Devrimci Sol ana davası
*Yargıtay tarafından bozulan 1243 sanıklı Devrimci Sol ana davası, 24 yıl aradan sonra yeniden görülecek. Davanın ilk duruşması 11 Nisan'da yapılacak.
ALPER TURGUT
Toplam 1243 sanıklı Devrimci Sol ana davası, 24 yıl aradan sonra tekrar görülecek. Yargıtay tarafından ''kayıp 100 klasör'' nedeniyle bozulan davanın duruşması, Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 11 Nisan 2005 günü başlayacak ve dört gün sürecek. Halkın Hukuk Bürosu avukatları, davada yargılananların mağdur olduğunu belirterek ''Yaşadıkları işkenceyi, baskıyı kimse telafi edemez. Asıl yargılanması gereken 'Asmayıp besleyelim mi?' diye fetva verenlerdir. Bu davada derhal beraat kararı verilerek bir parça olsun adaletsizliğin giderilmesi konusunda adım atılmalıdır'' dediler.
Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tarafından Metris Baştabya'da 1981 yılında başlayan ana dava tam 10 yıl sürdü. Mahkeme, sanıkları bir idam, 33 müebbet ve binlerce yılı bulan hapis cezalarına çarptırdı. Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi kapanınca yetkiyi devralan Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi, ana dava dosyalarını Yargıtay'a gönderdi. Yargıtay 11. Ceza Dairesi'nin incelemesi sonucunda, dava dosyalarının dörtte birinin kayıp olduğu anlaşıldı.
Ceza Dairesi, kayıp belgeler arasında iddianame ve ifadeler gibi belgeler bulunduğunu belirterek eksik 100 klasör nedeniyle davayı bozdu. Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın dava dosyasının eksik olmadığı gerekçesiyle yaptığı başvuru ise Yargıtay tarafından reddedildi. Bozulan ana dava dosyası, geçen yıl tekrar Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi.
12 Eylül darbesinin ardından tutuklanan dava sanıkları, 2 yıl süresince avukatları ve aileleriyle görüştürülmediler. İlk duruşmanın ardından tutuklular, kalem ve kâğıtla yargılandıkları dava dosyalarını istedikleri için saldırıya uğradılar. Verdikleri dilekçeler nedeniyle onlarca tutuklu, yargılandıkları maddelerden daha ağır cezalara çarptırıldılar. Dava sürerken tek tip elbise (TTE) uygulamaya konuldu. Uygulamayı kabul etmeyerek duruşmaya don ve atletle getirilen tutuklular, mahkeme heyeti tarafından ''ahlaka mugayir'' kıyafetle geldikleri gerekçesiyle salondan atıldılar. TTE uygulamasını protesto için yapılan ölüm orucu eylemindeyse 4 tutuklu yaşamını yitirdi. Davanın sanıkları yıllarca tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldılar. Sanıkların büyük kısmı beraat etti.
Cumhuriyet Gazetesi / 05-01-2005
10 Kasım 2007 Cumartesi
24 yıl aradan sonra yeniden
F tipinde TV komedisi
Sincan'daki cezaevi yönetiminin tercihi: Ya Türk filmi ya da Hıristiyanlık propagandası
Tutuklu ve hükümlü aileleri, Sincan 1 No'lu F Tipi Cezaevi'nin merkezi TV yayını içinde bulunan haber ve belgesel kanallarının iptal edildiğini ileri sürdü. Yabancı kanallar arasında sadece Hıristiyanlık propagandası yapan GOD TV'nin yayınının devam ettiğini belirten aileler, "AKP, cezaevlerinde misyonerliğe soyundu" dediler.
ALPER TURGUT
Ankara Sincan 1 No'lu F Tipi Cezaevi'ndeki merkezi televizyon yayınında yer alan yabancı haber, bilim, kültür ve sanat kanallarının kaldırılması tutuklu ve hükümlülerin tepkisini çekti. Merkezi yayında tek yabancı kanal olarak 24 saat Hıristiyanlık propagandası yapan GOD (Tanrı) TV'nin kaldığını belirten tutuklu ve hükümlü yakınları, ''AKP, cezaevlerinde misyonerliğe soyunmuştur'' dedi.
Tutuklu ve hükümlü aileleri, Sincan 1 No'lu F Tipi Cezaevi'nin merkezi TV yayını içinde bulunan BBC-World, DW, ARTE gibi kanalların, cezaevi yönetiminin kararı doğrultusunda iptal edildiğini iddia etti. Bu kanalların yerine Yeşilçam TV, Dizi TV gibi yerli kanalların yayımlanmaya başladığını belirten aileler, tutuklu ve hükümlülerin dış dünyaya açılan pencerelerinin kapatıldığını ve tretman (iyileştirme) adı altında apolitikleştirme ve sıradanlaştırmanın dayatıldığını öne sürdüler.
Tanrı TV serbest
Trajikomik bir şekilde merkezi yayın içinde kalan tek yabancı kanalın GOD TV (İngilizce Tanrı) olduğunu ifade eden aileler, bu kanal aracılığıyla 24 saat süreyle Hıristiyanlık propagandasının ekranlara taşındığını söylediler. AKP iktidarının laiklik ilkesini zedelediğini iddia eden aileler, ''AKP, cezaevlerinde misyonerliğe soyunmuştur. Avrupa Birliği'ne (AB) uyum işini bakalım daha hangi boyutlara kadar götürebilecekler'' diye konuştular.
Tutuklu ve hükümlü aileleri, her an kamerayla izlenen teknolojinin her türlü imkânından yararlanan yüksek güvenlikli cezaevinde en son olarak havalandırmalara jiletli tel çekildiğini belirterek şunları söylediler:
''İlerde bütün havalandırmaların tel örgülerle kapatılması gündeme gelecek. Amaç tutuklu ve hükümlülerin birbirleriyle olan bütün bağlarını kopartmak. Adalet Bakanlığı yetkilileri, personel açığından ve paralarının olmadığından şikâyet ediyor ancak tecrit koşullarını daha da ağırlaştıran jiletli tellere para bulabiliyor.''
Cumhuriyet Gazetesi / 28-02-2005
Kocaeli'de ceza yağmuru
Deniz Gezmiş anmasına katılan 9 öğrenci okuldan atıldı, 23'ü uzaklaştırıldı
ALPER TURGUT
Kocaeli Üniversitesi'nde (KOÜ), Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilişlerinin 33. yıldönümü nedeniyle düzenlenen anma törenine katılan öğrencilerden dokuzu, haklarında açılan soruşturma sonucunda okuldan atıldı. Okul yönetimi, 23 öğrenciye ise 1 ay ile 1 yıl arasında değişen sürelerde uzaklaştırma cezası verdi.
Kocaeli Üniversitesi Umuttepe Kampusu'nda gerçekleştirilen bahar şenlikleri kapsamında, 1968 öğrenci hareketi ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) liderlerinden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan 'ın anısına 6 Mayıs 2005 günü akşamı bir anma töreni düzenlendi. Törende, Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya 'nın resimlerinin açılması üzerine, jandarmalar, gösteriye müdahale etti ve çok sayıda öğrenciyi gözaltına aldı. Jandarma yetkilileri, askerlerin kendilerine taş atarak direnen öğrencileri etkisiz hale getirmek için havaya ateş açtığını öne sürdü.
Ancak güvenlik güçlerinin kullandığı silahlardan çıkan kurşunlar, jandarma er Levent Çenbeli 'nin ölümüne, öğrenci Çağlayan Bozacı 'nın ise omzundan yaralanmasına neden oldu. Olayların ardından 32 öğrenci ile bir jandarma erine dava açıldı.
Yaralı öğrenci Çağlayan Bozacı, ''jandarmaya mukavemet ettiği'' iddiasıyla tutuklanarak bir süre cezaevinde kaldı. İki öğrenci hakkında çıkarılan gıyabi tutuklama kararı ise sonradan kaldırıldı.Üniversite yönetimi de anma töreninin ardından 32 öğrenci hakkında soruşturma açtı. Soruşturma sonucunda, öğrencilerden Serdar Yıldırım, Metin Kaya, Seda Kumral, Süriye Çatak, Nazım Hoplar, Kuzey Boy, Ekin Güneş Saygılı, Tufan Bakır ve Çağlayan Bozacı okuldan atıldı.
Öğrenciler, okuldan atılan arkadaşlarının, İletişim Fakültesi'nde 5ay önce düzenlenen panele katılan ABD'li Deniz Piyade Albayı Adrew Nicholas Tradd 'ı protesto ettikleri için mimlendiklerini öne sürdü.
Cumhuriyet Gazetesi / 15-09-2005
Alper Turgut'a ödül
Cumhuriyet Gazetesi / 03-12-2006
İşkence iddiası haberi mahkûm ettirdi
İstanbul Haber Servisi - Gazetemiz muhabiri Alper Turgut, "İşkenceye Beraat" başlıklı haberi nedeniyle 20 bin YTL para cezasına çarptırıldı. " Basın Yasası'nın 19. maddesine muhalefet " ettiği öne sürülen Turgut adına Yargıtay'a başvuran gazetemiz avukatları, gazeteciliğin gereğinin yapıldığını belirterek mahkûmiyet kararının bozulmasını istediler.
Gazetemiz İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk, yazıişleri müdürü Mehmet Sucu ile Alper Turgut hakkında 18 Ekim 2004'te yayımlanan ve işkence suçundan yargılanan polislerle ilgili haber nedeniyle dava açıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, sanıkların Basın Yasası'na aykırı davranarak "kesinleşmemiş mahkeme kararı hakkında görüş bildirmek" suçunu işledikleri gerekçesiyle cezalandırılmalarını talep etti. Davanın görülmesine, hazırlık aşamasında çıkarılan 60 bin YTL'lik ön ödeme cezasının yatırılmamasının ardından İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde başlandı. Mahkeme yargıcı Sevim Efendiler, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nce 11 Kasım 1998'de örgüt üyeliği suçlamasıyla gözaltına alınan sanıklara işkence yaptıkları ileri sürülen polislerin beraatlarına karar verilmesine ilişkin haberin, hüküm kesinleşmeden önce yazıldığını belirtti. Selçuk ve Sucu'nun 5187 sayılı yasaya göre sorumlulukları bulunmadığı gerekçesiyle beraatlarına karar veren Efendiler, Turgut'un üzerine atılı suçu işlediğinin tüm dosya kapsamından anlaşıldığını kaydederek 20 bin YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına hükmetti. Efendiler, Turgut hakkında, geçmişteki hali, suç işleme eğilimleri göz önüne alınarak erteleme hükümlerinin uygulanmasına yer olmadığına da karar verdi.
Gazetemiz avukatlarından Bülent Utku tarafından hazırlanan temyiz dilekçesinde mahkûmiyet hükmünün bozulması talep edildi. Turgut'un haberindeki hangi sözcüklerin mahkeme kararına ilişkin görüş bildirmek anlamına geldiğinin açıklanmadığı kaydedilerek, haberin hukuka uygun olduğu ifade edildi. Turgut hakkında daha önce verilmiş hiçbir mahkûmiyet kararının olmadığı, bu nedenle "geçmişteki hali" gerekçe gösterilerek cezanın ertelenmesine yer olmadığına karar verilemeyeceği belirtilerek " Dosyadaki somut durum mahkemenin dayandığı gerekçenin aksini göstermektedir. Turgut'un sabıkasız oluşu bir olumsuzluk değil, olumlu bir durum arz etmektedir. Bu nedenle verilen cezada erteleme yapılmaması usul ve yasaya aykırıdır" denildi.
Cumhuriyet Gazetesi / 14-10-2006
Sanal âlemin son çılgınlığı...
ALPER TURGUT
Facebook'ta yaş, medeni durum, din, tuttuğun takım... Her şey sere serpe... Koruma kalkanı yok... Maillerini, telefon numaralarını verenler mi ararsınız? Fotoğraflarını ve videolarını sürekli güncelleyenleri mi? Ve yalana asla tahammülü yok.
Facebook adlı meret, insanların, sanal halkalar şeklinde hiç durmadan uzayan bir zincir gibi birbirine bağlanmasını ve tabirimi mazur görün, çekirge sürüsü gibi çoğalmasını sağlıyor. Zaten tüketim çağında, "çok sıkıldım yahu", "baydı", "yalan oldu" gibi anlamsız kelime ve kelime grupları, özellikle gençlerimizi esir almış durumda... Onlar, hızla tüketecekleri, olur olmaz her yerde kullanacakları yeni oyuncaklarını çoktan buldular. Türkiye'de de yaklaşık iki haftadır, 2007 yılının bombası diyebileceğimiz facebook'a yönelik çığ gibi büyüyen bir katılım var. Argo olacak ancak facebook adlı hala tam anlamıyla keşfedemediğim soyut zamazingoya, "yüz rehberi" diyen de var, "feyz book" diye göklere çıkaran da... Öte yandan muhtarlık ve dedektiflik bürosu işlevi gördüğü de kesin...
HERŞEY SERE SERPE
"Hangimizin arkadaşı daha çok" saplantısı, saçma sapan bir rekabeti beraberinde getiriyor. Yalnızlık, kentlerimiz kalabalıklaştıkça çoğalıyor. Hatırlanılmak istiyor insan, bir başına kalma korkusu, fark edilmeme endişesi, aynı zamanda sürüden kopmama telaşı... Örneğin vapurda sürekli cep telefonlarıyla oynayan hüzünlü bir nesil ile yolculuk ediyorum. Büyük bir umutla mesaj gelmesini veya son model telefonlarının çalmasını bekliyorlar. Ve gündüzün kırılgan ve apolitik gençleri, geceleri ayrı bir kimliği benimsiyorlar. Çünkü onlar, büyük bir enerjiye ve dinmeyen bir coşkuya sahipler... Tereddüt etmeden, tüm duyguların etkisini yitireceği maskelerin ardına gizleniyorlar. Karmakarışık insan ruhunu salıvermek için... Marjinal, sapkın, psikopat diye nitelendirilme riskini yok sayarak... Ve böyle hareket etmeyi, özgürlük sanarak... Yani aldanarak... Ama insan oyuncak değil... Hem yaralıyor, hem de yaralanıyorlar. İşte, psikolojisi çokça bozuk yeri geldiğinde de tepetaklak olan günümüz insanlarının, internet üzerindeki yansıması... Kimse üstüne alınmasın, benim gözlemim bu...
Ancak facebook'a gelince işler biraz karışıyor. Yaş, medeni durum, din, tuttuğun takım... Her şey sere serpe... Koruma kalkanı yok... Üstüne üstlük herkes birbirine burun kıvırıyor, modern bir kimlik niteliğindeki sayfalarıyla dalga geçiyor. Abartanlar uyarılıyor, "bil ki seni tanıyoruz" denilerek... Maillerini, telefon numaralarını verenler mi ararsınız? Fotoğraflarını ve videolarını sürekli güncelleyenleri mi? Hakkını vermek lazım... İlginç bir site facebook... Bildiğimiz herhangi bir şeye benzemiyor. Ve yalana asla tahammülü yok. Kısaca değinelim, Harvard'lı 19 yaşındaki Mark Zuckerberg , 2004 yılında öğrenci arkadaşları için Facebook'u yarattı. Genç adam nereden bilsin, geçen 3 yıl içinde, her kıtadan, farklı ülkelerden ve değişik yaş gruplarından 43 milyon insanın (bu sayı sürekli artıyor) adeta hücumuna uğrayan dünyanın en büyük sosyal ağına imza atacağını... Paranın, reklâmın, yatırımın kokusunu iyi alan internet ve bilişim devleri Microsoft ve Yahoo, zaman kaybetmeden Facebook'a gözlerini dikti bile... Sitenin ederi şimdilik 13 milyar dolar...
Kimin arkadaşı daha çok?
Facebook'ta, lakap, nick, uyduruk fotoğraflar hak getire... Ve 'Büyük Birader' bu yüzden çok mutlu, herkes bilerek ve isteyerek kartını açık oynadığı için... İlkokul arkadaşını buluyor biri, diğeri eski sevgilisini... Kavgalılar uzlaşıyor, küskünler barışıyor. Bir yanda facebook'a bodoslama dalanlar, diğer yanda da moda olduğu gerekçesiyle uzak duranlar var. Meşhur tipler, medyatikler, televoleciler de burada... Hayranı oldukları ünlüler için gruplaşanlar, siyaset adına örgütlenenler de... TV ağzıyla söylersek, facebook, "sezona damgasını vuruyor." Sanal çılgınlık, gerçek hayatta yankısını buluyor. Yanlış anlaşılmalar ise gırla... İsim karışıklıkları, istemediğin bir kişiye sobelenmek ve dahası... Erkek öfkesi, kadın kıskançlığı şimdiden başladı. Patron kızıyor, eşler kıskanıyor... Geçmişe özlem adına bir araya gelenler, çok sayıda gruba bölünüyorlar ve bu topluluklar, şaka değil binlerce üyeyi ağırlıyor. Nostaljinin bile suyunu çıkarıyorlar, ahlar ve vahlar arasında... Filmler, konserler, şarkılar öneriliyor, kitaplar eleştiriliyor. Davetler, randevular, çeşitli organizasyonlar... Sıkılanlar oyunlara dadanabiliyor. Sanal da olsa, duble rakı, çiğ köfte, fava, börülce, yan masadan ikram edilebiliyor. Herkesin ortak noktası ise sanırım merak... Eski eş, sevgili, dost, arkadaşların, yeni haline, statüsüne, medeni haline, ulaştıkları mertebeye göz atılıyor. Bu nedenle içtenlikten uzak "merhabalar" bazen sırıtıyor.
Gelelim başta söylediğimiz, hangimizin arkadaşı daha çok meselesine... Adamın bin arkadaşı var niye benim elli tanecik diye düşünürseniz yandınız. (yazıyı yazarken benim arkadaş sayısı 93'e ulaştı, bir kısmını çok iyi tanımıyorum bile...) Ve anlayamadığım ve asla anlayamayacağım bir insanın tüm hayatı boyunca bin tane dostu olur mu? Şayet politikacı değilseniz tabii... Son olarak diyeceğim o ki, sevmek ve nefret etmek arasında bocalamak istiyorsanız, buyurun facebook'a... "Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal" diye mırıldanmak şartıyla...
Cumhuriyet Hafta Sonu / 13-10-2007
Gönderen
Alper TURGUT
zaman:
04:14
0
yorum
Etiketler: facebook, sanal alem, site
'Çok yaşa Fidel... 80 yıl daha'
ALPER TURGUT
Savaşlar, yoksulluk, şiddet, salgın hastalıklar, doğal afetler... Dünya giderek baş edilmesi zor bir yer haline gelirken, kimine göre güçlü, kimine göre hafif bir ışık umudu tazeliyor... Bu ışığın merkezi Küba, yaratıcısı ise Fidel Castro ... 1989'da Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, tek sosyalist vatan olarak göz dolduran Küba şimdi Latin ülkeleriyle birlikte, yeni bir dalganın da esin kaynağı... Chavez , Morales ve diğerleri halklarına vaatlerde bulunurken hep Castro'dan örnekler veriyorlar, başka bir hayatın mümkün olduğunu Küba'yla somutlaştırıyorlar. Castro'nun hastalığı da işte bu yüzden dünyanın canını sıkıyor. Sonra ne olacağının endişesinden çok, onsuz bir dünyanın umuttan da yoksun kalacağı düşüncesi... Peki, Fidel Castro kim? İşte bu sorunun yanıtı...
Fidel Alejandro Castro Ruz , 13 Ağustos 1926 günü Oriente Eyaleti'ne bağlı Mayari'de zengin bir toprak sahibinin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. ''Uygun mücadele koşullarında ve Don Kişot'un bazı özellikleriyle doğdum'' diye anlatıyordu çocukluğunu ''Politik bilince kavuşmadan önce bile asiydim. Daha sonra isyankârlığım beni doğru ve haklı bir yola ve o yolu savunmaya götürdü'' . Küçük Fidel'in köyden kente geçişi sancılı oldu. Çünkü mutlulukla geçirdiği ilk yılların ardından henüz altı yaşında, yatılı bir okula verildi. Artık yalnızdı ve sorunları tek başına göğüsleyecekti. Yıllar, onu Havana Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne taşıdı. Düşünceleri de artık netti, çünkü Karl Marks 'ın Komünist Manifestosu'nu okumuş, hem kendisi hem de ülkesi için bir gelecek kurgulamaya başlamıştı. Küba, ABD'nin hegemonyasından kurtulup özgür olmalıydı. 1950-1952 yılları arasında yaptığı avukatlıkta, müvekkillerinin fakir tutuklular olması ise bu düşüncesindeki kararlılığı gösteriyordu. Örgütlenme çalışmalarını sürdüre dursun, 1952'de hem onun hem de kuşağı için zor günler başlamıştı, Fulgencio Batista , ikinci kez diktatörlüğe soyunmuştu.
DEVRİME GİDEN YOL
Fidel ülkesinin özgürlüğü için mücadele etmeye kararlıydı. İyi bir hatip olması onu kısa sürede bağımsızlık hareketinin liderliğine taşıdı. 26 Haziran 1953'te ikisi kadın 125 acemi savaşçı, Fidel'in komutasında Oriente'nin başkenti Santiago Cuba'nın en önemli kışlası Moncado'ya baskın düzenlediler. Saatler sonra püskürtüldükleri o gün tam 61 arkadaşlarını kaybettiler... Yenilmişlerdi. Ancak Fidel, askeri açıdan başarısızlıkla sonuçlanan bu baskının devrime giden yolu açtığını biliyordu. İşkenceli sorguların ardından mahkemeye çıkartıldı. Uzun savunmasını, ''Zararı yok, beni mahkûm ediniz! Tarih beni beraat ettirecektir'' sözleriyle tamamlarken devrime giden bu yolu işaret ediyordu. 16 yıla hüküm giydi. Diktatörlük, cezaevindeyken bile tehlikeli buldu Fidel'i... İki yıl sonra serbest bırakıldı, sürgün hayatını yaşayacağı Meksika'ya geçti.
Batista diktatörlüğü şiddetini giderek arttırıyordu. Rejim karşıtları, özellikle öğrenciler, sokaklarda ve gözaltında, işkencede katlediliyorlardı. ABD'nin ''arka bahçe'' si Küba, kumar ve uyuşturucu batağına çevrilmişti. Ülkeye yolsuzluk ve yoksulluk hakimdi, artık. Önce İspanya, sonra İngiltere, tekrar İspanya ve en sonunda da ABD'nin sömürgeleştirdiği topraklar, artık kurtarıcısını bekliyordu.
SOSYALİZMİ KURACAĞIZ
Fidel'in pes etmek gibi bir niyeti yoktu. Küba, nam-ı diğer ''Yeşil Timsah'' bağımsızlığına kavuşmalıydı. Fidel ve dostlarının ilk işi Meksika'da ''26 Temmuz Hareketi'' örgütünü kurmak oldu. Ayaklanma çocuk oyuncağı değildi. Moncado deneyimi de göstermişti ki, acemi yanları bir an önce törpülenmeliydi. Küba'da uzun soluklu bir gerilla savaşı vermek için eski kadrolardan eğitim aldılar. Çok geçmeden Ernesto Che Guevara da aralarına katıldı. Hazırlıklar tamamlandı, artık Küba'ya dönme zamanı gelmişti. Fidel, Che ve Raul Castro 'nun aralarında bulunduğu topluluk, hem silah arkadaşıydılar, hem de dost. 12 metrelik ''Granma'' adlı bir tekneye doluşup 1956 yılının Aralık ayında Küba'ya çıkarma yaptılar. Asiler, karaya ayak basar basmaz ateş yağmuruna tutuldu. 82 kişilik gruptan topu topu 12 kişi, Sierra Maestra dağlarındaki karargâha ulaşabildi. Dengesizliğin savaşıydı bu... 12 isyancının karşısında yaklaşık 40 bin kişilik Batista ordusu vardı. Yılmadılar. Kübalı özgürlük savaşçısı Jose Marti 'nin ''Haklı olmak bir ordudan bile kuvvetlidir'' sözüne sarıldılar. Halk da kendilerini devrime ve özgürlüğe götürecek olan bu bir avuç insanı, ''Yaşasın Sakallılar'' (Viva Los Barbudos) sloganlarıyla bağrına bastı. Asi Radyo'dan (Radio Rebelde) savaş çağrısını duyan köylüler ve öğrenciler, akın akın gerillaya katıldı. 26 Temmuz Hareketi, önce kendini savundu, sonra taarruza kalktı. Dağlarda geçen iki yılın ardından Fidel'in başkomutanlığında yedi cephe açıldı. Che, Raul Castro, Camilo Cienfuegos, Juan Almeida, Ramiro Valdes, Calixto Garcia komutasındaki milisler, kırları fethedip şehirlere dayandı. 1956 - 1959 yılları arasında 60 bin kişiyi katlettiren diktatör Batista, canını kurtarmak için 1 Ocak 1959 günü Dominik Cumhuriyeti'ne kaçmak zorunda kaldı. Dokuz bin gerilla, bir gün sonra zafer şarkıları eşliğinde Havana'ya girdi. Castro ve diğerleri, devrimden daha zor olanın devrimi korumak olduğunu kısa sürede anladılar. Latin Amerika'da ABD emperyalizminin ilk bozgunu Domuzlar Körfezi Çıkartması, soğuk savaşın doruğu ve neredeyse üçüncü dünya savaşını çıkartacak olan füze krizi, rejim karşıtları, toprak ağaları, Batista kadroları, ülkeyi parselleyen dev yabancı şirketler, Amerikan ambargosu, ülkenin yedek parça ve daha önemlisi enerji ihtiyacı... Küba halkına inancı tam olan Fidel, yoksulluk katlanıp, sorunlar çığ gibi büyürken bile; ''Ülkemiz insanlara maddesel zenginlikler sunmak için çok yoksul olsa da, onlara eşitlik duygusu, insanlık onuru sunamayacak kadar yoksul değildir'' diyordu... Fidel ve yoldaşları, kollarını sıvayıp ''Sosyalizmi kuracağız, kurduğumuz gibi savunacağız'' şiarıyla harekete geçtiler. Eğitimli yaklaşık 50 bin genç, Küba cehaletten kurtulsun diye okuma yazma seferberliğine omuz verdi (bugün ülkedeki okuma yazma oranı yüzde yüz). 60 yeni üniversite açıldı, mezun sayısı 20 kat arttı. Eğitim, sağlık ve barınma (Küba'da sokak çocuğu yok) parasız hale getirildi. Spor özendirildi, her çocuğa süt dağıtıldı. Yurtdışından 17 bin tıp öğrencisine bedava eğitim hakkı tanındı. Ülkenin tek partisi konumundaki Komünist Parti'nin üyeleri ve devlet görevlilerine yılda bir ay tarlalarda veya üretimde gönüllü çalışmak zorunluluğu getirildi.
BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN
Fidel, İngiltere Kraliçesi İkinci Elisabeth ve Tayland Kralı Bhumibol Adulyadej'in ardından en uzun süreyle iktidarda kalan üçüncü lider. O, dünyanın ezilenleri için şaşmaz bir pusula... Che, ona ''şafağın ateşli peygamberi'' diye seslenmişti ''Fidel'e Şarkı'' şiirinde. Ve Fidel'e şöyle veda etmişti; ''Bir gün başka gökler altında son saatim gelirse, son düşüncem halk ve özellikle sen olacaksın...'' Ernest Hemingway, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Nelson Mandela, Salvador Allende, Gabriel Garcia Marquez, Hugo Chavez, Evo Moroles gibi birçok dostu oldu Fidel'in... 20. yüzyılı sarsan birçok olaya tanıklık etti. Güney Amerika'da yükselen sol dalganın dayanağı da oydu. Savaşa, işgale tepki gösterdi. Tek kutuplu yerküreye karşı ''başka bir dünya mümkün'' diyenlerin sözcüsü ve filozofu oldu.
ABD ise Fidel Castro'nun peşini hiç bırakmadı. Onu susturmak için her yol denendi. Floridalı gazetecilere Fidel'i karalamak için oluk oluk para akıtıldı. ABD'de konuşlanmış rejim karşıtlarıyla Küba'daki müzmin muhaliflere milyonlarca dolar para yardımında bulunuldu. Dile kolay, CIA orijinli 621 suikast girişiminden kurtuldu Fidel...
Uzun zamandır Küba'yı kendisinden sonraya hazırlayan Fidel Castro bugünlerde hasta. ''Siyaset için en iyi yaş 80'dir'' diyordu, ama Bağlantısızlar Zirvesi'ne katılamadı. 80. doğum gününü kutlamayı da 2 Aralık 2006 gününe bıraktı, Granma ile Küba'ya çıkartma yapmasının 50. yıldönümüne... 31 Temmuz günü ameliyat için hastaneye yatmasından bu yana 20 kilo verdi. Haki üniforması yerine onu pijamayla görmek sadece Kübalılar için değil, tüm dünyanın devrimcileri için de hüzün vericiydi, ama sağlığının yavaş yavaş düzelmeye başladığına dair gelen haberler bu hüznü yatıştırdı. Bu arada ABD'deki Castro düşmanları nümayişe başladılar bile, Kübalılar ise ''Çok yaşa Fidel, 80 yıl daha'' diyerek karşılık verdiler. Fidel, yetkilerini kendisinden beş yaş küçük olan Raul Castro'ya devretti. Yaklaşık 10 yıl önce Komünist Partisi, olağanüstü durumlar için böyle bir kararı almıştı. Küba'nın iki numaralı adamı olan Raul, 53 yıldır ağabeyiyle ortak mesai yürütüyor. Moncado baskınında Adalet Sarayı'nı ele geçiren, bu sebeple iki yıl hapis yatan, Meksika'ya ağabeyiyle giden bir dava adamı Raul... Devrimin ardından Silahlı Kuvvetler Bakanlığı'na getirilen Raul, yıllardan beri Küba ordusuna komuta ediyor. Aynı zamanda Merkez Komite üyesi de olan Raul, ağabeyinin ifadesiyle, ''dürüst, ileri görüşlü, ayrıntıya önem veren bir devlet yöneticisi''.
Fidel, tam 47 yıldır, dünyaya da geleceğin ne getireceğini göstermeye çalışıyor ve sosyalizmin bir hayal olmadığını... O Küba'ya inanıyor, Kübalılar da ona.
Cumhuriyet Hafta Sonu / 23-09-2006



