4 Ekim 2008 Cumartesi

Cesur Afgan kadını Malalay Kakar



Galina Breitkreuz, Kandahar’a gidip yüzyüze görüşünceye kadar altı çocuklu, cesur, zeki ve güzel kadın polisin varlığına inanamamıştı. Kamu hizmetlerinin erkek işi olduğu, kadınların eve hapsedildiği, şeriatın hüküm sürdüğü bu topraklarda burkanın altında bir kadın polis Malalay Kakar, Galina Breitkreuz’a kendisini anlatıyordu: “Babam polisti ve polis akademisinde ders veriyordu. Kardeşlerim de polis olacaktı ve günün birinde, babama polis olmak istediğimi söyledikten kısa süre sonra, bunu yavaş yavaş kabullenmeye başladı. Bundan da asla pişman olmadı. Bugün hâlâ benimle gurur duyar. Ne de olsa koca bölgenin tek kadın polisiyim ben.” Düşmanları olduğunu ve kendisini öldürmek istediklerini biliyordu Malalay Kakar. 4 yıl önce “Bombaların patladığı ve kurşunların vızıldadığı bir yerde korkmak için fazla zamanı olmuyor insanın” diyordu. Kakar, geçen hafta Taliban tarafından öldürüldü.



Şeytan çıkmazının cesur yüreği susturuldu



“‘Malalay Kakar’ diyerek selamlıyor bizi ve gülerek burkasını çıkarıyor. ‘Polis memuruyum’.

Üstündeki üniforma, ceket, pantolon, uzun bir redingot, ağır çizmeler ve tabancısını taşıdığı kemerden ibaret.
Nihayet onunla karşı karşıya oturunca, ne kadar güzel bir kadın olduğunu görebiliyorum. Öğleden sonranın nispeten zayıf ışıklarına rağmen saçları ışıl ışıl. Kızıla çalan kahverengi saçları var. Cildi düz ve pürüzsüz; oval yüzü ise yumuşak hatlara sahip. Simli siyah bir başörtüsü saçlarını örtüyor. Parmaklarında iki altın yüzük var ve tırnaklarına mor oje sürmüş. Ama en çok beğendiğim yanı, özenle aldığı yay gibi kaşları. Kirpikleri ok gibi ve maskarayla uzatılmış.”


ŞİİRLE İKNA ETTİ



Galina Breitkreuz, Cumhuriyet Kitapları’nın yayımladığı “Afganistan Gerçeğinde. Şeriata Karşı Kadınlar” kitabında Malalay Kakar’la karşılaştığı andaki duygularını böyle özetliyor. Kakar, geçtiğimiz hafta Taliban tarafından öldürülen Afganistan’ın en üst düzey rütbeli kadın emniyet görevlisiydi.

Afganistan tarihinin en cesur kadının ismini taşıyordu Malalay. 1880’de Malalay Mayvand isimli bir kadın, infaz yerindeki adamları bir şiirle İngiliz sömürge güçlerine karşı direnişe ikna etmeyi başarmış, ardından da, kurulan birliğin elde edeceği zaferde önemli bir rol oynamış.
Galina Breıtkreuz, Kandahar’a gidip yüzyüze görüşünceye kadar bu altı çocuklu, cesur, zeki ve güzel kadın polisin varlığına inanamamıştı. Kamu hizmetlerinin erkek işi olduğu, kadınların eve hapsedildiği, şeriatın hüküm sürdüğü bu topraklarda burkanın altında bir kadın polis Malalay Kakar, Galina Breıtkreuz’a kendisini anlatıyordu:
“Babam polisti ve polis akademisinde ders veriyordu. Kardeşlerim de polis olacaktı ve günün birinde, babama polis olmak istediğimi söyledikten kısa süre sonra, bunu yavaş yavaş kabullenmeye başladı. Bundan da asla pişman olmadı. Bugün hala benimle gurur duyar. Ne de olsa koca bölgenin tek kadın polisiyim ben.
Bundan çok uzun bir zaman önce kuzeydeki Lağmen bölgesinden buraya taşındık. Babamın Kandahar’a tayini çıkmıştı; biz de onunla geldik. 15’imde polis eğitimi almaya başladım. Babam bana bizzat ders veriyordu ve bu, alabileceğim en iyi dersti, sıkı ve adil bir eğitim. Üç yıllık meslek eğitiminin ardından bu büroda işe başladım.”

Tabii hiç de kolay olmamıştı bu. Kakar’ın deyimiyle “Tam bir sansasyondu.” Köktendinci Taliban yönetimi döneminde diğer kadınlar gibi eve hapsedilmişti Kakar: “Taliban döneminde hiçbir kadın dışarı adımını atamazdı; doktora bile gidemezdi. Bunu tahayyül edebiliyor musunuz? Öyle çok sıkıntısı, öyle çok acısı vardı ki kadınların ve öyle zor zamanlar geçti ki, tahmin edemezsiniz.

Bir kadın hayatını kaybettiğinde, onunla ilgilenecek kimse olmazdı. Ne olacak ki, denirdi, kadın işte. Afganistan Taliban’dan kurtulunca kadınlar nihayet tekrar dışarı çıkıp çalışmaya başlayabilmişti; erkekli kadınlı, bürolarda ya da başka yerlerde.”
Kakar da Taliban’ın devrilmesinden sonra işinin başına dönmüştü:
“Buraya vardığımda bütün karakolun silahlı adamlarla dolu olduğunu gördüm. Bunlar askerdi ve hiçbirini tanımıyordum. Fakat kendi aralarında öyle meşguldüler ki, binaya girmeyi başarabildim. Nasıl şaşkına döndüğümü çok iyi hatırlıyorum. Her yandan iğrenç bir koku yayılıyordu. Bütün odalar namazgaha dönmüştü; Talibanlar polis karakolunu Kuran okuluna çevirmişti adeta. Koridorlar, halılar, her yer pislik içindeydi. Bir şey diyeyim size, onlardan nefret ettim, Talibanlardan; bütün o yıllar boyunca... Bizi eve kilitlediler, evde kalmak zorunda kaldık. Fakat çalışmayana para vermiyor kimse; şeytan çıkmazı gibi bir şeydi bu...
Geleneklerin bekçisi bu heriflerdi öyle mi; güleyim bari! Her şeyi kirlettiler, ülkemizi, inancımızı, her şeyi...”
KORKMUYORUM

Düşmanları olduğunu ve kendisini öldürmek istediklerini biliyordu Malalay Kakar. Bunu açıkça dile getirirken ‘korkmadığını’ da vurguluyordu:
“Evime, bir kadın olarak hükümet için çalışamayacağımı ve uyarılarını dikkate almazsam beni öldüreceklerini yazdıkları mektuplar yolluyorlar. Ama ben korkmuyorum. İşimi benden alamazlar. Mesleğimi seviyorum ve çalışmaya devam edeceğim. Bombaların patladığı ve kurşunların vızıldadığı bir yerde korkmak için fazla zamanı olmuyor insanın. Kendini duruma öyle kaptırırsın ki korkmak aklına bile gelmez. Ne gibi tehlikelerle karşılaştığımı elbette ki anlatmıyorum aileme; onları korkutmak istemiyorum. Ama korkmuyorum da.”
Üniformasını bile pazara gidip aldığı yeşil bir kumaştan kendisi diktiren cesur bir kadın polis Malalay Kakar, Galina Breitkreuz ile yaptığı röportajdan dört yıl sonra silahlı saldırı sonucu öldürüldü.


Cumhuriyet Hafta Sonu / 04 Ekim 2008

26 Eylül 2008 Cuma

ŞEBNEM DÖNMEZ; "EN İYİ ROLÜMÜ OYNAMADIM DAHA..."





ALPER TURGUT


Şebnem Dönmez, on parmağında on marifet olan güzel, hoş ve başarılı bir kadın. Ben kibirli, ukala ve suratsız bir ünlü beklerken karşımda, dost canlısı, güleç, sempatik ve iç dünyası alabildiğince zengin bir insan buldum. Aslında onunla ilgili düşüncelerim, çoğu magazin kaynaklı önyargılar bütünüymüş. Magazine malzeme olanlara üzülmesini, sanat adına yapacaklarını anlatırken ki heyecanını, çalan telefonun ardından İdefiks’ten kitapları geldi diye çocuklar gibi sevinmesini, canından çok sevdiği babasını anlatırken yüzüne ilişen buruk tebessümü görünce sanal yalan dağıldı gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı… Şebnem Dönmez ile Bebek’teki çocuk parkında bir banka oturup dünü, bugünü ve yarınları konuştuk.





Şebnem Dönmez ve Alper Turgut
—Hayattan ne istediniz neler alabildiniz?

Ben hep ne istediğimi değil, ne istemediğimi bildim. Dile kolay 16 yaşından beri şov ve eğlence dünyasının içindeyim, aralıksız 18 yıldır çalışıyorum. 22, 23 yaşlarında kafam daha karışıktı, şimdi ise yeterli tecrübeye sahibim. Yaşım da birçok şeyi yapmaya izin veriyor, diyeceğim o ki; bugünden mutluyum.

—Almanya’da doğmuşsunuz?

Motor ustası ve araba tamircisi olan Babam Sabahattin ve ev hanımı Annem Saadet, ekmek parası için 1970’li yılların başında Almanya’ya gitmişler. Sonra kazara ben doğmuşum, önce istememişler ardından çok sevmişler. Üç kardeşiz, tek kız benim. Ağabeyim Ahmet (37 yaşında) erken evlendi, şimdi Antalya’da yaşıyor. Ben bir halayım, yeğenim Asena Müjde 15 yaşında, kocaman bir kız oldu. Erkek kardeşim Altay ise müzisyen (Grup Artistanbul’da basgitar çalıyor)… ‘Kız çocukları, babalarına yakındır’ derler ya, doğrudur. Ben resmen babama âşıktım. (Kardeşi Altay’ın da Bursa’da yaşayan annesine çok bağlı olduğunu söylüyor) Babamı 2001 yılında yitirdim, bu dünyadaki en büyük kaybım odur. O çok şahane bir adamdı, baba-kız sürekli dertleşirdik, birlikte birahaneye bile giderdik. Hayata sıkı sıkı sarılmamızı, tutunup düşmememizi isterdi, bizleri ‘bir gün öleceğim’ diyerek bugünlere hazırladı. Onun varlığını hissediyorum ve babam hala hayatımda.







—Sunuculuk mu, oyunculuk mu?

Öncelikle mükemmeliyetçiyim. Sunuculuğa yıllarımı verdim ve artık ulaşabileceğim en uç noktaya geldim. Oyunculuk ise gelişime ve ilerlemeye çok açık. Görsel, işitsel, düşünsel, bedensel bir zanaat... Görüyorum, öğreniyorum, uyguluyorum. Kendimi daha iyi olmaya motive ediyorum. En iyi rolümü oynamadım daha… Ve en iyisini ortaya koymadan, performansımı doruklara çıkartamadan göçüp gitmek fikri de var. İşte oyunculuk böylesine büyük bir deniz… Belki de bu yüzden ayrı düştüğüm her an kameranın sesini özlüyorum.




—Trafik kazasında yaşamını yitiren ‘Efsane Vali’ Recep Yazıcıoğlu’nu anlatan “Vali” adlı filmde oynuyorsunuz. Canlandırdığınız karakteri sizden dinleyelim.

Politika ile fazla ilgilenmem ancak aydınlık bir kafa olan Recep Yazıcıoğlu ilgimi çekmişti. Doğru dürüst politikacılar ve bürokratların sayısı çok az ve onlar ne yazık ki erken yok oluyorlar. Enerji kaynaklarımızı ve ülkemize dair zenginlikleri yabancılara peşkeş çekenler ise ya bulundukları konumu koruyor ya da hızla yükseliyorlar. Ben gelecek adına güzel cümleler kuran, rafting, yamaç paraşütü, su kayağı, aklınıza alternatif ne spor gelirse onunla uğraşıp gençlere örnek olan Recep Yazıcıoğlu için bu filmde rol almayı istedim. Filmde müsteşar yardımcısı ‘Ceyda Aydın’ı canlandırıyorum. Döpiyes, makyaj, ciddi bir ses tonu ve kedi gibi hep dört ayağı üstüne düşen bir kadın… Ceyda kötü bir karakter… Biri idealist diğeri statükocu iki tip bürokrat var, yani anlayacağınız başbakan bile değişir, Ceyda Aydın gibileri değişmez. Vali’nin yönetmeni ise yine Yazıcıoğlu’nu anlatan “Köprü” dizisini de çeken Çağatay Tosun… Erdal Beşikçioğlu, Uğur Polat, İsmail Hacıoğlu, Özgür Çevik, Şemsi İnkaya, Hakan Boyav, Ayşegül Ünsal, Gökhan Soylu, Türkü Hazer ve Hakan Gerçek de filmin diğer oyuncuları… Vali’nin yüzde 80’i Recep Yazıcıoğlu’nun son görev yeri Denizli’de çekildi ve film Ocak ayında vizyona girecek.




—Seçme şansınız olsaydı, yurtiçi ve yurtdışında hangi yönetmenlerle çalışmak isterdiniz?

Türkiye’de Reha Erdem, Çağan Irmak ve Nuri Bilge Ceylan… Yurtdışında ise Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Oliver Stone, Yimou Zhang, Kim Ki Duk ve Wong Kar Wai’nin çektiği filmlerde oynamak isterdim.

—Yakın tarihte bir dizi projesi var mı?

Türkmax kanalında yayınlanacak ve 10 gün sonra çekimlerine başlayacağımız “Nerede Kalmıştık” adlı dizide oynayacağım. Bu bir sitcom ve İspanyol televizyonlarında çok tutan bir yapımdan esinlenildi. Başrollerde Haluk Bilginer, Deniz Arcak, Celal Kadri Kınoğlu, Füsun Erbulak ve ben varım. 12 Eylül 1980 darbesi sonrası 20 yaşındaki solcu genç komaya girer ve günümüzde uyanır (güzelim Elveda Lenin filmindeki anne geldi aklıma). Onun kafası genç, bedeni yaşlıdır ve istisnasız her şey değişmiştir. Dizide İstanbul’da yaşayan ailenin İzmir’deki uzak akrabaları Alara’yı canlandıracağım. Alara, yıllarca gününü gün eden, sosyetik bir yaşam sürmüş ve artık bundan sıkılmıştır, insanlara yakınlaşmak, değişmek, dönüşmek istemektedir. Ve ver elini İstanbul… Türkmax’i seçmem ve orada mutlu olmamdaki birinci etken (Şebnem Dönmez geçen yıl aynı kanalda Herşeyi Bilmek Gerekmiyor adlı yarışma programını sunmuştu), bu kanalda reyting kaygısının bulunmamasıdır. Çünkü diğer kanallarda diziler yarış atı muamelesi görüyor ve bu nedenle sürekli kaliteden ödün veriliyor. Ve Türkmax’de insan muamelesi görüyorsun, oyuncuya özel bir oda veriliyor, odasına üzümler, kekler, içecekler konuluyor ve her ihtiyacı karşılanıyor. Belki önemsiz görünebilir ancak oyuncular için alternatif bir kanalın varlığı çok ama çok önemli…



—Geçen sene tiyatro vardı, peki bu yıl?

Tüm dünyada büyük ilgi uyandıran İngiliz yazar Michael Frayn’ın coşkun, çılgın ve dalavereli farsı (kaba güldürü) ‘Oyunun Oyunu’nda yer aldım. Sahnede iki karakteri, Brooke ve Vicki’yi canlandırdım. Bu benim ilk profesyonel tiyatro deneyimim idi, önce ürktüm ve çekindim sonra gerçekten sahneyi çok sevdim. İlk fırsatta tekrar denemek ve oynamak isterim.

—Film, dizi ve tiyatroyu konuştuk, sıra geldi eğlenceye… Sizin sunduğunuz doğaçlama komedi programı “Laf Ebeleri” bu sezonda sürecek mi?

Laf Ebeleri’nde bizler ve ekranları başında bizi izleyenler çok eğleniyoruz. Ve bu sezon çıtayı daha da yükseltiyoruz. Çünkü programın çekimleri Yeditepe Üniversitesi’nde yapılacak ve canlı yayınlanacak. Altı oyuncunun kendi aralarında yaptığı egzersiz artık daha da komik olacak. Canlı yayında dikkat edilmesi ve küfredilmemesi gerekiyor. Ve dolayısıyla Laf Ebeleri artık daha da tehlikeli…




—Film, tiyatro, dizi, sunuculuk… Üstüne kliplerde oynuyorsunuz, ‘Live Earth İstanbul’un basın sözcülüğünü üstleniyorsunuz, bir güzellik firmasının yüzü oluyorsunuz. Ve hala insanlar diyor ki, Şebnem Dönmez niye kayıp, neden ortalarda görünmüyor?

Çünkü pek çok insan benim magazinsel işlerde görünmemi istiyor, skandallar ve benden uzak olan her şeyle… Ancak ben çalışıyorum, didiniyorum, emek veriyorum, sanat, eğlence ve kalite adına ortaya bir şeyler koymaya uğraşıyorum. Yıllar sonra yeni yeni para kazanmaya başladım, inanın evimde ve işimde mutluyum. Magazin haberlerini ben de okurum ancak özel hayata saygı duyarım, saygı duyulmasını beklerim. Bazen alıyorum elime gazeteyi, bir ünlüyle ilgili haberi okuyorum ve sonra üzülüp, sinirleniyorum. Yahu ciğerlerine dek kendini anlatmanın, sergilemenin ne anlamı var. Örneğin Denizli’de gazeteciler sordu, ‘Vali filminde seksi bir müsteşar yardımcısını mı canlandıracaksınız?’ diye… İnanılmaz… Seksi ve müsteşar yardımcısı yan yana gelemeyecek iki kelimedir. Konuyla ilgili soru sorun dersiniz sorulmaz, sizin ile söyleşi yapılır, verdiğim doğru düzgün yanıtlar, çıkmaz, kullanılmaz. İşte bu yüzden sanatta varım, magazin de yokum diyorum. Kolay kolay röportaj vermiyorum.




—Son sorum gündelik hayat ve ilişkiler üzerine… Şebnem Dönmez kendine ne kadar vakit ayırabiliyor, iç dünyasında neler olup, bitiyor?

Şimdi bu kadar işi (prova, çekim, vs…), aslında Pazartesi ve Salı gününe sığdırıyorum ve bana beş tam gün kalıyor. Evde kitap okuyorum (yüz yıllara seslenen klasikleri seviyor), film izliyorum (felsefeyle harmanlanan, yüksek estetik ve oyuncuların fiziksel performansıyla taçlanan Uzak Doğu sinemasına hayran), erken saatlerde sahilde yürüyüşe çıkıyorum ve doğayı çok seviyorum. Ve hemen hemen her kadın gibi romantik komedi filmlerinden hoşlanıyorum. Sonuç olarak spiritüel bir tipim. Tek başına kalmayı (yalnız kalmanın zorunluluktan, tek başına kalmanın ise seçimden kaynaklandığını belirtiyor) iç huzurumu bulmayı seviyorum. Evde kalıp, telefonu kapatıp dinlenmeye ve kendimizi dinlemeye hepimizin ihtiyacı var. Çünkü çok fazla hengâme, çok fazla koşuşturmaca beni ‘bir şeyler yanlış mı gidiyor’ sorusuna ve ruh haline sürükler. Ev bundan dolayı limanımdır. Tek başına olmasını becerebilen biri hem kendisiyle hem çevresiyle barışıktır. Tek başına tutunabilen biri, yaşadığı ilişkiyi de güzelleştirir ve büyütür. Nedeni şu ki; sen sırılsıklam âşık da olsan birlikteliği paylaştığın kişinin hayatını yaşayamazsın. Neyse… Bu sorunu kim çözebilmiş ki… Belki çözülmemesi gerekiyor belki de birebir kendin öğrenmen... Ve acı… Bu duygu insanı insan yapar. İçindeyken anlayamazsın, çıktıktan sonra ziyadesiyle kavrarsın. Empati kuran insana, kendisiyle yüzleşebilen insana saygı duyarım. Hatayı önce kendimde ararım ve hata yapmaktan asla çekinmem. Öte yandan derdini anlatan bir arkadaşımı, bir dostumu iyi dinlemedim mi, doğru yanıt veremedim mi ve niye şu lafı ettim ki diye düşünecek kadar da hassas bir insanım.


Cumhuriyet Hafta Sonu / 27 Eylül 2008
VALİ'NİN BASIN BÜLTENİ...
VALİ’nin Çekimleri Denizli’de Başladı…

Erdal Beşikçioğlu, Uğur Polat, İsmail Hacıoğlu, Şebnem Dönmez, Şemsi İnkaya, Özgür Çevik, Ayşegül Ünsal, Gökhan Soylu ve Hakan Boyav Oynuyor…

Koliba Film, merhum Recep Yazıcıoğlu’nun yaşamından ekranlara uyarlanan ve rating rekorları kıran Köprü dizisinin ardından, “Süper Vali”nin yaşamından yola çıkarak Türkiye’de yaşanan sorunlar ve ardındaki gizli odakları Beyazperde’ye yansıtacak bir filme imza atıyor: VALİ…

Çekimleri Recep Yazıcıoğlu’nun en son görev yaptığı Denizli’de başlayan film, Ocak ayında, hem tüm Türkiye’de hem de Avrupa’da aynı anda vizyona girecek. Süper Vali’yi Erdal Beşikçioğlu’nun canlandıracağı filmde, Uğur Polat, İsmail Hacıoğlu, Şemsi İnkaya, Şebnem Dönmez, Hakan Boyav, Ayşegül Ünsal, Özgür Çevik ve Gökhan Soylu rol alıyor. Yapımcılığını KOLİBA FİLM/ Ata Türkoğlu, yönetmenliğini Çağatay Tosun’un üstlendiği VALİ’nin müziklerini ise Gökhan Kırdar/LOOPUS hazırlıyor. Senaryoyu ise Çağatay Tosun ve Batur Emin Akyel kaleme aldı.

Ocak ayında gösterime girecek Vali filmine Denizli halkının büyük ilgi gösterdiğini belirten Yapımcı Ata Türkoğlu, “Başta Denizli Valisi Sn. Yavuz Erkmen olmak üzere tüm kurum ve kuruluşlarıyla Denizlililer filme sahip çıktı… Merhum Recep Yazıcıoğlu’na olan sevgi ve bağlılıklarını Vali’ye gösterdikleri ilgiyle kanıtladılar… Filmin galasını da Süper Vali Yazıcıoğlu’nun en son görev yaptığı bu ilimizde yapacağız… Eğer şartlar elverirse Denizli Meydanı’na dev bir sinema perdesi koyarak halkın valisinin filmini tüm halka izlettirmeyi düşünüyoruz “ dedi.


Vali filminin çekimleri Denizli’nin ardından Uşak, Ankara ve İstanbul’da sürecek…
Vali Faruk Yazıcı’nın en son görev yeri Denizli merkezli olacak filmin ana eksenine ise yine bir dünya ve Türkiye meselesi olan “enerji” konusu oturuyor. Bilindiği gibi Yeniçağ dünyasında gizli ve açık bir biçimde sergilenen politik oyunlar-komplolar ve uluslararası ilişkilerin çıkar noktasında enerji meselesi bulunuyor. Filmde, özellikle bu konuda Türkiye’nin ve Türk insanının içine çekilmeye çalışıldığı bir komploya tanık olacağız.

Vali’de enerjiye konu olan madde ise uranyum madeni. Türkiye’nin çok zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olduğu halde enerji bakımından nasıl yoksul ve yoksun bırakılarak dışa bağımlı, kendine yetemez bir hale getirilişine, bu oyunun aktörleri ile bu oyunu bozmak isteyen vatansever karakterlerin mücadelesine tanık olacağız.

Filmde, akıllarda soru işareti bırakarak hayata veda eden devlet adamlarının şüpheli ölümleri, faili meçhul cinayetlere de gönderme yapılarak bu eksende kurulmuş bir komplo düzenine parmak basılacak.

Vali Faruk Yazıcı’nın neredeyse çocukluktan beri arkadaşı olan MTA Mühendisi Ömer Uçar ve mühendis arkadaşlarının, bölgedeki zengin uranyum madeni yatağıyla ilgili elde ettikleri bilgi üzerine başlayan şüpheli ölümler… Birbiri ardına kaybedilen pırıl pırıl, vatansever, fedakar bilim adamlarımız, mühendisler… Ve bu düzenin sürmesini isteyen sermayenin ardındaki gizli ve açık güçler… Kısacası Vali, Türkiye çıkarlarını koruyup ülke insanlarının menfaati için elini taşın altına koyanlarla, taşları yukarıdan üstümüze yağdıran çıkar grupları arasındaki çekişmenin hikayesini anlatıyor…

YAPIMCI : Ata Türkoğlu/Koliba Film
YÖNETMEN : M. Çağatay Tosun
SENARYO : M. Çağatay Tosun, Batur Emin Akyel
MÜZİK : Gökhan Kırdar/Loopus
GÖRÜNTÜ YÖN. : Ferhan Akgün
SANAT YÖN. : Buket Kalyoncu
OYNAYANLAR : Erdal Beşikçioğlu, Uğur Polat, İsmail Hacıoğlu, Şemsi İnkaya, Şebnem Dönmez, Özgür Çevik, Hakan Boyav, Ayşegül Ünsal, Gökhan Soylu, Türkü Hazer, Hakan Gerçek
VİZYON TARİHİ: Ocak 2009

GALERİ KAPALI SERGİ AÇIK




ELİF BEREKETLİ


Galeriler genelde sergiler nedeniyle açık olurlar, gel gelelim İstiklal Caddesi'ndeki Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi 5 Ekim'e dek Halil Altındere'nin 'Bunun Bir Sergi Olduğundan Emin Değilim' adlı sergisi dolayısıyla kapalı.



Sanatçı, René Block editörlüğünde hazırlanan “İstiklâl Serüveni” başlıklı güncel sanat sergi dizisinde sıra kendisine gelince İstiklâl Caddesi'nden tanıyageldiğimiz Pala Şair'in balmumundan yapılma heykelini bir zırh içinde galerinin kapısının hemen önünde sergilemeyi, galeriyi de gazetelerle kaplayıp 'Bunun Bir sergi Olduğundan Emin Değilim' demeyi tercih etti. Altındere, Pala heykeliyle caddenin enerjisine katıldığını, Pala'yaysa hakkını teslim ettiğini düşünüyor. Ne var ki, sergi yalnızca Pala Şair'in heykelinden ibaret değil. Kapıya bırakılan 'Galeri 5 Ekim'e dek Halil Altındere sergisi dolayısıyla kapalıdır' notu, galerinin bu nedenle kapalı olması durumu ve serginin adından oluşan kavramsal üçlemenin de oluşturduğu bir güncel sanat yapıtı da var işin içinde. Kavramsal sanat tarihine baktığımızda boş galerilerin sergilendiği ve boşluk-doluluk kavramlarının irdelendiğini görmemiz mümkün. Ancak Altındere'ye göre bu sergide durum biraz farklı. Galerinin kapalı olmasının tek nedeni 'galerinin kapalı olmasının istenmesi' değil, aynı zamanda dışarıda devam edegelen ve göz önünde bulundurmamız gereken bir sergi de var. Kısacası, galeri serginin hem öznesi hem de nesnesi.



Figür niçin Pala Şair? Mevzu yalnızca İstiklal Caddesi'nin ruhunu yansıtmaksa bu binlerce farklı şey olabilirdi?


Bu karar hem benim sanatsal serüvenimle, hem galerinin üzerinde bulunduğu caddenin belleğiyle, hem de buradan geçen tesadüfi kişilerin sözsel veya gözsel temasıyla ilintili. Ancak, Pala Şair bu figürlerin en bilindik olanıydı diyebilirim. Kar kış, gece gündüz demeden buralardaydı. Yoldan geçenlerin % 80'i tanıyor onu, o buraya mal olmuş; heykel buraya konduktan sonra anladık. Yaşamını fotoğraf çektirerek kazanıyordu ve fotoğrafının çekilmesini öyle çok seviyordu ki, heykelinin yapılacağını duyunca dört köşe olmuştu. Aslında öyle son derece özel bir bağım yok, yalnızca hakkını teslim etmek istedim. Fakat tabii bir yandan biraz da malzemenin çağrışımıyla ilgili benim bunu seçmiş olmam. Balmumu, politikacılar, üst tabaka insanlar için kullanılan bir malzemedir, sokaktaki insanın balmumu heykeli olmaz. Malzemenin anlamını ters yüz etmek istedim bu şekilde. Altı üste çıkardım. Ama bu heykelden sonra anladık ki aslında Pala en yüksek sandığımız kişilerden de üstün İstiklal Caddesi'nde. Bir siyasetçi 2 yılda unutulur. Ne var ki, bazı kişiler vardır ki, unutulamazlar. Pala unutulmayacak ve bu kadar kişinin belleğindeyse demek ki balmumunu hak etmiş.



Bir de serginin diğer boyutu olan 'kapalı galeri', serginin adı ve de gazete kağıtlarıyla kaplı kapıya bıraktığın not gibi kavramsal bir durum var...



Evet. Bunun daha önceki işlerimle ilişkisi var, hem başlık hem işlev olarak, hem de galeriden davet alarak ama galeriye girmeden bir sergi yapma, içeride olmamam halinin kendini sanata dönüştürme açısından. Serginin başlığı sokaktan geçen birinin kafasındaki soru işareti aynı zamanda. Galeri ise kapalı çünkü sergi dışarıda; ya da kapalı, çünkü sanatçı girmek istemiyor. Bu her iki şekilde, kurum eleştirisi ya da tavır olarak algılanabilir. Bir de o girmeme öyküsünün kendisinin de yapıta dönüştüğü bir paslaşma hali var. Pala Şair'in heykeli ve bu kavramsal durum paslaşmalı olarak sergiyi oluşturuyor; iki durum da 'birbirinden dolayı' var.



İşin kavramsal boyutunu anlayan oluyor mu sence yoldan geçenler arasından? Halk için bu sergi yalnızca Pala Şair'in heykelinden ibaretse şayet, serginin her ne kadar kamusal ve kavramsal bir durumu olsa da, ileti o sergiyi gören milyonlara ulaşmadığı sürece sence kamusal sanat yapmış olur musun?



İnsanların onunla yüzleşip o anı benimsemeleri benim istediğim. O anki düşünceleri, o an önemli olan, daha fazlasına anlam yüklemiyorum çünkü. Pala Şair heykeli ayakları yere basan bir figür, anlaşılmaması mümkün değil. Kavramsal olan kısmını ise, evet yalnızca sanat ortamının elitistleri anlayabilir. Ama dışarıda 15 metrelik billboard'u olan Pala Şair. İnsanlar işte onu görür, bu not bu gazete ne burada demezler. Burası Türkiyenin en kalabalık caddesi, günde 1 milyon kişi geçiyor, br başka deyişle yaklaşık 28 milyon kişi bu sergiyi görecek. Bu tam da kamunun içindeki sanat, ama yine de bir sınır durum. Başka bir yerde olsaydı zanaat olurdu ama bir sanat galerisinde olduğu için sanat etiketi atfedilebiliyor. Zaten benim işim de sınır durumda, bu iş belediyede sergilense belki de çok ayrı bir şey olacaktı. Ama yapan kişi sanatçı olduğu için, galeride sergilendiği için adı sanat. Bu sanat olmayla olmama arasında. Gerçi, her şeyden ötesi, bilemiyorum, belki de anlıyorlardır.



Rene Block senin bu serginin Türkiye'nin toplumsal ve politik gerçekleri üzerine düşünmeye zorladığını söylüyor. Nesi toplumsal ve politik bu serginin?


Bir sergi yapmak için davet aldığınızda aldığınız kararın ta kendisi politiktir aslında. Ben bir şeyi yapmaya karar verdiğimde o kararın kendisi sanat oluyor, yapılan şey değil. Balmumunun kendisi bir ekip tarafından yapılıyor, özel bir zanaat malzemesi örneğin. Burada bunu sanat yapan şey alınan karar, sanatçının kararı verme durumu ve bu kararın nasıl bir bağlamda verildiği. O yüzden de evet toplumsal, çünkü anlatımım ve yapıtım yaşamla sanat arasındaki eşikte duruyor, ne içerideki seçkincilerin anladığı anlaşılmaz üstün bir sanat, metaforik bir çalışma, ne de tamamen kiçleşmiş, kimsenin diyaloğa girmeyeceği bir yapıt. Dolayısıyla her iki tarafın da buluşabileceği bir durum bu. Sanat mı zanaat mı, içeride mi dışarıda mı kısmında da tartışmalı bir durum sözkonusu. 'Bunun Bir Sergi Olduğundan Emin Değilim' de bu yüzden yerinde bir ibare.



Yani hiçbir tarafı sergiyi algılamak için bir tarafa çekmiyorsun ve alımlayan kitle kendisine hitap eden kısmı olduğu yerden, kendi açısından algılıyor?


Aynen öyle.



Nasıl tepkiler alıyorsun peki her iki taraftan da?


Yoldan geçenler şaşırıyorlar bu hipergerçekçi heykele. Çok tuhaf olaylarla karşılaşıyoruz tabii. 24 saat güvenlik görevlileri bekliyor başında. Kimisi arkadaşıymış, duruyor, bekliyor başında; kimisi canlı olduğunu ispat etmek için saatlerce bekliyor başında; kimisi akraba mısınız diye soruyor, tepkiler çok çeşitli. Sanat ortamını ise bilemiyorum henüz. Ben sokaktan geçen adamın fikrini daha çok merak ediyorum aslında, o daha değerli benim için.



Biz bazen güncel sanatın kitleleşmemesinde medyayı suçlu buluyoruz. Bazen o beyaz küpe- galeriye sıkışmış halimizi eleştiriyoruz, ama değişmesi için çaba harcanmıyor. Bu tür kamusal tasarılar bu yüzden önemli, hem sanatı kitleselliştirmek, hem sanatı halkın ayağına götürmeyi denemek, hem de onlardan gelen tepkileri dönüştürmek açısından.



Bir yanda senin yıllardır takındığın anarşizan, düzen karşıtı bir tavır var ve şimdi bir banka galerisinin içinde olmasa da çatısı altında bir sergi açıyorsun. Ama öyle kaçamak bir durum yaratmışsın ki, sana kimse 'Neden yaptın bunu?' diyemez, çünkü sen 'Bunun bir sergi olduğundan emin değilim , galerinin içine girmedim' dersin ve işin içinden kaçarsın sanki...


Kaçacak bir durum yok, çünkü olay zaten ortada. Ben hiçbir zaman 'Sistemin dışındayım' demedim. Böyle bir şey de olamaz zaten, sistemin tam da göbeğindeyiz. Ama şöyle bir durum var ki, sistemin içinde olup da onunla tartışabilirsin de... Teslim olmadan, kendi kurallarını kabul ettirerek bir şeyler yapabilirsin. Benim sanatsal anlayışım bu.



Sistem dışılık gibi bir iddian yok yani?


Sistem dışılık diye bir şey yok ki! Bu bir yanılsama. Bu biraz romantik bir duruş olurdu açıkçası. 'Teslim oldum' demiyorum ama. Bir keresinde şöyle bir söz duymuştum, 'Sistemin içerisindeyim, çünkü yumuşak yerini öğrenip onu alaşağı etmek istiyorum'. Bu yapılan, sistemi tanımak açısından önemli bir durum. Kurumlarla flörtünüzde kendinizi nasıl gösterdiğiniz, nasıl konumlandığınız önemli yani.



Peki sana bu yafta nasıl yapıştı?


Çünkü bir şey yaparken 'Acaba yasak mı değil mi?' diye sorgulayıp kolluk kuvvetlerinden izin almıyorum. Ben bir şey yapmak istersem yaparım, risk alırım, bedeli varsa da öderim.



Sanat çevresinden bazı kimseler, 'Yakışıyor mu böyle bir kuruma bu gazeteler, kapanan galeri hikayeleri' diyorlarmış. Aslında belki istediğin şeyi yaptın, sistemin tam da kalbinden sistemdekileri rahatsız ettin, olabilir mi?


Ben onları kaşıyorum, tokatlıyorum; böyle tepkiler olasıdır.

PALA ŞAİR



Adı Mustafa Yağcı, lâkabı Pala Şair. Tokat, Erbaa doğumlu. 18 yaşında bir gönül meselesinden dolayı İstanbul'a gelmiş. Eğitimini köy mektebinde almış, ama çevresindekilere göre farklı, ilim öğrenmeye meraklı biri. 16 yıl boyunca Ağa Camii'nin önünde durdu. Geçimini fotoğraf çektirdiği turistlerden aldığı birkaç kuruşla sağlıyordu. İkameti her daim Beyoğlu'nda olsa da düzenli kaldığı bir mekânı yoktu. Madalya ve rozetleri en değerli varlığıydı. Şiir yazar, türkü söylerdi. Atatürk’ü çok severdi; en büyük dileği milletvekili olmaktı. Hayatının kadınını bulsa pala bıyıklarını kesecekti. Bir rivayete göre kartvizitinde "Tarihlere sayfa açan üstün Türk düşünürü, dağların çocuğu, Pala Şair" yazıyordu. Beyoğlu'ndaki varlığını kültürel bir hizmet olarak görüyordu, fotoğrafçı Erhan Şermet'in bir tasarısında hayatın anlamını "kültürüne sahip çıkmak" olduğunu söylemişti. 5 Mayıs'ta kalp krizinden yaşama gözlerini yuman Pala Şair, şimdi Silivri Yakuplu Mezarlığı’nda.

"öyle bir türkiye olmalı
öyle bir türkiye olmalı ki
her gören sormalı
her soran hayran kalmalı.
öyle bir türkiye olmalı
öyle bir türkiye olmalı ki
bu hayranlık aşkına
tüm dünya selâma dalmalı."



Cumhuriyet Hafta Sonu / 27 Eylül 2008

Bir dev daha göçtü




Çeviri Servisi - Hollywood’un en başarılı ve deneyimli isimlerinden aktör Paul Newman 83 yaşında akciğer kanserine yenik düştü. 1987’de “Paranın Rengi” filmindeki rolüyle Oscar kazanan ABD’li aktörün cuma günü Connecticut’taki evinde öldüğü açıklandı. Newman, 2007’de yarım yüzyılı aşkın süre hizmet ettiği sinemaya veda ederken, kanser olduğunu açıklamamış, “eskisi kadar iyi rol yapacak kapasitede olmamasını” oyunculuğu bırakmasına neden olarak göstermişti. 1925’te Ohio’da doğan, kariyerine 1954’te çevirdiği “Silver Chalice” le başlayan, "Butch Cassidy and the Sundance Kid", “Uzun, Sıcak Yaz”, “Kızgın Damdaki Kedi” , “Rachel Rachel” adlı filmlerdeki oyunculuğunun yanı sıra birçok filmde yönetmenlik görevini de üstlenen Newman’ın Altın Küre Ödülü bulunuyordu.


Cumhuriyet Gazetesi - 28 Eylül 2008

25 Eylül 2008 Perşembe

"Cinedergi" 6, yayında…




Sanal dünyanın en kapsamlı sinema dergisi Cinedergi altıncı sayısıyla yayında! Serdar Akbıyık, Banu Bozdemir ve Fırat Sayıcı'nın hazırladığı ücretsiz sinema dergisi Cinedergi, yine dopdolu bir içerikle ile karşınızda… İşte bu ayın öne çıkan başlıkları… Çekilemeyen Atatürk filmleri … Önemli iki röportaj; Son gazileri aynı filmde buluşturan usta yönetmen Nesli Çölgeçen ve Türk sinemasının son yıllarına damga vuran oyuncusu Başak Köklükaya… Yıldızını parlatmaya devam eden Michelle Monaghan ve aksiyon sinemasının süper jönü Jason Statham mercek altında… Ekim ayında sinemaseverlerin yüzünü güldürecek üç festival; "Altın Portakal", "FilmEkimi" ve "Gezici Filmler"… Sinema kahramanları, Mesela Dedik'le aynı filmde buluşmaya devam ediyor… Korku sineması nereye gidiyor? Cevabı İstismar Sineması'nda… Eleştiri, vizyon, pek yakında, DVD'ler, albümler, kitaplar… Hepsi ücretsiz sinema dergisi Cinedergi'nin yeni sayısında. www.cinedergi.com, her ayın 25'inde bir sonraki ayın içeriğiyle bir tık ötenizde!

19 Eylül 2008 Cuma

Yalnızlığı çoğaltan bir kent ve yaşama dair bir öykü...






ALPER TURGUT


Kalabalıklaştıkça kimsesizleşen ve yalnızlaştıkça doyumsuzlaşanlar… “Issız Adam”, asrî zamanlarda büyük kentlere sıkışıp kalan, bırakın soluklanma payını, bunca hengâme ortasında nefes dahi alamayan insanları anlatıyor. Ve dahası; en leziz yemekler, şefkat timsali annelerimiz, hikâye anlatıcılığına soyunan eski şarkılar, zamane gönüllerde kepaze olan aşk… Yetti mi? Hayır! Üstüne de kasavet, mizah, karamsarlık, samimiyet ve İstanbul'u ekleyebilirsiniz. “Sen dizime yattın, ben bir hikâye anlattım ve sen büyüdün.”… Genç, usta ve yetenekli yönetmen Çağan Irmak’ın çekimi hala süren ve “en mahrem filmim” dediği Issız Adam’ın setindeydik.





“Asmalı Konak”, “Çemberimde Gül Oya”, “Bana Şans Dile”, “Mustafa Hakkında Her Şey”, “Babam ve Oğlum”, “Ulak”… Yazmak ve yönetmek… Çağan Irmak’ın hasleti ve hasreti bu… O, Issız Adam’ı, yalnızlığı daha iyi ifade edebilmek adına sinemaskop çekiyor. İnsanın, geniş ekranda iyice küçülüp kaybolduğunu şöyle iyice görebilelim diye… Neyse… Biz, Kuledibi’ndeki keyif ve kahkahanın egemen olduğu ve onun tabiriyle sanat için birçok egonun çarpıştığı sete dönelim. Yalnızlığı ve kişinin kendine uyguladığı tecridi anlayabilmemiz için set, resmen hücre muadili bir eve benzetilmiş. Ekip, oyuncular, gerekli her türlü film malzemesi derken neredeyse evin içi dolup taşmış, hareket edecek alan dahi kalmamış. Dayanılmaz sıcak, bitip tükenmeyen provalar, ses çıkarmama endişesi (film sesli çekiliyor), sürekli değişen dekorlar ve işini özveriyle yapan ekip üyelerinin (görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki, Çağan'ın asistanı Şahin Çetinkaya ve diğerleri) dur durak bilmeyen koşuşturmaları... Evet, film işi, gerçekten zor zanaat… Lafı fazla uzatmayayım, çünkü Çağan’ın çekim için koltuğuna oturup, "Oyun!" demeden önce çok fazla zamanı yok.





—Kent insanı, her nefes aralığı arayışında nefes darlığına düşmez mi?


En büyük suç çağımızda ve beraberinde getirdiği tatminsizlik adlı illette… Ve bu filmde yalnızlığı çoğaltan bir İstanbul, bir Beyoğlu göreceksiniz. Tüketerek, tükenerek yaşamak... Nefesini bulmak ve sonra o soluğu kaybetmek. Öykü, aslında bu dünyadaki kirlenmişliği ve hayata tutunamayanları anlatıyor. Hikâyenin başkahramanı Alper için sevmenin bile bir karşılığı var ve onun her şeyin karşılığını ödemesi gerek. İşte bakın, Alper’in annesine söylediği sevgi sözcüğü; “hesabına şu kadar para yatırdım”… Çünkü o, her şeyi maddi ve madde olarak görüyor, ödemesi, ödenmesi gereken bir bedel gibi… . Hani askerde çay içmek nimettir ya. Zorda, darda ve yoklukta kalan bunu bilir. Oysa bu adam heyecanını yitirmiş, tam manasıyla dibe vurmuş, kıymet bilmiyor sadece parayla telafi etmek istiyor. Çevremize baktığımızda, dertli, üzgün, mutsuz insanlar görmüyor muyuz? Hâkim olan büyük bir memnuniyetsizlik, ruh çöküntüsü ve bunalım. Sebebi ise -bölüşmeyi, paylaşmayı geçtim - azla yetinmeyi bilmeyip çoğunu daha çoğunu isteme potansiyelimiz. Hikâyesi yok aslında bu filmin, zira hayata dair…

—Besbelli Ada ve Alper hayli zıt karakterler. Karşıtların birliği ne kadar uzun ömürlü olabilir?

Alper, Mersin'in Tarsus ilçesinden gelen ve büyük kentte yalnızlığı seçen bir adam… O, usta bir aşçı ve kendisine ait gösterişli sayılabilecek bir restoranı var. Keyfe keder yaşayan adamın, evi ise aynı zamanda onun hapishanesi… Ada ise çok aklı başında bir kız ve o, kendi dünyasında çok mutlu… Ama aşkı bekliyor, umuyor ve istiyor. Bu aslında Beyaz Atlı Prens’e bir gönderme… Alper, Ada’dan sevmeyi, sevişmeyi, sıkı sıkı sarılmayı, dokunmayı, sokulmayı öğrenecek. Ne var ki her zaman ‘mutlu son’ olmaz.



BİR YOLU BAŞTANBAŞA GEÇMEK GİBİ




Bohem, marjinal, derbeder, avare, kopuk… Alper karakteri için artık neyi uygun görürseniz, ona karşılık geliyor. Filmde Alper’i “at sevdalısı” Cemal Hünal canlandırıyor.

—Şans kapınızı çalmış ve kısa sürede dublörlükten başrole uzanan bir yola koyulmuşsunuz…

Ulak’ta Yetkin Dikinciler’in dublörüyken Çağan Irmak’ın tanıdığı fırsatla, deli dolu at süren filmin kahramanı Ulak İbrahim’e dönüştüm. Ardından “Asi” adlı dizi ve Issız Adam geldi. Çağan’a minnettarım, çünkü oyunculuk benim çocukluk hayalimdi. Okulunu okudum hatta Los Angeles'te oyunculuk üzerine eğitim dahi aldım ancak başka işlerle uğraşmaktan düşümü gerçeğe dönüştüremiyordum.

—Alper, en çok neyden korkuyor?

Onunki bencillikten kaynaklanan bir kötülük ve saplantısı var. O mevcut gidişatı seviyor ve ona dokunulmasından korkuyor. Çünkü çok iyi bir yerde olduğunu düşünüyor. Ailesini, çevresindekileri bunun içine yerleştirmek istemiyor. İtiraf etmiyor, çabalamıyor, her şeyi kapalı tutuyor. Bunun adı Maço kompleksi, almak istiyor, vermek istemiyor. Bir noktadan sonra ise artık kendini kandıramıyor. Bunu ilk tetikleyen ise ilk defa sevişmeyi tecrübe etmesi... Aslında Alper’in yaptığı bir şey yok. Tamam, genç kadına ulaşabilmek için uğraşıyor, üsteliyor ama sonuçta ona teslim olan Ada oluyor.

—Rolünüze nasıl hazırlandınız?

Issız Adam, çok dürüst ve sade bir hikâye… Senaryosu çok güzel ve zekice yazılmış. Gerçekçi detaylarla, güzel bir zemine de oturuyor. Bu adeta bir yolu baştanbaşa geçmek gibi… Çağan, filmin öncesinde hazırlanmamamızı söyledi, ‘tekrar tekrar okumayın, sette ezberlersiniz’ dedi. Çağan bize sürekli kapılar açıyor, yeri geliyor kısıtlamalar koyuyor. O, yaratıcı, gizemli ve anlatıcı… Ve çok belli, bu rol ona ait. Bu sinema yolculuğum adına büyük bir deneyim. Benim film öncesindeki çalışmam ise daha çok karakteri anlayıp onu kabul etmem üzerine kuruluydu.


YİTİK BİR ADAMI KURTARILABİLİR Mİ?






“Çapkın”, “Köprü”, “İyi ki Varsın” adlı diziler ve “Amerikalılar Karadeniz’de 2”, “Barda” ve Ulak isimli filmlerle giderek yükselen bir ivme yakalayan genç ve güzel oyuncu Melis Birkan, Issız Adam’da Ada karakterini canlandırıyor. Yakın tarihte Taylan biraderlerle dizi çekme planı yapan Birkan, ortaokul ve lisede bale, konservatuarda ise modern dans eğitimi almış. Melis, filmden çok umutlu… Ve Çağan’la çalışmanın okuldan bile daha iyi olduğunu düşünüyor.

—Ada’nın büyük kentte yaşayan kızlardan farkı ne?

Ada'nın çocuklar için özel kostümler yaptığı ‘Küçük Kahramanlar’ adında bir mağazası var. Aslında onun sokaktaki kızlardan farkı yok. Duygusal, hayat ve ilişkiler üzerine problemleri olan genç bir kız Ada… Daha önce yaşadığı aşk acısı onu korunaklı bir yaşamı seçmeye itmiş. Dünyası kendine göre ve belli insanlara yaklaşabiliyor. Ve en nihayetinde mantık devre dışı kalıyor. Ada, Alper ile bu duvarı yıkıyor, onun ısrarlarıyla 25 yaşındaki genç bir kadının kabuğu kırılıyor.







—Sığınaktaki Ada, kendince dokunulmazlık zırhına bürünmüş, günübirlik ilişkilerin adamı Alper’deki karanlık yanı keşfedemiyor mu?

Yitik bir adamı kurtarmak, aşk, birliktelik ve yarınlar adına zafere ve başarıya ulaşmak neredeyse imkânsıza yakın… Ada, deniyor, mücadele ediyor, çabalıyor, çırpınıyor, yaralanıyor ancak sevmeyi bilmeyen Alper’i karanlıktan çıkarmayı beceremiyor. Çünkü Alper, değişmek istemiyor ki… O, bağlanmaktan ölesiye ürküyor ve karşılığında Ada’nın da iyimserliği tükeniyor. Hatta Alper, umursamazlığını, lakayt yaşamını bir süre sonra özleme başlıyor. Alper, aşkı yaşayacak ve yaşatacak bir tip değil ki… Sözün özü, ayrılık çanları artık çalabilir.

—Ancak karşılığında Ada da büyüyor.

Her yaşanmışlık, tecrübeyi de beraberinde getiriyor. Naif genç kadın, ne yazık ki bu ilişkisinden de kırıklık, kırgınlık ve yaralarla çıkabiliyor. Ada’nın Alper ile olan kısa öyküsü onu mutlaka büyütüyor, alabildiğince yoğun duygulardan kurtulabildiği anda ise kalenin surları daha da sağlamlaşıyor.


İŞİNE, GÜCÜNE VE BİRBİRİNE SARILAN BİR EKİP





45 yıllık tiyatrocu Yıldız Kültür, filmde Alper’in annesi rolünde… İzmir Devlet Tiyatrosu’ndaki sahne tecrübesini, 2000’li yıllar ile birlikte ekranlara ve beyazperdeye taşımış. “Kırık Kanatlar”, “Aşka Sürgün”, “Hatırla Sevgili”, “Kâbuslar Evi: Tanıdık Yabancı”, “Menekşe ile Halil”, “Adem'in Trenleri”… O, “oyunculuğun yaşı ve yeri olmaz” düsturunu kılavuz bellemiş kendisine… Gözleri buğulu Yıldız Abla, sette nereye gitse enerjisini de beraberinde götürüyor. Bana, “sen cümlelerimi uygun bir dille düzeltirsin” diyor, onayı alınca da sıkıca sarılmayı ihmal etmiyor. Evet, ilginç ancak bu sette herkes, işine, gücüne ve birbirine sıkı sıkıya sarılıyor. Çünkü bir süre sonra setteki ruhu eksik bulan Çağan, tatlı-sert uyarılarla ekibini canlandırıyor ve işler rayına oturunca da gidip Yıldız Kültür’ü kucaklıyor.

—Anne, Ada'nın Alper’e uygun bir eş olacağını mı düşünüyor?

Oğlunu yıllardır göremeyen kadıncağız, özlemini gidermek için Mersin’den, kasabasından kalkıp İstanbul’a geliyor. Ve kızı çok beğeniyor. Ada sanki onun gelini gibi. Canlandırdığım karakter, her şeyden önemlisi bir anne… Çok sevecen ve kendi halinde bir kadın... Alper’in içinde bulunduğu büyük şehir hastalığını kavramaktan ise çok ama çok uzak…

—Bu rol size nasıl teklif edildi?

İzmir’de tatil yapıyordum, telefon geldi. Arayan Çağan olunca, düşünmeden “evet” dedim. Okuduğum zaman hikâyeden de hoşlandım. Zaten onunla çalışmak en çok istediğim şeydi, nihayet bu keyfe eriştim. Çağan beni yıllar önce tiyatroda izlemiş, beni hatırlaması çok büyük bir incelikti. İnanın, çok mutluyum. Keşke daha genç olsaydım ve Çağan ile daha pek çok yapımda çalışabilseydim.







Filmde ayrıca Gözde Kansu, Şerif Bozkurt, Aslı Aybars ve Goncagül Sunar da oynuyor. Kısaca bu film; aşk acısına, seçilmiş yalnızlığa, tatminsizliğe ve İstanbul’a dair… Çekimleri 15 Ağustos’ta başlayan ve yapımcılığını Most Production’dan Mustafa Oğuz’un üstlendiği, Issız Adam, 7 Kasım günü vizyona girecek.



ISSIZ ADAM'IN KONUSU...








Alper 30’lu yaşlarda, gurme sayılacak düzeyde yemek kültürü olan kendi restoranının sahibi iyi bir aşçıdır. Lüks yaşamayı seven, işinde başarılı ama özel yaşantısını her gün farklı kadınlarla birlikte olarak düzene koyamamış, hayatını; yaptığı yemekler, günübirlik ilişkiler, paralı kadınlar üçgeninde yaşayan birisi iken… Hayatının akışı, bir gün Beyoğlu’nun arka sokaklarında, aradığı eski plak için bir kitapçıya girmesiyle değişir.

Ada 20’li yaşlarının sonlarında, güzel, çocuk kostümleri tasarlayıp diken, Alper’in modern yaşamının aksine çok mütevazı, hayatta fazla inişleri çıkışları olmayan genç bir kadındır. Bir gün eski bir kitabi bulabilmek için Beyoğlu’nda dolaşırken Alper ile ayni kitapçıya girer. Çapkın bir adam olan Alper, Ada’nın güzelliğinden etkilenir ve Ada’yı takip etmeye başlar. Ada’nın aradığı kitabi bulmuştur. Ada’nın işyerine kadar devam eden takip, Alper’in tanışma bahanesiyle aldığı kitabı Ada’ya vermesiyle son bulur.

Ada ve Alper’in yaşamlarında ilk defa karşılaştıkları tutkulu aşkın ilk sinyalleri bu kitapla başlar. Alper kopamadığı özgür hayatinin içersinde Ada’ya yer açmaya çalıştıkça, yaşamının daraldığını fark eder. Aşkı ve özgürlüğü arasında kalan Alper’in sessiz çığlıklarını duyamayan Ada, kendini aşkın rüzgârına kaptırmıştır bir kere… Ve yaşam bir kere daha aşk oyununun perdelerini Ada ve Alper için açacaktır…






Fotoğraflar: VEDAT ARIK



Cumhuriyet Hafta Sonu eki - 20 Eylül 2008




Bülent Ersoy: Söylediklerimin arkasındayım




İSTANBUL (24.09.2008)- Bir televizyon programında, “Başkalarının savaşı için, doğurduğum çocuğu toprağa veremem” diyen Bülent Ersoy'un yargılanmasına bugün devam edildi. Mahkemede de sözlerini savunan Ersoy, “ölüm yerine çözüm” istediğini vurguladı.


Hakkında “Halkı askerlikten soğutma” iddiasıyla dava açılan Bülent Ersoy'un yargılanmasına, Bakırköy 18. Asliye Ceza Mahkemesi'nde devam edildi. İlk duruşmaya katılmayan Ersoy, ikinci kiz hakim karşısına çıktı. Ersoy, mahkemede de televizyon programında söylediği sözleri savundu.


Bakırköy Adliyesi'ne gelen Ersoy'u, “Ah bu savaşların gözü kör olsun”, “Eller ayrılsa bile biz ayrılamayız” yazılı dövizler açan bir grup savaş karşıtı karşıladı. Duruşmaya, şikayetçilerden Hayati Karataş ile Savaş Altay da katıldı, şikayetçilerin ise ayyıldızlı kırmızı tişört ve askeri pantolon giymeleri dikkat çekti.

“Ölüm yerine çözüm istemenin neresi suç?”

Hakkındaki iddiaları reddeden Bülent Ersoy, “İşgüzar insanlar tarafından vatan haini ilan edildim. Bunu asla kabul etmiyorum” dedi. Ersoy, “Bir televizyon programdayken, evlatlarımızın vurulduğu, çatıştığı acı haberini aldık. Ben bir anne değilim ama, bir annenin doğurduğu çocuğu toprağa verirken ne hissedebileceğini anlayacak kadar duyguluyum” diye konuştu. Konuşmasında ölüm yerine çözüm istediğini belirten Ersoy, “Ölüm yerine çözüm istemenin neresi suç? Ben vatan sever bir insan olarak, bugün aynı şeyi yine söylerim. Beni idam edeceklerini bilsem de aynı şeyi söylerim” dedi.

Mahkeme başkanının, “Yaptığınız konuşmalar bazı gruplar tarafından kullanıldığı söyleniyor. Batman ve Şırnak'ta isminiz parklara veriliyormuş” iddiaları üzerine Ersoy, “Benim bir yere veya gruba yakın olmam söz konusu değil” diye konuştu.
Ersoy, şikayetçilerden Savaş Altay'ın “Bülent Ersoy bizimle birlikte Çanakkale şehitlerini anmaya gelsin” talebine de, “Ben sizinle birlikte dolaşmak zorunda mıyım” diye tepki gösterdi. Mahkeme, duruşmayı 30 Ekim'e erteledi.

Savcıya göre 'Her Türk asker doğar'

Ersoy, bir televizyon programında canlı yayın sırasında; “Tamam vatan bölünmez, ama göz göre göre de bu çocukları bütün analar doğursun, toprağa versinler. Bu mu yani? Bir çocuğun ne demek olduğunu ben sizler gibi bilemem. Ben anne değilim, olamayacağım da. Ama insan olarak o anaların yüreğinin nasıl cayır cayır yandığını ben anlayamam ama anneler anlar. Başkalarının savaşı için doğurduğum çocuğu toprağa veremem” demişti.

Ersoy hakkında “Halkı askerlikten soğutma” iddiasıyla üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Savcının iddianamesinde; “Her Türk asker doğar” sözü hatırlatılarak, Türk devletinin askerliğe verdiği önem anlatıldı, sözlerin 'düşünce ve ifade özgürlüğü' kapsamında değerlendirilmeyeceği ileri sürüldü.


Bu yazı Atılım'dan alınmıştır...