve yaşadığımız onca acıdan dolayı hayatını kaybetti.”


Devam Edecek...

Sessizliğe Karşı - cezaevleri tarihçesi 2





EBU GARİP HALA KANAYAN BİR YARADIR…


“Bir tutsağın boynuna geçirdiğiniz zincirin öteki ucu, kendi boynunuza takılıverir.”

Emerson


Engizisyon işkencesi, Papalığın izniyle başladı. İşkence aygıtı, yüzlerce yıl süreyle, kasıp, kavurdu, ne çok can aldı. Günü geldi, emri verenleri dahi korku saldı. Canavar haddini aşmıştı. “Dur” demenin zamanı ise çoktan gelmişti. Ve bu nedenle tam 200 sene önce, işkencenin yasaklanması için tüm Avrupa ayağa kalkar. Herkes el ele verir, bu illetten kurtulma mücadelesine soyunulur. Yoksa insanlık suçu, ağır ağır ortadan kaybolmakta mıdır? Hatta Victor Hugo, 1874 yılında, büyük bir iyimserlikle, “işkence yeryüzünden kalktı” diye konuşur. Nereden bilsin adam, bazılarının, sadece Ortaçağ karanlığıyla beslenip, güçlenebildiğini ve bu sayede tekerini döndürüp, çarkını çevirebildiğini...

Ve Ebu Garip Cezaevi... İşkenceli ölümlerin adını, soysuz bir şekilde, eğlence koyan işgalci zihniyetin, kahpe ve fütursuz eseri… Ebu Garip Cezaevi’nde bir tek işgal askerleri işkence yapmadı, mazlumların rehberinde adı uğursuza çıkan gizli şebeke CIA’nin ajanları ile görevleri insan sağlığını korumak olan doktorlar da onlara katıldı. “Hayalet tutukluları”, Kızılhaç’tan bile saklayan cezaevinin eski komutanı, İsraillilerin de sorgulamada bulunduğunu iddia ediyordu. Onlar, gururu incinen, onuru zedelenen bir halktan özür dileyeceklerine, üç, beş “emir kulu” askere ceza verip, hadiseyi de “münferit” hale getirip, sıyrılmaya çalışacaklardı. Ve sonuçta, Amerikan ordusu, hem işkence emrini verir, hem de trajikomik bir şekilde, kendi askerlerinin yaptığı işkencelerle ilgili bir rapor hazırlar...

Ebu Garip cezaevinde 11 yaşında tutsaklar bulunur. Çocuklar esir edilir. Ancak unutulmamalı. Hiçbir sır, sonsuza dek saklı kalmaz. İçerde bir ulus, aşağılanmakta, insanlığın kanını donduran soysuzlar, yaralara tuz basmaktadır. Iraklı kadın esir “Nur”, dışarıya şu mektubu ulaştırmayı başarır;

“Ben Nur... Size Ebu Garip Hapishanesi'nden yazıyorum. Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Yazarken kalem duruyor, ifade etmekte zorlanıyorum. Yemek yerken size açlığın ne olduğunu anlatabilir miyim? Siz uyurken uykusuzluğun ne demek olduğunu... Ya da siz giyinikken çıplaklığı anlatabilir miyim? Ne zaman üzerinde benim insanlarımın bulunduğu inşaat malzemeleri taşıyan kamyonlarınızın geçtiğini görsem, ‘benim insanlarım ve kardeşlerim kız kardeşlerini dolarla sattı’ diyorum. Ne zaman onurlu insanları düşünsem durumum için ağlıyorum. Burada neler yaşadığımızı size anlatabilir miyim? Sadece onurumuzu, yeminimizi korumak için işkenceye ve şiddete maruz kalıyoruz. Dini liderlerimiz nerede? Bu mesaj, Allah’ın adaletine inanan dini liderlerin eline geçerse, kürsülerinden bunu herkese okusunlar. İçki içip bize hayvanlar gibi tecavüz ederlerken büyük ıstırap çekiyoruz. Her gün yeniden ölüyoruz. Tecavüze uğruyor, işkence görüyoruz. Giysilerimiz paramparça, karnımız aç. Bizi kurtarmaya kim gelecek? Size veda etmeden önce Allah'tan korkmanızı tavsiye ediyorum. Karnımızda, orospu çocuklarının, piçlerini taşıyoruz. Onurlu insanlar... Eğer silahınız varsa bizi, hapishanedekilerle birlikte öldürün. Lütfen bunu yapın. Lütfen...”

Ebu Garip Zindanı’nda yaşanan dram artık çığlık olmuş, dışarı sesini duyurmuştur. Direnişçi Fatima da yazar mektubunu;

“Ey Allah yolunda cihat eden kardeşlerim... Size neler anlatsam! Karınlarımızın domuzların ve maymunların piçleri ile dolu olduğunu mu? Yoksa onların vücutlarımızı kirlettiğini, yüzlerimize tükürdüklerini ve göğüslerimizdeki Kuran’ı paramparça ettiklerini mi anlatayım! Allahu Ekber... İçinde bulunduğumuz durumu düşünebiliyor musunuz? Hakikaten bize hâlâ neler yapıldığını bilmiyor musunuz? Biz kız kardeşlerinizin ve yarın yüce Allah’ın huzurunda hesaba çekileceksiniz. Bu zindanda hiçbir gece geçmiyor ki, bu domuz ve maymunlar sürüsünün azgın şehvetleri vücudumuzu yıpratmasın. Bekâretimizi bozdular... Allah’tan korkun ve bizi bu canilerlerle birlikte öldürün... Onlarla birlikte duvarları üzerimize yıkın... Allah’ın arşı altında bizden faydalanmalarına ve tecavüz etmelerine imkân tanımayın. Bize yapılanlardan dolayı Allah’tan korkun... Bırakın dışarıda onların tankları ve uçakları ile uğraşmayı... Ebu Garip zindanlarında zulme maruz kalan bizlere yönelin. Ben din kardeşiniz (Fatima), bir günde 9 kez bana tecavüz ettiler, bu zilleti tahayyül edebiliyor musunuz? Düşünün gözlerinizin önünde kız kardeşinize tecavüz ediliyor! Niçin benim de sizin kız kardeşiniz olduğunuzu tasavvur etmiyorsunuz? Benimle birlikte bu kara zindanda evlenmemiş 13 kız kardeşiniz daha bulunuyor. Hepimize bu kahpe duvarlar arasında tecavüz ediliyor... Hâlâ çığlıklarımızı işitmiyor musunuz? Namaz kılmamız engellendi, elbiselerimiz çıkarıldı. Giyinmemize müsaade edilmiyor. Buradaki kız kardeşlerinizden biri, size bu mektubu yazdığım günün bir kaç gün öncesinde intihar etti. Bu kız kardeşiniz vahşi bir şekilde tecavüze uğradıktan sonra dövüldü. Alçaklar, bacınızın göğsüne ve baldırlarına vurdular. Daha sonra inanılması güç bir işkenceden geçirdiler. Buna tahammül edemeyen bacınız, başını zindanın duvarlarına vura vura öldü. İslâm’da intiharın haram olmasına rağmen kardeşimiz intihara başvurdu. Ben onu mazur görüyorum. Allah’tan onun için mağfiret diliyorum. Çünkü O, bağışlayandır ve çok merhametlidir. Kardeşlerim Allah rızası için nidamıza karşılık verin ve bizi onlarla birlikte öldürün! Umulur ki huzura ereriz...”

Aylar geçer, koşullara dayanamayan esirler, Ebu Garip Cezaevi’nde isyan çıkarır. Düşman, ayaklanmayı ağır silahlarla bastırır. İki tutsak ölür, onlarcası yaralanır. 40 kadar Iraklı direnişçi çağrıyı almıştır. 3 Nisan 2005 günü roketatarlar ile saldırı düzenlediler Ebu Garip Cezaevi’ne, bomba yüklü iki aracıda havaya uçurdular. Yaklaşık bir saat süren çatışmada, 12 tutuklu ve 44 ABD askeri yaralandı.

Ve Fatima çıkar bir gün içeriden. Bir daha “çuval geçirilmesin” diye kimsenin başına, hemen silaha sarılır. Gerekirse ölecek, öldürecektir. İşgal güçlerine yönelik bir saldırıya, O da katılır. Yanında dört direnişçi, yaşamları sonlanır. Ama O, mutludur. Beklediği huzura artık kavuşmuştur. Çünkü “şehit” düşmüştür.

Ülkedeki işbirlikçiler de işgalci efendilerini aratmaz. Iraklı yetkililerin bilgisi dâhilinde, rahat rahat işkence yapabilmek için “gizli gözaltı merkezleri ağı” kurulur. Yakma, boğma, diz kapaklarını matkapla delme, döverek felç etme, kol ve bacak kırma, kısa sürede sıradan uygulamalar haline getirilir. Bir Iraklı diğer Iraklıyı aslan kafeslerine atar…

Ümmü Kasr yakınlarında ise en büyük toplama kampı açılır. Camp Bucca adındaki bu insanlıkdışı merkezde, 6049 savaş esiri tutulur. 2005 yılının ilk ayında tutsaklar, isyan çıkarırlar. İşgal ordusu, ayaklanmayı kanla bastırır, dört Iraklı canından olur.



LATİN AMERİKA TARİHİ, CUNTALAR TARİHİDİR…



“Haklıların mahkûm edildiği bir ülkede, bütün doğruların yeri cezaevidir.”

Thoreau


Bizim topraklar, darbenin kanlı çizmeleriyle çiğnenmeden, gereksiz her şeyi baş tacı eden apolitik bir kuşak yaratan meşhur 12 Eylül cuntası gelmeden, tam 7 yıl önce Şili benzer bir karabasanı iliklerine dek yaşadı. “Unitad Popular” iktidarına ve onun meşru başkanı Salvador Allende’ye karşı ABD destekli generallerin, top, tank ve uçaklarla Santiago’da giriştiği faşist darbenin tarihi, 11 Eylül 1973’tü. Acısı bugün bile taze olan dehşet depremi, sarstı bütün Şili’yi, şiddeti bir ulusu şoka soktu. Darbenin 14. gününde, sadece Santiago kent morguna 2796 ceset getirildi. Genç bedenler canlı canlı uçaklar ve helikopterlerle denize atılırken, muhaliflerin ölüleri günlerce nehirlerde yüzdü.

İstanbul’da bir yaz günü konser veren Inti-Illimani’nin sadece sendikacı olduğu için işkence gördükten sonra helikopterle denize atılan bir kadın öğretmeni anlattığı “O Denizden Geldi” şarkısının iç yakan tınısından etkilenmemek mümkün değildi. Binlerce kişi artık tek yürekti. Çaktılar çakmaklarını, geceyi ışık denizine çevirip, aydınlattılar. Bir halkın acısını paylaştılar.

Cunta, Atacama Çölü'nde toplama kampları açtı, 30 bin kişi siyasi nedenlerle tutukladı, 15 bin muhalif öldürüldü. Nazi Almanyası’nda olduğu gibi yakılıp, yıkıldı kitaplar. İnsanlık dramı bitmiyordu. Santiago Ulusal Stadyumu'na doldurulan beş bin kişi korku içinde, esareti ve işkenceyi bir arada yaşarken, 23 yıl sonra bin kişinin tıkıldığı İstanbul Eyüp Kapalı Spor Salonu'nu da bir başka işkencehaneye çevriliyordu. Şili’de müzisyen Victor Jara Türkiye’de ise gazeteci Metin Göktepe son nefeslerini veriyorlardı. İşkence altında...

Victor Jara’nın Şili Stadyumu’nda ölüme giderken bile şiir ve şarkıdan vazgeçmiyordu:

Beş bin kişiyiz
Şehrin bu küçü bölümünde.
Beş bin kişiyiz
Ne kadar olacağız bilemem
Şehirde ve bütün ülkede.
Yalnız burada
On bin el tohum eken
Ve fabrikaları işleten.

İnsanlığın ne kadarı
Açlıkla, soğukla, korkuyla, acıyla,
Baskıyla, terör ve delilikle karşı karşıya.
Yittiler aramızdan altısı
Uzaydaki yıldızlarca.

Biri öldü, ikincisine vurdular vurdular
İnanmazdım asla bir insana böyle vurulacağına.
Diğer dördü sona erdirmek istedi bu dehşeti,
Biri boşluğa attı kendini,
Diğeri vuruyordu, başını duvara,
Ama hepsinin bakışlarında ölümün işareti.

Nasıl dehşet saçıyor faşizmin yüzü!
Taktıkları yok hiçbir şeyi
Demir parmaklıklar arasında yürütüyorlar planlarını.
Kan madalyadır onlara,
Katliam kahramanlık gösterisi.
İstediğin dünya bu mu tanrım?
Bunun için mi harcadın

Yaratıcılığının ve emeğinin yedi gününü.
Tükeniyor ömürler dört duvar arasında,
İlerlemeyen bir sayı gibi,
Yalvararak ölümün bir an önce gelmesi için
Birden sızlıyor vicdanım,
Görüyorum yürek vuruşlarıyla değil,
Makineların temposuyla atan akını
Ve askerlerin ebelerinin sahte tatlılığıyla
Dolu yüzlerini.
Ya Meksika, ya Küba, ya dünya?
Nasıl ağlıyorlar bu alçaklığa!
On bin el kadarız
Artık üretemeyen.
Ne kadır bütün ülkede?
Daha kuvvetli vuruyor başkan yoldaşımızın kanı
Bombalar ve mitralyözlerden.
Böyle vuracak bizim yumruğumuz yeniden.

Kara bir şarkı oldu dilimden dökülenler
Yansıtayım dediğimde bu dehşeti!
Dehşetti yaşadığım,
Ölümüm dehşet.
Ezgileri oldular bu şarkının
Şimdi sonsuzluğa karışan
Sessizlik ve çığlıklarda
Nice, nice onlar.
Hiç görmemiştim bu gördüğümü,
Hissetmemiştim böylesine yürekten
Tomurcuğun doğacağı anı...

Geçtiğimiz günlerde 91 yaşında ölen Cunta lideri pişkin Pinochet söylev veriyordu, dalga geçer gibi;

“Demokrasi kendi varlığını yok etmenin tohumlarını bünyesinde taşır. ‘Demokrasi arada bir kan banyosu yapmalıdır ki, demokrasi olmaya devam etsin’ diye bir söz vardır. Neyse ki bizde böyle olmadı. Yalnızca birkaç damla kan aktı!’... Ne kadar bildik ne kadar tanıdık sözler. Aşina hem de nasıl.

Bir diğer Güney Amerika ülkesi olan Arjantin ise faşist cuntayla, 24 Mart 1976 günü tanıştı. General Jorge Videla yönetimindeki ordu, dönemin başbakanı İsabel Peron’u devirerek iktidarı aldı. Cuntacılar, ellerini kana bulamak konusunda aşırı hevesliydi. Onlar cellâttı. Hazırlandılar, günü karartmak ve vampir gibi genç bedenlerin kanını içmek için. Bilânço korkunçtu. Tamı tamına 30 bin kişi katledildi, yaşamları çalındı. İçeriden kurtulmayı başarabilenler ve arada bir ortaya çıkan gizli belge niteliğindeki listeler sayesinde, darbecilerin o yıllarda ülkede, çoğu gizli 650 tutuklama merkezi açtığı öğrenildi. İşkenceciler insanlıktan çıkmıştı. Gözaltına aldıkları hamile kadınları öldürüp, bebeklerini evlatlık olarak dağıtıyorlardı. Yakınları, evlatlık olarak verilen bu 500 çocuktan 80’ini yıllar sonra bulabildi.

Halklar cephesinde, durum pek de iç açıcı değildi. Yıllar, yıllar geçti. Türkiye ve Şili’nin mağduriyeti, bir türlü bitmedi. Darbecilerini yargılayamadılar, onların getirip sistemleştirdiklerinden kurtulamadılar. Sadece Arjantin ve Yunanistan, kısmen de olsa cuntalarıyla hesaplaşabildi. Darbelerin şiddetinden payına düşeni alanlar arasında ölenler, sakat kalanlar, psikolojileri bozulanlar çoktu, kimilerinin ise bir mezarı dahi yoktu. Analar, sevdiklerini yüreklerine gömdüler. Kayıplar... Kayıplar... Kayıplar... Yürek ezen bu kelimenin bir başka adı uygarlığın utancıydı. Şilili analar ve babalar aradılar günlerce, kayıp kızlarını ve oğullarını... Acı, sınır, tarih ve mesafe tanımıyordu. Kayıp gerçeği, duyarlı her kişiye bir tokat gibi çarparken Şili’den sonra bizde Cumartesi Anneleri, Arjantin'de ise Plaza Del Mayo Anneleri sevdiklerini yitirdiler. Kaybedenlerden hesap sordular, sabırla andılar ve aradılar evlatlarını...

‘Dünya Kayıplar Günü’ nedeniyle 5 yıl önce Türkiye’ye gelmişti, Arjantinli analar. Kayıp yakınları, evlatlarını simgeleyen fidanları birlikte dikmişlerdi. “Irk, din, dil fark etmez. Her annenin arkasında bir hayat hikâyesi var” diye söze giriyor, Arjantinli Taty Almeida. O, kayıp evlatları için “Beyaz örtülerimiz kefenimiz olsun” diyerek mücadeleye atılan “Las Madres de Plaza de Mayo”, bizdeki adıyla “Perşembe Anneleri” hareketinin faal bir üyesi. Karanlık güçler, tıp fakültesinde öğrencilik yapan 20 yaşındaki Alejandro N. Almeida’yı 17 Haziran 1975 günü kaybettiler ve Taty Almeida, o tarihten bu yana yani tam 30 yıldır oğlunun izini sürüyor.

Artık 75 yaşına basan Taty Almeida, Irak Dünya Mahkemesi’ne katılmak için İstanbul’a gelmişti. Üzerine Alejandro’nun kaybolduğu tarihi yazdığı beyaz başörtüsünü başına bağlamış, Türkçe “Hesap Ver Bush” ile oğlunun resminin olduğu rozetleri yakasına iliştirmiş ve geçip oturmuştu, Vicdan Jürisi’ndeki koltuğuna... Taty Almeida, kendi öyküsünü anlattı bana; “Bundan 28 yıl önce, ‘çocukları aramak ve hesap sormak’ isteyen 14 annenin, başkent Buenos Aires’teki hükümet binasının karşısındaki alanda toplanmasıyla başladı her şey. Çaresizlik içinde bütün acılarını, barışçıl bir direnişe çevirdiler. Sıkıyönetim nedeniyle 3 kişinin bir arada bulunması yasak olduğu için polisler, annelere ikişer ikişer dolaşın demişler. İlk tur o gün başladı. Biri kız üç çocuğuyla, siyasetten uzak yaşayan bir kadındım. Ortanca oğlum Alejandro, yaşadığı dünyayı değiştirmek isteğiyle politikaya atıldığı için gözaltına alındı ve kaybedildi. Büyük oğlum ise darbenin ardından birçokları gibi Arjantin’den kaçtı. Ben de vakit kaybetmeden gittim ve beyaz başörtülü anaların arasına karıştım. Eylemlerle geçti ömrümüz. Orta yaşlardaydık, artık yaşlandık. Annelerin kimi öldü, kimisi hasta ama mücadelemiz sürüyor. Herkes bulunduğu yerden, gerçeği ve adaleti istiyor. Biz yasal bir adalet istiyoruz. Öç alma durumu yok. Böyle olursa onlara benzeriz. Asıl sevindirici olan Arjantin’de darbeciler, toplumsal adalet duygusuyla karşı karşıya kaldılar. Görüldükleri yerde yuhalanıyorlar. İnsan arasına çıkamıyorlar. Onları rahat bırakmıyoruz. Artık kayıpların çocukları ve kardeşleri de bizimle beraber.”


“Oğulları Ölen Analara Türkü”


Onlar ölmediler yok,
Ateş fitiller gibi:
Dimdik ayakta,
Barut ortasındalar!
Karıştı, bakır tenli
Çayır çimene,
Karıştı,
O canım hayalleri:
Zırhlı bir rüzgar
Perdesi gibi;
Bir set gibi:
Kızgın çehreli,
Göğüs gibi:
Göğün görünmez göğsü gibi!
Analar, onlar ayakta
Buğday içindeler, onlar,
Yücelerden yüce dururlar:
Dünyayı doruktan seyreden,
Bir öğle güneşi gibi.
Bir çan darbeleri gibi,
Onlar.
Ölmüş gövdeler arasında,
Zaferi çekiçleyen bir ses gibi
Onlar,
Kara bir ses gibi.
Ey can evinden vurulmuş,
Toz duman olmuş bacılar!
İnanın oğullarınıza.
Kök oldu onlar,
Sade kök:
Kan suratlı,
Taşlar altında.
Karışmadı toprağa,
Dağılmış kemikçikleri.
Ağızları ısırır hala,
Kuru barutu;
Ve demir bir okyanus gibi,
Titreşirler hala.
Ben ölmedim der,
Yumrukları;
Yukarı kalkık yumrukları,
Daha.
Bunca yere düşmüşlerden,
Yenilmez bir hayat doğar:
Bir tek beden olur,
Analar, bayraklar, çocuklar,
Hayat gibi canlı tek bir beden;
Bir yüz bekler karanlıkları,
Ölü gözleriyle,
Kılıcı dopdolu,
Dünya ümitlerinden.
Dursun,
Dursun yas esvaplarınız.
Yığın derleyin
Gözyaşlarınızı;
Bir metal oluncaya kadar:
Bununla vuracağız,
Gündüz gece;
Bununla çiğneyeceğiz,
Gündüz gece;
Bununla tüküreceğiz
Gündüz gece
Kin kapılarını,
Kırıncaya kadar.
Oğullarınızı bilirdim,
Unutmadım acılarınızı.
Ölümleriyle nasıl kıvandıysam,
Hayatlarıyla da öyleyimdir.
Onların gülüşleridir:
Karanlık atölyeleri ışıtan.
Her gün metroda, yanı başımda:
Onların ayak sesleridir,
Çın çın.
Akdeniz portakallarında,
Güney ağları içinde;
Yapılarda,
Basımevi mürekkeplerinde;
Kalplerini tutuşur gördüm onların,
Güçle, yangınla.
Ben de sizler gibiyim, analar.
Benim kalbim de yas dolu, ölüm dolu.
Gülüşlerinizi öldüren kanla,
Serpilip gelişmiş;
Bir orman gibidir kalbim.
Günlerin kahredici yalnızlığı,
Uyanışın sisli öfkeleri
Girmiştir içine.
Susamış sırtlanları,
Bitip tükenmez ürmeleriyle
Afrika'dan gürleyen hayvan sesini;
Öfkeyi, iniltileri, hoş görmeleri,
Bırakın, bir yana bırakın.
Ölümün ve tasanın
Çemberinden geçmiş analar,
Doğan ulu günün ortasına bakın:
Bu topraktan güler ölüleriniz.
Kalkık yumrukları titrer,
Buğdayın üstünde,
Bilesiniz.

Şili cuntasının kıyıcılığına, şair Pablo Neruda'nın yüreği dayanamadı. Asıl adı Ricardo Neftali Reyes Basoalto olan yaşamış en büyük şairlerden Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904 günü Şili'de doğdu. Demiryolcunun bir babanın oğlu Pablo, henüz 19 yaşında ilk şiir kitabını yayınladı. Neruda, şairliğinin yanı sıra konsolosluk, başkonsolosluk ve büyükelçilik gibi görevlerde bulundu. İspanya’da yaşanan iç savaşta, Cumhuriyetçiler’in yanında yer aldı, iki bin kişinin, Franko’nun zulmünden kaçmasına yardımcı oldu. 1945'te senatör seçildiği Şili’den, 1948'de at sırtında And Dağları'nı aşarak kaçmak zorunda kaldı.
1950'de Dünya Barış Ödülü'nü, 1971 yılında ise Nobel'i kazanan ozanın şiirleri hemen hemen her dile çevrildi. Nobel ödül töreninde, çıktı özlemini dile getirdi;
“Yalnızca ateşli bir sabırla tüm insanlara ışık, adalet ve onur saçacak mükemmel şehri kazanacağız. Böylece şiir boşuna yazılmış olmayacak.”

Darbeden bir kaç ay önce müthiş bir önseziyle “Ülkemin kan ağladığını görmeye dayanamam. Bu bana ölüm demek olur” demişti. Direnişin ve aşkın şairi, faşist diktatörün, ilk hedeflerinden biriydi. Pinochet’in emriyle askerleri, evinde, hasta yatağında gözaltına aldılar, Neruda’yı. Ona ait ne varsa dağıtıp, tüm eserlerini yağmaladılar. Ağızdan çıkmıştı bir kez söz. Ve Neruda, cunta güçlerince sergilenen kanlı sahnelere kapadı gözlerini, 12 gün sonra çekip, gitti. Tüm insanlığa miras şiirlerini arkada bırakarak...

İşte bu Neruda, “Oğulları Ölen Analara Türkü” eseriyle, “Terör örgütleri ile onların üyelerinin propagandasını yapmak” iddiasıyla Türkiye’de yargılandı. İki yıl önce, eski adıyla Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde. Aslında Pablo Neruda’nın İspanya İçsavaşı sürerken 1936 yılında kaleme aldığı “Oğulları Ölen Analara Türkü” adlı yapıtı, onun ilk büyük siyasal şiiriydi. Ozan, çocukları faşist Franko ordusunun kurşunlarıyla can veren anaların dramını anlattığı eserini, Lorca Grana’da yakınlarındaki Visnar’da yaralandıktan sonra yazdı ve Madrid konsolosluğu görevine bu şiiri nedeniyle son verildi. Türkçe'ye bir başka büyük şair olan Enver Gökçe tarafından kazandırılan bu şiire, aradan geçen onlarca yılda, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozma amacı” taşıdığı gerekçesiyle bir toplatma kararı verilmemişti. Ta ki, Tavır Dergisi’nde yayımlanana dek… Dava açıldı. Dava sona erdi. Mahkeme heyeti, şiirde suç unsuru bulunmadığına karar verdi.


Devam Edecek...

Sessizliğe Karşı - cezaevleri tarihçesi 1





“MAHPUSLUK ZOR ZANAAT”



İçerdekiler, prangabent, kalebent, esir, tutsak, tutuklu, hükümlü, mahpus, mahkûm ve “suçlu, suçlu, suçlu” gibi adlara sahip oldular, tarih boyunca. Ve doluştular, suyu boşaltılmış sarnıçlardan, eski maden ocaklarına, kürek cezalarını çektikleri gemilerden, “terbiye evleri”ne, zindan görevini de üstlenen manastır, şato ve kalelerdeki hücrelerden, modern çağın sivil, askeri cezaevlerine…

Tarih değişir cezaevleri gerçeği değişmez. Örneğin ülkemizde, ne çok ön adı vardır, mahpushanelerin. Açık, yarı açık, kapalı, özel, yüksek güvenlikli, A, B, C, D, E, F, H, K, L, M tipi, hatta tipsiz hapishaneler (herhangi bir tip proje üzerine inşa edilmeyen il ve ilçe cezaevleri), kadın ve çocuk tutukevleri, ıslahevleri, kiralık mahpushaneler. Say say, söyle söyle bitmez.

Eskinin bildik cezaevleri, Yedikule, Baba Cafer ve Taif zindanları, Sinop Kalesi ve Bekirağa Bölüğü’dür. Şair Şükran Kurdakul, Yedikule’yi şöyle tanıtır:

Her geçişte Yedikule’den
Can evimden duyarım
Zindan ne demektir, cellat ne demek
İpe geçirmişler gibi boğazımı
Yıkılır saraylarım
Söner hanem.

Mesela Diyarbakır Cezaevi bundan 116 yıl evvel yapılmıştır. Edirne ve Lâpseki cezaevlerinin inşa tarihi de 1890’dır. Şimdi lüks Four Season Oteli’ne çevrilen Sultanahmet ile kadın cezaevine dönüşen Paşakapısı cezaevleri de, 1916 yılında hizmete girmiştir. (Sultanahmet Cezaevi'nin kültür merkezi olması için yapılan etkinliğe katılmıştım. Feci dayak yemiştik. Yıllar sonra bir tarihin silinip otele dönüşmesiyle ilgili haber yapmıştım. Gerçekten silinmişti her şey. Sadece bir sütunda bir tutuklunun kazıdığı yazı vardı, onu göstermişlerdi cezaevi hatırası diye…)
Şimşekleri sürekli üstüne çeken Bayrampaşa Cezaevi’nin inşaatı, 1967 yılında tamamlanmış ve Ortadoğu’nun en büyük mahpushanesi unvanını almıştır. Günümüzde ise kapasiteleri on binleri bulan ve sayıları yüzlerle ölçülen hapishaneler kaplamıştır ülkeyi.

Cezaevlerini bir kenara bırakalım, gelelim içerdeki insanlara. Türkiye’deki siyasi tutuklu ve hükümlülerin sayısı da, Avrupa ülkelerinden kat be kat fazladır. Örneğin Almanya’da bu rakam dört iken, Türkiye’de her ne kadar terör suçlusu denilse de, 5 bin ile 10 bin arasında değişir sayıları.

Dam da denilen cezaevleri, avluları, maltaları, koğuşları, hücreleriyle, binlerce yaşam öyküsünü ağırladı, binlerce drama tanıklık etti. Günü geldi, afla sevindi mahkûmlar, günü geldi mahpushane avlusuna kuruldu darağaçları... “5 yıldızlı otele” çevirdikleri koğuşlarında “kokoreç makineleri” ile yaşarken mafya babaları, 15 yaşındayken 25 yıl ceza aldı, devletin kabul etmediği siyasetlerin çocukları... Nöbetçi kuleleri ve tel örgüler ile çevrili, büyük ve şekilsiz taş binaların içinde, çocukluktan gençliğe adım attılar. Armağanları ise kimi zaman 17 yaşında idam edilmek oldu. Bıyıkları yeni terleyenlerdi onlar. Hayatlarının baharında solarken toy yanları, örselenirlerken gün be gün, adı unutturulmaya çalışalan özgürlüğü sevdiler, hiç tanıyamadıkları karşı cinslerinden daha çok... Siyasi tutuklu ve hükümlülerin, tek tip elbise dayatmasıyla, işkence ve her türlü yasakla boğuştuğu yıllarda, koğuş ağalığı, uyuşturucu, fuhuş, sübyancılık gibi rezaletler de yaşanırdı üç, beş şebeke ötede...

Ve sazlı türkülü zaman öldürmeler arasında, ranza sohbetleriyle de harmanlanan, kopmaz arkadaşlıklar kuruldu ve ortak yaşamlar. Şiirler yazıldı, türküler bestelendi dört duvar arasında...

Hapishaneye dair

Çok şeyim oldu bu yaşa kadar
Söğütten atım oldu,
Askerde mavzerim;
Bunlardan başka daha nelerim!
Kerhanede dostum oldu
Hapishanede postum oldu;
Ben sonuncusunu severim

Niyazi Akıncıoğlu


Bağlarken insanları voltalar, af beklentisiyle içilirken demli çaylar, zaman duruyordu on, yirmi, otuz yıllık hapis cezalarına inat. Duvarı nem, insanı gam öldürürmüş. “Ve olmayan mektuplar, avuçlarda buruşurken”, duvarlara atılan günlük çentikler, yüreklere atılanlarla yarışırdı. At başı...

Dardayım ben dardayım
Malum dört duvardayım
Ne gelen var ne giden
Gece karanlıktayım
Ne gelen var ne giden
Her gün isyanlardayım

Cezaevlerine özgü sessizlik saatleri, yeni gelenler için “kapı altı dayağı” ya da “hoş geldin karşılaması” faslı, iple çekilen görüş günleri ve her şeyden önemlisi hasret. Sevdiklerinden uzakta, yapayalnızken büyüdü özlem, türkü oldu. İnsana ait ne varsa, tel örgüler ve demir parmaklıklar arkasından ses oldu haykırdı:

Kör baskılar, karanlıklar
Demir kapılar, taş duvarlar
Olsa da dört bir yanında
Söylerim türkümü sana
Kuş sesinden, dağ yelinden ulaşır sana
O en güzel yarınlarda erişir sana...

Ve görüş günleri… Enver Gökçe’den;

Bugün görüş günümüz
Dost kardeş bir arada
Telden tele
Mendil salla
El salla
Merhaba
İzin olsun hapishane içinde
Seni
Senden sormalara doyamam
Yarım kalır cıgaramın ateşi
Gitme dayanamam

Cezaevleri, hep Türkiye’nin kanayan yarası oldu. Düşünce yeri geldi, terör suçu oldu. Siyasi tutuklu ve hükümlüler ise terörist. Sopa ve havuç politikasından vazgeçmeyen zihniyet nedeniyle, pankart asanlar, sıralarına “savaş hayır” kazıyanlar, liseliler, üniversiteliler, işçiler, memurlar, aydınlar, “yarı aydınlar”, tek tek, öbek öbek içeriye tıkıldı.

Malta işgali, kapılara vurma, sayım vermeme ve rehin alma eylemleri… Bir ananın yürek paralayan, “Yavrum, götürmeyin evladımı. O daha çok küçük. Yapmayın.” seslenişi… Sonra genç bir kadının işkence sonucu çocuğunu düşürüşü ve zorla müdahale sonucu sakat kalan gençler, “bu duvar, duvarınız vız gelir bize vız” imzalı firarlar, malumunuz “hapishaneler yolgeçen hanı” haberleri ve “üşüyen bedenleri için pencere camı isteyen çocukların” isyanları ile anıldı cezaevleri.

Zaman zaman kan ve barut kokardı içerisi. Devlet, kendi yaptığını yıkar, gözaltına aldığı, tutuklayıp, hüküm giydirdiği insanları tekrar ele geçirmek için operasyon yapardı. Sonra dozerin biri gelir, kolunu kopartırdı genç bir adamın. Ardından o kol başka bir kentte, bir sokak köpeğinin ağzında bulunurdu. Ölürdü birileri, ödül alırdı kimileri. Acı büyür, insanlık adına ne varsa çürürdü. Soluksuz kalınırdı. Çiçero, boş bulunup “En çabuk kuruyan şey gözyaşıdır” demiş. Ama bunlar nasıl unutulabilir. Er ya da geç tarih notunu düşecektir.

Hani 11 yıldır girilemeyen cezaevlerine, devletin gözetiminde gazeteciler girerdi. Öyle bir gündü yine. X davası tutuklu ve hükümlüleri yemek yaparken, y davası mahkûmları tatlı hazırlıyorlardı. Buyur ettiler. Ben hayatımda, böyle temiz bir yer görmedim. Meğer koğuşmuş. Bizi gezdiren, infaz koruma memuruna sordum. “Korkuyor musun?” diye. O, güldü. Adli tutuklu ve hükümlülerin kaldığı yerden, siyasi C Blok’a gelmek için “az dil dökmedim” dedi. Kulağıma eğildi, burada huzur bulduğunu söyledi. Fısıltıyla...


CEZAEVLERİNDEKİ ÇETE GERÇEĞİ…


Tarih 20 Eylül 1999… Mafya babası Alaattin Çakıcı’nın yeğeni Kenan Ali Gürsel’in de aralarında bulunduğu 7 kişi, Bayrampaşa Cezaevi’ndeki çete hesaplaşması sırasında öldürüldüler. Çatışmanın sonrasında ortaya çıkan gerçekler, hapishane müdürleri, savcılarıyla çeteler arasındaki ilişkinin somut göstergesi sayıldı. Olay esnasında 2. müdürün odasında olan mafya davası sanığı Kenan Ali Gürsel’in kasasında trilyonu geçkin para bulundu. Ayrıca 2. müdürün bu çete reislerinden borç ya da farklı amaçla para aldığı kamuoyuna yansıdı. Birkaç örnek daha verelim. Hapishanede tutuklu bulunan adam pavyonda olay çıkarır, bir de istek şarkısını seslendirmedi diye kadın şarkıcıyı kurşunlar. İtirafçı cezaevinde değil dışarıda yaşar. Susurluk sanığı, kadın gardiyan, gaspçı kadın ve itirafçı Selma Polat Duyar’la ilişki yaşar. Susurluk davasının yanı sıra uyuşturucu kaçakçılığından da yargılanan Yaşar Öz, başka bir tutukluyu rehin alıp, televizyon kanallarına cep telefonuyla açıklamalarda bulunur. Sonra birisi bilmem neresiyle duvarı deler, kadın hamile kalır. Yine Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi yöneticisi hakkında, çocuklara işkence yapmak ve kadınlara cinsel taciz iddiasıyla soruşturma açılır. Cezaevlerinde silahlarıyla, eroinleriyle yaşayanlar vardır. Rakip çeteler, içeride ateşli silahlarla sahici çatışmalara girer. Ülkücü mafya liderlerinin, güvenlik güçlerinin yardımıyla kaçtıkları ortaya çıkar. İnfaz koruma memur ve baş memurları ile cezaevi idarecilerini ya parayla satın almaya kalkarlar veya dışarıdaki adamları vasıtasıyla yaşamlarını ve ailelerini tehdit ederler. İstanbul ve Hatay’da iki hapishane personelinin öldürülmesi veya birçok kentte suç guruplarına yardımcı oldukları için aralarında cezaevi müdürlerinin de bulunduğu görevlilerin tutuklanmaları buna örnek gösterilebilir. Yoksa cezaevine para, silah, uyuşturucu hatta hayat kadını sokabilmek kolay olmasa gerek. Guatemala’daki dört cezaevinde rakip çete üyeleri arasında çıkan çatışmalarda 30 kişinin ölmesi haberleri şaşırtıcı gelmez nedense…


DÜNYADAKİ CEZAEVLERİ DE KAYNIYOR


“En büyük cezaevi taş duvarların, demir parmaklıkların değil, insan kafasının içidir.”

Lovelace

Uluslararası Hapishaneler Gözlem Evi’nin (OIP), Fransa’daki 185 cezaevinde gerçekleştirdiği incelemeler sonucunda, 2004 yılında 115 mahkûmun intihar ettiği anlaşıldı. Yine Fransız hapishanelerinde son 5 yıl içinde şiddet olayları, yüzde 155 oranında yükseldi. Yanan sadece Paris sokakları değildir. Fransa’da avukatlar, ülkedeki cezaevi koşullarını “patlamaya hazır bombaya” benzeterek, cezaevlerindeki dolululuk oranının yüzde 129’a ulaştığına dikkat çekerler.
İngiliz hapishanelerinde de intihar patlaması yaşanıyor. Alman cezaevlerinde ise 1994 yılından bugüne dek 184 ölüm olayı yaşandı. Dünyada 9 milyon mahkûm var ve bunun yüzde 22’si yani 2 milyon kişi ABD hapishanelerinde tutuluyor.

San Salvador’da adı “Umut” olan cezaevinde mahkûmlar, bomba, silah ve bıçaklarla çatıştı 23 kişi öldü. Brezilya’daki cezaevi çatışmasında ölenlerin sayısı 34 idi. Üstüne Brezilya’daki mahkûmlar, arkadaşlarını öldürüp yeme tehdidinde de bulundular. Honduras’ta cezaevi yangınında ölenlerin sayısı 102’dir. Ekvador’da 110 çocuğun sahibi 420 kadın açlık grevi yapar. Bolivya’da iki tutuklu kendilerini çarmıha gerdirip, ağızlarını diktirdiler.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) raponlarında, Asya cezaevlerindeki çocuk mahkûmların işkence, tecavüz ve uyuşturucu üçgeninde heba olduğuna işaret eder.

İsrail’in cezaevlerini dolduran binlerce Filistinli esir, koşulların düzeltilmesi için yıllar yılı hayatlarını ortaya koyup eylemler yaptılar. Uzun zaman önce yedi arkadaşları bırakılmadı diye bir yılı aşkın süre serbest kalmayı reddeden 23 Filistinli tutsağın öyküsü tüm dünyanın ilgisini çekmişti.

Ve geçtiğimiz yıl tam 8 bin Filistinli mahkûm, “Kırbaçlama, çırılçıplak soyma ve kötü muamelenin engellenmesi” istemiyle açlık grevine başladı. İsrail Sağlık Bakanı Dany Naveh, açlık grevi direnişçilerini, katil olarak göstererek hastanelere alınmalarını kabul edemeyeceğini söyledi. İsrail Kamu Güvenliği Bakanı Zahi Hanegbi ise “Ölene kadar açlık grevi yapabilirler. Açlık grevi yapmaları umurumda değil” dedi. (Hayata Dönüş operasyonu öncesinde TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyesi MHP milletvekili Mehmet Arslan, ölüm orucu eylemcileri için “Gebersinler. Ne yapalım yani altlarına mı yatalım?” demişti.)

Ayrıca İsrailli yetkililer, açlık grevindeki eylemcilerin koğuşları önünde ızgara yapılması konusunda şunları söyledi: “Bu taktikleri açlık grevinde son derece deneyimli olan Türkiye ve İngiltere'den öğrendik.”

Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, İsraillilerin demecini yalanlayarak, “Biz kesinlikle böyle bir şey denemedik. Tokyo bildirilerinin verdiği hakları kullanıp, ölüm orucunda bilinç yitirme ya da dönüşü olmayan yola girme halinde tıbbi müdahale, hastaneye kaldırma yoluna gidiyorduk.” yanıtını verdi.

Burada sözü 1984 ölüm orucu direnişçisi Zeynel Polat’a verelim:
“Bazı açlık grevlerinde hücre mazgallarımızın önüne köfteci tezgâhı getirip köfte kızartmışlardı. Mazgal deliğini açıp kokuların içeri gelip bizi etkilemesi için özel olarak uğraşmışlardı. Hastanedeyken başımızın ucundaki komidinin üzerine kokusu tüten sıcak yemekler bırakıyorlardı. O kadar saygısız ve iğrençtiler...”

Aradan 16 yıl geçmiştir. 2000 yılı ölüm orucu eylemcisi Yıldız Gemicioğlu (ailesi tarafından Küçükarmutlu’dan baskınla alındı) anlatıyor;
“Komutanların, uzman çavuşların ısrarı hiç bitmedi. Ben çay almadığım zamanlarda Astsubay Yahya isminde biri elinde ekmeklerle gelip ‘Az önce kahvaltı yaptım şimdi bunu yiyeceğim az sonra da döner yemeye gideceğim’ diyerek bir süre yemeğini benim odamda yedi.”

İsrail koşulların düzeltilmesini kabul edince 17 gün sonra açlık grevi sona erdi. Filistin İslami Hukuk Yüksek Konseyi Başkanı Şeyh Tayser El Tamimi, “Açlık grevi bir cihat şeklidir. Grevde ölenler şehit sayılır” dedi. Türk Diyanet İşleri Başkanlığı ise “günah” sayıp, zorla müdahaleye onay verirdi. Hadi bakalım, kolaysa çıkın işin içinden…


ADA CEZAEVLERİ


Bir hayli geriye dönelim… İktidarlar, zararlı yaftasını yapıştırdıkları insanları hapsetmek için farklı tarihlerde, farklı fikirler geliştirdiler. Kendilerince kirli, sefil, serseri ve benzeri olanları yine kendilerince suçsuz ve masum kalanlardan uzak tutmak gayretiyle, üst üste trajik buluşlar icat ettiler. Kaçılması olanaksız cezaevini kurabilmek saplantısı, kale hapishanelerinden sonra firar etmenin hemen hemen imkânsız olduğu, ada zindanlarını doğurdu. Hollywood’un, ünlü “Alcatraz Kuşçusu” ve “Alcatraz’dan Kaçış” filmlerini çektiği, artık turistik gezi alanına dönüşen ABD’deki Alcatraz Hapishanesi, ada cezaevlerinin en bilinenlerindendir. Hazar Denizi’nde bulunan Nargin (Yılan veya Cehennem Adası), Makarios ve İran Şahı Rıza Pehlevi’nin sürüldüğü Seychelles (Seyşel) Adası, Sardunya Adası yakınlarındaki Asinara, Akdeniz’de Malta, Ohotsk Denizi’nde yeralan Sahalin, Gulag Takımadaları, Kuzey Buz Denizi’ndeki Slovest, Çin Hindi kıyılarındaki Malaya Adası yıllar yılı mahkûmları ağırladı.

Dumas’ın ünlü eseri Monte Kristo Kontu’nda geçen meşhur İf Şatosu'nda, Fransa'nın ünlü ada cezaevi Salut’ta, Venezuela’nın El Darado Adası’nda, Napolyon’un sürüldüğü Elbe Adası’nda nice tutsak yaşamlar soldu. İngilizler ve Ruslar tarafından kullanılan ada hapishaneleri ise, esirlerin sürgün yeriydi. Yüzen cezaevleri haline getirilen gemiler ise 18 ve 19. yüzyıl arasında tam 80 yıl kullanıldı.

Bugün tatil yapabilmek, içip, sıçıp eğlenebilmek için küçük çapta servetler ödenen adalarda, eskiden kahır ve hasretlik çekilirdi. Bu cezaevlerinde, adları dahi hatırlanmayan yüzlerce, binlerce ağır suçlu ve savaş esiri, köle gibi çalıştırıldı, pek çoğu işkenceden, bakımsızlıktan, hastalıktan öldüler. Osmanlı döneminde Kıbrıs, Cumhuriyet’in ardından ise Yassıada ve İmralı Adası, cezaevleri ve mahkeme olarak kullanıldı, kullanılıyor.


HAYALET CEZAEVLERİ…


Yetmedi. Son yıllarda, “kendi yanında olmayan her şeye savaş açan” ve vahşette sınır tanımayan ABD yönetimi, “hayalet cezaevi” diye bir şey icat etti. 500 esiriyle Guantanamo’nun başı çektiği bu yeni yetme cezaevlerinin sayısının 14 olduğu ve tüm dünyaya yayılmaya başladığı notlar arasına düşülüyordu. Küba'daki Guantanamo üssünde sorgulamayı yürüten görevlilerin, önemli bir Suudi tutsağı konuşturmak için kendisine eşcinsel muamelesi yaptıkları ortaya çıkıyordu.
Görevliler, Suudi esire sutyen taktırmış ve bir erkekle dans etmeye zorlamıştı.

Merkezi New York’ta bulunan insan hakları örgütü “Human Rights First” daha da ileri giderek, gizli cezaevlerinin, Afganistan, Irak, Pakistan, Ürdün ülkeleri dışında, Hint Okyanusu’ndaki Amerikan üssü Diego Garcia ile Amerikan savaş gemilerinde yer aldığını açıkladı. Sonra CIA’in paravan şirketinin sahip olduğu uçaklar, mal kaçırırcasına insan kaçırdılar, muhaliflerini ya hapsedip ya da yok etmek için… New York Times gazetesi, 26 CIA uçağının 2001 Eylül ayından bu yana, Avrupa ülkelerine 307 uçuş yaptığını yazmıştı. Sinema oyuncusu Gerard Depardieu, şarkıcı Manu Chao, Nobel ödüllü yazarlar Harold Pinter ve Dario Fo’nun da aralarında bulunduğu 400’ü aşkın tanınmış sanatçı, İngiliz Guardian gazetesinde ortak bir mektup yayınladı. Mektupta, Washington’dan, Guantanamo başta olmak üzere sistemli insan hakları ihlallerinin sürdüğü tüm tutuklama merkezlerini kapatması istendi:
“Avrupa Birliği ülkeleri, Guantanamo’da işkence gören kendi vatandaşlarının ifadelerini bile görmezden geldi. Bazıları şüphelileri tutuklama merkezlerine taşıyan CIA uçaklarının kendi hava sahasından geçmesine izin verdi. BM İnsan Hakları Komisyonu ya da yerini alacak konsey, bu ikiyüzlülüğe son vermeli ve başta Guantanamo olmak üzere ABD’nin kurduğu tüm tutuklama merkezlerinin kapatılmasını talep etmeli.”
500’e yakın esir, yasadışı bir şekilde hala Guantanamo üssünde tutuluyor.

Egemen güçler, kanunsuzluğun ve şiddetin tarihini yazmayı sürdürüyor. Örneğin ölüm mangaları, Afganistan’daki Kale-i Cengi’de tutulan 600 Taliban ayaklanınca, savaş uçaklarından üzerlerine bomba yağdırdılar ve ağır silahlarla taradılar. Acımak yoktu. Hemen hemen hepsini gözlerini bile kırpmadan öldürdüler. İsrailliler, Filistin topraklarındaki Eriha cezaevine tanklar, füze atan helikopterler ve dozerlerle kanlı bir operasyon düzenledi…


Devam edecek...

15 Ocak 2010 Cuma

Sessizliğe Karşı - giriş bölümü





Tam üç yıl önce basılan "Sessizliğe Karşı" adlı kitabımı, okumamak isteyenler için internet üzerinden yayınlamaya karar verdim. O halde başlayalım, önce giriş bölümü;


“Mükemmel ve ışıklı kent”in hayali nicedir çok uzakta ve inadına kahrolsun “Gece ve Sis”… Bu kitap vicdana övgü için yazıldı. Kanayan ruhların sessiz çığlığı duyulsun diye… Bence vicdan, umut kadar, paylaşmak kadar kutsal bir kavram… Bir Fransız Atasözü, “Temiz bir vicdan kadar yumuşak hiçbir yastık yoktur.” der… “Vicdanı olan umut etsin, gerisini koy ver gitsin” diye kestirip atamıyorsam eğer, “Her yürek devrimci bir hücredir” sözüne inananlara haksızlık etmemek içindir, başlı başına… Yarına inanmayanların dünyasında yaşıyoruz oysa… Solaryum çıkışlı robot renkli insan evlatları sararken bugünümüzü… “Anını yaşa” saçmalığını rehber edinen neslimiz de iyiden iyiye sıyırdı. Varsa yoksa yüz gerdirme, yağ aldırma, kaş kaldırma ve silikon. Tam tekmil inorganik… Aslında bu bir enfeksiyon. Üstüne üstlük böyle giderse hormon mağduru koca kıçlı bir gelecek de bizleri bekliyor…

Ünlüler düşmüyor yakamızdan, sosyete haberleri belirliyor gündemimizi… Ve çoktan sitcom özentisi oldu hayat. Enseyi kim kararttı, yozluk evlerimize dek nasıl taşındı ve ne zaman en insani duygulardan arındırıldık… Bilen yok. Sürgit ömre mahkûm olsak ne fayda… Yaşamıyoruz ki. Otobüste, vapurda, metroda birbiriyle göz göze gelmekten kaçan insanlar, komşuluk ilişkilerini yıllar önce bıraktı.

Ve işyerleri... Yüze gülen arkadan kuyu kazan meslektaş ve çalışanlarla dolu. Artık yapmacık ve zorlama bir tahammül ile süslü plaza muhabbetleri kotarılıyor, sigara içmeye elverişli gaz odalarında... Plastik bardakta ılık çay, sentetik bir lezzete meyilli kahve… İşten atılma korkusu, yaltaklanma duygusu. Yabancılık çekiyor insan insana karşı… Ne de olsa usundan habersiz kendi doğrultusunda yürüyenler, paraya minnet edenler başımızın tacı…

Ağır bir bombardıman altındayken duygularımız, baldırı çıplak düşünceler, klişe ifadelerle erketeye yatıyor. Her hangi bir albenisi olmayan taklit duyguların o amansız tek düzeliğine lanet okumak varken… Bütün renklerini çaldık yaşamın, sayemizde gün soldu, devran tepetaklak oldu. Bol keseden fikirsiz ve eylemsiz bir ömrü harcıyoruz, borcumuz biriktikçe kendimizi kandırma adlı densize… Blöf kokulu hamleler, tam düşkün avuntusu… Hâlbuki pembe düşler, sabun köpüğü hayaller ayrıcalıklı yapmaz kimseyi… Bir evimiz olsun iki de çocuğumuz. İşlerimiz yolunda gitsin, paramız biriksin ve tatil yapalım arada bir… Ve hayat böylelikle daha rahat akıp gider diye hissediyoruz... Bireysel isteklerimize takılıp kaldık, nefes almaktan tümden vazgeçtik. Tepkiden, kınamaktan, karşı koymaktan da… Ancak geçen gün ömürdendir ve bazı şeyler soludukça bilinir…

Kim ne derse desin. Serili, serisiz vahşi cinayetlerin, ilkokul bebeleriyle bile oynandığı tanımsız bir yıkım çağındayız. Yüreklerimizle çelişen ve her ne kadar isyan etsek de hali vakti yerinde bir suç masalıdır bu, “ölüm dansına kim kaldıracak bizi” diye bekleşirken… Dışarıda biri boğazlanırken, diğerinin ırzına geçilirken, ötekinin yaraları didiklenirken kulaklar tümden tıkanıyor, “ahlar” ve “vahlar” duyulmasın diye… “Kapıyı, pencereyi kapatayım girmesin odama canhıraş çığlıkları” der sessiz çoğunluk. Ah, evet. Ne çokturlar değil mi?

Sevginin hasıraltı edildiği yerde, şeytan soluğu bir korku sonuçta herkese özgüdür. En koyu karanlığa yaslanan ve depderin sessizliğe bürünenlerin içinde büyüyen korku yönetir dünyayı... Artık capcanlı bir endişe, sürekli örseleyebilir hayatı, yansıması tüm insanlığı esir alabilir. Suskunluk, hiçbir şeyi önemsemeyenleri, değer tanımayanları ve her şeye sırt çevirenleri doğurur. Asıl olan başkasının acısına yaşlı gözlerle bakabilmektir. Yalın bir kılıç kadar gerçektir bu, eninde sonunda delecektir zifiri karanlığı…

Yıl 1994 idi yanlış hatırlamıyorsam. Boğazda gemi kazası olmuştu. Alevler karaya oturan gemiyi yutmak üzereydi. Denizcilerden biri yanıyordu, kendi dilinde tanrısına haykırmaktan takati kesilmişti adamın... Hava desen buz gibi soğuktu, fotoğraf makinelerimizin pillerini dahi donduracak kadar… Kıyıya toplanmıştı çoluk çocuk İstanbullular, bazılarının ellerinde biralar ve kuruyemişler vardı. Keyifli bir filmi izliyor gibiydiler. Ne yazık!

Sonra Tsunami faciası. Nam-ı diğer asrın felaketi. İnsanlıktan çoktan çıkanlar, şişmiş cesetlerin bir adım ötesinde tatillerini sürdürüyordu. Yine bombalar yağarken Güney Lübnan’a ölürken sütten kesilmemiş bebekler, birileri güneşlenmeyi tercih ediyordu. Kuş uçumu mesafelerde... Büyük Marmara Depremi sonrasıydı. Hiç unutmam, unutamam. Kapatıp yüreklerinin gözlerini, Ege’de, Akdeniz’de harala gürele eğlenenleri bilmem söylememe gerek var mı? Sanmam. Hikâyeme döneyim. Gölcük’teyim. Nasıl da sıcak, cehennem misali… Ve yorgunum ölesiye… Tişörtümden vazgeçeli birkaç gün olmuştu. Toza, tere, dumana bulanmış ve ceset kokusu tamamına sinmişti. Kir pas içindeki beyaz atletim ise tümden renk değiştirmişti. Enkaz hükümdarlığında çevremi kolaçan ediyorum. Ağlamalar çoktan tükenmiş, sesler kısılmış, sadece derin ve içten saygınlığıyla mahveden ağır bir matem havası vuku bulmuştu. Ne menem bir tartıydı bu. Canlı olması canı yakan, insanı dermansız bırakan bir yas tablosuydu…

Yüzünde her hangi bir mimiğin yakalanması adeta imkânsız olan bir adam yaklaştı yanıma. Omuzlarında sanki yılların yükünü taşıyordu. Hafif kamburdu. Beyaza çalan kirli sakalı, dağınık saçları aklımda kalmış. Ve ayaklarını sürüye sürüye yürümesi… Titriyordu.

— Gazeteci misiniz?

— Evet, Cumhuriyet’te çalışıyorum.

Ben sormadan o başladı anlatmaya, “Yaz günü. Uzaktan dostlarımız gelmişti, muhabbet ediyorduk. İçki masasını kurmuştuk. Rakı bitince, eşofmanlarımla içki almaya indim. Üzerimde kimliğim dahi yoktu. O esnada deprem oldu. Eve koştum. Yıkılmıştı. Eşim ve çocuklarımı yitirdim. Ailem yok oldu. İki veya üç gün sonra işyerime gittim, orası da enkaza dönmüştü. Evim, işim, eşim, çocuklarım, dostlarım, iş arkadaşlarım her şeyimi kaybettim. Günlerdir apartmanın enkazında ailemle çektirdiğimiz fotoğrafları arıyorum, bulamıyorum. Sevdiklerimin yüzlerini unutmaktan korkuyorum. Artık hissetmiyorum. Belki sonra ama şimdi değil. Ve sanırım en acısı hatıralarımı yitirmek olacak.”

Gözyaşları anıların izleriyse şayet göz pınarları kurumuştu onun. Sorgusuz sualsiz ifadesini vermişti. Denizi çekilmiş, kumu kalmıştı. Suskun bir dramdı tam karşımdaki… Zamanın insafına bırakılmış ve sadece soluk olan bir harabe… Hayatın sillesi bu kadar mı ağırdır?

Ölümün, acının, kanın, gözyaşının, şiddetin tarifini bilirdim. Notlarımı alır, fotoğraf çeker ve haberimi yazardım. Dramlara yoldaşlık edip, yansıtmak… Evet, işimdi bu benim. Ama tam bu noktada durmak lazım… Gazeteciden önce insanım ben. Karşımdaki adam, tepeden tırnağa azap içinde… Hangi üzüntüsünden alıkoyayım, hangi derdine merhem olayım? Ne anlatayım, ne şekilde avutayım? Anılarına ulaşmasına nasıl yardım edeyim? Kahretsin…
Depremden bir yıl sonrasıydı, ölüm orucu eylemi başlamak üzereydi. Hani “yangınlara fazla bakan gözler yaşarmazdı”…

Öyküleri vardır, istisnasız tüm insanların. Yıkıcı, yakıcı, en acıtanından olsa dahi... Amiyane tabirle anadan doğma çıkıp gelir karşına, sarsıcı hikâyeler. Ama alın yazısı değildir bu. Mukadderat hiç değil. Kör talih, kem talih… Kader. Hadi canım. Birileri ölüme giderken, çürür diğer tüm değerler. Eninde sonunda dönüp, dolaşır acılar katarı ve bir gün çarpar suratlara son sürat. Yalın ve gerçek… Sonunda ateş düştüğü yeri yakar. Eş, dost, kardeş, ağabey, abla, çoluk çocuk, nine, dede, baba ve ille analar. Oysa metanet ne zor iştir.

Gözlemim hiç yanıltmaz beni. Bilirim anaları, tanırım onları. Apansız bastırır, sürükleyip götürür, anaların gözyaşları. Ve anlatım yetmez, anlamsızlık çoğalırken. Aykırı analizler, budalaca niyetler çöker. Seçenekler, etkenler, etkiler, tepkiler artık hepsi laf-ı güzaf...

19 Aralık 2000’di tarih… Tam 83 saat sürdü operasyon. Dile kolay... Ciğerlerin söküldüğü andı… Sarmıştı her yanı yangın yalazı... Komando birlikleri, polisler, infaz koruma memurları… İş makineleri, greyderler, dozerler, ambulanslar, itfaiye araçları… Sıvı yağ ve kolonya ile kendilerini yakanlar… Ateşe verilen yataklar… Barikatlar, ranza demirinden çubuklar, dolap kapağından kalkanlar… Delinen tavanlar, yıkılan duvarlar... Ağır silahlar, hafif silahlar, çeşit çeşit silahlar… Havada uçuşan helikopterler, askeri marşlar ve psikolojik savaş teknikleri… Köpük ve su... Ateş ve kurşun... Göz yaşartıcı bomba, sinir gazı, kimyasal sıvılar… Kirli yeşil, sarı, gri, rengârenk gazlar… Yanma, yaralanma, boğulma, zehirlenme, ölme… Müdahale, müdahale, müdahale…

Namluların ucunda, ateş altında, korun içinde ikisi asker 32 can yitip gitti, yüzlerce kişi yaralandı, çok sayıda tutuklu ve hükümlü ise şarapnel parçaları nedeniyle gözünü, parmaklarını ve diğer uzuvlarını kaybetti. Bu, Türkiye cezaevleri tarihinin en büyük baskınıydı. Ölüm orucu eylemini sonlandırmaktı iddiaları ve saçma sapan bir ironi ile operasyonun adını “Hayata Dönüş” koydular. Mahkûmları “ölü ele geçirdiler”...

Devlet kendi cezaevlerini yıktı, üstüne operasyon mağdurlarına dava açıldı. Yetmedi hazine geldi, “devleti zarara uğrattınız” diyerek sadece Ümraniye Cezaevi sanıklarından 398 milyar lira talep etti. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün “sevk yok” sözlerinin aksine operasyonda yaralanan yüzlerce tutuklu ve hükümlü tedavileri tam anlamıyla yapılmadan F tipi cezaevlerine dolduruldular. Sonrası medyayı “uslu çocuklara döndüler” diye heyecanlandıran eşek tıraşı, hiç dinmeyen işkence ve copla tecavüz iddiaları…

Ölüm orucu eylemine katılım sayısı ise operasyona ve tecride yönelik tepki nedeniyle 290’dan 495’e yükseldi. Dünyada ilk kez bir açlık grevi eyleminde tutuklu yakınları da destek amacıyla ölüme yattı. Kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar açlık grevindeydi… Türkiye'nin dört bir yanında eylem evleri açıldı. F tipi cezaevlerinde tecrit ve baskı uygulandığı iddiaları ise hiç bitmedi, sık sık hastaneye kaldırılan eylemcilere “zorla müdahalede” bulunulduğu öne sürüldü. (Diyanet de, fetva verir, müdahale edilsin diye...)
Ölüm rutinleşti, ölüm istatistik oldu ve ateş düştüğü yeri yaktı. Açlığın girdabında hücre hücre eriyerek yiten her can 5, 10, 15... 75. ölüm diye yansıdı gazete köşelerine... Eylem sona ermediği gibi toplam sayısı 13’e ulaşan yeni yeni ekiplerle ölüm yattı her yaştan gençler…

“Fişek” ayakta tuttu onları: Suya karıştırılmış limon, tuz, şeker ve kuru nane… Sonra tutuklu ve hükümlü limonatası balyoz… Üstüne çay, adaçayı, ıhlamur, kahve, oralet, kakao… Ve akıl sağlığının teminatı B–1 vitamini. İşte bu reçeteyle bir ölüm orucu eylemcisi aylarca dayanabildi.

Yetkililer ise sorunun çözümü için diyaloga yanaşmayıp ölümcül sessizliklerini yıllarca korudular. Operasyonun ardından içerde ve dışarıda “insan 8 metrekareye sığar mı?” diyen 90 kişi daha hayatını kaybetti. F tipi cezaevleri ve tecrit uygulamaları, 122 insanın yaşamına maloldu.

Dünya böyle bir olay görmedi. 7. yıl süren bir açlık grevi eylemi… Onlar, Kartacalı yiğit General Hannibal’in “Ya yeni bir yol bulacağız, ya da yeni bir yol açacağız”, İtalyan halkının kahramanı Giuseppe Garibaldi’nin, “Sonuna, sonsuza, sonuncumuza kadar direneceğiz” sözlerini şiar kabul ettiler. “Tecrit yaşama sirayet etmesin” diye mücadeleye giriştiler. Başkalarına yardım için çıktıkları yolda, akıl sağlıklarını yitirip muhtaç kaldılar yardıma... 1996 ölüm orucu direnişinden sonra hafızaları silinenlerle tanışmıştım. Ancak, 1984’te Aysel Zehir'le başlayan Wernicke Korsakoff Sendromu’na (WKS) yakalananların sayısının bugün bin kişiyi aşacağını tahmin bile edemezdim.

Dedik ya, kor bir ateş düşmüştü insana dair her şeye… İnsan belleği, balık hafızasıyla çoktan yer değiştirmişti. İliklere dek işleyen duyarsızlığın berisinde analar ağlıyor, Türkiye’nin cezaevleri alev alev yanıyordu. Öyküleri en sızılı yerinde bitenlerdi onlar… Doyamazlarken gençliklerine, yitip giderlerken birer, onar, uzaklardaki yakınlarının iç acıtan çığlıkları yırtardı geceyi... Elbette kara haber tez gelir. Kor bir ateş yakar, çöküp kalır tüm sevenler. Sessiz sedasız mırıldansa da ölüm, kulaklardan kolay kolay silinmez ezgisi. Meslek hayatımda kaç devrimci gömdüm belki sayısız. Ya da kaç anma töreni yıllar yılı. Kentin mezarlıkları ezber olur bir süre sonra...

Aforoz edilmiş yürekler, seyrek düşmüştü bu kez… Gerçekten herkes neredeydi. Sokaklar, caddeler, meydanlar bomboştu işte. Kentlere sinen korku muydu? Ya da insanoğlu kendi küçük dünyasında mutlu muydu? Belki de bu yüzden, ölümlere ve acılara sırtlarını dönmüşlerdi, yapının bozulmasına göze alarak… Bakıp görmemeye dair bir mahkûmun izleniminden;
“Parklarda ağaç gölgesinde oturanlar, duraklarda otobüs bekleyenler, minibüslerde yolculuk yapanlar, kaldırımlarda yürüyenler hepsini tek tek gözlemliyorum. Hiçbiri kafasını çevirip ring aracına bakmıyor, birbirleriyle konuşmuyor. Yalnızca donuk gözlerini boşluğa dikmişler...”

Hayata Dönüş, içerde ve dışarıda açlık eyleminde ölenler… Anlatacaklarımız bitti mi? Kocaman bir hayır. Önce tüm ölümlerin müsebbibi tecridi kavramak gerek…

Tecritte “seni seviyorum” kelimeleri yasaktır mesela. Direk karalanır. “Amerikan emperyalizmi”, “işbirlikçi”, “direniş”, “zafer”, “faşizm”, “şehit”, “komünizm”, “sosyalizm”, “devrim”, “hücre”, “tecrit”… Ve daha birçok kelime ambargoludur. Yaşamak için heves verir gerekçesiyle çiçekler de sıkı denetim altındadır. Ne hikmetse mektuba ileştirilmiş küçük bir deniz kabuğu göndericisine iade edilir. Sayımda sigara içilmesi veya hazırola geçilmemesi dayak yeme nedenidir. Pencereden bakmak disiplin cezasınıda berabeberinde getirir. Ailelerin, çocuklarına götürdüğü elbiseler, “Emanetçi personel yok”, “rengi uygun değil”, “düğmeleri ötüyor”, “kot pantolon kontenjanı doldu, kumaş pantolon getirin” denilerek içeri sokulmaz. İnfaz koruma memurları, ailelerden yeni elbise getirmelerini ister. Gerekçeleri şudur; “Eskiler kolay yıpranıyor ve sonra bize iş düşüyor” Kırmızı, bordo, yeşil ve lacivert renkli kıyafet getirilmesi söz konusu bile değildir. Çünkü yeşil asker, lacivert gardiyan rengidir, kırmızı bayrak yapılabilir, bordo ise kırmızıya yakın diye yasaktır.

Sonra pil, metal kaşık, bıçak, cam kavanoz, selebant, gazlı ve pastel kalemler, çakmak, makas amaç dışı kullanılacağı gerekçesiyle yasaklanır. “Başka şeyleri de boyamasınlar” diye ayakkabı boyası da verilmez. Dışarıdan gelen renkli kalemler, dışarıdan geldiği için yasaktır. Bazı maddeler kantinde satıldığı için yasaktır bazıları ise kantinde satılmadığı için… İspanyolca şiirler yasaktır. Gazete eki olarak verilen Nazım Hikmet, Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in resimleri yasak olmamasına karşın yasaktır. Yılmaz Güney ve Pir Sultan Abdal’ın resimleri de keza öyle. Kalın kapaklı kitaplar yasaktır, ancak kapaklarından arındırılırsa serbesttir. Pantolonun paçasını sıyırarak gezmek bir aylık mektup ve görüş yasağını beraberinde getirir. Siyasi kadın tutuklulara tırnak kontrolü dayatılır, itiraz edene hücre cezası verilir. Aylardır duvara asılı olan resimlerin alınmasına karşı çıkmak, soruşturma ve devamında ceza konusudur.

Elle hazırlanan mizah dergisi herhangi bir matbaada basılmadığı için imha edilmesine karar verilir, Elektrik ve ilaç parası mahkûmun hesabından gelişigüzel çekilir. Sandalye ve masa gibi hücrenin demirbaşı olan eşyalar, eskiyip kırılırsa mahkûm satın almak zorunda kalır. “Gereksiz Olarak Marş Söylemek ve Slogan Atmak” gibi bir suçtan ceza gelir. Kürtçe türkü söylemek, iki ay hak mahrumiyetine bedeldir. Hala, teyze, amca, dayı ziyaretleri ya kısıtlanır ya da savcılıktan izin almak gerekir. Tutuklunun kendi ailesi dışındaki birisiyle selamlaşması ise herkese dava açılmasıyla sonuçlanabilir.

Eli kırılan adam, hücrede tek başınadır, mektup yazması gerekir. Vay sen misin yanına arkadaş isteyen… Hemen “ayaklarınla yaz” diye dalga geçilir. Her an “Kırık aynayla tıraş ol” komutu gelebilir. Başka bir hücrede kalan arkadaşınıza bir şey göndermeniz yasaktır. Güvercinlere ekmek vermek havalandırmaya tek başına çıkma cezasına eşdeğerdir. Cezaevlerinin şeffaflaşması için hayata geçirilen Tutukevleri İzleme Kurulları’nın raporlarının kamuoyuyla paylaşılmamasının nedeni devlet sırrı olmasıdır. Tutuklunun başka bir tutukluya gönderdiği mektuba “seminer niteliğinde” denilerek el konulur. Zaten dört sayfadan fazla mektup yazmak yasaktır. Aile fotoğraflarını duvara yapıştırmak bazı f tipi cezaevlerinde serbesttir, bazılarında ise suçtur. Aynı hücrede kalan iki kişinin birlikte fotoğraf çektirmesi yasaktır. Ortak dostlarına, yakınlarına mektup yazmaları da… Fotoğraf ve mektupta tek olmak zorunluluktur.

Edirne F Tipi Cezaevi yatan M. Aytunç Altay adlı tutuklu tecrit keyfiyetine bir misal versin: “Yurt dışından yabancı bir dosttan İngilizce bir mektup almıştım. Yine İngilizce cevapladım, ama mektup gönderilmeyip bana iade edildi. Gerekçesi şu; İngilizce olduğu için içeriğini denetleyemeyiz. Peki, cevapladığım o mektupta İngilizce idi, onu nasıl denetlediniz? O zaman İngilizce bilen personel vardı “İyi o zaman, Türkçesini de yazıp vereyim, ikisini bir postalayın” dedim. “O zaman sadece Türkçesini postalarız, İngilizcesini göndermeyiz” dendi. Yani, karşı taraf Türkçe bilmediği için İngilizce yazıyorsun, idare ise sana “Türkçe yaz” diyor. Karşı taraf Türkçe mektuptan ne anlayacaksa!”

Üç kitap sınırlaması ısrarla sürdürülür. Fazla kitap “yaşam alanını daraltır” diye! Her türlü şiir, öykü, yazı ve mektup disiplin kurullarına takılır. Karalanan mektuplar, yakılan mektuplar, daksil ile silinen mektuplar, sansürlenen mektuplar, verilmeyen gazeteler, makas ise kesilen gazeteler… Anlaşılacağı üzere tecridi yaratan koşullar sürer gider…

Kaç mektup aldım cezaevinden, belki yüzlerce. İşte bir hücre hikâyesi:
Kocaeli (Kandıra) F Tipi Cezaevi’nde kalan Barış Alkan, “Sizinle bu satırlarımı durgun, serin ve arada bir yağmur damlalarının sağanağı altında kalan bir günde paylaşıyorum” sözleriyle başlıyor mektubuna ve bir şiirle bitiriyor:

Özlemler Düşlerde Saklı

Kaç zaman oldu
Ayaklarım toprağa hasret
Gözlerim uzaklara bakamıyor
Doğanın rengârenk yüzü
Artık düşlerimde gizli

Her gün her saat
Daracık bir alanda
Beton zeminde yaşamak
Gülün kokusunu unuttum

Yaşamın rengini
Zihnimden dışarı taşamıyor
Kalabalık sokakları özledim
Meydanlara uzanan caddeleri

Şehrin ışıkları şimdi çok uzak
Gülümseyen sevdalar yok
Gelecek yüklü
Çocuk bakışlarını özledim

Mavilik hapsolmuş dört duvara
Parmaklıklar ise onu onlarca parçaya bölüyor

Günler evet günler
Her anı saniye saniye karelenmiş
Uzanıyor bitimsiz yarınlara

Barış, kendi sorunlarını değil hücre arkadaşı Turgut Köklü’nün içinde bulunduğu durumu aktarıyordu yazısında;
“Turgut Köklü yaklaşık 7 yıldır tutuklu ve F tipi cezaevlerine geçişin ardından rahatsızlanıyor. Köklü’nün 3 yıla yaklaşan rahatsızlığına psikologların teşhisi, ‘mizaç bozukluğu’... Ümraniye Cezaevi’ndeki eski Turgut değildi artık. Yerlerde yuvarlanıyor, kendi kendine konuşuyor, uyuyamıyor, kendi içinde bir dünya yaratmış kimi zaman korkuyor, bağırıyor kimi zaman ise en olmadık yerlerde gülüyor. Kimi şeyleri kırıp-dökme (buna ara sıra çaldığı gitarını kırması dâhil), küfürler, sabahtan akşama kadar bağırarak konuşma, şarkı söylemeler, duvara yanan sigara ile şekiller çizmeler... Havalandırma duvarının üç köşesindeki böcekleri, sigara külüyle daire içine alıp bana, ‘Bu dünya, bu Merkür, bu Ay, bu Venüs...’ diye gösteriyor ve ardından ekliyor:
‘Dünyanın uydusu Ay öldü, yerine Venüs aldı’ Çünkü Ay diye işaretlediği böceği ezmişti. Turgut daha sonra havalandırmada şeytan olduğu gerekçesiyle bir kelebeği öldürdü.”

Tecrit koşullarında insan kendi dağarcığına yönelik topyekûn bir saldırıya girişir, yalıtım belleği tümden sarsar. Fizyolojik hastalıklar ve psikolojik rahatsızlıklar dört kat artar. Sonra şipşak muayenelerle sağlıklarının iyi olduğu belirlenir. Cezaevlerinde insanlar kanserden yaşamını yitirir, ölümcül hastalıklara yakalanan tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılmayıp hücre ve revirlerde tutulur. Cezaevleri adeta akıl hastanelerine dönüşür. Sadece 2002 yılında hapishanelerde 12 tutuklu ve hükümlü intihar eder. F tipi cezaevlerinde de Volkan Ağırman, Orhan Oğur, Halit Koçyiğit ve Mehmet Akdemir adlı tutuklu ve hükümlüler ya kendini yakar ya da asar. TBMM’de “hapishane ölümleriyle” ilgili bir soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanı Cemil Çiçek, sadece 2003 yılında cezaevlerinde “eceliyle”, “intiharla”, “cinayetle”' toplam 158 kişinin öldüğünü açıkladı. Açıklanan bilânço korkunç… Dört duvar toplam 158 kişinin mezarı olmuş...

Akrabaydılar, kardeştiler, ya değişik cezaevlerine gönderildiler ya da aynı hapishanenin farklı bölümlerinde kaldılar. Refakatçiye ihtiyaç duyanlar, tek başlarına hareket edebilmeleri hatta yaşayabilmeleri neredeyse imkânsız olanlar, yani ölüm orucu eylemcileri ve sakat kalmış kişiler tekli hücrelere konuldu. Hafızasını yitirmiş iki ya da üç mahkûmun (Örneğin Wernicke Korsakoff’a yakalanan Deniz Yıldız, Celal Gezer ve Uğur Karademir aynı hücredeydi) bir arada tutulmasına mantıklı bir yanıt arıyorum. Bulamıyorum.

Unutulmasın açlık grevlerinde zaman ölümün lehine işliyor. Ve bu nedenledir ki ölüm ve yaşam arasındaki çizgi uzun zamandır “kıldan ince kılıçtan keskin”… Adli Tıp bu duruma “Agoni” diyor. Ölüm orucu hala sürüyor ve bu kitabın ikinci bölümü şimdiden yazılıyor. Tecrit koşullarının ortadan kaldırılması için son günlerde yeniden kamuoyu oluşmaya başladı. “İnsanlık asla kaybetmez” diyen Avukat Behiç Aşçı’nın eylemi, sansür duvarını yıktı ve suskunlar cephesinde ses getirdi. Bunca acının ortasında sevindirici bir gelişme. Dilerim, “123. ölüm yaşanmasın” çığlığı yerini bulur. “3 Kapı–3 Kilit” biran önce açılır. Tecrit karşıtlarının umudu bu… Hem ne demiş şair, “Daha gelmeyecek mi bahar, daha gülmeyecek mi ağlayanlar...”

Evet. Sessizliğe Karşı’yı 19 Ocak 2007 Cuma günü böyle bağlamıştık ve kitap, matbaanın yolunu tutmuştu. Aynı saatlerde bir güvercin arkasından vuruluyordu. Gazeteci Hrant Dink, Şişli’de güpegündüz katledilmişti. Behiç Aşçı ise kurşun sesinin duyulacağı mesafede ölüm orucunu sürdürüyordu. Akşam saatlerinde aydın katline karşı binlerce yürek sokaklara döküldü. Şoven kurşunlardan ve linç girişimlerinden bıkan halk, artık tepkisini ortaya koyuyordu.

Behiç’in durumu ise ağırlaşmıştı. Hafta sonu böyle geçti. Gergin bir bekleyişle… 22 Ocak 2007 Pazartesi günü öğle saatlerinde Adalet Bakanlığı bir genelge yayınlandı. Alelacele… Toplumun ikinci bir ölümün yükünü kaldıramayacağını düşünen devlet ve hükümet en nihayetinde harekete geçmişti. Hayatın gerçeği ölümlerden yaşamın doğmasıydı. 3 kapı–3 kilit önerisi ete kemiğe büründü, haftada 10 saatliğine de olsa tecrit delindi. Gelişmeler üzerine akşam saat 19.00’da ölüm orucuna ara verildi.

(Neden sona erdi yerine ara verildi denildi? Çünkü genelgenin eksiksiz uygulanıp uygulanmadığının takibi gerekiyordu. Daha önceki açlık grevi eylemlerinin ardından verilen sözler tutulmamıştı)

1996 ölüm orucu eylemi sonlandığında Bayrampaşa Cezaevi’nin kapısındaydım, şimdi Pay Apartmanı’nın önündeyim… Sivil toplum örgütleri temsilcilerinin konuşması sırasında çevremi kolaçan ediyorum. Ne çok tanıdık yüz… Yıllardır tecridin kaldırılması için mücadele edenler… Kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler… Refakatçiler, hukukçular, sanatçılar, gazeteciler… Bıkmadan slogan atanlar, birbirlerine sarılanlar, ortak gözyaşı dökenler. Herkes kendi anısının peşine düşmüş. Demek bu yüzden tutuklu ve hükümlü yakınlarının yanakları ıslak… Ölüm orucu eyleminde iki kızını yitiren Ahmet Kulaksız’ın elinde megafon var. Kendisini kucaklamaya gelenlerden fırsat bulduğu an konuşuyor:


— Birazdan Behiç aşağı indirilecek. Sese karşı aşırı duyarlı… Lütfen sessiz olun. Mikrop kapmaması için uzak durun.

Behiç eyleminin 293. gününde sedyeyle dışarı çıkarıldı. Vicdanı tekrar uyandıran adama ilgi büyük. Onu görmek isteyenler adeta birbirini eziyor. Bu bir sevgi seli… Behiç, kendisine karanfil atanlara el sallıyor. Sonra ambulans hastaneye yöneliyor ve şenleniyor ortalık… Sokağı trafiğe kapatanlar halaya duruyor. Önce “Omuzdan Tutun Beni” ardından “Mitralyöz”… “Behiç Aşçı onurumuzdur” sloganları ve “Haklıyız Kazanacağız” marşı… İnsanın içini acıtan hıçkırıklar ve ağız dolusu kahkahalar… Hüzün ve sevinç…

122 insanı aramızdan alan 600’ü aşkın sakata yol açan tecrit karşıtı eylem tamı tamına 2285 güne yayıldı. Bu, milyonlarca cana mal olan 2. Dünya Savaşı’ndan daha uzun bir süreye denk geliyor. Direniş başlarken doğanlar bugün ilkokul öğrencisi… Düşünün Dink’in katil zanlısı Ogün Samast açlık grevinin ilk günlerinde henüz 10 yaşında masum bir çocuktu. Tarihte benzeri bir direniş yok. Ne eski çağlarda ne de asri zamanlarda…

Benim duygularım ise karmakarışık. İlk kitabım yaşama dair bir muştu gibi. Yazmak için uzun zaman uğraştım ve kitap raflardaki yerini almadan eylem bitti. Kazanan çözüm oldu. Bahtiyarım.

Keşke kitabı daha önce mi kaleme alsaydım? Nedense aklıma takılan ilk fikir buydu. Biliyorum çocukça ama… Neyse… Lafı uzatmayayım. Sadece Sessizliğe Karşı’nın bendeki değerinin katlandığını hissettim ve bunu sizlerle paylaşmak istedim. Ona bundan böyle ‘uğurlu kitap’ diyeceğim. Bilesiniz. Tecridin bitmesini ben de hayli zamandır bekliyordum. Ve şuan sınırsız bir rahatlamanın esiriyim. Üstüne üstlük neşem yerinde ve sanırım çenem düştü. Bıraksalar bıkmadan usanmadan günlerce içinde bulunduğum ruh halini anlatırım. Bunu tüm samimiyetimle söylüyorum. İnanın… Ancak “ makineler beklemez…” Yayıncı arkadaşım nihayet uyardı: “Vakit dar, mutlaka matbaaya ulaşılmalı. Baskı durdurulup, mutlu bir son yazılmalı...”


Not: Kitaba son söz yerine, cezaevleri tarihçesi konuldu. Dünya ve Türkiye cezaevlerini anlatan binlerce belge incelendi ve özetlendi. Kolay okunabilmesi için fazla ayrıntıya girmedim, kendi anı ve gözlemlerimi de aralara serpiştirdim. Kitaba sondan başlanılmaz diyeceksiniz belki ama sorunun kavranılması adına öncelikle tarihçeyi okumanızı öneririm. Ayrıca gerçek yaşanmışlıkların içine kurgusal bir öykü yedirdim. Veya tam tersini yaptım. Bilmiyorum. Belki de bu kitap, hafızasını yitirmiştir. Kim bilir…

Alper TURGUT – İSTANBUL (23 Ocak 2007)

27 Aralık 2009 Pazar

İnancımızı asla teslim etmedik




Mustafa Kamil Uzuner ve Erdal Turgut, 31 yıl önce cezaevinde tanıştılar, Devrimci Sol Ana Davası’nda 28 yıl birlikte yargılandılar. Her ikisi içinde müebbet hapis cezası isteniyordu. Uzuner, ömür boyu hapis cezası alırken, Turgut’un davası zamanaşımından dolayı düştü. Onlarla, davayı, ölüm orucunu, yaşadıkları ilginç olayları ve hatta “Bu Kalp Seni Unutur mu?” adlı diziyi konuştuk.



ALPER TURGUT

12 Eylül karanlığında açılan 28 yıllık “Devrimci Sol Ana Davası”, 39 sanığa müebbet hapis cezası verilmesiyle şimdilik sonlandı. Amcam Erdal Turgut, 30 yıllık zamanaşımı nedeniyle müebbetten kurtuldu, Mustafa Ağabey (Mustafa Kamil Uzuner) ise ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme şimdilik bitti ama onlara göre sınıf mücadelesi sürdükçe “dava” da sürecek. Evet, onların hayatı, açlık grevinde, işkencede, cezaevlerinde ve mahkemelerde geçti. Amcam 50 yaşında baba olabildi. Ama her şeye rağmen onlar, hiç büyümeyecek çocuklar gibiler, söyleşi boyunca sürekli muziplik yapıp durdular. Görsel yönetmenimiz Aynur Çolak ve ben, geçtiğimiz 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkabilmek için onların kılavuzluğuna sığınmıştık. Ne yaptılar ettiler, bizi bir şekilde alana çıkardılar. Evet, onlar eylem adamları... Erdal Turgut ve Mustafa Kamil Uzuner ile acısı ve tatlısıyla 30 yıllık bir süreci değerlendirdik.



—Devrimci olmaya ve mücadelenin içinde yer almaya nasıl karar verdiniz?

Mustafa Kamil Uzuner; 1955’yılında İstanbul Fatih’te doğdum. 12 Eylül öncesinde uzun bir süre Kandilli’de yaşadım. Emekçi bir ailenin çocuğuydum, Lise ikiden terkim ve babam terziydi yanında çalışıyordum. Bölge bir işçi semtiydi, üç büyük fabrika vardı. Sonra Dev-Genç’lilerin Paşabahçe Kültür Derneği’ne gitmeye başladım. Ardından askerlik dönüşü, 1975–1976’da mücadeleyle tanıştım.

Erdal Turgut; Adana’da 1955’te dünyaya geldim. Şimdiki adıyla Yıldız Teknik Üniversitesi’nde makine mühendisliği okumak için İstanbul’a geldim. 1976’da antifaşist mücadelenin içinde yer almaya karar verdim. Devrimcilik, Mahir Çayan’lardan gelen rüzgârın da etkisiyle 1974’ten itibaren gençleri kendine çekmeye başlamıştı. Maraş olaylarının ardından gelen sıkıyönetim ile birlikte mücadele güçleşti. Ancak bizler, artık devrimci bir hareketin içerisindeydik.

—Nasıl yakalandınız?

M.K. Uzuner; Çorum olaylarının protesto etmek için 7 Ekim 1979 günü Esenler’de korsan gösteri düzenlenmiş. Sonrasında polisle çatışmaya girdiğim iddia edildi. Beni kafamdan vurup gözaltına aldılar. Yaralıydım, önce Esenler Karakolu’na götürdüler sonra hastaneye ardından da Esenler Karakolu güvenli bulunmadığı için Bakırköy Karakolu’na... En sonunda da 1. Şube’ye götürüldüm. Günlerce aslanlar gibi işkence gördüm, aslanlar gibi direndim. Tek kelime ifade alamadılar benden... Cunta’nın ardından Kabakoz’da tutukluyken beni alıp, bir ay süreyle tekrar sorguya çektiler.

E. Turgut; 12 Eylül öncesinde beş kez cezaevine girdim, biri Adana’da, diğeri de İstanbul’da olmak üzere iki kez de faşistlerin silahlı saldırısına uğradım. Adana’da babamın dolmuşunda çalışıyordum, taradılar. Biri kafamdan beş kurşun isabet etti, omzumdaki kritik bir noktada olduğu için çıkartılamadı hala durur. 16 Mart Katliamı’nın ardından tekrar vuruldum. Son yakalanışım ise halkımıza Kâğıthane deresinde ev dağıtırken oldu.



—Ne zaman ve nerede tanıştınız?

M.K.Uzuner; Daha öncede yakalanmış ve altı ay hapis yatmıştım. 1978 yılında Selimeye Cezaevi’ne girerken üst kattan biri ‘örgüt ismini söyleme, benim adımı ver’ diye bağırıyordu. Erdal ile böyle tanıştık.

E.Turgut; Örgütün ismini verince mahkemede bunu kullanıyorlardı. Ancak komiktir, sıkıyönetimin Adli Müşaviri Albay Refik Karaa, bana dedi ki; ‘Erdal, Devrimci Solcu değilim diyorsan ama örgütün cezaevi temsilcisisin’ Ben de pişkinliğe vurdum ve ‘ne yapayım, ite kaka seçtiler’ dedim. Hep beraber gülmüştük.

—Ve cunta geliyor...

M.K.Uzuner; 1991 yılına dek Sultanahmet, Alemdağ, Hasdal, Sağmalcılar ve Metris’te kaldım. 12 Eylül’den kısa bir süre önce Davutpaşa Askeri Cezaevi’nde 20 Ağustos 1980 günü büyük bir operasyon yapıldı. İkişer gün arayla operasyonlar, Ankara Mamak ve Diyarbakır cezaevlerinde tekrarlandı. Cunta geliyordu ve içerideki örgütlü mücadeleyi bitirip, bizlerin teslim olmasını istiyordu. Osmanlı ordusu gibi yağmaladılar, silah kullandılar, tüm haklarımı elimizden aldılar. Bizler direndik ve 9 gün açlık grevi yaptık. Haklarımızı mücadeleyle alabildik. Mamak ve Diyarbakır’daki siyasi tutukluların hâkimiyeti ise sona erdi.

E.Turgut; 1979 yılı Temmuz ayında içeri girdim, 1986 yılının Ekim’inde çıktım. Tutukluluğum süresince Selimiye, İzmit, Toptaşı, Paşakapısı, Sultanahmet, Davutpaşa, Metris ve Sağmalcılar 2’da kaldım. Cuntayı, Sultanahmet Cezaevi’nde karşıladık. Sabaha karşı bir arkadaşımızı uyandırdık, durumu söylediğimizde, ‘beni böyle ufak tefek şeyler için uyandırmayın’ dedi. 13 Eylül’de cezaevi personeli de şaşkındı ve o gün bekleşerek geçti.14 Eylül günü ise arkadaşımız, ufak tefek şeylerin ne olduğunu, bizimle birlikte gördü. Biz tek tip elbiseyi hiç giymedik, hazır ola geçip, ‘emredersiniz komutanım’ demedik. Mamak’tan Metris’e gelen iki Mehmet vardı, gece onları kaldırıp ılık ve şekerli süt içirdik. Ertesi gün süt kutusundan iskambil kağıdı yapmışız, king oynuyoruz. Mehmetlerden biri yanıma gelip ‘yahu Erdal’ dedi, ‘dün gece rüyamda süt içiyordum’. Mamak’ta hayaller bile daralmış. Onların rüyalarında gördüklerini sandığı şeyi biz gerçek kıldık, direndik ve siyasi düşünceyi teslim etmedik.

—Sonra ölüm orucu eylemi ve çeşitli direnişler mi geldi?

M.K.Uzuner; Onlar sürekli haklarımızı gasp etmek istiyorlar, biz ise direniyorduk. 1983’te tüm siyasi tutukluları tep tik elbise giymeye zorladılar. İstanbul cezaevleri direnme kararı aldı. Gasp edilen haklarımız için 1984’te ölüm orucu eylemine girdik. Ben eylemde ikinci ekipteydim. İnsanca yaşabilmek için ölümü göze almıştık. Sinan Kukul, yanıma geldi ve eylemin bittiğini söyledi. Şok olmuştum, ölmeye ayarlamıştım kendimi... Direnişte yoldaşlarımızı yitirdik. Hüzün ve sevinç bir aradaydı. Bu bir sınıf mücadelesidir, ölenlerin yerini yenileri doldurur.

—Ana davanın görüldüğü Metris Baştabya’da neler yaşandı?

E.Turgut; Duruşma önce Cevizlibağ’daki Atatürk Öğrenci Sitesi içerisinde yer alan kapalı spor salonunda görüldü. İki duruşma yapıldı, ilk kavga da orada çıktı. Sonra Metris Baştabya’da yargılanmaya başladık. Bir tane denizci subay vardı, duruşma sırasında hep uyurdu. Salonun yarısına idam isteyen bu adam horul horul uyuyabiliyordu. Kışta kıyamette slip don ve atletle bekliyorduk. Selimiye’de bir gün insanlar bize acıyarak bakmıştı, biz de bağırarak kendimizi savunmuştuk; ‘deli değiliz biz, siyasiyiz’ diyerek... Sabah 10.00’dan akşama doğru 15.00’de dek sürüyordu duruşmalar... En büyük çileyi ailelerimiz çekti. Hem gazetecilerle, hem ailelerimle hem de avukatlarımızla görüşmelerimiz engelleniyordu. Ama Baştabya’yı eylem alanına çevirmeyi bildik. Anayasa’yı protesto, cuntayı teşhir ettik. Hiç unutmam bir duruşmada mahkeme heyetine kıçımı göstermiştim. Kıç falakası yüzünden simsiyah olmuştu kaba etlerimiz, hâkime dedim ki, ‘işkence’ görüyoruz. ‘burada işkence yapılmaz, otur yerine’ dedi. İspatlamamız gerekiyordu. Kadın tutuklulardan Hazan Aslantürk’e dedim ki, ‘kadın yoldaşlara söyle bakmasınlar’. Ailelerimizden avukatlarımızdan utanmıyorduk ama kadın yoldaşlardan utanıyorduk. Neyse gösterdim, bir baktım ki, Hazan Aslantürk, mahkeme heyeti dikkatini yöneltsin diye parmağıyla kıçıma işaret ediyor. Öyle utanmıştım ki. Sonra soruşturma açıldı, savcılık benden yapan askerin adını istedi. ‘Gariban bir askerin ismini vermem’ dedim, ‘çünkü suçlu sıkıyönetimdir’.

—Şu denek meselesi nedir?

M.K.Uzuner; 1983’te Metris Cezaevi’nden beni ve 10 arkadaşımı aldılar ve Cerrahpaşa Hastanesi’ndeki özel bir bölüme götürdüler. Sonra meşhur psikiyatri profesörü Ayhan Songar geldi. Bize ‘üniversite araştırması için buradasınız’ dedi. Amacı, CIA raporuna katkı sağlamaktı, her 10 yılda bir ülkenin gençleri niye isyancı oluyor idi bu araştırmanın sebebi... ABD’liler, sözüm onu bu rapor doğrultusunda, bu tür faaliyetleri engelleyeceklermiş. Hatta yardımcı olursak, bize karşılığında cezai ehliyetimizin olmadığına dair rapor verebileceğini söyledi. Reddettik. Aylardır banyo yapmıyorduk, arada banyo yüzü görmüş olduk. Bir saat sonra bizi alıp tekrar cezaevine götürdüler.

—Sivil mahkemenin baktığı davayla ilgili ilginç anılarınız var mı?

E.Turgut; Mustafa Kamil’in cep telefonu çaldı, hâkim uyardı ve ben de kulağına eğildim; ‘telefonun sessiz modu diye bir şey var’ dedim. Daha bir dakika geçmedi benim telefonum çalmaya başladı. Açtım Celal Abbas Leşanoğlu (müebbet aldı), duruşmaya ilk kez geliyordu, ‘üst kattayız’ dedim. Hâkim, ‘Erdal Bey, sizin hem telefonunuz çalıyor üstüne de konuşuyorsunuz’ dedi. Ben de, ‘Tebligat yapmadığınız için arkadaşlar gelemiyor, sizin yapamadığınız işi ben üstlendim’ dedim. Sonra kapı çalındı ve Celal Abbas içeri girdi. Bir başka duruşmada telefon yine ısrarla çalıyor, dışarı çıkıp daha önce gelmeyen arkadaşlara yeri tarif etmem gerek. Hâkimden çiş izni istedim, ‘Malum ya, bu yaşlarda bazı şeyler zorunluluk haline geliyor’ dedim. Tüm salon kahkaha attı. Bu kez Mustafa Kamil benim kulağıma eğildi, gülerek ‘prostat mısın?’ diye sordu. Karar açıklanırken hâkime laf attım, ‘biz bu filmi görmüştük’ diye. O da yanıt verdi; ‘şimdi yine öyle olacak’. Sonra hep beraber “Haklıyız, kazanacağız’ sloganını attık.

—‘Bu Kalp Seni Unutur mu?’ adlı diziyi izliyor musunuz?

E.Turgut; Devrimci Solcuları yanlış tanıtan bir dizi bu... Hapishane dışındaki ilişkileri rezalet... Bizim hiçbir militanın yurtdışına kaçmak gibi bir derdi olmadı. Örgütlü bir eleman, bireysel eylem yapmaz. Kan davası gütmez, sınıf mücadelesini sürdürür. Gerçeklikten uzak bir dizi... Objektif yanı ise Metris’in bir direniş odağı olduğuna dair söyledikleriydi.

M.K.Uzuner; Maraş Katliamı’nın yöneticisi olduğu iddia edilen Mümtazer Türköne ile kendilerinin solcu olduğunu söyleyen Ertuğrul Kürkçü ve Murat Belge, bir masada oturursa verdikleri mesaj, ‘devlet bizi kullandı’ olur. Yani liberallerin yıllardır iddia ettiği gerçekleşir. Bir 12 Eylül dizisi yapılacaksa, 24 Ocak Kararları, özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, yaratılması hedeflenen örgütsüz ve kültürsüz toplum da anlatılmalı. Çünkü bence bu hedeflere ulaşıldı k: İstanbul’daki itfaiyeciler ve Ankara’daki tekel işçilerinin direnişi sahipsiz kalabiliyor.

—Yine dünyaya gelseniz aynı yoldan geçmek ister miydiniz?

E.Turgut; Yine devrimci olurdum. Düzenle asla uzlaşmaz, direniş cephesinde ve örgütlü yaşayış içerisindeki yerimi alırdım.

—Bunca yıl sonra müebbet hapis cezası... Ne dersiniz?

M.K.Uzuner; Mahkeme ikisi ağırlaştırılmış 39 müebbet hapis cezası verdi ama Şaban Taşçı ve Hacı Ramazan Işık itirafçı olmuşlardı. Onların ki 15’er yıla düştü. İlyas Arduç, Mehmet Koca, Mahmut Alp, Şemdin Şimşir, Hasan Bektaş ise eylemleri sırasında yaşları küçük olduğu için cezaları azaltıldı. Yani müebbet sayısı aslında 32. Trajikomik bir şekilde Hacı Ramazan Işık adlı itirafçının üç yıl sonra verdiği ifade üzerine bu cezayı aldım. Beni asıl üzen, itirafçılar Taşçı, Işık ve artık hain dediğimiz Tuğrul Özbek ile ismimin aynı yerde geçmesidir. Bu dava sınıf mücadelesinin davasıdır, sınıf mücadelesi sürdükçe, elbette davalarımız da devam edecektir.

Cumhuriyet Pazar Dergi / 27 Aralık 2009

22 Aralık 2009 Salı

Yaşayanlar anlatıyor





İdil Kültür Merkezi'nin 19 Aralık programları çerçevesinden Yaşayanlar Anlatıyor başlığı altında yaptığı programda 19-22 Aralık katliamını dışarıdan takip edenler ve katliam sırasında kaldıkları hapishanelerde direnenler yaşadıklarını anlattılar.

İki bölümden oluşan programda önce katliam sırasında dışarıda olan Av. Behiç Aşçı, Gazeteci-Yazar Ayşe Düzkan ve Gazeteci-Yazar Alper Turgut sürece dair konuşmalar yaptılar.

İlk olarak konuşan Behiç Aşçı, 19-22 Aralık'ın katliam ve direniş kelimeleriyle anlatılabileceğini söyledi. Bu katliamın engellenemeyeceğini söyleyen Aşçı, katliamın IMF ve Dünya Bankası'nın talimatıyla yapıldığını ve dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in bunu; "IMF ile anlaşmak için hapishaneler sorununu çözmemiz gerekir" sözleriyle itiraf ettiğini belirtti.

Operasyona 1 yıldır çalışıldığını ve bu çalışmalar içinde yoğun bir propaganda çalışması da olduğunu söyleyen Aşçı; "Bazı örgütler ve aydınlar Genel Kurmay'ın bu planına uydu. Kendilerine duyulan güveni böyle kullandılar" dedi.

Şu an resmi tarihi devletin yazdığını söyleyen Aşçı; "Bir gün bu tarihi de biz yazacağız ve o zaman 19-22 Aralık'taki direniş ön plana çıkacak. Katliamın karşısında çok büyük bir direniş vardı. Şimdi devrimci örgütler varsa ve büyüyorsa bu direniş sayesindedir" dedi.

19-22 Aralık'ın tarihin gördüğü en büyük hapishane katliamlarından biri olduğunu söyleyen Ayşe Düzkan, "Pek çok hapishane katliamı olmuştu ama daha önce insanlar diri diri yakılmamıştı" dedi. Bu süreçte daha az insanın karşı durduğunu söyleyen Düzkan, F Tiplerinin aynı zamanda bir AB projesi olduğunu ve bazı sol da dahil büyük bir kısmın demokrasi anlayışının AB ile sınırlı olduğunu söyledi. Düzkan; "Tecrite karşı mücadelede yalnız kaldıysak bu demokrasiyi Avrupa'da arayanlarla aramızdaki farktandır" dedi.

1996'daki direnişle 2000-2007'deki direniş arasında bir kıyaslama yapan Alper Turgut, "96'da toplumsal muhalefet vardı, 2000'deki operasyonda umutlar tükenmişti. Tutsaklar mektuplarda yazıyordu. Operasyon bağıra bağıra geliyordu. Toplumsal muhalefetin olmadığı, direnişin sadece içeride yapıldığı yerde aynaya bile bakmaktan utanmamız lazım" dedi.


Programın ikinci bölümünde katliamı hapishanelerinde yaşayaş Süleyman Matur, Gülten Işık, Veysel Şahin ve Caferi Sadık Eroğlu birer konuşma yaptılar.

Direniş sırasında Bartın Hapishanesi'nde olan Süleyman Matur, katliamı beklediklerini ve tutsakların da hazırlıklı olduğunu söyledi. "Fiziki olarak bir hazırlığımız olması gibi bir durum yoktu, düşman teknik olarak güçlüydü" diyen Matur, tutsakların ideolojik olarak hazır olduklarını söyledi.

Operasyonun arkasından kendilerini çırıl çıplak soyduklarını ve kızılaydan getirdikleri başka elbiseler verdiklerini söyleyen Matur; "Daha sonra öğrendik ki çok değişik gazlar kullanmışlar. Tahlille ortaya çıkmasın diye böyle yapmışlar" dedi.

Sincan F Tipi Hapishanesi'ne de "Hoşgeldin Dayağı"yla girdiklerini söyleyen Matur, "Burası F Tipi, bizim borumuz öter" dediklerini söyledi.

F Tipi'ne ilk girdiklerinde hapishaneyi tanımadıklarını ve haberleşmelerinin olmadığını belirten Matur, zamanla komün ilişkilerini ve haberleşmeyi sağladıklarını belirtti. Ölüm orucunun ilk olarak Cengiz Soydaş'ı şehit verdiklerini söyleyen Matur; "O gün yıkılmaz dedikleri kalelerinin yıkıldığını gördük. Her yeri kırdık. Bulduğumuz ne varsa vuruyorduk. Cengiz'in şehitliğinde buruk bir sevincimizde vardı. Ölümü yenmiştik ve zaferi gördük" dedi.

Katliamı Uşak Hapishansi'nde yaşayan Gülten Işık, 19-22 Aralık katliamının provasının daha önce Ulucanlar'da yapıldığını söyledi. Ölümler olduğunda kamuoyunun duyarlılığının arttığını belirten Işık, devletin ölümler olmadan operasyonu yaptığını, bunun aynı zamanda dışarıya yönelik bir sindirme, susturma operasyonu olduğunu söyledi.

Direnişte Yasemin Cancı ve Berrin Bıçkılar'ın "Yoldaşlar sizi seviyoruz" diyerek feda eylemi yaptığını söyleyen Işık; "Uşak Hapishanesi kadınların olduğu bir hapishaneydi. Kadınların yarattığı güçlü bir cephe oldu" dedi.

Katliam sırasında Çanakkale Hapishanesi'nde olan Veysel Şahin, operesyon için geldiklerinde maltada sadece İlker Babacan'ın olduğunu, O'nun askerlerin üzerine doğru koşarken eline beline doğru götürmesini silah zanneden askerlerin geri kaçtığını söyledi. Ardından barikatlar kurarak 3 gün direndiklerini söyleyen Şahin, "teslim olun ve ölüm orucu yapanları verin" dediklerini söyledi.

Operasyona karşı Fidan Kalşen'in dışarı çıkıp; "Siz bu halkı, bu vatanı sevemezsiniz. Şimdi halkım yoldaşlarım için kendimi feda ediyorum" diyerek feda eylemi yaptığını söyleyen Şahin, "56 saat blok blok direndik" dedi.

Operasyondan sonra Edirne F Tipi Hapishanesi'ne götürüldüklerinde kendilerini karşılayan sivil askerlerin "Ahlak dışı aramayı kabul ediyor musun?" diye aşağılıkça bir soru sorduğunu söyleyen Şahin, kabul etmeyince işkenceye maruz kaldıklarını söyledi.

Son olarak katliamı Ümraniye Hapishasi'nde yaşamış olan Caferi Sadık Eroğlu yaşadıklarını anlattı. "Hesabının sorulması açısından 19 Aralık unutulmayacak bir tarih" diyen Eroğlu, bu saldırıyı beklediklerini ve tutsaklarından böylesi bir saldırıyı göğüsleyebilmek için bir yıldır hazırlandıklarını söyledi. Özgür tutsakların daha konusu geçmeden bile böyle bir saldırıya karşı ölüm orucuna gönüllü olduklarını söyleyen Eroğlu, bir yıl içinde neredeyse her şeyi tartıştıklarını söyledi.

Direnişçilerden hepsinin feda eylemine gönüllü olmasından kaynaklı en son kura çekmeye karar verdiklerini söyleyen Eroğlu; "Bazıları rivayet diyor ama bu gerçek. O ekibin komutanı Ahmet İbili herkesin isminin yazılı olduğu kağıtları torbaya attığında kendi isminin yazılı olduğunu elinde tuttu ve kendi ismini çekmiş gibi gösterdi. Daha sonra bir konuşma yapan Ahmet İbili'nin konuşmasının özü "Bir canım var, halkıma feda olsun" idi.

Ahmet İbili'nin kendini yakarak askerin üzerine doğru koşması sonucunda panikleyen askerlerin iki yandan ateş ettiğini ve bu sırada birbirlerini de vurduklarını söyleyen Eroğlu, "Bunun da demagojisini yaptılar. Daha sonra birbirlerini vurdukları ortaya çıktı" dedi.

Program izleyenlerin sorularının cevaplanmasının ardından son buldu.


Halkınsesi TV

17 Aralık 2009 Perşembe