8 Aralık 2008 Pazartesi

Aleksandros Seni Unutmayacağız!

16 YAŞINDAKİ ALEX POLİS KURŞUNUYLA KATLEDİLDİ





YUNAN GENÇLİĞİNİN ÖFKESİ SOKAKLARI ZAPTETTİ


Yunanistan’ın başkenti Atina’da, 6 Aralık 2008, Cumartesi akşamı Aleksandros Andreas Grigoropulos adlı 16 yaşındaki lise öğrencisi polisin açtığı ateş sonucu yaşamını yitirdi. Sol örgütler ve anarşist gruplar sokakları ve iktidar partisinin binalarını tutuşturarak protesto ettiler.

Yunan halkı olaydan bir saat sonra, gece yarısı sokağa döküldü, yürüyüşler düzenleyerek öfkesini haykırdı. Yunanistan genelinde Başta Atina ve Selanik olmak üzere birçok şehirde hafta sonu da devam eden protesto gösterilerinde yüzlerce işyeri, onlarca banka şubesi, kamu binası, resmi ve sivil araç ateşe verildi. Polis merkezlerine saldırılar düzenlendi.

8 Aralık Pazartesi akşamı KKE (Yunanistan Komünist Partisi), SİNASPİSMOS (Sol Birlik) ve birçok meclis dışı örgüt ve partiler, sendika ve derneklerde 10 bine yakın katılımla meclise protesto yürüyüşü düzenlediler. Atina ve Selanik’te birçok üniversite ve lise işgal edildi. Gençlik örgütleri hükümeti protesto eden gösteriler ve yürüyüşler düzenlediler. Eğitim sendikaları 3 günlük grev kararı aldı. Gençlik Atina merkezindeki bir çok ana yolu trafiğe kapadı.

Aleksandros’u vuran polisler açığa alındı

Yunan Hükümeti, Aleksandros Andreas Grigoropulos’un öldürülmesi olayına karışan 2 polis memurunun ve Eksarhia polis merkezi amirinin görevden alındıklarını ve soruşturma başlattıklarını, örnek olacak şekilde cezalandırılacaklarını açıkladı. Son beş yıldır her geçen gün polise daha geniş yetki veren hükümetin gençliğin ve halkın öfkesinin sokaklara dökülmesinin ardından polise, “Savunma pozisyonunda kalın, tepki göstermeyin” emri verdiği söyleniyor. Yunanistan İçişleri Bakanı Prokopis Pavlopulos ile Bakan Yardımcısı Panayotis Hinofotis olayları engelleyemedikleri için Başbakan’a istifalarını verdiklerini ancak istifalarının kabul edilmediğini açıklandılar.

Atina’da “Yerden Seken Kurşun Öldürdü!” Yalanı

Aleksandros Andreas Grigoropulos’un ölümünü polis yetkilileri “Tamamen savunma pozisyonunda" olan devriye ekibinden bir polisin göstericileri uzaklaştırmak için ses bombası patlattığını, bir diğerinin ise havaya ve yere ateş ettiğini, ölen gencin yerden seken kaza kurşununa kurban gittiğini iddia etti. Oysa bir görgü tanığı olayı “Polis silahını çıkardı, nişan aldı ve iki kez ateş etti.” şeklinde anlatıyor.

Aleksandros Seni Unutmayacağız!

6 Aralık gecesinden beri Aleksandros’un öldürüldüğü yerde saygı nöbeti tutuluyor. Halk Cepheliler de “Aleksandros! Aramızdan ayrıldın ama adalet ve özgürlük için mücadele eden Türkiye halkları seni daima hatırlayacak!” yazılı mesaj ve çiçek bıraktılar.

Bu yazı HALKINSESİ'nden alınmıştır...

Yunanistan: "Gecenin çocukları"ndan çağrı var

Yardımınıza ihtiyacımız var!



Dünyadaki tüm yoldaşlara iletmenizi istiyoruz: Tüm Yunanistan elçilikleri, konsoloslukları ve Yunanistan devletinin yurtdışındaki çıkar alanları kuşatılmalı veya saldırı hedefi olmalıdır! Katiller yaptıklarının bedelini ödemeli. Katillerin isimleri ifşa edilmeli, gizlenmemeli. Yunanistan devleti ve polisi anlamalıdır ki her gaddarlıkları karşılığında bir cevap olacaktır; her suçları için sosyal adalet ile karşılaşacaklar.


DAHA FAZLA KATLANMAYACAĞIZ!


DAYANIŞMA SİLAHIMIZDIR.






[ Antiotoriter Hareket - Selanik Kongresi ]

Polisin yeni icraatı: 'Kimlikli' dayak



Beş polis, Emniyet Müdürü Cerrah’ın tavsiyesine uyup kendilerine kimlik soran Mustafa Akdoğan’ı kafatası çatlayıp çenesi kırılıncaya kadar dövdü.


Avcılar’da polis kıyafeti giymiş kişilerin bir kadını kaçırarak tecavüz ettiği ortaya çıkınca İl Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, “Polise kimlik sorun” demişti. Cerrah’ın bu açıklamasından iki gün sonra Avcılar’da Cerrah’ın sözünden cesaret alıp polise kimlik soran Mustafa Akdoğan, hastanelik oldu. Akdoğan beş polisin toplu dayağına maruz kaldı. Burnu ve kafatası çatlayan, çenesi kırıldığı için ameliyat olan Akdoğan üç hafta konuşamayacak.


4 Aralık gecesi Avcılar sahilinden Küçükçekmece istikametine giden Mustafa Akdoğan kontrol noktasını gördüğü için yolunu değiştirdi. Akdoğan yaşadıklarını şöyle anlattı; “Zannedersem görülmüşüm. Bir araç geldi, çok sert bir şekilde önümü kapattı ve beni durdurdular. Sert tavırlarla bana niye kaçtığımı sordular. Ben de kaçmadığımı, sadece biraz alkollü olduğumu, bunun için, alkol muayenesi olabileceğimi düşünerek geri dönüp evime gittiğimi söyledim; yakın bir yerde oturuyorum çünkü.


Kimliğimi istediler. Çıkarıp verdikten sonra, ‘Ben de sizin kimliğinizi görebilir miyim?’ dedim. Küfürden sonra ‘Sen bizim resmi üniformalı olduğumuzu görmüyor musun, nasıl kimlik sorarsın lan?’ deyip önce biri bir tane yumruk attı, sonra diğeri kapıyı açtı ve beni yaka paça aşağı indirdiler. Önce kollarımı aşağıdan kelepçelediler. Sonra o şekilde yere oturttular. Birisi üstten bastırdı, artık yapabilecek bir şeyim kalmadığı için diğerleri de tekmelemeye başladı. Bana çok sert bir ifadeyle kimlik sorunca, ben de onlara, biraz da Celalettin beyin sözlerine itibar edip kimlik sordum. Şimdi buradayız (hastanede). Bundan sonra polise kimlik sormayı hiç düşünmüyorum. Hatta karşılaşmamayı düşünüyorum”


Geceyi yaralı halde gözaltında geçiren Akdoğan, başına yüzüne ve vücuduna tekme yediğini anlatarak polislerden şikâyetçi olurken, iki polis de kendilerini darp ettiği iddiasıyla Akdoğan’dan şikâyetçi oldu. Nasıl bir kin var içlerinde?


Mustafa Akdoğan’ın eşi Melek Akdoğan ise tepkisini şöyle dile getirdi; “Eşim hırsızlık yapmadı, cinayet işlemedi, ülkesine ihanet etmedi. Bunu hiç hak etmedi. Cerrah öyle konuştu ama polisler demek ki kendisine hiç itibar etmiyor. Nasıl bir kin, nefret var içlerinde anlamıyorum” dedi.


Mağdur olan suçlu

İstanbul Emniyeti yine o bildik açıklamalardan birini yaparak, yine mağduru suçlu ilan etti. İstanbul Emniyeti tarafından yapılan açıklamada polisin kimlik gösterdiği ancak Akdoğan’ın iki polisi yaralayarak kaçmaya çalıştığı iddia edildi. Açıklamada, “Sürücü tekrar yakalanıp ekip otosuna bindirilmiş, mukavemetini sürdürmüş, başını otonun camlarına ve kaportasına vurmuş, aracın camını kırmıştır” denildi.


Avukat'a polis dayağı

Yenibosna'da ise Avukat Hüseyin İnan İzmirlioğlu iki sivil polis tarafından dövüldü. Avukat Hüseyin İnan İzmirlioğlu, kız arkadaşını Yenibosna'daki evine bırakıp vedalaştıktan sonra ikisi sivil kıyafetli dört polis yanlarına geldi. Avukat İzmirlioğlu, Polislerden birinin, "ahláksız herif" diyerek elindeki telsizle başına vurduğunu belirtti. İstanbul Barosu kimliğini gösterdiğini ve avukat olduğunu söylediğini belirten İzmirlioğlu, diğer polislerin de kendisine vurmaya başladığını söyledi. İzmirlioğlu, 75. Yıl Polis Merkezi’ne giderek, kendisini döven polislerden şikayetçi oldu. Darp edildiğine dair rapor alan avukatın vücudunda çok sayıda yara izinin oluştuğu, sol dirseğinde ödem meydana geldiği belirlendi.


İstanbul Emniyet Müdürlüğü açıklama yapmakta geç kalmadı. Emniyetin kalemleri bu kez avukatın kız arkadaşını darp ederken müdahale eden mahalleli gençlerce dövüldüğünü açıkladı.

‘Bahçede dayak!’

İzmir’de Ömer Ardahan ile 3 oğlu, şikâyet için gittikleri karakolun bahçesinde polislerden dayak yedi. Emniyetten gelen açıklamada, aile bireylerinin karakoldaki kiracılarıyla tartıştıklarını, ekiplerin ayırdığını, küfür ve dayak olayının gerçekleşmediğini söyledi.

DTP Bahçelievler İlçe yöneticisi Mustafa Erol ve Bodrum'da Cengiz Genç isimli kişi de polise kimlik sordukları için polis tarafından darp edilmişti.


BU YAZI ATILIM'DAN ALINMIŞTIR...

5 Aralık 2008 Cuma

Adalete Karşı Safları Sıklaştırmak

Türkiye’de Polis Şiddetiyle Mücadele Önündeki Engeller





İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (Human Rights Watch) 5 Aralık 2008 günü açıkladığı 80 sayfalık "Adalete Karşı Safları Sıklaştırmak: Türkiye'de Polis Şiddetiyle Mücadele Önündeki Engeller" adlı raporundan...



Cumhuriyet gazetesinin kıdemli muhabirlerinden Alper Turgut’un davası, bu raporda ele alınan diğer davaların aksine kapandı. Turgut’un adalet arayışı, polis şiddetinden şikayet söz konusu olduğunda Türk bürokrasisinin safları nasıl sıklaştırdığına çok iyi bir örnektir.



1 Mayıs 2008’de İstanbul’da göstericilere, sendikacılara, gazeteci ve başkalarına yönelik ağır polis şiddeti aslında geçen yılki 1 Mayıs’ın biraz daha şiddetli bir versiyonuydu. 1 Mayıs 2007’de en az sekiz gazeteci İstanbul sokaklarında yaşananları haber yapmaya çalışırken dövülmüştü. Alper Turgut’un başına gelenler son derece tipik bir olaydı. İfadesine göre, kendisine yaklaşmakta olan polise basın kartını gösterdiğinde polis “çok iyi” diyerek yüzüne biber spreyi sıkmış, testislerine tekme atmış ve copla vurmuş. İki gazeteci, Aynur Çolak ve Berat Günçıkan bu olaya şahit oldu.



Turgut’a göre bu muamele polisin, asttan üste, basına karşı hissettiği derin antipatinin bir göstergesi: “Hiyerarşik yapı gözönüne alındığında polisin üstlerinden emir almadan böyle davranması mümkün değil.”



Turgut derhal İstanbul Valisi, İstanbul Emniyet Müdürü, Çevik Kuvvet Şube Müdürü ve (kimliği belirsiz) sorumlu polis memurları hakkında, vücudunda kötü muamele izleri olduğunu belirtir bir tıbbi raporla birlikte savcılığa suç duyurusunda bulundu. On ay sonra tek bir polis hakkında bile ne adli ne idari herhangi bir soruşturma yürütülmeye gerek görülmediğini öğrendi.


Memurların Yargılanması Hakkında Kanun’a göre, işkence ve kötü muamele suçları hariç kamu görevlilerinin görevi kötüye kullanması iddialarının soruşturulması izne tabidir. 11 Şikayete konu olan kişilerin üst düzey olmaları sebebiyle soruşturma izni Yargıtay’dan talep edildi. Yargıtay baş savcısı vali, emniyet müdürü ve çevik kuvvet müdürü hakkında adli soruşturma açılması talebini, görevi kötüye kullandıklarına dair yeterli delil olmadığı gerekçesiyle reddetti. İçişleri Bakanlığı müfettişleri, Turgut ve olayın iki görgü tanığının ifadelerini aldı.


10 Ocak 2008’de Alper Turgut kendisine saldıran kimliği belirsiz polisler hakkında da, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün görüşü alınarak Valiliğin soruşturma izni vermediğini öğrendi. Bu karar beş ay önce, 27 Temmuz 2007’de alınmış ve kendisine bildirilmemişti. 12 Mart 2008’de İstanbul Başsavcısı, aralarında Alper Turgut’unkinin de bulunduğu 38 ayrı polisin kötü muamelesi ile ilgili şikayet hakkında takipsizlik vararı verdi. Kararın gerekçeleri arasında polisin orantısız güç kullandığını gösterir “yeterli, kesin ve ikna edici” kanıt bulunmaması da yer alıyordu.


Ancak İstanbul 9.İdare Mahkemesi 21 Nisan 2008’de farklı bir karar verdi ve “(Alper Turgut’un) hiç şüphesiz güvenlik güçlerinin kötü muamelesine maruz kaldığı”nı söyleyerek, Turgut’un sembolik olarak talepte bulunduğu 1000 YTL tazminatın ödenmesine hükmetti.


Not; İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün bu raporu Avrupa ve Orta Asya Bölümü’nde araştırmacı olan Emma Sinclair-Webb tarafından hazırlandı. Program Ofisinden Ian Gorvin ve Andrew Mawson ile Hukuk ve Politika Bölümünden Aisling Reidy gözden geçirme ve redaksiyonunu yaptı. Özlem Dalkıran ve Veysel Eşsiz ise Türkçe çeviriyi üstlendiler.

AŞAĞIDAKİ LİNKE BASIP RAPORUN TAM HALİNİ (TÜRKÇE) PDF FORMATINDA OKUYABİLİRSİNİZ;

http://www.bianet.org/rtext/file1/111268/turkey1208tuweb.pdf


2 Aralık 2008 Salı

"İşsizliğe 'hamdolsun' demeyeceğiz",



Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) İstanbul Şubesi, ekonomik kriz gerekçesiyle çok sayıda medya çalışanının son dönemde işten çıkarılmasını protesto için Taksim ile Galatasaray meydanları arasında "Medyada Emekçi Kıyımına Son" yürüyüşü yaptı.





Türk-İş Şubeler Platformu, çeşitli sendikaların İstanbul şubeleri temsilcileri ve iletişim fakültesi öğrencilerinin de destek verdiği yürüyüş, Taksim Meydanı'ndan başladı.



"İşsizliğe 'hamdolsun' demeyeceğiz", "Krizin bedeli patronlara", "Patronlara kıyak, emekçiye dayak", "İşten atılmalar yasaklansın" şeklinde sloganlar atılan yürüyüşte, "Sendika, basın özgürlüğünün güvencesidir", "Medyada kıyıma son", "IMF'nin feneri sevsinler seni" yazılı dövizler taşındı.




Zaman zaman alkışlı protesto yapılan yürüyüş, Galatasaray Meydanı'nda sona erdi.
Burada bir basın açıklaması yapan Türk-İş Genel Sekreteri Mustafa Türkel, medyayı medya yapanın çalışanları olduğunu belirterek, aydınlık bir Türkiye için önce gazetecilerin örgütlenmesi gerektiğini söyledi.





Bu konuda medya çalışanlarını sonuna kadar desteklemeye hazır olduklarını dile getiren Türkel, şöyle konuştu: "Bir kez riski göze alın. Her gün acı, sancı, korku çekmektense bir kez riski göze alın ve sendikalı olun. Ve bunu siz başarın ilk kez. Siz eğer örgütlenmezseniz biz olmayacağız. Siz gücünüzü ortaya koymazsanız işçi sınıfı da olmayacak. Türkiye işçi sınıfı adına tüm gazete çalışanlarından rica ediyorum, gelin bir gün kaleminizi, fotoğraf makinelerinizi masanın üzerine koyun. Örgütlenin... Biz de sizin arkanızdan geleceğiz."




Türkel'in sözlerinin ardından yürüyüşü izlemeye gelen bazı gazeteciler de fotoğraf makinelerini ve kalemlerini yere bırakarak alkışlı protestoda bulundu.



TGS Genel Başkanı Ercan Sadık İpekçi de medyada çalışanların "Sendikalı olursak işten atılırız" korkusuyla bugüne geldiklerini ancak bugün sendikalı olunmasa da medya patronlarının rahatlıkla gazetecilerden vazgeçebildiğinin ortaya çıktığını anlattı.
İpekçi, "Öyleyse çözüm örgütlenmektir. Bu zihniyete karşı bizim de örgütlenmekten başka çıkar yolumuz yok" dedi.




AK Parti iktidarının gazetecilere yaptıklarını unutmadıklarını ve unutmayacaklarını söyleyen İpekçi, önce gazetecilerin soru sormasının yasaklandığını, sonra yıpranma hakkının ellerinden alındığını söyledi.




İpekçi, sözlerini şöyle sürdürdü: "Son olarak da akreditasyon kepazeliği... Bunun için idare mahkemesine dava açtık. Konuyu gerekirse AİHM'e kadar götüreceğiz. Kendilerine yandaş medya yarattılar. Onlarla da mücadele edeceğiz. Bugün burada sendikal örgütlülük, basın özgürlüğü, medya patronlarına karşı editoryal bağımsızlığı koruma mücadelesinin yeni bir eşiğindeyiz. Bundan sonraki günler daha da hareketli olacak. Bu dayanışmanın daha da yükselmesini, kendi aramızdaki dayanışmamızı örgütlülük çatısı altına taşımamızı diliyorum."



TGS İstanbul Şubesi Başkanı Rüya Özkalkan da "Daha düne kadar sizlere haber yetiştirebilmek için omuzlarımızda fotoğraf makinesi ya da kamerayla elimizde not defteri ya da mikrofonla oradan oraya koşturduğumuz bu caddede bugün eylemci olarak yürüyoruz. Çünkü artık işsiziz" dedi.




Medya patronlarının sadece karlarını korumak için krizin faturasını çalışanlara kestiklerini ifade eden Özkalkan, pek çok televizyon ve gazetede yüzlerce çalışanın işlerine son verildiğini savundu.




Yaşanan krizin sorumlusunun medya patronları ve AK Parti Hükümeti olduğunu öne süren Özkalkan, "Daha bir kaç ay önce basın emekçilerinin 'yıpranıyoruz' çığlıklarına kulaklarını tıkayan ama medya patronlarına milyarlarca lira kaynak aktaran AKP hükümeti, yalnızca emeğe değil, özgür düşünceye de düşmandır. Muhalif haberlere imza atan 7 muhabire başbakanlıkça uygulanan akreditasyon yasağı, AKP'nin bu konudaki son icraatlarından biridir" diye konuştu.




Özkalkan, sözlerini şöyle sürdürdü: "AKP hükümetini uyarıyoruz; size Ak-redite olmayacağız. Aksine, halkın doğru haber alma ve insanca yaşama hakkı adına basın özgürlüğü mücadelemizi sürdüreceğiz. Gazeteci, ezilen insanların sesi, gözü, kulağı, umudu, hakkın ve adaletin savunucusu, haksızlığın, yolsuzluğun, suiistimallerin, çetelerin takipçisi ve demokrasinin vazgeçilmez unsurudur.




Değerli basın emekçileri, dün kovulmadın, bugün sırayı savdın, diyelim. Peki yarın? Medya patronlarının pervasızlığı ve açgözlülüğü, bizim örgütsüzlüğümüzden güç bulmakta. Sendikal haklarımız yasa dışı yollarla gasp ediliyor. Yıpranma hakkımızı elimizden aldılar, yetmedi. Gözleri kıdem tazminatlarımızda. Ve bugün işsiziz. Kaybedecek neyimiz kaldı ki? En temel haklarımızı birer birer yitirirken daha ne kadar sessiz kalacağız?




Sermayenin çıkar ilişkileriyle dürüst gazeteciliği kirletmesine 'dur' diyebilmek, şantajcılıktan sıyrılmış habercilik anlayışıyla halkın haber alma özgürlüğüne ve demokrasinin tam anlamıyla işlemesine katkı sağlamak ve insanca çalışma koşulları için tüm basın emekçilerini sendikamız çatısı altında örgütlenmeye çağırıyoruz."

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) eski başkanlarından Nail Güreli de AK Parti iktidarı döneminde toplumu sindirmek, örgütlülüğü dağıtmak için uğraşıldığını ve "Ergenekon" soruşturmasının da bunun bir örneği olduğunu ifade ederek, "Bütün arkadaşlarımı Türkiye Gazeteciler Sendikası çatısı altında birleşmeye çağırıyorum ve herkesin de bu dayanışmaya omuz vermesini diliyorum" dedi.




Yürüyüşe, Türk-İş 1. Bölge Temsilcisi Faruk Büyükkucak, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Başkan Yardımcısı Turgay Olcayto, TGS eski başkanlarından Şükran Soner, TGS Yönetim Kurulu üyeleri ile çeşitli gazete ve televizyonların çalışanları katıldı.

1 Aralık 2008 Pazartesi

MEDYADA EMEKÇİ KIYIMINA SON

KRİZİN FATURASI BİZE DEĞİL, PATRONLARA ÖDETİLSİN!






TÜM BASIN EMEKÇİLERİNİ 2 ARALIK 2008 TAKSİM-GALATASARAY YÜRÜYÜŞÜNE DAVET EDİYORUZ



Bizler, gazetelerde muhabir, editör, foto muhabiri, sayfa sekreteri, teknik eleman, güvenlikçi, temizlik elemanı olarak çalışanlar… Bizler, TV'lerde spiker, yönetmen, yapımcı, renk ayrımcı, resim seçici, ses operatörü, ışık düzeni elemanı, dizi oyuncusu, muhasebe elemanı olanlar…


Bizler, haber ve reklam ajanslarında, radyolarda, dergilerde, yerel gazetelerde, çalıştığı yayın organında halkın doğru haber alma hakkı için didinenler… Artık işsiziz! Küresel kapitalizmin kaleleri bir bir devrildikçe, 'piyasanın gizli eli', her zaman olduğu gibi yine önce bize, yani medya emekçilerine vuruyor.


Son üç ayda Kanal D ve CNN Türk'ten, NTV'den, Kral TV'den, Kanal 7'den, Kanal 1 ve Habertürk TV'den, Çukurova grubu ve Sabah gazetesinden yüzlerce arkadaşımız kriz bahanesiyle kapının önüne konuldu. Patronun dostu emekçinin düşmanı AKP hükümeti; hortumcuları, kara para aklayanları, bir koyup on kazananları "Varlık Barışı Yasası" ile ödüllendirirken biz emekçilerin işsiz, çocuklarımızın aç kalmasına göz yumuyor.


Buna izin vermeyeceğiz!


Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesi olarak "Medyada Emekçi Kıyımına Son" demek için 2 ARALIK SALI günü SAAT 10.30'da, TAKSİM TRAMVAY DURAĞI'ndan GALATASARAY MEYDANI'na kadar yapacağımız yürüyüşe tüm basın emekçilerini davet ediyoruz.

TÜRKİYE GAZETECİLER SENDİKASI


İSTANBUL ŞUBESİ YÖNETİM KURULU

GRUP YORUM; "BAŞEĞMEDEN"



Grup Yorum, 23. yılında yeni albümü “Başeğmeden” ile sevenlerinin karşısına yepyeni şarkılarla çıkıyor. 2006 yılında çıkardığı Yıldızlar Kuşandık'ın ardından Başeğmeden'le yeniden dinleyicileriyle buluşan Grup Yorum, yaklaşık 2,5 yıl süren titiz, ayrıntılı ve yoğun bir çalışmanın ardından,15 yeni şarkı ile bu süre içinde yaşadıklarını ve hissettiklerini ezgilere, notalara dökmüş.


Yaşadığı tüm baskılara ve engellemelere rağmen duruşundan, çizgisinden hiçbir taviz vermeden müzik yolculuğunu sürdüren Grup Yorum, tam 23 yıldır taşıdığı umut ve coşkuyla, 20. albümünde de yine tüm şarkılarını aynı kararlılıkla sunuyor... Ama bu kez kimi şarkılarda farklı tınılarla, ezgilerle...


"Eskiyi unutmadan, bugünü kavrayarak yarına yürümekte olduğumuz bu serüvende yeni seslere, yeni tınılara kulaklarımızı hiç kapamadık." diyen Yorumcular, albümlerinde klasik Yorum tarzının dışında değişik müzikal tarzlara da kapılarını açmış. Başeğmeden'de, Hip-hop'tan Rock müziğe kimi farklı formlar da denenirken, atışmadan taşlamaya mizahi müzik örnekleri de sunuyor Yorum...


Grup Yorum, ezgilerine ve şarkı sözlerine asıl yön verenin yaşadığımız dünyanın ve "bizim" dedikleri bu topraklara ait gerçeklerin olduğunu söylüyor. Enver Gökçe, Aziz Nesin, Ümit İlter ve İbrahim Karaca'nın şiirlerini de besteleyen, "Komutan Che"yi anlatan "Hasta Siempre"yi orijinal dilinde İspanyolca seslendiren Yorumcular, bu albümde de yine çoğunlukla kendi söz ve bestelerini kullanıyorlar. Grup Yorum, yeni bir marşla da çıkıyor dinleyicilerinin karşısına, "Defol Amerika!" diyerek... Bu marşta 70 kişilik bir sanatçı korosu da eşlik ediyor Yorum'a. Sadece Yorum albümlerinde değil, Türkiye'de de ilk kez oluşturulan böyle bir koro ile anti-emperyalist ve çok güçlü bir ses yer alıyor Başeğmeden'de.


23 yıllık müzik yaşamlarında 20. albümlerine imza atarak, dünyada eşine zor rastlanan bir başarı yakalayan Grup Yorum, Başeğmeden'de ayrıca, halkların kardeşliğinden F tipi hapishanelerde yaşanan tecrite, gecekondu yıkımlarından Irak'taki işgale birçok konuyu içeren şarkılar söylüyor.