19 Şubat 2010 Cuma

Sanatçı cephesi, “açılım”a kısmen hazır...




ALPER TURGUT

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile sanatçı ve aydınların “demokratik açılım” buluşması bugün başlıyor. Erdoğan ilk etapta, ses sanatçılarını, Dolmabahçe Sarayı bitişiğindeki ofisinin müştemilatında saat 10.00’da ağırlayacak. Yuvarlak masa toplantısı, bir brunch (geç kahvaltı) şeklinde gerçekleştirilecek ve etkinlikte güncel ülke meseleleri konuşulacak. İkinci toplantı ise sinemacılar ve sahne sanatçılarının katılımıyla önümüzdeki günlerde yapılacak. Üçüncü ve son toplantının konukları ise yazarlar...

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “Sağcı-solcu-arabeskçi ayrımı yapmadan herkesi çağırdık” diyor ancak çağırılacakların isimlerin nasıl belirlendiği ayrı bir muamma... Kaç gündür, listeler ile uğraşıyoruz, çünkü ortada kesinleşmiş isimler yok. Başbakanlık Kalemi dâhil kimse bilmiyor. Ama ilginçtir, ortada isim listeleri dolaşıyor. Sanki seçilmişler için şifreli bir V.İ.P. partisi... İsim listesi olmayınca, işe körlemesine girmekten başkaca bir çare de kalmıyor. Sırayla Deniz Türkali, Sinan Çetin, Sırrı Süreyya Önder’i arıyoruz, davet edilmemişler. Eski manken, yeni şarkıcı Demet Akalın ise davetliler arasında... Akalın’ın daha sonra özür dilemesine neden olan gafı ise hala akıllarda. Akalın, 2008 yılının Mayıs ayında verdiği konser sırasında, “Ne oldu, soğuktan ağzınız diliniz tutulmuş olabilir de bari tempo, alkış filan yapın. Diyarbakır'dan mı geldiniz hepiniz? Dağdan mı? Nereden geldiniz anlamadım yani” demişti. Evet, nereden nereye...

Sonra adını vermeyeceğimiz biri, “Ferhat Göçer’in ne işi var orada, politika ile ilgisi yok ki onun” diyor, bir başkası, AKP’nin parti binalarından çıkmadığını söylediği Murat Göğebakan’ın davetliler arasında olmasına bozuluyor. Ve bir diğeri, çağrılanlardan bir bölümünün apolitikliğinden bahisle, “Açılım yerine, acaba telif haklarında mı ısrarcı olacaklar?” diye soruyor. Kimi katılmayı boyun borcu biliyor, kimi katılacaklar için üzülüyor. Kimi yandaş olarak nitelendirme kaygısı taşıyor, kimi “barış” ve “özgürlük” için her şeye hazırım diyor.

Biz, bazı sanatçılara menajer kalkanı yüzünden ulaşamadık, bir kısmını sağdan soldan derlemek durumunda kaldık. Hüseyin Çelik; “Katılım daha yüksek olsun isterdik ama o zaman toplantı amacına hizmet etmiş olmazdı. Amaç yüz yüze olmak ve sanatçılara söz vererek katkı sağlamaları” şeklinde konuşuyor. Katılımın sınırlı olmasının bir başka nedeni ise daveti reddedenler ile davetli olduğu halde gitmek istemeyenlerin varlığından kaynaklanıyor.

Birçok görüşün birleştiği nokta ise; yeni bir anayasa istemi ile hak ve özgürlüklerin iadesi... Sanatçı cephesinde, toplantının heyecan yarattığı kesin. Başbakan ile Kürtçe konuşmak isteyenler, dosya hazırlayanlar ve dahası... Anlaşılacağı üzere ülke gündeminin her an değişmesine, her şeyin toz duman içinde kalmasına karşın sisler arasında dahi olsa “umut” hep var. Ve bugün direnişteki Tekel işçileri, aydın ve sanatçıları Ankara’ya bekliyor. “Demokratik Açılım”, kapalı kapılar ardında değil, meydanlarda konuşulsun diyerek...

Hükümet ve sanatçıların buluşmasında geleceğe dair somut bir adım mı atılacak yoksa toplantı, AKP’nin sanatçılar aracılığıyla gerçekleştirdiği gösteriye mi dönüşecek? Herkesin kafasındaki asıl soru ise bu...

Tarık Akan; “Beni çağıran olmadı, zaten çağırsalar dahi gitmem. Çünkü bu politik bir harekettir. Dünyada sanatçıları toplayarak böyle bir hareketin içine giren inanın hiçbir ülke yoktur. Başbakan, yine yandaş olanlar ve olmayanlar diye ikiye bölmeyi başardı. Tamam, edebiyatçıları toplarsınız ama sanatçıları bir araya getirip, bunu bir gösteriye dönüştüremezsiniz. Ve sanatçıların görsel bir malzeme olma hakları yoktur. Oraya katılacak sanatçı arkadaşlarım adına gerçekten çok üzülüyorum. Fethullah Gülen Ödülleri’ni çıkıp alanlar, bir ibret belgesi olarak tarihe geçtiler bile... Bu da elbette tarihe kalacaktır. 12 Eylül 1980 Cuntası’nın ardından darbeci generallerle fotoğraf çektiren sinemacı arkadaşlar vardı, biz tepki gösterdik ve onlardan koptuk. Gidip çağdaş sinemacılar olarak örgütlendik.”

Arif Sağ; “Sonuçta bu ülkede demokrasi istiyoruz, insanların özgürce yaşamasını istiyoruz. O yüzden gidip yerinde görmek lazım. Gidelim ve aklımıza gelenleri söyleyelim. Bu tür olaylardan kaçmakla, protesto etmekle olmaz. 28 yıldır, 12 Eylül anayasası ile koyun koyuna yaşıyoruz ve şimdi gidip sorun, asker bile bu anayasayı onaylamaz. Parlamentonun şu andaki yapısı hiç iç açıcı değil. Bu parlamentonun, 1982 Anayasası’nı değiştirecek bir hali var mı? Yok. Önemli olan niyet etmek ve meselenin çözümlenmesi için uğraşmaktır. Türkiye’deki sanatçılar çok da müdahil değildir. Saysanız, politikaya kafa yoran 10 sanatçı çıkmaz. Bizim sanatçılarımız, dünya ve ülke meseleleriyle uğraşmaz, politize olmuş sanatçılarımız yok. Sanatçılarımız, genellikle eğlence sektörüne hizmet ederler.”

Rojin; “Karadeniz’e gidip Kürtçe konser veren ilk müzisyenlerden biriyim. Sanatçı olarak daha özgür bir ortamda, ülkenin her yanında konser verebilmek istiyorum. Tüm gerilimlerin ortadan kalksın, herkese eşit muamele yapılsın. Toplantı için çalıştım ve 7, 8 maddelik bir liste hazırladım. Ayrıca bunu bir dosya olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a sunacağım...”

Vedat Yıldırım; “Türkiye’nin toplumsal barışa ihtiyacı var. Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, Rumların, işçi sınıfının yani herkesin özgürlük ve haklar konusunda sorunları mevcut. Ve ortada da 1982 Anayasası... AKP, kaç yıldır iktidarda, herkesin aklında bir kuşku bulunuyor. Temel şeyler yapmak ve anayasayı değiştirmek bu kadar zor mu? AKP’ye sorarsanız, ‘Tabanımızı biliyorsunuz, muhafazakârları dengede tutmaya çalıyoruz’ diyorlar. Siyasiler, korku imparatorluğundan vazgeçmeli. Demokratik açılım ve kardeşlik projesi, Türkiye adına gerekli ancak geç kalınmış bir adımdır. Sanatçı olarak benim umudum yine de var.”

Orhan Aydın: “Ortada açılım adıyla tanımlayabileceğimiz herhangi bir olgu yok. Bizim açılım adıyla algıladığımız, Kürt halkı üzerinden siyaset yapanların baskısı olduğudur. AKP’nin açılımı, ülkede ve bölgede oy peşine düşmesinden kaynaklanıyor ve seçim öncesi bu iyi bir değerlendirmedir. Öncelikle kendisinin dahi bilmediği ve uydurduğu bir durumdur. Davet edilseydim bile gitmezdim. Zaten katılmanın da düşünce belirtmenin de bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Daha önce de yapılan uygulamalarda AKP'nin bildiğini okumakta olduğunu en net biçimde Ankara'da, Sakarya'da, Tekel işçilerine yaptıklarında gördük. Ülkedeki demokratik hak ve özgürlükleri polis önlemleriyle görüyoruz. Kültür sanat anlamında yaptıklarını da görüyoruz. Ortada açılım yok dolayısıyla konuşulacak bir şey de yoktur diye düşünüyorum. Sanatçı, aydın düşüncelerini özgürce ifade eder. Şerbetli toplantılara gerek yok. Sanatçı ve aydınlar örgütlenir ve düşüncelerini de bu şekilde ifade ederler. Aksi düzen kuyrukçuluğudur. AKP kendisine yandaş arama peşinde. Düşünce açılımı değil bu. Yoksulluk, işsizlik almış başını giderken, bunları örtmek ve göz boyamaktır. Aynı gün Tekel işçileri, emek örgütleri ve sendikalar, aydınları, yazarları ve çizerleri Ankara'ya çağırıyor. Bize düşen onların yanında olmak, onurlu ellerini sıkmaktır. Çünkü ülkenin geleceği onların elinde... Şerbetli toplantıda başbakanın elini sıkmakta değil.”

Gülsen Tuncer; “Davetli değilim. Hükümet sanatçı kimdir, sanat politikası nedir bunu irdelemeli. Orada neler konuşulacak ve çağırdıkları hangi konuları dile getirecek beni bu ilgilendiriyor. AKP'nin sanatçı, sanat politikası gibi bazı konulardaki ilgisini merak ediyorum. Sanatçıyı vitrin süsü olarak kullanıyorsa, bu hiç etik değil. Ülkemizde sanat örgütleri var. Buralara başvuru yapılmamış. Oysa sanat örgütleriyle görüşülse ve örgütlerin yönetim kurullarının kararıyla temsilciler göndersek bu çok daha doğru olurdu. Demokratik bir ülkede hükümetin ilişkisi, örgütler üzerinden olmalı. Film-San’ın ikinci başkanıyım. Ben çağırılsam gitmem ancak örgütümüzün yönetim kurulu görevlendirirse temsili olarak giderim, düşüncelerimizi iletirim.”

Sırrı Süreyya Önder: “Davet edenin niyeti önemli değil. Orada nasıl bir duruş ve ne söylediğiniz çok önemli. Bunlar tarihe kalacak. Gönlü barıştan ve demokrasiden yana olan herkes, her zemin ve platformu bunun için değerlendirmek zorundadır; bu onların boynunun borcudur.”

Ayşe Kulin: “Toplantıya elbette katılacağım. Demokratik açılım projesini sonuna kadar destekliyorum. Bu sorunu çözmek kesinlikle şart... Başbakanımız da öncü oluyor bu sürece. Bu, cesaret isteyen bir durum ve kendisini cesaretinden dolayı kutluyorum. Herkesin elinden geleni de yapacağını tahmin ediyorum. Sanatçıların bu sürece dâhil edilmesi de gayet isabetli bir karar. İç barış yaşanıp anlaşmazlıklar sona erdirilmeli. İki tarafın da iyi niyet ve çaba göstermesi gerekiyor."

İclal Aydın: “Ben bir anneyim ve yıllar süren bu çatışmanın hesabını sorarım. Babamın bütün yaşamı böyle geçmiş. Benim çocukluğum böyle geçmiş. Kızım 8 yaşına geldi, aynı savaş devam ediyor. Bu süreci yokuşa süren herkese aynı öfkeyi besliyorum.”

Yılmaz Erdoğan: “Yandaş sanatçı damgası yemeyi önemsemiyorum. Ben ilk defa Ankara’dan, merkezî idareden önemli ciddi, ısrarlı bir çaba olduğunu görüyor ve bunu önemsiyorum. Herkes bilir ki; bizim nesil böyle şeyler görmedi. Kimse bizim fikrimizi sormadı. Biz işi çözecek değiliz ama öfkesinin tutsağı olmayan büyük kalabalığa meseleyi anlatmak için sanatçıların etkili olabileceğini düşünüyorum. Üzerime düşeni de yaparım. Toplantıya katılacağım ve görüşlerini paylaşacağım. Benim konuyla ilgili bir reçetem yok. Fakat niyet önemli, üzerimize düşeni yapma iradesi önemli.”

Haldun Dormen: "Bu girişim, sorunun çözümü konusundaki samimiyeti gösteriyor. Böyle bir sürece sanatçıların da dâhil edilmesini çok iyi buluyorum. Barışı ve dostluğu yarınlara taşıma noktasında kilit rol oynayacak sanatçılardır. Toplumsal sorunların çözümü konusunda elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Diyarbakır'da Kürtçe oyun sergileyeceğiz. Umarım bu işin başında bulunanlar da sanatçıların söylediklerini değerlendirir, bu doğrultuda çözüm geliştirir.”

Yavuz Bingöl: “Açılım görüşmelere katılacağım ve terörün bitmesi için nereye çağırılırsam çağırılayım gideceğim. Benim derdim şu aslında. Silahların susması için, bu kanın akmaması için özellikle bu son 7 şehit geldiği zaman, sırtımdan hançerlenmiş hissettim kendimi. Bu işin bitmesi için kim nereye çağırıyorsa giderim. Onun samimi olup olmaması, onun ne amaçla çağırdığı, önemli değil. Ben kendi vicdanımdan hareketle yapıyorum bunu. Kenan Evren'de zamanında sanatçıları çağırmıştı. Biz gitmeyiz, Kenan Evren çağırmış olsa. Ama yüzde 47 oyla seçilmiş bu ülkenin Başbakan'ı ülkenin en önemli sorunuyla ilgili bir konuyu konuşmak için çağırıyor. Kendisinin üslubunu hiç sevmem ben açık söyleyeyim. Ama bunu gidip yüzüne söylemek istemiyorum”

Seher Dilovan: "Demokratikleşme, sanatçılarla birlikte hız kazanır. Toplumda sanatçıların siyasetçilerden daha çok dikkat çektiği bir gerçek... Gerek yaşam tarzı gerekse de söylemleriyle çok çabuk benimseniyorlar. Demokratik açılım sürecinde sanatçıların davet edilip görüşlerine başvurulması, süreci taçlandıracaktır. Hükümetin de bu konuda eli güçlenmiş olacak. Bu ülkede yaşanacak bir sıkıntı, toplumu ilgilendirdiği gibi sanatçıyı da ilgilendiriyor. Demokratikleşme sürecinde bizler daha duyarlı olmak zorundayız, çünkü sözüne değer verilen bir konumdayız.”

Murat Göğebakan: “Önce büyüklerimizi dinlememiz lazım. Ağzımızdan yanlış bir şey çıkmasın. Açılımla ilgili Başbakanımızın daveti üzerine cumartesi günü bir araya geleceğiz. Görüşmenin faydalı olacağını ümit ediyorum.”

Rojda: “Toplantıya davet edildiğim gün, söylediğim bir şarkı nedeniyle gözaltına alındım. Sıradan bir ifade diye lanse edildi ancak Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldüm. Benim adresim belli, çalıştığım kurum belli. Ancak böyle bir muamele ile karşı karşıya kaldım. Bizi gözaltına alan polisler, medyadaki diğer sanatçıların korumalığını yapıyorlar. Vicdanı olan sanatçılar, bu toplantıya katılmasın.”

Barış İçin Sanat Girişimi: (Bine yakın sanatçı, sanatsal üretim ve eylemleriyle barışa katkıda bulunmak amacıyla oluşturdu), Bizler, sizi gerçek ve samimi bir barışa katkıda bulunmaya çağırıyoruz. Başbakanın çağrısıyla, "Demokratik Açılım" politikasını sanatçılarla paylaşmak ve onların düşüncelerini almak için düzenlenen toplantıda barışın sesini yükselteceğinize inanıyoruz. Toplumun nabzını tutan duyarlı sanatçılar olarak, lütfen kendisine bu topraklarda barışı ne çok özlediğimizi, oysaki son gelişmelerin ne denli umutlarımızı kırdığını belirtin. O toplantıda barışın gözü kulağı sizde olacak. Lütfen barışa bir ses verin, barışı seslendirin.

Kürt sanatçılar adına Koma Çiya’dan Genim: “Açılım adı altında Kürtlere ve demokrasi güçlerine dayattığınız siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel soykırım bir ölüm çukurudur. Biz bu çukura girmeyeceğiz. Sanatçılar olarak Kürt halkına ve demokratik güçlere uygulanan tasfiye değirmenine su taşımayacağız. Halkımızın bin bir emekle yarattığı demokratik değerlerinin AKP’nin kirli politikasına ve seçim rantına alet etmesine izin vermeyeceğiz. AKP hükümeti Kürt halkına karşı samimiyse, operasyonlar durdurulmalı, tutuklananlar serbest bırakılmalı, Kürt idaresi muhatap alınmalı, TEKEL işçileri şahsında işçi ve emekçilere yönelik hak gasplarına son verilmelidir.”

2 Şubat 2010 Salı

Sessizliğe Karşı - Birinci Bölüm





Ramon, artık yükünü taşımayı reddeden ayaklarının üzerinde güçlükle duruyordu. Zor bir andı. Yine de insanüstü bir gayretle kan oturan gözlerini olabildiğince açtı. Başını döndüren binlerce şimşek çaktı sanki ve o hiçbir şey göremedi. Sonra ağır ağır kapattı gözlerini, ardından bileklerinde hala kelepçe izleri bulunan ellerini, götürdü yüzüne, iyice bir ovuşturdu. Aslında farkındaydı, lanet hücresinde olmadığının...
Sadece ne zamandır yumuluydu gözleri, işte onu bilmiyordu, bilemiyordu. Karanlık adamakıllı bulaşıcıydı, nasıl da sirayet etmişti hücrelerine. Ruhu ise tarifsiz bir cenderedeydi. Sıkılıyordu ha bire ve hiç durmadan.


Belki tükenmişliğin sınırında belki de yasaklı kentin kapılarındaydı. Tekrar tekrar denedi, görmek için. Ve en nihayetinde zifiri delebildi, açtı acıyan gözlerini olabildiğince... Yaşamı bir kara delik gibi içine çeken sinsi ve kuzguni koyuluk, ağır ağır dağıldı. Bulanıklık kayboldu, görüntü netleşti. Yanılmamıştı. Dışarıdaydı. Hiç görmediği kuzey ışıklarından çok uzakta, yoğun duyguların kucağındaydı. Dudağının kenarına yapıştı, hafif bir gülümseme.

Nedenini henüz kavrayamadığı, anlatılmaz bir rahatlamayla birlikte, ter içindeki sıkılı yumrukları gevşedi. Kendine gelebilmek için şöyle bir silkelendi, ardından ellerini alnına siper etti, taradı ufku. Fırtınaya yakalanmış gemicilere özgü fevkalade bir ciddiyetle kendi limanını aradı. Sanrılar çağında, hudutsuz bir laciverdin kıyısında, ıssızlığın tam ortasında ve her hangi bir yerdeydi. Tam tepedeydi güneş, tümden kızıla kesmiş ve belki de hiç bu kadar parlak olmamıştı. Yağmur ise yeni dinmişti besbelli, çünkü toprağın genzini yakan kokusunu alıyordu. Gökkuşağını bulmak için çabaladı ama nafile... Artık yoktu.


Çırılçıplaktı bedeni. Yabancı bir dünyada, anadan üryan bir başına kalakalmıştı. Hafif bir yel esti, tüyleri diken diken oldu. Ürperdi. Tarak girmeyen, dalgalı, ak düşmüş saçlarını rüzgâra bıraktı, gözlerinde bin anlam hüzünlü hüzünlü baktı. Fasit bir daire içindeydi bilinci. Kısırdöngüdeydi. Bir türlü sıyrılamıyordu, ne yapsa kurtulamıyordu. Beynindeki labirentte dolaşmaktan, yıkıcı yorgunluğunun farkına varamamıştı. Tökezledi. Kendine uygun bir yer arama zahmetine katlanmadan, çöktü kaldı. Göğüs kafesi körük gibiydi. Derin derin soludu. Dinlenmeliydi.

Gölgeler ardındaydı hala, sırra erişmek şöyle dursun, içini kemiren duygular sise dönüp, sarmıştı bilincini...
“Boşver... Sisi dağıtamazsın, ellerini, kollarını çılgınca sallayarak, ya da avurtlarını tüm gücünle şişirip püf diye üfleyerek...” diye söylendi kendi kendine, hınzır gülüşüyle yüzü aydınlanmadan hemen önce...
Olmayan saatine baktı, durmuştu çoktan. Saat, gün, ay bir yana bulunduğu yılı dahi hatırlamıyordu. Kulak kabarttı, gümbür gümbür çarpan kalbinin sesini duydu, başka hiçbir şey... Bedenini mahkûm eden fanusundan kurtulmuştu kurtulmasına ancak bilmecesini çözecek güce erişememişti henüz. Gerçek veya hayal, uğursuz zindanının yoz hücresinde değildi. Keyiflendi.

“Kafam durdu sanırım, hem ben burada ne arıyorum?” diye huysuzlanmaktan da geri kalmadı. Çaresizce kaşıdı başını, hafızasını yokladı. Düşündü, düşündü, düşündü. Ve birden kendi hikâyesi en ince detayına dek usuna üşüştü. Doldu kara gözleri, derinden sarsıldı. Sicim gibi indi ne zamandır biriktirdiği gözyaşları;

— Ah yaşam dediğimiz en kutsal hazinemiz. İşte ben onu kaybettim.

Anılar canlanıyordu eksiksiz. Topyekûn hatıralar... Acı ama gerçek, öyküsüne noktayı kendisi koymuştu. Ve hayatı bir film şeridi gibi aktı gözlerinin önünden. Çocukluğu, gençliği, öğrenciliği, işi, eşi, eylemler, cezaevi, açlık grevi, ölüm. Evet, kendi ölümünü gördü, sonra cenaze törenini…

Çarçabuk karalanmış kızıl pankartlarda kendi ismini seçti, hayal meyal. Sonra orak çekiçli bayraklarıyla gençler ve kapkara giyinmiş analar göründü. En son tabutu geçti önünden, dalgalar gibi çoğalan eller üstünde. Devasa topluluk, yeri sarsan kararlı adımlarla tozu dumana katıp yürüyordu, mezarlık istikametinde. Ağır silahlarını kuşanmış ve yüzleri miğferleri altında daha da kararmış askerlerin yakınından kol kola geçtiler. Cani bakışlı keskin nişancılar yerleştirilmişti dört bir yana ve onların pis parmakları, usul usul okşuyordu, cinayete meyilli tetikleri. Ancak hedefte olmalarına rağmen kimse onlara aldırmadı. “İsterlerse vursunlar hem nasıl olsa bizim katiller arkadan saldırmaya alışkındır” diyerek döndüler sırtlarını.

Herkesin yakasında, yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafını gördü. “Hım” dedi. “Tam isabet! En sevdiğim resmim.” Sonra mahşeri kalabalığın arasından kar maskeli bir adamı seçti gözleri. Çevresindekiler, gizemli adamın güvenliğini almıştı. Ramon, “kim olabilir?” diye düşündü. Bulamadı. Tören başlıyordu. Adam heybetli sesiyle konuşmaya başladı. Herkes sustu, pür dikkat kesildi. Kod adı “Direnç Yoldaş” olan Ramon’u anlatıyordu adam. Özellikle de, O’nun son anlarını. Duygulandıkça titreyen sesi tanıdı Ramon.


Salazar’dı bu. Önce düşmanı, sonra dostu, hem gardiyanı hem de yoldaşıydı. Uzun uzun konuştu Salazar. Anlattıkları doğru mu yanlış mı, tastamam mı, yoksa eksik gedik mi, cümleler sade mi süslü mü? Hiç biriyle ilgilenmedi Ramon. Bildiklerini dinlemek istemedi. Zihni meşguldü. Tanıdık birilerini arıyordu gözleri. Salazar, “Ağaca kökler, gerçeğe ise ayakta ölenler hayat verir” diyerek Jose Marti’yle bitirdi konuşmasını. İnsanlar birbirine daha da sokuldu. Yumruklar sıkıldı, göğe yükseldi. Alkış ve sloganlarla can buldu mezarlık. Kendine adanan sloganlar, ağızlarda şiir olmuş, coşkuyla söylenen şarkılar ve marşlar, matem törenini, kısa sürede şenliğe çevirmişti. Onlar, Meksika’da kutlanan “Ölüler Bayramı”nda olduğu gibi, akşam evlerine gidince, Ramon için de masalarında mutlaka yer ayıracaklardı. Sandalyesi boş da olsa, sofranın en özel yerine yerleştirilecek, önüne ise Güney Amerika mutfağından nadide eser niteliğinde yemekler ile alkolü kanı kaynatan kıpkırmızı bir şarap konulacaktı.

Ramon, hep böyle bir cenaze merasimi istemişti. Mücadelenin en kor zamanıydı, ölüm her an yanı başlarındaydı. Yoldaşlarına söylemişti bu arzusunu... Onlar, “Hayır sen ölmeyeceksin” çiğliğine düşmemişler, sadece “olur” anlamında başlarını sallamışlardı. Daha dün gibiydi, nasıl unutabilirdi ki. Sevdikleriyle birlikteydi.
Güney Amerika’nın aman vermez cangılında kır kadrolarını eğitiyorlardı. Yeni yetme gerillaların iz bırakmadan sıçma, yemek yeme, ateş yakma talimleri henüz yeni sona ermişti. Yorgundular, ölesiye... Nöbetçiler dışında tam tekmil kamp ateşinin çevresine toplanmışlardı. Birbirlerini gözleriyle seven bir avuç adam ve kadın, tınısı iç acıtan gitarlarının eşliğinde özgürlük kavgasının türküsünü söylüyordu. Doğa bile susmamış, sesin her rengini içeren kendi şarkısıyla katılmıştı, yüreklerini yarına ayarlamış olanlara. Ramon, kütüklüğünü düzeltmiş, otomatik tüfeğini dizine dayamıştı. Tadı bozuk, hafif ılık, çokça acı kahvesini yudumluyordu;
“Ben de sizler gibi bu davanın gönüllüsüyüm. Mücadeleye, her türlü riski göze alarak girdim. Kavga içinde işkence görmek, hapislik, sakat kalmak ve elbet ölüm de var. Bunlar kaçınılmaz. Gerilla, adanmışlığın ete, kemiğe bürünmüş halidir ve çoktan Amerika’nın tarihine geçmiştir. Utkusu kurtuluş olanın, bugünden bir şey bekleme hakkı asla yoktur. Unutmayın, Che, bir mitralyöz sesi ister, cenazelere ağıt yaksın diye, bir de düşen gerillaların kemiklerini örtmek için Kübalıların gözyaşlarından mendil. Ve ‘başka hiçbir şey’ diye ekler. Aynı şekilde ölmek tüm devrimcilerin düşüdür aslında... Hislerim kuvvetlidir. İçime doğuyor, devrime ulaştığımız günü göremeden öleceğim. Kadercilik değil bu. Cüretkârlık. Daha doğrusu kendimi bilmek… Söz verin bana yoldaşlar. Düşman almasın cesedimi, beni vatanımıza kendi ellerinizle gömün. Mezarımın başında sadece ama sadece şunu söyleyin. O, bugün için yaşadı, bayrak artık bizdedir…”

Buğulu gözlerle kendi cenaze törenini izliyordu. Kuşbakışı. Uğurlama sürüyordu. Katafalk kurulmuş, sırasıyla tanıyıp, tanımadıkları, saygı duruşunda bulunmak üzere, çiçek bahçesine dönüştürülmüş tabutunun başındaki yerlerini almışlardı. Annesi ve kız kardeşleri el ele çıkageldi. Güçlükle ayakta durmaya çalışıyorlardı. O seslendi, bulunduğu yerden;

— Metin ol anam, metin ol.

Bir evlat ölürken bir evlat doğardı. Bin yıllardan beri bu böyleydi. Analar bizi biz eden toprak gibiydi. Doğurganlıksa mevzu bahis, onlar birbirleriyle durmadan yarışırlardı.

Ramon, “Ayrılık zor, bensiz ben daha zor” dedi ve devam etti; Tarifesiz bir sefere çıkıyorum...

Bavulumda itinayla derleyip topladığım
Hayallerim, hatıralarım ve umutlarım
Elimde eskimiş tek gidiş bileti
Ve muğlâk bir maske suratımda

Gemi koptu iskeleden
Benden çok uzak artık
El sallıyorum arkamdan
Yana yakıla tarifsiz

Taşıyamadım boşluğumu
Çöktüm olduğum yere
Puslu bir günün,
En zamansız saatinde

Kalabalık kaynaştı ve tek bir kırmızı gül elinde, Dolores göründü, onun kalbi durdu. Ramon’un en sevdiği ve ona en çok yakıştırdığı gök mavisi rengi elbisesini, üzerine biraz dar gelse de giyip gelmişti. Hamileydi karısı. O güzelim zülfünü düzeltti elinin tersiyle, devrimci kocasının şövalye ruhuna taziyelerini sunmak için emin adımlarla ilerledi, vakur. Yılların ağırlığı ve katmerleşen acısı, yüzlerinde suret bulmuş iki yaşlı kadın, Dolores’in kollarına girmek için öne çıktı. Yıkılmasın diye. Dolores mağrurdu, tek kelime etmeden tereddütsüz reddetti. O, Ramon’un bebeği dışında, yüreğini de taşıyordu. Kadınlar anladı, geriye dönüp kalabalığa karıştılar.
Tabutunun önünde durdu Dolores, bir tanrıça kadar güzel ve içinde fırtınalar kopsa da bir heykel gibi dimdikti. Seslendi kocasının yoldaşlarına, “Son bir kez görmek ve öperek uğurlamak istiyorum.”
Gurur duydu onunla Ramon.

Emiliano Zapata… “Dizler üstünde yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir” diyen Meksikalı adam. Zapatistalara adını veren, köylü hareketinin ışıklı ismi... Ve bir kadın, 5. Alay canı ve kanı pahasına Madrid’i savunurken Zapata’nın bu sözünün üzerine No Pasaran’ı (geçit yok!) ekleyen... 1930’lu yılların sonuydu, yer İspanya... Faşizm destekçisi uğursuz Kondor Lejyonu’na karşı, Uluslararası Tugay’ın yaratıldığı, farklı uluslardan komünist, sosyalist, anarşist ve devrimcilerin akın akın ordularını “Kahrolsun Halk” diye yüreten Franco faşizmine karşı savaşmak ve ölmek için koştuğu ülke. Zil, şal ve gülden daha çok, kan rengiyle anılan, yıkılan barikatlarına rağmen direniş, isyan ve cesaretin yurdu. Dolores İbarruri idi kadının adı, “La Passionaria” denilirdi ona yani nam-ı diğer “İhtiras Çiçeği”... Ramon’un sevgili eşi Dolores, adını işte böyle bir kadından almıştı.

Vatan, devrim, özgürlük, emek, ekmek ve iki canlı karısı... Aşk acısı böğründe, avaz avaz bağırdı Ramon, sesi duyulamadı. Kucaklamak gayretiyle açtı kollarını, kocaman. Başaramadı. Dava bayrağına sarmadan önce, ona gösterdiler kocasını. O sevdi yüzünü, Ramon ağladı. Dolores’in gözlerine son defa bakabilmek için çabaladı. Nafile... Yas gözyaşlarının kalbe gittiğini anımsadı. İç geçirdi. Her hangi bir dokunuşa, söze ihtiyaç duyarak, ıstırap içinde “Zincirleri kıralım, düşenleri gömelim. Hayat hüküm sürsün” diye feryat etti. Ve nedense devrimci olmasına yol açan babası düştü aklına, onu onurlandırdığını hissetti, hüznü bir anda tebessüme dönüştü. Pişmanlık duymadığına emindi. Yaşayamadıklarına hayıflandı o kadar. Biliyordu hayatla olan bağını ölümün bile çözemeyeceğini... Dolores’e son defa el sallarken ıslıkla bildik bir şarkı tutturdu. Kendi gösterisine katıldıkları için alkışlarla uğurladı, yaşayanları. Sonra onu toprağa verdiler.

Sahne değişti. Oturduğu yerde buldu kendini; “Eh işte son perdeyi de kapattık. Şanslı sayılırım. Çünkü ne istediğimi bilerek büyüdüm, yaşadım ve öldüm. Uyanmaksa bin yıllık uykudan uyandım, gülmekse ağız dolusu güldüm ama en çok kendime hazırladığım sonu beğendim.”

Ardından can alıcı “çektiğimiz bunca acıya değer mi?” sorusu bir kez daha döküldü dudaklarından... Gönülden yanıtladı; Evet. Evet, kocaman bir evet… “Ya delicesine severken arkada bıraktıklarımız ne olacak?” sorusunu ise gereksiz buldu. Daha doğrusu sormaya ihtiyaç duymadı. Yanıt veya kanıt peşinde değildi hani...

İnsanoğlunun yapamayacağı şey yok diye düşündü; “Tercihlerimiz bizi kanatır veya yeniden yepyeni bir şekilde yaratır. Bizler gibi olanlar da var, hiçbir değere saygı duymayan, tapon duygularla ömürlerini heba eden, sömürü çarkına destek veren, işkenceyi meslek edinen ve çıkarları dışında kıllarını kıpırdatmayanlar da var. En kötüsü ise kendilerini ‘tarafsız’ payesiyle ödüllendiren tepkisizler.”
“Yavaşça ölür onlar” dedi ve ezberinden okudu Pablo Neruda’nın şiirini;

Yavaş yavaş ölürler
seyahat etmeyenler,
yavaş yavaş ölürler okumayanlar,
müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörmeyi barındırmayanlar.
Yavaş yavaş ölürler,
izzetinefislerini yıkanlar
hiçbir zaman yardım
istemeyenler.

Yavaş yavaş ölürler
alışkanlıklara esir olanlar,
hergün aynı yolları
yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve
değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyen,
veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
ihtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan
kaçınanlar,
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar
yavaş yavaş ölürler.

Yavaş yavaş ölürler
aşkta ve işte bedbaht olup istikamet
değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk
almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
dışına çıkmamış olanlar.
Yavaş yavaş ölürler.

Sınırsız bir rahatlama hissetti. Bıraktı kendini huzurun kollarına, uyuya kaldı. Düş mü gerçek mi, uzak mı yakın mı, dün mü bugün mü yarın mı, hiçbir şeyin tam olarak kavranamadığı yarı uyku halinden, insanın iflahını kesen, deli dolu bir yağmurla uyandı. “Ama ne sağanak” dedi içinden. Silkelendi. Üzerine düşen her damlayla birlikte, sulusepken kurgular ve kevgir etkili anılar sükûn etti, zihni bulamaca çevrildi. O, hatıralar denizinde yüzerken dekorun değiştiğinin farkına varması imkânsızdı.

Tılsımından mıdır bilinmez, bazen görülmezi görür insan. İşte öyle bir andı. Önce en sızılı yerinde öyküleri bitenleri, buldu gözleri. Onlar, sağlıklı insan bedeninden çoktan vazgeçmiş artık bir deri, bir kemiktiler. Aceleleri varmış gibi, sanki yeniden nefes alıyorlarmış gibi, aç ve susuz koşturdular önünden, olmayan ekmeğin kokusunu hissetmiş, çalmayan yemek kampanasını duymuşçasına...
Kıyaslamak için bir onlara baktı bir de kendisine, benzerlikleri kaçınılmaz buldu. Her zaman övündüğü kendi sağlam bünyesinden de artık eser yoktu.

Onları kaybettiğinde gözleri, daha neler görebileceğinin farkında bile değildi. Çok geçmedi, karşısında belli belirsiz siluetler belirdi, o serap sandı. Aynı anda bugüne dek hiç duymadığı bir dilden yapılan konuşmalar ilişti kulağına. Fısıltıydı önceleri, sonra büyüdükçe büyüdü ses, gök gürültüsü oldu. Kısa bir süre sonra çıkageldiler. Gördükleri karşısında Ramon’un göz bebekleri büyüdü, şaşkınlıktan az daha küçük dilini yutacaktı.

Emeklemekten sendelemeye terfi eden bebek irisi çocuklar gibiydiler. Düştüler, kalktılar, adımlarını yalpalaya yalpalaya attılar, zikzaklar çizdiler. Sonra yere kapaklandılar yine. Soluklanıp, tekrar tekrar tekrar denediler. Kâh umutsuzluğa kapılıp ağladılar, kâh sevinçten kanat çırptılar. Yürüdüler sonra…

Ramon’un kuşkusu kalmadı. Dünya saydam bir cam küreydi. Ölüm ve yaşam arasındaki perde ise şeffaftı ve birden aralanmıştı. Anlam yüklemedi Ramon, zaten onların, ağırdan alıp Araf’ta kalanlar, hafızalarını yitirip sakatlananlar, yani Korsakofflular ordusu olduğunu bilemezdi.

Yolculuk süreceğe benziyordu. Artık belirli bir hat ve istasyon yoktu. Ramon kendisini, insanlık tarihinin gördüğü veya görebileceği en ihtişamlı sofrada buldu. Nedense bunu bekliyordu. Bu yüzden pek de şaşırmadı. Çölde bir vahaydı adeta, bir palmiyeler bir de develer eksikti.

Ramon ellerini ovuşturdu. “Meçhul son durağa dek, sanırım tüm aç ve susuzlar için ihtiyaç molası burada veriliyor” diye düşünmekten de kendini alamadı. Hiçbir detayı kaçırmak istemiyordu. Yaşlı gözlerle taradı etrafını, “Deliriyor muyum yoksa?” sözleri döküldü ağzından. Çevresinde şiş karınlı, güler yüzlü, kapkara gözlü, adeta şirinlik muskası bir sürü çocuk. Saldırıyorlardı, tepeleme dolu yemeklere... Acımak değil asla, belki hüzünlü bir sevecenlik o kadar.

Ne ararsan vardı, sebze, meyve, et, balık, şeker, pasta, dondurma. “Açlar için iyi bir ödül” dedi. Oturdu çocukların arasına, dilin hükmünü yitirdiği yerde, kaynaştılar çarçabuk. Kahkahalar zincirlerinden boşaldı, aynı kaderin destek verdiği dostlukla, derin bir sohbete daldılar. Güneş ısıtırken kemiklerini, ölümün soğukluğundan arındıklarını hissediyorlardı. Ramon, elleriyle besledi onları, kendisinden sonra doğacak çocuğunun yerine koydu istisnasız hepsini...
Kendi kendine söyleniyordu; “Dünyada her dakika 12 çocuk açlıktan ölüyor. Demek bir saatte 720, bir günde 17 bin 280 çocuk. Bunun haftası, ayı, mevsimi, yılı var. Ortalama bir insan ömründe kaç bebek, kaç çocuk can verir. ‘Açlık kılıçtan keskindir’ derler. Boşuna dememişler. Tanrı belasını versin kapitalizmin ve parasını çarçur eden zebanilerin...”

Tatlı uğraş sürerken, nefesinin koktuğunu fark etti. Bomboştu midesi, kazındıkça kazınıyordu. Kaçan öğünlerden vazgeçti, en son ne vakit karnını doyurmuştu. Bilmek mümkün değildi. Üzerinden bir ömür geçmişti neredeyse. Kaybolan açlık hissi, korkunç bir şekilde geri dönmüştü. Gözü döndü ve kararını aniden verdi, o da, çocuklar gibi ne varsa hepsinden tatmalıydı.

İlk lokmayı ağzına atmadan önce çok eskilere gitti. Bir zamanlar yeni arkadaşları gibi o da çocuktu. Parası yoktu. Pamuk şeker yapan satıcının karşısındaki yerini alır, kendisi gibi fakir akranlarıyla yalanıp dururdu. Yırtık cebini karıştırırdı, büyük bir umutla, olmadığını bildiği meteliği arardı. Kendi yavrularına ekmek parası götürmekten başka çaresi olmayan adam, onları kovar, onlar da sadece hayallerini doyurmuş olmanın verdiği buruklukla yoksul evlerinin yolunu tutarlardı. Her ne hikmetse bazı alışkanlıklarından kurtulamıyor insan, yaladı dudaklarını...

Kekremsi bir tat ile haşır neşirdi damağı ve çoktan unutulmuştu aromalar. Kıtlıktan çıkmışlara özgü bir iştahla son yemeğini yedi. Tıka basa doldurunca midesini, yerde kuru bir ot bulup, karıştırdı dişlerini. Yine de eksikti bir şeyler. Demli bir çay doldurdu kendine, üstüne bir de sigara yaktı. Nasıl da keyiflendi. Kısa bir süre sonra üzerine büyük bir ağırlık çöktü. Hazımsızlığın bile özlenecek bir şey olmasına hayret ederek, mutlulukla gözlerini yumdu. Tekrar açtığında hücresindeydi. Açlık grevi sürüyordu Ramon’un, hayal gücüne alkış tutacak mecali yoktu. Che’nin “herkes düşlerinin büyüklüğü oranında özgürdür” sözünü hatırladı, hücresinden hem büyük ufkuna hem de düş tanrısına övgüler yolladı, canı gönülden...

Hücrenin demir kapısı ağır ağır açıldı. Belki de hayalden gerçeğe açılan tek kapıydı bu...

Gardiyanlar önde askeri doktor arkalarında, mezarlıktan bozma el kadar hücreye doluştular. Ramon, kan, ter ve irin içerisindeki şiltesine sırt üstü uzanmış, gözlerini tavana çakmıştı. Her türlü hareketten muaf, kıpırtısız duruyordu. Yıldızlarını omzuna almış, subay kıyafetli doktor, saçı, sakalı birbirine karışmış, iskelet görünümündeki adama baktı, duygusuzluğa teknik yaklaşım adını veren birçok meslektaşı gibi mimiksiz görevini yaptı. Sonra gardiyanlara döndü, robotlara bile rahmet okutan bir tonla verdi komutunu:

— Mahkûm ölüyor, hastaneye kaldırılsın.

Emir onları hareketlendirdi. Onu özensiz, alelacele hatta karga tulumba sedyeye yerleştirdiler. Ramon’un bedeni, ağrının acısıyla kasıldı, artık ender bulunan tarihi bir kristal vazo gibi hassas ve kırılgandı. Düşeceğini ve tuz buz olacağını sandı. Yılların, yaşanmışlıkların, darda kalmanın, işkencenin ve yaraya tuz basmanın yıkamadığı beden, açlık greviyle eriyip tükenmişti.

Sedye kapıdan çıkıp, maltaya vardığında, her hücreden harikulade bir dayanışma senfonisi yükselmeye başladı. Vurulan demir kapılardan çıkan sesler, sloganlara tempo tuttu. Çünkü aynı özlemle yoğrulanlar, son bir kez sarılamadıklarına veda ediyorlardı. Kimi ağlıyor, kimi öfkeden tepiniyor, kimi yakışıklı bir sesin başlattığı baş döndüren bir direniş şarkısına, coşkuyla katılıyordu. Her açıdan değişik bir merasim töreniydi. Açlık grevindeki diğer yoldaşları ise, sessizce ve sadece ve sadece yürekleriyle uğurluyordu Ramon’u...

Kaburgaları sayılan göğsü, gururla doldu, taştı. Dudakları kıpırdadı, sayıklar gibiydi. Açlık kokan ağzından cılız bir ses güçlükle çıkabildi:

— Direnin, sonuna kadar direnin. Başlarınızı ve sıkılı yumruklarınızı dik tutun. Zaferin er ya da geç bizim olacağını, asla unutmayın. Son sözümüzü daha söylemedik. Şimdilik elveda yoldaşlarım, kurtuluş günü görüşeceğiz.

Yüreği çifte su verilmişçesine çelikleşmişti. Her vedalaşmada olduğu gibi Ostrovski ile seslendi;

Uygun adım yürüyelim yoldaşlar
Yürüyelim ateşe, göz kırpmadan
Kurşunların ötesinde
Bizi bekleyen hürriyet var

Söylediklerinin duyulup, duyulamadığını öğrenemedi. Canının çekildiğini hissediyordu. Artık tepki veremiyordu. Ölümün eşiğinde, yaşamın kıyısındaydı. Esmer gülümsemesi yüzünde dondu kaldı. Aklına son düşen biricik aşkı Dolores idi. Bayılmıştı.

Cezaevi insan eliyle yapılmış cehennemi bir yapıydı. Yürek yangını esaretin yansıması, soluksuz ve sonuçsuz suskunluğun adıydı hücreler. Ramon ve yoldaşlarını, şeytani dişleri arasına alıp öğütmüş, yiyip bitirmişti.

Tıpkı efsanevi İngiliz şairi Lord Byron'un Cihillon Mahpusu şiirindeki gibi;

Zindandaki en küçük kardeşimin
Tertemiz bir ruhu vardı
Savaşmayı da bilirdi öğrenmişti bizimkilerden
Yapılıydı, geniş omuzlu, yiğitti
Alçakça ölmektense prangalar içinde
Savaşta dünyaya meydan okuyup
En ön safta can vermeye hazırdı

Sevgili baba ocağımızın
Dumanını tüttürsün istedim, olmadı
Ruhu zincir şakırtıları içinde
Bir yıldız gibi kaydı
Sessizce yığıldığını gördüm

Burçların, yüksek dağların avcısıydı oysa
Geyikleri, kurtları kovalardı
Ayakları prangalı yaşamak onun için
En büyüğüydü mutsuzlukların
Felaketi oldu bu zindan...


Güney Amerika’nın omurgası, And dağlarıydı. Heybetli, mağrur. Tam yedi ülkede uzanırdı. Ve yeryüzünün en büyük yüzey şeklini oluştururdu bu görkemli sıradağlar. Her ezen ve ezilen hikâyesinde olduğu üzere, düzlüklerde kol gezen zalimlikten kaçanlar, onun yalçın kayalıklarını da mesken eylemişti. Yüksek geçitleri, erişilmez patikaları tek adresiydi, sığınmacıların. Kim ne derse desin, dağların da hafızası vardır. O nice nesiller görmüş, nice nesiller gömmüştür. Kahramanlarıyla anılır dağlar ve bitip, tükenmeyen efsaneleriyle. Her çağda, destanlara yataklık yapar ve dört bir yanı, baştan çıkarıcı hurafeler sarar. Basbayağı, sıradan algılarla kavranılmaz sanılır. Oysa apaçık ortadadır gerçek. Yatar sere serpe...
Hayatın suyu da ondadır. Ab-ı hayat. Katliamlara karşı, içindeki pınar taşar, gözyaşları sel olur, akıp gider, yamaçlarından. Ta ezelden beri bir baba, bir ana gibidir. Deniz görmemiş tüm şehirler, kasabalar ve köyler, ona sırtını dayamıştır. Geçmişin kâfi gelmediği noktada geleceğin yükünü de kabullenmiştir.

Ramon’un kasabası da bunlardan biriydi. Yerli ırkın bütün güzelliklerini taşıyan anası, gebeydi kaç zamandır. Günü gelmişti. Tohum çatlayacak, Ramon hayata “merhaba” diyecekti. Guruldayan küçücük midelerini doldurmak isteyen kuşların, çığlık çığlığa kanatlarını çırptığı saatlerde, yüzünü güneşe dönmüş kendine özgü tahtadan küçük bir dağ kulübesinde, doğuma yatmıştı annesi. Hava sıcak mı sıcaktı ve envayi çeşit meyve vardı ağaçlarda… Bereket, fışkırıyordu topraktan.

Sancı anasının yüzünü ekşitmiş, buram buram terlemişti kadın. Küçük evi dolduran endişenin, kendine has kokusu, kaynayan suyun buharıyla çoktan buluşmuştu. Yardım için çırpınan genç kızların koşuşturmaları, bilmiş, sert suratlı yaşlı kadınların, ters bakışları altında duraksıyor, anne adayının feryatları yoksul odanın duvarlarında yankılanıyordu. Kan ter içinde, sancılı, zor bir doğumdu.

Evin reisi, kapının önünde ilk çocuğunun muştusunu beklerken, sıkıntısı had safhaya ulaştı, titreyen elleriyle sigara üstüne sigara yakmaya başladı. Yüreğinin daraldığını hissediyordu. Karısı her haykırdığında irkiliyor, hüznü ve endişesi katlanıyordu. Sarı renkli yamalı bir gömleği ısırıyordu kadın, her ıkınışında boncuk boncuk terliyor, kıpkırmızı olan yüzü ve gerim gerim gerilen damarlarıyla göreni dehşete düşüren bir sahneyi tamamlıyordu. Kendi adına hamile kalmaktan pişman olmuş, ucunda ölüm de olsa yaşadığı cehennemin sonlanması için çözümü tanrıya yakarmakta bulmuştu. Zaman ise çoktan durmuştu.

Ve nihayet, ebenin hünerli, usta elleri çekip aldı onu anasından, yaşama bağladı. Göbek bağı kesildi bebeğin, kıçına atılan onca şaplağa rağmen, ağlamamak için uzun bir süre direndi. Sarıp, sarmaladılar onu… Kötülükler uzak dursun hep sağlıklı kalsın diye de bildikleri tüm duaları kulağına mırıldandılar. Anasının koynuna verdiklerinde ise, yüz hatları yumuşadı, tanıdık kokunun yarattığı güvenle deliksiz uykuya daldı.

Oğlu olduğunu öğrenen baba, sevinçten aklını oynatacağını sandı, köyün erkeklerinin hararetli kutlamaları arasında mutluluğunu pekiştiren haberi getiren ebeyi kucakladı. Dağ gibi heybetli adam, ağlamamak için dilini ısırdı. Ardından ebenin ayaklarını yerden kesip, görenleri coşturan ilkel bir dansa başladı. Sırtını sıvazlarken dostları, o güçlü kollarıyla neredeyse boğacaktı ihtiyar kadını. Sonunda aklı bir parçada olsa yerine geldi ve cebine bir tutam para sıkıştırdığı ebeyi bir kenara bıraktı. “Haydi” deyip ekledi: “Daha ne bekliyoruz” Ve kasabanın bütün erkekleriyle birlikte körkütük sarhoş olup, Ramon'un doğumunu kutlamak için patikadan aşağı naralar atarak koştu.

Katolik Kilise’nin misyoner soslu papazı, hengâmenin tam ortasına düştü. Yer yer ak düşmüş uzun kara sakalını çekiştirerek, ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. İpleri iyice çözülen topluluk, kasabalarına eğlencenin nadiren uğradığı bilinciyle, her doğumun ardından çılgınlar gibi sevinmeyi adet haline getirmişti. “Hedef meyhane” diyen insan seline, peder de iştirak etti, tozu toprağa katarak yaklaşan kalabalığı gören meyhaneci ise keyifle ellerini ovuşturdu ve hantal bedeninden beklenmeyecek bir süratle içki şişelerini masalara dizdi.

Ramon’un babası, hayatının en mesut günündeydi ve keyiften ışıl ışıldı gözleri, kahkahalar içinde evinin kapısında belirdiğinde, akşam olmuştu. Onun görünmesiyle birlikte doğuma yardımcı olan komşu kadınlar, çil yavrusu gibi dağılıp, kulübeyi bir anda boşalttılar. İnsan irisi adam, odaya eğilerek girdi. Uzun bir süre, beşiğinde melekler gibi mışıl mışıl uyuyan oğlunu seyretti. Sonra kendisine sevgiyle bakıp, geniş bir gülümsemeyle izleyen eşinin yanına oturdu. Gelirken kopardığı kır çiçeklerini verip, alnından öpüp kutladı.

Karısı, “ilk çocuğumuzun adı ne olsun” diye sorunca, adam bebeğin kulağına eğildi;

— Adı Ramon olsun.

Karı koca, Ramon’a ve ondan sonra doğacak çocuklarına, yaşamlarını adayacaklarına dair birbirlerine söz verdiler.

Mehtaplı bir geceydi, adam karısının uyuduğuna kanaat getirince usulca ayağa kalktı, Ramon'u beşiğinden alıp, sallanan sandalyesine götürdü, sabaha dek kucağında uyuyan bebeğe, babasından öğrendiği öyküleri anlattı.

Ramon, çok erken yaşta kaybetti babasını, 11 yaşında vardı veya yoktu. İlk kahramanıydı babası, öyle düşsel değil ete ve kemiğe bürünmüş gerçek bir kahraman. Devrimciydi babası, büyük çiftlik sahiplerine, yani 20. yüzyılın gerçek derebeyleri olan toprak ağalarına karşı örgütlenen savaşa katılmıştı. Direnmek onlar için soylu bir gelenekti. Ramon’un babası da, kendi babası ve dedesi gibi isyanı seçmişti.

Ellerinde eski tüfekler ve göğüslerini saran çapraz fişekliklerle dağa çıkmışlar, aylarca süren mücadelenin sıra neferleri olmuşlardı. Birlik ve dayanışmanın doruğa çıktığı o sıcak günlerden izler kalmıştı babasında... Birçok kez yaralanmış, her zaman sızım sızım sızlayan yara izlerini, cevherleşen yüreğiyle birlikte onurla taşımıştı. Çok can alıp, çok can vermişlerdi. Sonunda kara kışın soğuttuğu, kardan beyaz bir günde, ağaların yardımına koşan ordu birlikleri, onları donmuş bir dere yatağında sıkıştırmıştı. Kanlı ve zalim bir pusuydu. Mitralyözler ölüm kusmuş, ekilecek bir avuç toprak için yaşamlarını ortaya koyan ve yıllar yılı çapa sallayıp sonunda silaha sarılmak zorunda kalan ırgatları, olgunlaşmaya yüz tutan başaklar gibi biçmişti. Kaybetmişlerdi. Ama yüreklerine, Zapata, Villa, Marti, Sandino ve diğer halk önderlerince yerleştirilen ateş hiç sönmemişti.

Yaşayanlar, boyunları bükük bir halde kasabalarına ve köylerine geri dönmüş, ağalara hizmet etmeye mahkûm kalmanın verdiği kahır ve hırs ile yeni bir kıvılcımı bekleyerek tekdüze yaşamlarına devam etmişlerdi.

Ramon, akşam olmasını ve babasının işten dönmesini iple çekerdi. Öykünürdü ona, yürüyüşüne, sıcacık gülüşüne, bacaklarını verandaya dayayarak oturmasına, sinirlendiği zaman kaşlarını çatmasına...

Bir pervaneydi o, dönüp dururdu babasının etrafında, işi başından aşkın adamı soru yağmuruna tutar, ilgisinin üzerinden hiç eksilmemesini umardı. Hatta anası dahi kıskanır olmuştu, onun babasına sevdasını.
Yoksul sofralarının bereketi kaçmasın diye hep beraber yemek yenilir ve sonra babası sallanan sandalyesindeki, Ramon ise hemen onun dizinin dibindeki yerini alırdı. O büyük bir keyif ve beklentiyle nasırlı ellerin saçlarını karıştırmasını beklerdi.

Baba, nasihat ederdi oğluna; “Her gerçek insan, başkasının suratında patlayan tokadı kendi yüzünde hissedebilendir”...
Şair, devrimci, yurtsever Jose Marti'ye aitti bu sözler. Onun, Küba için 42 yaşında öldüğünü anlatırdı babası, koskoca bir kıtaya sirayet edecek özgürlük yangınını körüklediğini unutmadan. Ramon, ilk öğretmeni olan babasının çizdiği yoldan ayrılmayacaktı. O, kararını daha çok küçükken vermişti. Asla boyun eğmeyecekti. Yıllar sonra açlık grevi eylemine gönüllü olmadan önce yine Marti’nin bir başka sözü gelecekti Ramon’un aklına;
“Bugün akkor zamanıdır, yakında yalnız ışık görünecektir. Onurumla yaşadım, yüzüm güneşe dönük öleceğim”...

Bir gün babası, eve kara tahtayla geldi ve elinde tebeşir anlatmayı sürdürdü. Babanın tavrı kesindi, ağaç yaşken eğilmeliydi. “Yaşamın renkleri kirlenmesin, başkaları için ölenler huzur bulsun” diye, gerçekler öğrenilmeliydi. Ramon, bilgiye aç, bilgiye susamış, pür dikkat dinliyordu. Tarihsel önderlikler arasında kimler yoktu ki, Latin Amerika'nın efsanevi Libertador’u (kurtarıcı) Simon Bolivar da vardı, ABD'nin şanlı! ve bir o kadar da kanlı denizcilerine, Orta Amerika'yı dar eden Agusto Cesar Sandino da... Sandino, daha 29 yaşındaydı ABD’ye ve onun yerli işbirlikçilerine savaş açtığında. Onlar, elle sayılacak kadar azdılar. Vatan sevgisi, azimle birleşmişti. Bir avuç insanla yola çıkan genç Sandino, göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa sürede, “özgür insanların generali” olmuştu. Tarih yaratmaya yeminli “küçük çılgın ordusuyla” Nikaragua'da hürriyete giden yolu açtı. Küçük Ramon, diktatör Somoza’nın, Sandino’yu kahpece katlettirmesine karşın devrim yürüyüşünün asla ama asla durmayacağını notları arasına düştü. Ve yıllar sonra Nikaragua'da Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) kurulacak, liderliği devralan Carlos Fonseca'nın kesik başı, kan emici Somoza'ya takdim edilirken bile gerilla atılımını sürdürecek, başkent Managua kapılarına dayanacaktı.

Devrim tarihi dersi, hava güzel olduğu günler, insanlardan uzakta, doğanın bağrında kesintiye uğramadan devam ediyordu. Ramon, büyük bir ciddiyetle karatahtayı koltuğunun altına alıp önüne düşen babasını takip ediyor, öğretmen ve öğrencisi birlikte kıra çıkıyorlardı.
Ayılar tarafından yıllar önce boşaltılmış, kısmen ışık alan geniş mağarada öğlen uykusuna yatıyorlar, uyanınca aç kurtlar gibi evin anasının hazırladığı usta işi yemeklere saldırıyorlardı. Lokmalar, sohbetlere katık ediliyor, baba oğul arasında her geçen gün kopmaz bağlar kuruluyordu. Ve paylaşmayı orada öğrendi Ramon, önce kuşlarla sonra da çoban babalarından meslek öğrenme telaşıyla, salya sümük sürülerin peşinden koşuşup kısa sürede acıkan diğer köylü çocuklarıyla bölüştü ekmeğini...

Geniş ağızlı bir tüfek taşıyan, uzun bukle bukle saçlı adamdan söz ettiğinde babası, manzarası müthiş bir akşamüstüydü. Çöreklenen Yılan anlamına gelen İnka Tupac Amaru... Jose Gabriel Condorcanqui idi asıl adı ve son İnka Kralı olarak Peru'daki Kızılderilileri ayaklandırmıştı. İspanyol askerleri, Tupac Amaru'yu, “Altın Şehir” diye adlandırılan Cuzco’da yakaladılar. Yıl 1781... Ki o İspanyol askerleri, 1532’de aynı bölgeyi kana bulayan cani ve kanlı denizci Francisco Pizarro’nun soyundandılar.

Tupac’ın dilini kesti sömürgeciler, sonra atlara bağlayıp çekiştirdiler vücudunu, ikiye ayırdılar. Yetmedi. Kafasını kopardılar, güzel adamın. Kan emicilerin, kahpeliği çoktur. Tupac’ın beden parçalarını, 3 ayrı eyalete gönderip, teşhir ettiler. Aynı İskoçya'ya ayaklanmayı aşılayan, yurtsever lider William Wallece gibi...

“Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil.” Göçüp giden sadece İnka kralının bedeniydi, ruhu ve idealleri, yerli halkların gönlünde ve bilincinde yaşamaya devam etti. Efsaneler ölmezdi, ölemezdi. “Efendiler duymasın” diye, kulaktan kulağa yayıldı, kendine beden bulup, tekrar döneceği... Güney Amerika’nın gerçek sahipleri, yıllar yılı beklediler onu, nam-ı diğer İnka Tupac Amaru 2’yi... Devrimciler ise boş durmadı. Peru'da Tupac Amaru Devrimci Hareketi (MRTA), Uruguay'da ise Tupamorolar görevi devraldı.

Şilili Miguel Enriquez, Brezilyalı Carlos Marighella, “Yeni İnsan”ın cisimleşmiş modeli, tam adı Ernesto Guevara De La Serna Liynch olan Che ile yola çıkan Peredo kardeşler. Öldürülmüştü iki kardeş. Biri Coco Peredo idi, diğeri İnti Peredo. İnti, “dağlara geri dönelim” çağrısıyla tanınırdı ve hepsi de babasının yakından tanıdığı devrimcilerdi. Ramon, Peredo kardeşlerin annesi Selvira Leigue’nin, “Eğer doğurma yeteneğimi yitirmemiş olsaydım, Latin Amerika’nın özgürlüğü için birkaç çocuk daha doğururdum!” sözlerini kendisine aktaran babasının, gözlerinin dolduğunu ve kafasını çevirip bir süre sustuğunu gördü.

Pancho Villa, Vicente Guerrero, Miguel Costillo, Camilo Torres Restrepo, Jose Morelos, Francisko Miranda, Jose de San Martin... Meksika’dan başlayıp Patagonya’ya dek rengârenk Amerika kıtasını saran ekmek, toprak, özgürlük mücadelesi. Ramon, böylelikle devrim ateşiyle tutuşan emekçi bir babanın çocuğu olarak, halk için kutsal bütün değer ve olguları hayatının merkezine koymayı öğrendi.

Okuma yazmayı çok erken söken Ramon, babasının, ‘acaba anlıyor mu?’ der gibi bakışları altında, yaşından beklenmedik bir olgunlukla kafasını sallar, kendisine öğretilen her şeyi, hiç çıkmasınlar diye beynine kazırdı. Ama çocuk belleği, kuru bilgilerden daha çok babasının davranışlarını ve olaylar karşısındaki tutum ve tepkilerini kaydederdi. Babasının katkılarını sonraları daha iyi anlayacaktı. Aşı tutmuştu. Sarsılmayacak bir yapı inşa ediliyor, rota erken de olsa çiziliyor ve gelecek, o günden kuruluyordu. Ramon ise çok hoşnuttu bundan.


Arada sırada pipo içerdi babası. Aromalı nefis bir koku, genzini sarar, dumanın ışıkla dansını büyülenmişçesine izlerdi. Gözlerini uzaklara dikerdi adam, dumanı savurur, derin derin iç geçirirdi. Ramon, babasının kabına sığamadığını, yerinde duramadığını hissederdi. Nice yangından geçmişti adam. Bu sebeple hep buğuluydu gözleri. Gözleri, sözleri gibiydi. Dile gelirdi. Gözleri, dostlarına, içtenlikle ve sevecenlikle konuşurdu. Bilirdi Ramon, aynı zamanda gözleriyle severdi babası. Ona kalırsa asıl öfkeliyken görülmeye değerdi. Kaşlar çatılır, bakışlar keskinleşir adeta ateş saçardı. Nerede haksızlık varsa ardı isyandı. İhaneti, hıyaneti sezerse, yaman bir avcıya dönüşürdü. Yüreği yansırdı gözlerine, kin ve nefret en çok ona yakışırdı. İrimi iri koyu kara gözler, düşmanının karşısında hiç sekmez bir anda kızıla dönerdi, gözbebekleri hiddetten titrerdi.

Günlerden bir gün, karşı komşularının büyük oğlu ki o kasabalarının delifişek delikanlısı, fakir köylülerin gönüllü koruyucusuydu. Ağanın sağ kolu, çanak yalayıcısı kâhya, tecavüz etmişti sevdiği kadına. Duramazdı artık. Silahını kuşandı, atlayıp atına sürdü tıpkı Don Kişot gibi... Tek başınaydı, zalimliğiyle meşhur, zengin ağanın çiftliğini bastı. Bir anda karabasanı oldu ağanın, baş eğenlerin sayesinde büyüyen adam, öfkesini kalkan yapıp gelenin karşısında küçüldükçe küçüldü, kaçacak delik aradı. Delikanlının hınç dolu intikam ateşinden, ancak paralı askerleri sayesinde korunabildi. Yaralanmasına rağmen, cansiperane dövüştü genç adam, ırz düşmanı kâhya ile paralı askerlerden üçünü öldürdü ve saatler sonra vuruşarak geri çekildi. Artık her şey, gözlerinin önünde sahneleniyordu. Kasabanın tam ortasında kurşunlar vızır vızır uçuşuyor, genç adam kininden başka bir siper alma ihtiyacı bile duymuyordu. Çevresini saranlar çoğalırken o cephanesinin bitmek üzere olduğunu biliyordu. Aldırmadı, silahındaki son kurşunu da sıktı.

Düşmanları hala korkuyordu, “Teslim ol” çağrısı duyuldu megafondan... O ise dizlerini tutarak, katıla katıla güldü. Ardından şapkasını geri attı, çekip bıçağını kınından korkusuz barbarlar gibi, Amok koşucusu gibi atıldı düşmanlarının üzerine... Tüfekler ona doğruldu. Alev alev yanan kalleş namlulardan fırlayan kurşunlar, kuşkusuz korkusuzca, sinesini açıp ilerleyen hedefini buldu, çeliğin soğuğu titretti genç bedenini...

Hemen yıkılmadı, birkaç adım attı. Açtı kollarını, ölümü kucaklar gibi, tozun, toprağın üstüne sırtüstü düştü.
Güzel yüzü solmuş, delik deşik bedenini saran apak gömleği al al olmuştu. Öldürülmüştü. Köylülerin gözü korksun, kendilerine karşı koyanlar ne hale getirilir, görülsün diye kan revan içindeki cesedini uzun süre beklettiler. Yaşam çekilmiş, çürüme başlamıştı. Koku dayanılmazdı. Görüntü desen hepten acıklıydı. Cesede yüzlerce karasinek konup, kalkıyor, akbabalar gökte ve tetikte bekliyorlardı. Ramon yıllar sonra, “Kalleşti ölüm ve bizi gençliğimizden yakalardı” diyecekti.

Birden hava bozdu, kara bulutlar peydah oldu. Hıçkırık tutmuştu günü. Kasabanın kadınları, gözyaşları içinde, oğul ölümünün yarattığı şokla bayılan ananın etrafında kümelenmişlerdi. Ağıtlar yükseliyordu, belirli, belirsiz. Erkekler ise karşı koyamamanın ve bir şeyler yapamamanın verdiği öfke ve eziklik içinde mırıldanıyorlardı; “Mezbaha önünde bekleşen kuzular gibiyiz. Susmak kaderimiz mi? Daha kaç evlat vereceğiz zalimlere?”… Yerlerinde duramıyor, bir ileri bir geri dolanıyorlardı.

Tam o esnada, Ramon’un babası göründü ta uzaktan. Bir haftadır işi için kentteydi ve şimdi eve dönmenin verdiği neşeyle şarkı söylüyordu. Yaklaştıkça uğursuzluğu sezdi, ne olduğunu kavramaya çabaladı adam. Anlar anlamaz, taşıdığı paketleri yere atıp, hızla cesede doğru koştu. Ağanın köpekleri bir anda çevresini sardılar. Yaklaşmaması için onu uyarıp, tehdit ettiler.

Ramon’un kulağına, babasının, “Kanı bozuklar. Kırdınız fidanı, katlettiniz” diye yeri göğü inleten feryadı çalındı. Babası, cesedi yerde bırakmamaya kararlıydı, onca itiş kakışa rağmen asla geri adım atmadı. Sonra çoktan tutuşmuş gözlerini, köylülere dikti, “Korkaklar, biraz cesaretli olup yanıma gelin. Dirisini savunamadınız bari ölüsüne sahip çıkın. O, bizlerden biri ne çabuk unuttunuz…” diyerek tısladı.

Onlar da sanki çoktandır bunu bekliyordu. Kendilerini harekete geçirecek işareti aldılar, kâbustan uyanıp Ramon’un babasının arkasında toplandılar. Artık delikanlının ölü bedeni, köylüler ve katillerin tam ortasındaydı.

Dakikalar uzadıkça uzuyor, gerginlik tırmandıkça tırmanıyordu. Hınç bileylendi, tavır netleşti. Sanki her iki tarafta kanı kanla yıkamaya yemin etmişti. Pes etmek yoktu, çatışma kaçınılmazdı. Duruma müdahale edebilecek tek kişi olan ağa, işlerin ters gittiğini fark eder etmez, harekete geçti. Ayaklanmayı göze alamazdı. Efendilerine karşı başkaldıran kölelere, bunun hesabı nasıl olsa ödetilirdi ama şimdi geri adım atılmalıydı. Elindeki bilmem ne derisinden kırbacını şaklatıp araya girdi, köpeklerine dönüp çekilmeleri için buyruk verdi.

Ramon, babasının, genç ölüyü kucağına aldığını gördü, adam yükünü incitmemeye özen gösteriyor gibiydi. Ardında kalabalık, yürüdü büyük adımlarla. Baygın anne ise çoktan ayılmıştı, onun kucağına verdi, iliklerine dek kanı boşalmış taze bedeni...

Acılı kadın dövünüyor, bağırıp çağırıyor, geçirdiği şoktan dolayı söz yitimine uğramışçasına anlamsız sesler çıkarıyordu. Sonra suspus oldu kadın, bitikti, çaresizdi. Öpücüklere boğdu oğlunu ve ardından yaşıyormuşçasına sohbet edip, dertleşmeye başladı onunla. Sözlerin tükendiği yerde, konuşan ananın gözleri ve elleriydi.

Ramon’un babası ise, ayakta dikilmiş anayı ve oğlunu izliyordu Gördükleri karşısında sinirleri boşaldı adamın, sarsıla sarsıla ağladı, yumruklarını sıkıp iri, tuzlu gözyaşlarını döktü. Ramon, ilk kez ulaşılmaz tepeler gibi dik, granit kayalar gibi sert duran babasını ağlarken gördü, çocuk dünyası yıkıldı.

17 Ocak 2010 Pazar

Bir kaza, bir dram ve adalet arayışı




ALPER TURGUT

Tam iki yıl önceydi. 14 Ocak 2008 günü, yaşanan bir trafik kazası, gencecik moda tasarımcısı Sinem Reyhan Yalçın'ın hayatını çaldı. Ve o gün, “leydim”, “prensesim” diye sevdikleri yavrularını yitiren Yalçın ailesinin ocağına ateş düştü. Türkiye'nin en ünlü armatör ailesinin özel bir üniversitede okuyan oğulları F.K., kazaya yol açtığı için yargılanmaya başladı. Sanık, 8’de 8 suçlu bulundu ancak kısa bir süre cezaevinde yatıp özgürlüğüne kavuştu. Sonrasında yaşananlar ise adeta komplo teorisi gibiydi. 12 yaşındayken babasını bir trafik kazasında kaybeden F.K.’nın hayli ünlü amcası, ulemaya sorup kan parası ödemek istediklerini söyledi. Acılı aile, sert tepki gösterdi; “Şeriat devleti miyiz? Biz para verelim, kızımızı geri getirsinler.” Sanığın salıverilmesinin kamu vicdanını zedelediğini vurgulayan CHP, soru önergesi verdi, Adalet Bakanlığı’ndan yerlerde sürüklenerek çıkartılan Yalçın’lardan, eski bakan Mehmet Ali Şahin, özür diledi. Acı gün geçtikçe daha da büyüdü, sorguladıkça başlarına gelmeyen kalmadı. Aile, saldırıya uğradı, dükkânlarının camları kırıldı. Çalışan işçileri ve Sinem’in yanında bulunan tanık, ne hikmetse bir süre sonra karşı tavır aldılar. Dava süresince dört avukat eskittiler. Hatta evleri soyuldu, talihsiz genç kızın özel eşyaları çalındı. Yılların modacısı anne Neşe Yalçın ile ekonomist baba Sinan Yalçın'ın, adalet arayışı bugün hala sürüyor.


—Başınız sağ olsun. Sinem’i sizden dinlemek istiyoruz. (Söyleşi boyunca gözyaşları hiç dinmedi. Evlat acısı, her şeyden ağırmış, bir kez daha şahitlik etmiş oldum)

Neşe Yalçın; Sinem, 29 yaşındaydı. Üç lisan bilen, geleceği parlak bir moda tasarımcısıydı. Tanrı vergisi bir yeteneği vardı. Dünyanın sayılı üniversitelerinde okuyabilirdi, Türkiye’yi seçti. Önce İngiliz edebiyatı okudu ardından da güzel sanatlar akademisine gitti. Roma’da okurken Pelin Batu ile aynı evi paylaştılar. Bizim için eğitim gördüğü Viyana’dan geldi. Marmara Üniversitesi’nin tekstil bölümünde yüksek lisansa devam ediyordu. Firmamız Şafak Gelinlik ve Moda Evi’nin ihracat ve ithalat bölümüyle de ilgileniyordu. Keşke onu, Viyana’dan hiç çağırmasaydık.

—Kaza gününe dönebilir miyiz?

Sinan Yalçın; O gün, alışveriş merkezine gitmek için evden çıktı. Kızım, huzurevinde kalan yaşlılara yardım ederdi, oraya uğramış. Kurumun santralinde çalışan genç bir kadın, beni de yanına al deyince birlikte atlamışlar arabaya, yola koyulmuşlar. Sinem, dalgınlık sonucu Boğaziçi Köprüsü yoluna girmiş. O esnada, otomobiline, arkadan gelen bir araç çarpmış. Hasara bakmak için Altunizade Köprüsü’nün altındaki emniyet şeridine arabasını çekmiş. Otomobilinden inen kızıma, bir arazi aracı son sürat çarpmış ve yan yatan arabanın sürücüsü olay yerinden kaçmış. Sinem, hastaneye götürülünce eşimle birlikte yanına koştuk. Sedyedeki kızım, bizlere, “Ne olur beni kurtarın, ölmek istemiyorum’ diyordu. Ona, ‘Ölmeyeceksin kızım. Bak iyisin’ diyerek, güç vermeye çalıştık. Ameliyatı altı saat sürdü ve biz, yavrumuzu kaybettik.

—Sanık ne kadar cezaevinde kaldı?

S. Yalçın; Ümraniye Cezaevi’nde 3 ay 10 gün yattıktan sonra ilk duruşmada salıverildi. Gemici belgesi alıp, Güney Kıbrıs’a kaçtığını ve orada ismini değiştirdiğini öğrendik. O, içerideyken de krallar gibi yaşadı, özel bir koğuşta kaldı. Su yatağı, dizüstü bilgisayarı, doktoru, masajcısı her şeyi vardı. Neredeyse nişanlısı her gün yanındaymış. Cezaevinde uyuşturucu krizi geçirdiğini duyduk. Ralli ile uğraşan bu genç, daha önce de benzer bir kazaya karışmış ve olayda bir kişi yaşamını yitirmiş. Kazadan sonra da ehliyetine el konulmuş. Açıkçası o gün, ehliyetsiz bir şekilde direksiyona geçmiş. Kurtulmak için bahçıvanlarını bile öne sürdüler (suçu başkası üstlenmek istemiş) ama adam alacağı cezayı öğrenince korkup kaçtı. 24 saat sonra teslim olan sanık, alkol müydü yoksa uyuşturucu mu kullanmıştı, bilinemedi. Çünkü tahlil yapılamaması için saçını kazıtmıştı. Peruğundan örnek alındığı için de herhangi bir sonuç çıkmadı.

—Peki, şu an dava ne durumda?

Üsküdar 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sanık F.K.’ye "bilinçli taksirle bir kişinin ölümüne neden olmak" suçlamasıyla dava açıldı. Mahkeme, Aralık 2008’de sonuçlandı ve sanık, 5 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezayı az bulduk ve temyize başvurduk. Dosya, aylarca Yargıtay’da kaldı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, F.K.’ye cezayı fazla bulan ailesinin yaptığı itirazı reddetti. Ardından cezanın onanması istenen tebliğname, dosyaya bakacak olan Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne gönderildi. Onanması durumunda, sanık, tekrar cezaevine girecek.

—Hırsızlık meselesi nedir?

N. Yalçın; Üsküdar Salacak’taki kale gibi korunaklı evimize, geçtiğimiz yıl Temmuz ayında hırsız girdi. Güvenlik görevlisi ile kameralar bulunmasına karşın, çelik kapının kilidini kırmışlar. Evden yaklaşık 500 bin TL değerinde altın ve mücevher çalındı. Ama asıl bizi üzen daha değerli takılar ve kasayla uğraşmayıp, kızımın özel eşyalarını almaları. Eşimin bilgisayarını çalmamışlar, Sinem’inkini ise götürmüşler. CD’lerini, takılarını, koleksiyonunu ve kitap yazmak için aldığı notlarını da... Resmen onunla ilgili ne varsa yok etmek istemişler. Polis soruşturma başlattı ancak hala bir sonuç alınamadı. Sinem’in eşyalarına bakarak avunuyorduk. İlk önce kızımızı aldılar elimizden şimdi de hatıralarımızı...

Baba Sinan Yalçın, cep telefonundaki siyam kedisi “Osman”ın fotoğrafını gösteriyor. Soruyorum, kızınızın kedisi miydi?

S. Yalçın; Sinem’in üç siyam kedisi vardı. Ona en bağlı olan ise Osman idi. Kızım, hayatını kaybedince, Osman, depresyona girdi ve fazla yaşamadı. Osman’ı, Sinem’in başucuna gömdük.

—Sanırım günleriniz, adaletin peşine düşmek ve mücadele etmekle geçiyor.

S.Yalçın; Nişantaşı’ndaki dükkânı kapattık, Üsküdar’da devam ediyoruz. Madden ve manen, çok büyük hasarlar gördük, yıkılmadık. Bizimle çok uğraştılar ama yılmadık. Giderek daha da güçlendik, bilendik. Eskiden daha çok ağlıyorduk, şimdi daha az ağlıyoruz.

—Son olarak ne söylemek istersiniz?

N.Yalçın; Çoğu trafik kazasının cinayetten hiçbir farkı yok. Trafik cezalarının ağırlaştırılması için Sinem’i kaybettiğim yerde, büyük bir defile yapacağım. Önce trafik kazalarıyla ilgili çıkan haberlerini toplayıp, kumaşlara işleyeceğim. Sonra bu kumaşlardan çeşitli elbiseler yapıp, mankenlere giydireceğim. Sanık, şayet cezasını çekmezse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmayı düşünüyorum, gerekirse mahkemenin bulunduğu Strasbourg’a kadar da yürüyeceğim. Bugüne dek binlerce genç kıza gelinlik diktim, kendi kızıma dikemedim. İnanın, yüreğim yanıyor. Hiçbir şeyden keyif almıyorum. Sadece Sinem için bir şeyler yapınca rahatlayabiliyorum. Şimdi muhtaç durumda olan 100 genç kıza gelinlik vermek istiyorum. Muhtarlıktan fakirlik kâğıdı getirmeleri kâfi...

S. Yalçın; Kızımızın adını yaşatmak için Sinem Reyhan Yalçın Güzel Sanatlar ve Öğrenim Vakfı’nı kurduk. Şu an maddi durumu iyi olmayan ancak okumak isteyen 18 öğrenciye destek oluyoruz. Daha çok öğrenci okutabilmek için yardıma ihtiyacımız var. (Ziraat Bankası Üsküdar Şubesi Hesap Numarası: 403 2428632-5002)


Cumhuriyet Pazar Dergi / 17 Ocak 2010

16 Ocak 2010 Cumartesi

Sessizliğe Karşı - cezaevleri tarihçesi 5 ve son






“EVRENİN EN GELİŞMİŞ ALETLERİ”



Ulucanlar Cezaevi’ndeki kanlı baskının ardından Burdur E Tipi Hapishanesi’ne nakledilen yaralı tutuklu ve hükümlülerin, çekilecek çileleri henüz bitmemişti. Yakınları baskı görüyor, günde bir saat süreyle su verilen cezaevinde, hastalık kol geziyordu. Günler, sağ görüşlü adli tutukluların saldırı girişimleri, kantin alışverişinin kısıtlanması, koğuş temsilcilerinin birbirleriyle görüşmelerinin yasaklanması, radyo ve teyplerin toplatılmasıyla geçiyordu. Mahkûmlara, ne olduğu belli olmayan sarı bir sıvının zorla enjekte edildiği öne sürülüyor, ayrıca koğuş kapılarına siyasi tutuklu ve hükümlülerin fotoğraflarının asıldığı, bazılarının üzerine de çarpı işareti konulduğu iddia ediliyordu.

Çok geçmedi aradan... Beklenen operasyon, 5 Temmuz 2000 günü bağıra bağıra geldi. Burdur Cezaevi’nde “F tipi cezaevleri uygulamasını protesto etmek isteyen 11 tutuklunun mahkemelere çıkmadığını” gerekçe gösteren güvenlik güçleri, dozerlerle(!) baskın düzenlendi. Operasyon için Isparta, Konya ve Antalya’dan takviye jandarma birlikleri getirilmişti. Sabah saat 08.00 idi. Askerlerin, çatılara çıktığını ve koğuş bölgesinde toplandığını gören 16 kadın ve 45 erkek mahkûm barikat kurdu. Sonrasını tanıkların anlatımlarından okuyalım:

“Barikatları, Ulucanlar’da yaşananların tekrarlanacağını kurduk. Yarım saat sonra gaz, ses ve sis bombaları atılmaya başladı. Tazyikli su püskürtüyorlardı. Suda yapışkan bir madde vardı. Bariyerleri biz yakmadık. Bizi dumanda boğmak için kendileri yaktılar. Ellerinde ateş püskürten bir makina vardı. Yunus Aydemir ve Cemil Aksu arkadaşlarımızın yüzü yandı. Başına gaz bombası isabet eden Sadık Türk, beyin kanaması geçirdi. Güvenlik görevlileri, duvar yıkılınca kepçeyle bizi çekmeye çalışıyorlardı. Kolumuz, bacağımız, kafamız neremiz denk gelirse almaya çalışırken Veli Saçılık’ın kolu koptu. Kol tamamen yoktu. Biz kopan kolu suyun içinden çıkardık. Ama kopan yerden hiç kan akmıyordu.

Jandarmalar daha sonra içeri çengel atmaya başladı. Çengeller, yaralanmalara ve arkadaşlarımızın gözlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmalarına yol açtı. Sonrasında, İnayet Kandemir ve Makbule Akdeniz, iş makinesinin kepçesine konularak, sanki topraklarmış gibi hücreler tarafına boşaltıldılar. Halil Tiryaki, cop ve kalasla dövüldü. Yere yatırılıp, üstünde tepinildi. Ali Mitil ve Hüseyin Kilit’in ayakları, Özgür Kılınç'ın kolu, Hülya Tulunç’un da kaburgaları, demir ve kalas darbeleriyle kırıldı. Yusuf Demir’in kafası ve yüzünde derin yara izleri oluştu. Asiye Güden, çenesinden yaralandı. Şahin Geçit’in eli, çarpan sis bombası nedeniyle parçalandı. Baskın bitiminde, sevkler yapılırken gardiyanlar, cezaevi girişindeki boşlukta ‘işkence tezgâhı’ kurdular. A. A. T. ismindeki kadın arkadaşımıza gardiyanlar, floresan lamba ile tecavüze etti.”

Cezayirli Cemile Bupaşa'nın rahmine bira şişesi sokmuştu Fransız Gizli Ordusu. Türkiye’de ise F.D., M.C., H.E., E.P., A.Z.G. ve daha niceleri, florasanla, copla, elektrikli copla, parmakla, şişeyle, hortumla, sopayla, silah namlusuyla tecavüze uğradı. M.K., N.T., Ü.Ç., İ.U., D.U., L.İ. ve D.Ö., işkence ve tecavüz sonucu çocuklarını düşürdüler. Tecavüze uğrayan lise öğrencisi ise birde üstüne okulundan atıldı.

El Salvador devrimci hareketinin kadın komutanlarından Ana Guadalupe Martinez’in “gizli zindanlarda” yaşadıkları aşağı yukarı şöyledir:

“Beni soymaya ve belden aşağı davranmaya başladılar. Göğüslerimi, cinsel bölgelerimi, bacaklarımı elleyip sıkmak için her fırsattan yararlanıyorlardı. Daha fazla elleyip, sıkmalarından kurtulmak için sandalyede oturur kaldım, herkesin eli üzerimde geziniyordu çünkü...

Görevim susmaktı. Devrimcilerin işkenceye karşı direnmesini sağlayan etken, bedensel güç değildir. İşkence uşakları, bedensel dayancı nasıl yıkacaklarını bilselerde, moral ve inanç dik tutuldukça, ne işkence ne de ilaç direnci kıramaz!

Çığlıklarım hücrenin duvarlarına çarparak kayboldu. Astsubay Rosales, askerlerden birini, beni sıkıca tutması için çağırdı ve bu şekilde tecavüz edebildi. Sarhoştular. Hücredeki alkol kokusu iğrençti. Tam bir şok içinde yatıyordum yerde. Bunun er ya da geç başıma geleceğini biliyordum.”

El Salvador’u Burdur’a bağlamak hiç te zor değildir. Dört yıl arayla iki ölüm orucu eylemine de katılan ve hafızasını yitiren erkek tutuklu F.L.’nin, Burdur Cezaevi’nde başından geçenlerden özetle:

“Gardiyanlar üstüme çullandılar. Bir yandan kaba dayak atıyor, diğer taraftan pantolonumu indiriyorlardı. Gardiyanlardan birisi de soyunuyordu. Beni yüzüstü yere düşürdüler. Küfürler yağdırıyor, bir yandan da bacaklarıma bastırıyorlardı. Üzerimde, soyunan gardiyanın ağırlığını hissettim. Bana tecavüz etmeye başlamıştı ki, bir ses, ‘durun!’ diye seslenince toparlandılar...

F.L., arkadaşı Deniz Bakır ile birlikte cezaevinden çıktıktan sonra Gazi Mahallesi’nde ölüm orucunu sürdürmüştü bir dönem. Ulucanlar Cezaevi’nde yaşanan kanlı baskının 3. yıldönümünde ise, F.L., kendini yakmaya çalıştı. Operasyonda can veren Ümit Altıntaş’ın Karacaahmet Mezarlığı’ndaki kabri başında, üstüne kolanyayı döken ve çakmağı çakan F.L., birinci derece yanıkla hastaneye kaldırıldı.

Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okurken “Kahrolsun faşizm” yazılı pankart açtığı gerekçesiyle, Ankara DGM’de, 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Barış Gönülşen ise, hem Ulucanlar Hapishanesi’nde, hem de Burdur Cezaevi’nde yaralanmıştı:

“Onlar, kompresör ve buldozerler vasıtasıyla duvarları deliyorlar, bizler kapatmaya çalışıyorduk. Sürekli gaz bombası atıyorlardı. Bir bomba, Sadık Türk’ün, başının delinmesine neden oldu. Kadınlar koğuşuna geri çekilmeye mecbur kaldık. Altmış kişiydik, koğuşta 4 saat direndik. Yer, dar olduğu için sinir gazları etkili oldu. Gazlar, vücuda sirayet ediyorlardı. Astımlılar sinir krizleri geçiriyorlardı. Sonra, büyük bir kepçeyle duvarı delmeye başladılar. Kepçe, Veli Saçılık’ın kolunu kopardı.”

Olaylardan sonra cezaevindeki 70 mahkûm açlık grevine başladı. 18 erkek tutuklu ve hükümlü, içerisinden kanalizasyon geçen yerin iki metre altındaki kör hücrelere konuldu. Havalandırması bulunmayan hücrelerde, ıslak beton üzerinde ranza, yatak, battaniye olmadan kalıyorlardı. Kadın tutuklular ise sadece ranza bulunan müşahede hücresinde tıkıldılar. Baskında yaralanan 61 kişiye verilen raporlarda, “darp, gaz zehirlenmesi, vücuttan parça kopması, taciz ve tecavüze maruz kalma, kafada travma” gibi bulgulara rastlanıldığı belirtildi.

Burdur Cezaevi’ndeki siyasi tutuklu ve hükümlüler cephesinde bunlar yaşanırken, aynı hapishanede kalan Genel Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Şemsi Denizer’in katili C.B., lüks içinde hayatını sürdürüyordu. Denizer’i 40 milyon lira borcu olduğu için öldürdüğünü iddia eden ve 27,5 yıl hapis cezası alan B.’nin koğuşunda, yok yoktu! Ne yaman çelişki. Birileri yeraltında, bokun, sidiğin içerisinde hayat mücadelesi veriyor, bir diğerinin, havadar odasında, buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon, şofben, müzik seti, cep telefonu bulunuyordu. Çete üyeleri, mafya liderleri, bunu aslında hep yapardı. Rant kavgalarını, hapishaneye taşırlar, içerisini, birilerinin himayesinde cennete çevirirlerdi. Bayrampaşa Cezaevi’nde sekiz, Metris’te beş kişiyi, gözlerini bile kırpmadan öldüren onlardı. Uşak Cezaevi’nde beş mahkûmu katleden, cesetleri çatılardan atıp devlete meydan okuyan, siyasi kadın tutukluların bulunduğu yere “sıra sizde” pankartını asan yine çetelerdi. Bergama Hapishanesi’ne ring aracı yerine ambulanslarla nakledilen çete üyelerinin, üzerlerindeki ateşli silahlarla yolculuk etmelerine göz yumuluyor, hatta “Asker bunu, siz istediniz” diye döviz açma cesaretini bulabiliyorlardı.

Yine Burdur’a dönelim. Benzer kanlı olaylarda olduğu üzere, Burdur Cezaevi’ndeki siyasi tutuklu ve hükümlülere de, 'cezaevi idaresine karşı toplu isyan' suçlamasıyla dava açıldı. İddianamede operasyonun, cezaevinde 30 milyar liralık zarar meydana geldiği öne sürüldü. Tüm mahkûmlara Türk Ceza Yasası’nın 304/1. maddesi uyarınca, 7 yıl 6 aya kadar hapis cezası verilmesi istendi. Jandarma hakkında yapılan soruşturma neticesinde ise “Olaylara mahkûmların sebep olması” gerekçesiyle takipsizlik kararı verildi.

Baskında yaralananlardan ve aralarında Tuncay Yıldırım ve Ali Aycen’in de bulunduğu sekiz kişi, Bergama Özel Tip Cezaevi’ne sevkedildi. Yaralıydılar. Burdur Cezaevi’nde yaşadıklarını, kamuoyu iyi paylaşmak istediler. İçeride çektikleri fotoğraflar, gazetelerde yayımlanınca, haklarında Adalet Bakanlığı’nca disiplin soruşturması açıldı. Soruşturma sonucunda, hepsi de suçlu bulundu ve 15’er gün hücre cezasına çarptırıldılar: “Filmlerin negatiflerini, yönetimin izni ve bilgisi olmadan dışarıya çıkartıp, ulusal gazetelerde yayınlanmasına sebep oldukları ve bu hareketlerinden dolayı cezaevimiz idaresini zor duruma düşürerek, üzücü bir olaya mahal verdikleri ve cezaevimizin güven ve itibarını sarstıklarından dolayı…” Doğrusu bu ya, karar, bu topraklarda doğan herkese, daha küçük yaşlarda belletilen “kol kırılır, yen içinde kalır” düsturu ile birebir örtüşüyordu. “Kendi yarasını, kendine saklaması gerekenlerden” tanık Ali Aycen’e verelim sözü, O da, Burdur Hapishanesi’nde yaşadıklarını dile getirsin:

“Gardiyanlar sayıma gelmeden, 3. ve 4. koğuşların kapılarını, mazgalları ve ara malta kapılarını kapattılar. Elektrik ve sularımızı kestiler. Uyarı dahi yapmadan 4. koğuşun kapısına bomba attılar. Çatıdaki askerler ise, kafamıza kiremit yağdırıyordu. Kadın arkadaşlarımız, kendi koğuşlarının mazgalını patlatarak, yanımıza geldiler. Hep birlikte, 3. koğuşta kurduğumuz barikatların arkasına geçtik. Askerler ve gardiyanlar, barikat olarak kullandığımız battaniye ve yatakların üzerine mazot döküp, ateşe verdiler. Attıkları gaz bombaları, bütün vücudu yakıyor, bilinci kapatıyordu. Barikatlara özellikle uzun itfaiye kancaları ve tazyikli sularla yükleniyorlardı. 60, 70 kişi vardık, bin kişinin katıldığı operasyonla, katledilmeye çalışıldık. Saatler süren direnişin ardından, ‘Allah Allah’ sesleriyle içeri girdiler. Ya yaralı ya da baygın durumdaydık. ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ sloganlarını arasında, vakit geçirmeden işkenceye başladılar.”

Mahpushanede, insana ait öyküler bitmez. Mutsuz sonlar desen hiç tükenmez. Önce Bergama Cezaevi’ne ardından da Buca’ya sevkedilen Tuncay Yıldırım, Burdur Hapishanesi baskınında yaralanmıştı. MLKP davasından hüküm giyen, Tuncay Yıldırım, Buca Cezaevi’nde hücre tipi yaşamı protesto etmek için ölüm orucuna başladı. Çok geçmedi, İzmir Kırıklar F Tipi Cezaevi'ne konuldu. Eylemcilerin günlük su, şeker ve tuz ihtiyacı, bir buçuk milyon liraydı. Tuncay Yıldırım, beş gün boyunca bu ihtiyaçlarını alamadı. Önemli mi bilemem. Tuncay, sevgililer gününde tahliye edildi. Ancak eylemini, İzmir Yamanlar'daki bir evde sürdürdü. 2002 yılının nevruzunda canından oldu.

Fotoğrafların gazetelerde yayımlanmasının ardından, ‘hazımsızlık’tan olsa gerek, Bergama Cezaevi’ndeki siyasi tutuklu ve hükümlüler ile onların ailelerine yönelik hak ihlalleri hız kazandı. Cezaevi yönetiminin öncelikli görevi, suç unsuru fotoğraf makinesine el koymaktı. Jandarma ve gardiyanların katılacağı ‘genel arama’ isteğine, mahkûmlar itirazda bulunmadı. Tutuklu ve hükümlüler, hapishane idaresinin, koğuşlardaki kişisel eşyaları alma talebine de ‘evet’ dediler. İsteklerinin kabul edildiğini gören idare, bu kez de, tutuklu ve hükümlülerin yeni yapılan hücrelere konulmasında diretti. Mahkûmlar hücre uygulamasına karşı çıkınca, 26 Temmuz 2000 günü sabahı, baskın düzenlendi. Cezaevindeki siyasilere ait koğuşlar tahrip edildi. Avukatların itirazı üzerine askeri yetkililer, “Operasyon yapılmadığını, tutuklu ve hükümlülerin dirençlerinin kırılmaya çalışıldığını” söylediler. Sonunda anlaşma sağlandı. Bergama’daki 77 siyasi tutuklu ve hükümlü, Buca Cezaevi’ne sevkedildi. Burdur ve Bergama’dan önce aslında 2000 yılının ilk operasyonu Bandırma Cezaevi’nde yaşanmıştı. 7 Ocak 2000 günü, Bandırma Cezaevi’ndeki İslamcı tutuklu ve hükümlülere müdahale edildi. Baskında, İBDA-C davası tutuklusu Ayhan Sönmez, jandarma kurşunuyla öldürülürken üçü ağır altı kişi de yaralanıyordu. Hayata Dönüş operasyonu için artık start verilmişti.


“KOPAN BİR KOLU ARAMAK”


Burdur Cezaevi operasyonunda, Devlet Su İşleri’ne (DSİ) ait dozerin kepçesiyle, sağ kolu kopartılan ve kopan kolu başka bir şehirde, komşu kent Isparta’da bir sokak köpeğinin ağzında bulunan Veli Saçılık dehşet anlarını aktarıyor:

“İş makinesinin operatörü, bilerek ve isteyerek, kepçenin başıyla beni duvara sıkıştırdı. O esnada, kolumun koptuğunu gördüm. Yere düştüm. İki saat boyunca, koğuşa sıkılan suyun içinde kaldım. Bir arkadaşım, kolu bulup üzerime koydu. Engels, insan ellerine ‘evrenin en gelişmiş aletleri’ diyordu ve benim üretmek için gerekli ellerimden biri yoktu artık... Demek ki ömrüm boyunca işçi olamayacaktım. Bayılmamı önlemek için beni sürekli konuşturmaya çalışan ihtiyara, bunu söyledim. Beni, ‘üzülme yoldaşım, işçi olacaksın, iyileşeceksin’ diye yanıtladı. Yeni bir şeyi keşfetmenin heyecanıyla, ‘olsun ihtiyar, onlar da artık bana kelepçe takamayacaklar’ dedim.”

Ancak Saçılık yanılıyordu. Sağ kolu kopmuştu ama sol kolu duruyordu. Kalan koluna zinciri doladılar ve onu nakil aracına bağladılar. Genç adam, 1995 senesinde, Emek gazetesi satarken gözaltına alınmıştı. 17 yaşındaydı. O dışarıdayken davası sürmüş ve 1998 yılında yardım ve yataklık suçlamasıyla üç yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Özgürlüğüne ise, cezasının bitimine yedi ay kala, Şartla Tahliye Yasası’ndan yararlanarak kavuşabilecekti.

“Burdur Devlet Hastanesi’nde sadece bir tetanos iğnesi vurmakla yetindiler. Isparta’ya sevkedildim. Beni tedavi eden doktor, kolumun artık dikilemeyeceğini belirterek ‘Çok zaman geçmiş. Ayrıca kopan kolunu naylon torbaya koyup yollamışlar. Eğer buzlu bir torbaya konulsaydı, yerine dikilebilirdi’ dedi. Tekrar Burdur Devlet Hastanesi'ne sevk edilmeme karşın beni cezaevine geri götürdüler. Revir diye, boş bir odaya attılar. Getirdikleri yatak ve battaniye ıslaktı. Açlık grevine başlayınca, beni hastaneye kaldırdılar. Adalet Bakanlığı müfettişi gelene kadar, tedavi edilmedim. 15 gün banyo yaptirmadılar, üzerime atılan gaz bombasının bıraktığı islerle durdum. Hastanede ifademi alan müfettiş, operasyonun, devletin otoritesini göstermek için yapıldığı söyledi. Ben de ‘Devlet otoritesini kolumu kopararak mı gösterdi?’ diyerek devletin tavrına isyan ediyordu, Veli Saçılık...

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi doktorları, hastanelerinde tedavi altına alınan Saçılık’ın kolunu dikemediklerini açıklıyordu. Yavrusunun sağlık durumunu öğrenmek için hastaneye koşan Anne Kezban Saçılık ise, görevlilerin “Teyze oğlunun kolu morgda, istersen al!” sözleri karşısında şok geçiriyordu. Hastane personeli, jandarmanın istemi üzerine kolu gömmediklerini ve askeri yetkililere teslim ettiklerini öne sürdüler. Jandarmalar ise kolu teslim almadıklarını iddia ediyorlardı. Tartışmadan çıkan her hangi bir sonuç yoktu. Mesele, arapsaçına döndürülmek isteniyordu. Tek gerçek vardı. Genç bir adam, hayatı boyunca sakat kalacaktı. Saçılık'ın kolu, sokak köpeğinin ağzından alındıktan üniversite görevlilerince, Doğancı Mahalle Mezarlığı’na gömüldü. Isparta Valiliği, olayı ‘trajikomedi’ olarak nitelendirdi! İçişleri Bakanlığı ise, çalışmasına engel olmak istemiyle iş makinesine saldıran! Saçılık’ın, kolunu makineye kaptırmasının, gözyaşartıcı gaz ortamında ve olay anındaki aydınlatma yetersizliği nedeniyle engellenemediği açıklıyordu.

Adalet Bakanlığı, Saçılık’a, ‘protez kol’ sözü verdi. Fakat sözlerini, ‘ödenek yokluğunu’ gerekçe göstererek tutmadılar. Saçılık’ın takma kolu, aylar aylar sonra takılabildi. Kolun parası uzun süre ödenmediği için genç adam zor günler geçirdi. Ankara Mamak’ta yoksul bir gecekonduda kalıyorlar, evin geçimini ihtiyar babası inşaatlarda gece bekçiliği yaparak sağlamaya çalışıyordu. Saçılık, yıllarca iş bulamadı: “Cezaevinde yattığım ve tek kollu olduğum için zaten iş bulamıyorum; iş bulduğumda da polis işyerine ‘bu tehlikelidir’ diye baskı yapıyor’ diyordu. Devlet, O’nun peşini bırakmamaya kararlıydı sanki. Adına açılan ‘bağış kampanyası’ nedeniyle Veli Saçılık, gıyabında yargılanarak 3 ay hapis, 249 milyon lira para cezasına çarptırıldı. Saçılık’ın, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi aleyhine Antalya 1. İdare Mahkemesi’nde açtığı davada, hastanenin, Saçılık için 2 milyar lira, annesi Kezban Saçılık ve babası Cemal Saçılık için de 500’er milyon lira tazminat ödemesi öngörüldü.

Gelelim en sinir bozucu ayrıntıya... Yardım ve yataklık suçlaması nedeniyle hüküm giyen ve içerideyken sakat kalan Saçılık, AİHM kararları doğrultusunda, yeniden yargılanmak istemiyle mahkemeye başvurdu. Ve ne oldu? Beraat etti genç adam. Boşyere bir insanın hayatıyla oynanmıştı. Pisipisine cezaevine düşmüş, insanın içine işleyen bir dramın kurbanı olmuş, sakat kalmıştı.

BEKSAV Sinema Atölyesi, Saçılık’ın hayatını 60 dakikalık belgesel filme taşıdı. Sedat Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı filmin adı, “Kelepçe” idi…


CEZAEVİNDE SANAT…


Yeniden de olsa dönüp geri
Geçerdim yine o yoldan
Zincirlerden yükselen ses
Söz ediyor yarınlardan

“Kavai Köprüsü”nden, “Kelebek”e, “Alcatraz Kuşçusu”ndan, “Carandiru”ya, “Babam İçin”den, “O da Bir Ana”ya, “Duvar”dan, “Uçurtmayı Vurmasınlar”a toplama kamplarını, cezaevlerini, hasreti ve esareti anlatır filmler. Romanlar yazılır adına... Saygon zindanlarını “direnme savaşı” ile tanırız. Sonra günü gelir “Salvador’un gizli zindanları” olur eserin adı. Ülkemizde ise “Tatar Ramazan”, “72. Koğuş”, “Bizim Koğuş”, “Esir Şehrin Mahpusu”, “İçerdeki Oğul”, “Yaralısın” ve daha niceleri... Hikâyeler, mektuplar ve elbette şiir, dört duvar arasından sıyrılır gelir.

Hırsla çakarım kibriti
İlk nefeste yarılanır cigaram
Bir duman alırım dolu
Bir duman kendimi öldüresiye
Biliyorum “Sen de mi” diyeceksin
Ama akşam erken iner mapushaneye
Ve dışarda delikanlı bir bahar
Seviyorum seni çıldırasıya.

Ahmed Arif

“Hasretinden Prangalar Eskittim”, “Tutuklunun Günlüğü”, “Bir Siyasinin Şiirleri”, “Saat 21–22 Şiirleri”, “Mahpushane Şiirleri” ve “Zindan Duvarları”... Hasretin yakıcılığı daha nasıl resmedilir.

Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mı?
Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cıgaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…

Ahmed Arif


“Görülecek günler var daha” der Sabahattin Ali ve devam eder:

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Mapus yata yata biter
Aldırma gönül aldırma


Lord Byron, Paul Eluard, Victor Hugo, Paul Verlaine, Baudelaire, Federico Garcia Lorca, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Ziya Gökalp, Kemal Tahir, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Ahmed Arif, Yılmaz Güney, Attila İlhan, Can Yücel... Onlar demir parmaklıklar ve taş duvarlar arasında eğitimlerini aldılar. Sinop Kalesi’nden Yedikule Zindanları’na, Drama Mapushanesi’nden bugüne uzanan bir kültürdür bu…

Rıfat Ilgaz’ın dediği gibi;

Tek suçumuz hür insanlar gibi konuşmak
Kitaplar suç ortağımız.



KAYNAKÇA



. TECRİT Yaşayanlar Anlatıyor – Selami Karnaz – Boran Yayınları.
. Hücremde Bir Gün - Boby SANDS – Sosyalist Yayınlar
. Salvador’un Gizli Zindanları - Ana Guadalupe MARTİNEZ
. Zulüm Politikaları - Kate MILETT – Metis Yayınları
. Türkiye Solunun Hapishane Tarihi - Şaban Öztürk - Yar Yayınları
. Hücrem - Yılmaz GÜNEY – Güney Yayınları
. Hapishane Şiirleri - Erdoğan Alkan - Kaynak Yayınları
. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek - Adnan Yücel - Yurt Kitap/Yayın
. Bir Direniş Odağı Metris - Sinan KUKUL – Yar Yayınları
. Firar Öyküleri - Adnan GERGER – Başak Basın Yayın
. Sessiz Ölüm - Ümit KOŞAN – Belge Yayınevi
. Sessiz Ölüm – Hüseyin Karabey – Metis Yayınları
. Venceremos - Şili'ye Evet, Pinoçet'e Hayır
. Spartaküs - Howard Fast – Sosyalist Yayınlar
. Tutsak Dergiler – Boran Yayınevi
. Başeğmeyen Kadınlar – Boran Yayınevi
. Direniş, Ölüm ve Yaşam 1 – Boran Yayınevi
. Direniş, Ölüm ve Yaşam 2 – Boran Yayinevi
. Fırtınadan Sonra - Howard Fast - Oda Yayınları
. Gözaltında Tecavüz - Meryem Erdal - Çivi Yazıları
. Direnme Savaşı - Nguen Duc Thuan - Oda Yayınları
. Hapishanelerde Katliam – Anadolu Yayıncılık
. İnancın Sınandığı Zor Mekânlar HÜCRELER - Nevin Berktaş - Yediveren Yayın
. 78’liler Vakfı, kuruluş senedi taslağı.
. Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemil Kutlu (Ada hapishaneleri)
. Mahpusluktan Kürek Mahkûmluğuna - Çağdaş Hukukçular Derneği
. Yaşatmak İçin Öldüler – Şenay Dönmez – Boran Yayınevi
. Nikaragua Sandinist Devrimi - Henri Weber - Belge Yayınları
. Haydari Kampı - Themos Kornaros - Can Yayınları
. Hıdır ve İlyas – A. Kadir Konuk - Belge Yayınları
. Nevin Bektaş, İnancın Sınandığı Zor Mekânlar: Hücreler...
. Tecrit Karşıtı Yoldaş Mektupları) Damlada Okyanus - Derleyen Tuncay Günel - Şubat Basım Yayım
. Ölümsüz Şarkı - Victor Jara – Parantez Yayınları.
. Ökselerin Yöresinde – Şükran Kurdakul – Ümit Yayıncılık. . Didar Abla - Yayına Hazırlayanlar: Ayşe Hülya Özzümrüt/Ümit Efe - BARİKAT Dergi ve Yayıncılık.
. Demir Parmaklıklar Ortak Düşler – Mukaddes Erdoğdu Çelik – Ceylan Yayınları
. Benim Hapishanelerim – Zeki Sarıhan Berfin Yayınları.
. Umut Yağmuru - Ümit İlter – Boran Yayıncılık
. Cumhuriyet, Birgün, Evrensel, Ülkede Özgür Gündem, Demokrasi, Hürriyet, Sabah, Milliyet gazeteleri…
. Yaşadığımız Vatan, Yürüyüş, Alınteri, Atılım, İşçi Köylü, Tavır dergileri
. Haklar ve Özgürlükler bülteni
. Sivil toplum örgütleri raporları
. Tecrit karşıtı internet siteleri


Devam edecek...

Sessizliğe Karşı - cezaevleri tarihçesi 4





“ÇEKME KURŞUNU YERSİN”



1996 ÖLÜM ORUCU EYLEMİ…


Bin operasyon, Gazi olayları, kanlı 1996 1 Mayıs’ı, gitgide tırmanan bir ivme kazanan faili meçhul cinayetler, insan haklarından sorumlu bakanın bile tiyatro gösterisi izler gibi seyreylediği “hücre evi” baskınları, çoğu genç bedenleri kana bulayan yargısız infazlar ve Cumartesi Anneleri’nin eylemleriyle sokağa taşınan kayıp gerçeği. Dahası varoşlarda kurulan barikatlar, yükselen öğrenci muhalefeti ve cezaevleri… Kirli ilişkilerin, kısmen açığa çıkacağı Susurluk kazasına giden yoldaydı ülke. 1990’lı yılların ortalarında yaşam, kâğıttan bir gemiydi, gözyaşlarıyla dolu bir leğende, batmamak için çabalıyordu.

Hapishaneler cephesinde de, durum kötüleşmeye yüz tutmuştu. Büyük bir eylem kapıdaydı. Cezaevleri, can almaktan zevk alan, insan etine hasret bir canavara dönüşmüştü. İçeride, 12 hayat daha sonlanacaktı. Direnişin nedenlerine kısaca bir değinecek olursak, filmi biraz başa sarmalıyız:

ANAYOL Koalisyon Hükümeti’nde Adalet Bakanı olarak göreve başlayan Mehmet Ağar, ilk olarak cezaevlerindeki tüm tutuklu ve hükümlülerin tepkisini çeken 6-8-10 Mayıs genelgelerini yayınladı. Genelgenin, “Tutukluların yargılandıkları yerin dışındaki başka bir kente sevkini” içeren maddesi, büyük tepkilere neden oldu. İçerisi kaynarken REFAHYOL Koalisyon Hükümeti iktidara geldi. Ağar’ın koltuğuna, Şevket Kazan oturdu. Kazan’ın ilk icraatı ise genelgeleri daha da ağırlaştırmak oldu. Ve ardından zoraki “göç” başladı. Tutuklu ve hükümlüler, “tabutluk” adını verdikleri, bitmeyen hikâye formatındaki Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nin tekrar açılmasına, ölüm orucu ve süresiz açlık greviyle yanıt verdiler.

‘Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu’nun ülke çapındaki 41 cezaevinde başlattığı eyleme, bin 500 siyasi tutuklu ve hükümlü katıldı. 20 Mayıs 1996 günü, DHKP-C, MLKP, TKP(ML), TİKB, TKEP-L, Direniş Hareketi, Ekim, THKP-C/HDÖ, TKP/ML ve TDP davalarından tutuklu ve hükümlülerin, başlattığı direniş, 45. gününde ölüm orucuna çevrildi. Ekim davası tutuklu ve hükümlüleri 55. günde eylemlerini ölüm orucuna dönüştürürken, TİKB davası tutuklu ve hükümlüleri eylemlerini süresiz açlık grevi olarak sürdürdü. PKK davası tutuklu ve hükümlüleri ise destek amacıyla açlık grevi yaptı. Ayrı bir talep listesini kamuoyuna açıklayan PKK davası tutuklu ve hükümlüleri, bir süre sonra açlık grevi eylemlerine son verdiler.


Başbakan Necmettin Erbakan, ölüm orucunda bulunan tutuklu ve hükümlülerin cezaevlerinde çekilmiş görüntülerini, “sansür hakkını” kullanarak televizyonlarda gösterilmesini engelledi. Sincan davası sanıklarını ziyaret etmekten çekinmeyen bakan Şevket Kazan’ın, “Ölüm orucu için itirafçıları seçiyorlar. Koğuşlarda ‘biz’ değil, örgütler hâkim. Silahları ve faksları var” gibi açıklamaları, gerginliğin daha da artmasına sebep oldu.

Sivil toplum örgütlerinin tepkisi üzerine Kazan, Eskişehir Özel Tip Cezaevi’ndeki 102 siyasi mahkûmun, İstanbul’daki cezaevlerine nakli yerine, Sakarya’ya gönderilebileceklerini söyledi. Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu bu öneriyi reddedince, operasyon hazırlıklarına başlandı. Uluslararası Af Örgütü, Erbakan ve Kazan’a çağrı yaparak, ölümlerin durdurulmasını istedi. Torun Kaya, Çankırı Cezaevi’ndeki oğluna, eylemin 53. gününde kefen yolladı.

Hayati öneme hayız B–1 vitamini kullanılmadığı için ölümler erken ve peş peşe geldi. Bir haftada, tam 12 can gitti. Öfke meydanlara taştı. Korsan gösteriler, tutuklu ve hükümlü ailelerinin eylemleri, işgaller ve cenaze törenleri. Destek eylemlerine katılan binlerce kişi, gözaltına alındı, yüzlercesi yaralandı. İnsanlığın sınandığı günlerdi. Cağaloğlu’nda Cumhuriyet’e yüz, TGC’ye on metre mesafede bir hengâmenin ortasına düşmüştüm. İstanbul’un göbeğinde ölüm orucuyla ilgili bir gösteriydi. Nasıl sert bir müdahaleydi. Anlatamam… Sivil polisler, ana kucağındaki çocukları bile yere atıp, tekmeleyebiliyordu. Elim fotoğraf makinesine gitmişti, gayri ihtiyari… Polisin biri, Zeballah gibi dikildi başımda, “çekme” dedi. “Çekme kurşunu yersin.” Neyse ki sadece coplamakla yetindiler. Sanırım 15 gazeteci vardık o gün pataklanan…

(Galatasaray’da, Beyazıt’ta, Kadıköy’de veya herhangi bir yerde… Dört mevsim… Gece, gündüz… Sıcak, soğuk… kar, yağmur, çamur… Çeşit çeşit eylem, protesto gösterileri, mitingler ve illa korsanlar… Dünyanın en zor mesleklerinden biridir gazetecilik. Toplumsal olaylarda görevli olmak başlı başına suç kabilindendir. Ne koşullarda gazetecilik yaptığımıza ancak varoş, meydan ve sokaklar tanıktır. Az mı dayak yedim. Tartaklandım, itilip kakıldım, dövüldüm. Aynı gün iki ayrı olayda coplandığımı hatırlarım. Gözaltıları saymadım, aldığım darbeleri de…)

Bir kere zıvanadan çıkılmıştı. Polis, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ni basarak, gazeteci avlıyordu. “Tarihe geçen belge” diye, neredeyse yarım sayfayı işgal ediyordu, çektiğin fotoğraf. Ve sen, ertesini gün tekrar eyleme koşacağından, iyice hedef olmamak için fotoğrafın altına imzanı bile atamıyordun. Uykusuz geceler, tehlikeli gündüzler, görev seni bekliyordu. Ceviz kırmaktan başka işe yaramayan telsizlerle, ankesörlü telefonlarla veya iki coplanma seansı arasında, börekçiden, kahvehaneden yazdırılıyordu haberler...

Sonra Gazi Mahallesi’nde ikinci kez barikatlar kuruldu, sokaklar tutuştu. Güzel Şahin, Nadire Çelik ve Ali Rıza Eroğlu, evlatları için ölüm orucuna başladı.

Şevket Kazan’ın “içeride gizli gizli yiyorlar” demecini yalanlarcasına, 21 Temmuz’da Ümraniye Cezaevi’nde kalan Aygün Uğur, eylemin 63. gününde yaşamını yitirdi. Bayrampaşa Cezaevi’nde yatan Altan Berdan Kerimgiller ise iki gün sonra son kez kapadı gözlerini. Yine aynı cezaevinde kalan İlginç Özkeskin ise ertesi gün. Eylemin 67. gününde üç ölüm haberi arka arkaya ulaştı, yürekleri ağızlarında, evlatlarından haber bekleyen tutuklu ailelerine. Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde Hüseyin Demircioğlu, Bursa Cezaevi’nde Ali Ayata ve Aydın E Tipi Cezaevi’nden “Gerçek ayrılık özlemlerin bittiği yerde başlar, Biz hiç ayrılmayacağız” diyen Müjdat Yanat soluksuz kaldılar. Yine bir gün sonra dünya tarihinde ilk kez, bir kadın ölüm orucu ve açlık grevi eylemcisi yaşamını yitirdi. Çanakkale E Tipi Cezaevi’nde Ayçe İdil Erkmen ve yine aynı gün Bayrampaşa Cezaevi’nde Tahsin Yılmaz öldüler. Çanakkale Belediyesi’nin hoparlöründen, Erkmen’in cenazesi için çağrı yapıldı.

RP Genel Başkan Yardımcısı Bahri Zengin ile yine aynı partiden İstanbul milletvekili Mukadder Başeğmez, aydınlar Eşber Yağmurdereli, Yaşar Kemal, Oral Çalışlar ve Zülfü Livaneli, Cezaevi Merkezi Koordinasyonu ile görüşmeleri sürdürdü. Taleplerin en önemli maddesi olan “nakillerin durdurulması” ve “sevk edilenlerin yerlerine gönderilmesi” konusunda anlaştılar. Cezaevlerinde yaşanan sorunların bir komite tarafından izlenmesi koşulunu kabul ettiren tutuklu ve hükümlüler, eylemlerini sonlandırdılar. Direnişin bitirildiği 27 Temmuz 1996 günü, Bayrampaşa Cezaevi’nde Yemliha Kaya, Bursa Cezaevi’nde Ulaş Hicabi Küçük, Ümraniye Cezaevi’nde Osman Akgün hayatlarını kaybettiler. Bir deri bir kemik halindeki onlarca direnişçi, vakit kaybedilmeden hastanelere taşındı. Bursa Cezaevi’nden hastaneye sevk edilen Hayati Can ise, anlaşma sağlanmasından birkaç saat sonra, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Yer Bayrampaşa Cezaevi'nin önü... Sıcak mı sıcak bir temmuz gecesinde, eylemin sonuçlanmasını ve arabulucuların dışarı çıkmasını bekliyoruz. Devamını ertesi gün Cumhuriyet gazetesinde çıkan izlenimlerimden okuyalım:

“Bir beşik sallandı cezaevleri kapısında 10 saat boyunca ölümle yaşam arasında gidip, gelen. Bu 10 saatlik gergin süre boyunca bir ölüme yakalandı, bir yaşama. Ölümle yaşam hiç bu kadar yakın olmamıştı. Bayrampaşa Cezaevi’nin soğuk duvarlarının kenarlarındaki lambalardan süzülen ışık, üzüntü ve merak içerisindeki annelerin, babaların, kardeşlerin, halaların, teyzelerin yüzünde ölümün acısını ortaya çıkarıyor. Kaldırımlarda ölümün kaskatı acısı içerisinde sessizce bekliyorlar. Gazetecilerin gürültülü telaşını izliyorlar. Gözleri kapıda... Yedikleri dayaklar, coplar, yaşadıkları tüm acılar... Onların hiçbirini şimdi düşünmüyorlar.

Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın sert açıklamasından sonra ‘operasyon’ beklentisi içerisindeki kederli ailelerin düşündükleri tek ama tek şey kasvetli cezaevlerinin duvarları arkasında, sabahtan bu yana süren görüşmeler... Ne oluyor acaba? Yeni bir ölüm duymadan anlaşma olacak mı? Hemen önlerinde kask, kalkan ve coplarıyla polisin ördüğü etten duvarın arasından Bayrampaşa Cezaevi’nin demir kapısının ağır ağır açılıp kapanışlarına gözlerini kenetlemişler. Sürekli olarak polis otolarının sirenleri çalıyor, protokol araçları giriyor çıkıyor, ambulanslar kapıda hazır bekliyor. Eşber Yağmurdereli’nin yüreklere su serpen olumlu sinyalinden sonra içeriye giren yazarlar ve politikacılardan bir teki bile dışarı çıkmıyor. Dakikalar, saatler geçiyor. Uzadıkça uzuyor saniyeler...

Saatler 23.00’e yaklaşırken İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ferzan Çitici, Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, CHP İstanbul Milletvekili Ercan Karakaş ve anlaşmanın mimarı Eşber Yağmurdereli cezaevi kapısında görülüyorlar. Gazeteciler haber telaşı, aileler yaşam umudu içinde çevrelerinde düğüm oluyor.

Haberler yaşam umudunu yeşertiyor. Sevinmek ve sevinmemek... Hem çok mutluydu aileler, sonunda anlaşma sağlanmıştı ya... Hem de çok üzgündüler. Çünkü bedeli çok ağır olmuştu. 69 günlük direnişin sonunda hücreleri tek tek eriyip gidenlerden 12’si yitip gitmiş, geri kalanların vücudunda ise geri dönülmez izler bırakmıştı. Çocuklarının yaşatılması için sokaklardaki haykırışlarında yedikleri cop ve tekmelerin acısı bu ağır bedelin yanında hiç kalırdı. Anlaşma sağlandığı haberi ailelerin sessizliğini bozuyor. Kameralara, teyplere içlerini döküyorlar.

Ölüm orucu direnişçisi Birol Abatay’ın babası Şehzat Abatay, buruk bir sevinç içinde olduklarını belirterek, ‘Çocuklarımızı ve bizi perişan ettiler. 12 yavrumuzu kaybettik. Aileler, hastanede çocuklarının ölmeyeceğini nereden bilsin? Kendi oğlumdan ölenleri asla ayırmam. Çünkü onlar da bizim evladımız. Benim ve bizim için artık hiçbir şey fark etmez. Talepler kabul edildi, fakat uygulama aşamasında pürüzler çıkarsa ne olacak. Çocuklarımız tekrar ölüme yatacak’ diye endişesini dile getiriyor.

Açlık grevindeki Mehmet Can Targay’ın polis baskısından korktuğunu söyleyerek isim vermek istemeyen halası, ‘Şu an dünyanın en mutlu insanıyım. Sevinçten ağlamak istiyorum. En son Cuma günü görüşebilmiştik. Mehmet’im kan kusuyordu. Halkımıza, askerlerimize ve polisimize geçmiş olsun diliyorum. Onlar da ana kuzusu. Allah’a şükrediyorum. Ölmek fakirlere mahsus bir şey midir? Zenginler, oturmuş, gülerek seyrederken biz birbirimizi öldürüyoruz. Bu dünyada hep iyiler mi ölür’ diye konuşuyor.

Açlık grevindeki Mehmet Can Targay ve Murat Targay’ın amcaoğlu Mümtaz Targay ve yakını Hüseyin Polat, insanların bedel ödeyerek bazı haklara kavuştuğunu söyleyip devam ediyor: ‘Keşke bu olaylar hiç olmasaydı, keşke canlar ölmeseydi. Çocuklarımız hastanede mi, revirde mi, bilemiyoruz. Adalet Bakanı Kazan, geç kalmıştır. Çözüme yönelik adım atmak için Kadir gecesini beklemesi lazımdı. Belki de geri dönülemeyecek bir noktada anlaşmaya gitmek, çıkarlarına denk geldi. Tutukluların insanca yaşam için ölüm oruçlarına girmesi ve haklı talepleri vardı.
Bu basit ve insani taleplerin kabul edilmesi için 2 ay 10 gün beklenmesinin amacı neydi’

Bayrampaşa Cezaevi'nde açlık grevi yapan Serdar Yılmaz'ın babası Sedat Yılmaz, yürek acısıyla Adalet Bakanı Şevket Kazan'ı dinsizlikle suçlayıp sitem ediyor: ‘Dini olan bir insan bunları yapmaz. Çocuklarımıza 69 gün resmen işkence yaptılar. Oğlumuzun sağlık durumu çok kötüydü, ailecek biz de öldük. Asıl Şevket Kazan'ın tedaviye ihtiyacı var. Onun öbür tarafta da işi çok zor. Şevket Kazan bunca ölümden sonra alsın da kına yaksın.’

Bazı tutuklu ve hükümlü yakınları, Mehmet Ağar ve Şevket Kazan’ın da evlat acısını duymasını isteyerek, beddualar ediyor: ‘İçimiz kan ağlıyor. Dünyanın en büyük acısı evlat acısını yaşadık. Allah'tan isteğimiz Ağar’ın ve Kazan’ın çocuklarının da bizim oğullarımızın, kızlarımızın durumuna düşmesidir. O zaman evlat acısı neymiş anlasınlar. Hepimiz fakir insanlarız. Paramızı zorla denkleştirip memleketimizden kalkıp geliyoruz. Evlatlarımızın yüzlerini görmek için geldiğimiz cezaevlerinde cesetleriyle karşılaşıyoruz. Bu nasıl Müslümanlıktır bu nasıl din kardeşliğidir.”

Tablo hazindi. Hemen hemen her eylemcide, görme bozukluğu, kas erimesi ve konuşma güçlüğü tespit edildi.
Yaşamsal öneme haiz B–1 vitamininin kullanılmaması, eylemcilerde telafisi mümkün olmayan rahatsızlıklara yol açmıştı. Ergün Bütüner, Ahmet Gülhan, Semiray Yılmaz, Cafer Gürbüz, Delil İldan ve daha niceleri ömür boyu sakat kalmıştı.


AH CANLAR, ULUCANLAR...


Türkiye, sonbaharı iliklerine dek yaşıyordu. Hızla sararan yapraklar, solacak canları hatırlatıyordu. Hüzün sinmişti hayata. Ve gerçek, hiç bu kadar gaddar, hiç bu kadar medetsiz olmamıştı. Besbelli kış erken gelip, gözyaşlarını dahi donduracaktı. Alemdağ, Buca, Ümraniye, Diyarbakır... Tutuklu ve hükümlü aileleri yıllardır perişandı, sürekli “Ölüm kuşu hangi cezaevine konacak” diye haykırıyorlardı. Sadece 1997 ve 1998’de 66 cenaze çıkmıştı cezaevlerinden...

Sıra, ülkenin başkentindeki Ulucanlar Cezaevi’ndeydi. Ve liste uzayıp gideceğe benziyordu. Resmi adı Ankara Merkez Kapalı Cezaevi olan Ulucanlar Hapishanesi’ndeki, 40 kişi kapasiteli koğuşta, tam 100 kişi kalıyordu ve bir yatakta üç kişi uyuyamaya çalışıyordu. Siyasi tutuklu ve hükümlüler, duruma itiraz ederek, koğuş mevcudunun azaltılması için hapishane idaresine başvuruda bulundular, insani koşullarda yaşama isteklerini ilettiler. Ancak her hangi bir sonuç alamadılar. Cezaevinden kötü kokular yükselmeye başlamıştı. Herkes tedirgindi.

2 Eylül 1999 günü başlayan ve giderek artan gerginlik, 26 Eylül 1999 gecesi kâbusa dönüştü. Baskından yarım saat önceydi, evlatlarının hayatından endişe eden ve bunun için bir haftadır hapishanenin karşısındaki parkta sabahlayan aileler gözaltına alındı. Onlar çığlık çığlığa yavrularının adlarını haykırırken, özel timler, ilk defa MP5, G–3, Beratta, Kaleşnikof gibi silahların da kullanıldığı bir operasyonla, 10 ana kuzusunu öldürüyordu. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in, ABD’de “resmi temaslarda” bulunmak üzere yola çıktığı gündü. 18 yaşındaki Aziz Dönmez, 40 yaşındaki Feyzullah Koca, sonra Habib Gül (Nevzat Çiftçi), Zafer Kırbıyık, Erkan Özkan, Mahir Emsalsiz, Ahmet Savran, Halil Türker, Ahmet (Abuzer) Çat, Ümit Altıntaş ve Önder Gençaslan yaşamlarından oldu, 30 tutuklu ve hükümlü de ağır yaralandı.

Ulucanlar’daki baskından bir saat önce Aydın Hapishanesi’nde de, siyasi tutuklu ve hükümlülerin kaldıkları koğuşlara operasyon düzenlendi. Elektrik ve suların kesilmesinin ardından koğuş duvarları yıkıldı, içeriye gaz bombası atılıp, tazyikli su sıkıldı. Tam üç saat süren baskın sonucunda, koğuşlara giren güvenlik güçleri, cop, demir çubuk ve dipçiklerle mahkûmları hastanelik etti.

Aydın Cezaevi fırtınayı atlatmıştı ancak Ulucanlar’da tam anlamıyla kıyamet kopmuştu. Baskın bitmiş, canlar yitmişti. Operasyonun nedenlerini kamuoyuyla paylaşmak isteyen yetkililer, her zamanki gibi, çelişkili açıklamalara başvurdular. Önce koğuş yetersizliği nedeniyle 33’ü kadın 76 mahkûmun başka cezaevlerine nakledilmesi için operasyon yapıldığı belirtildi. Sonra Adalet Bakanlığı, “tünel kazıldığı” ihbarı üzerine baskın düzenleyen askerlere karşı, mahkûmların silah kullandıklarını öne sürdü. Peki, bitti mi? Kesinlikle hayır! “ölümlerin mahkûmlar arasındaki iç hesaplaşmadan kaynaklanmış olabileceği” ve “cezaevinde örgüt üyelerinin, sorgu odalarının bulunduğu” da iddialar arasındaydı.

Baskının ertesi günü, ülkenin en büyük gazetelerinden biri, altında “kanlı isyanı başlatmadan beş dakika önce ellerinde sopalarla hatıra fotoğrafı çektirdiler” yazan bir fotoğraf yayımladı. Sonra bu fotoğrafın beş yıl önce çekildiğini belirtip, özür dilediler. Baskın yapılmasına neden olduğu savlanan “tünel” ise, operasyondan 10 gün sonra gözetleme kulesine 20 metre mesafede, koğuş avlusunun tam ortasında bulundu! Cezaevini gezen gazetecilerin, tünelin kazıldığı yerin, gözcüler tarafından rahatlıkla görülebileceğini söylemesi üzerine yetkililer, insanı hayrete düşüren bir yanıt verdiler:

“Mahkûmlar, tünel kazılırken dikkat çekmemek ve gözcülere yakalanmamak için, avlunun üzerini brandayla kapatmışlar. Kazı esnasında çıkan sesi engellemek için de, avluda daktilo ile çalışarak gürültü çıkarmışlar.”

Avlunun ortasındaki tünelin, 10 gün sonra bulunması “hikâyesi”ne çocukların bile inanmayacağını iddia eden tutuklu ve hükümlüler, tünelin, hapishane idaresi tarafından kazdırıldığını öne sürdüler. Hazırlanan resmi raporlar ve otopsi tutanakları ise, ülkeyi yönetenlerin açıklamalarını suya düşürüyor, yaşanan dramı tüm ayrıntılarıyla belgeliyordu. Bilirkişi raporunda, “Öldürme amacıyla ateş edildiği”, “Cesetlerde kimyasal madde yanıkları bulunduğu” ve “İşkence yapıldığı" yazıyordu. Aziz Dönmez, Zafer Kırbıyık ve İsmet Kavaklıoğlu, av tüfeğiyle, diğerleri ise değişik tipte silahlarla yakın mesafeden açılan ateşle öldürülmüştü. Çoğu kalbinden kurşunlanmış, Ahmet Savran ve Halil Türker, kafalarından vurulmuştu. Habib Gül (Nevzat Çiftçi), kan kaybından hayatını kaybederken, mahkûmların hepsinde darp izi bulunuyordu. Öldürülen mahkûmların elbiseleri de sırra kadem basmıştı! TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na bağlı alt komisyonun 28 Haziran 2000 tarihli raporunda şu görüşlere yer verilmişti:

“Elbiselerin kaybolması, atış mesafesi başta olmak üzere, ateşli silah yaralarının tam olarak yorumlanmasını engellemektedir. Olay, planlı yapılmıştır. Müdahale için günlerce hazırlanılmış, yeterli sayıda personel getirilmiş, hatta Özel Harekât Birliği’nden de takviye alınmıştır. Cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerin can güvenliği devlete, dolayısıyla da güvenlik güçlerine emanet edilmiştir. Yani bu operasyonda ölen insanların can güvenliğinden devlet sorumludur.”

Söz sırası artık kanlı baskından yaralı kurtulan, üstlük bir de haklarında dava açılanlardaydı:

“Güvenlik güçleri, ‘arama yapma’ bahanesiyle, hiçbir uyarıda bulunmadan sabaha karşı 04.00’de baskın düzenledi. Hemen hemen hepimiz uyuyorduk. Arkadaşlarımız çatılarda, askerleri gördüklerini söyleyince uyandık. Aynı anda 6. ve 7. koğuşların çatılarından, hiçbir uyarı yapılmadan tarama atışı başladı. Gözetleme kulelerinden ‘Sizin kanınızı içmeye geldik’ anonsu yapıldı. Hedef, 4. ve 5. koğuşlardı. İlk atışlar sırasında, Halil Türker ve Abuzer Çat adlı arkadaşlarımız yaşamlarını yitirdi, Ümit Altıntaş ve Zafer Kırbıyık ise yaralandı. Yaralı arkadaşlarımızı taşıyarak, 4. koğuşun havalandırmasına ve koğuş içine çekilmeye çalıştık. Ancak güvenlik güçleri, yaylım ateşini sürdürüyorlardı. Bu sırada Nevzat Çiftçi ve Önder Gençaslan da yaralandı.

Çatılar dışında, müşahede dediğimiz 14. koğuşun camlarından da, makineli tüfeklerle rasgele ateş ediliyordu. 3 No’lu gözetleme kulesindeki sivil giyimli kişiler ise, av tüfeği ile hedef gözeterek atış yapıyordu. Gaz bombaları ve silahların kullanıldığı baskın sabaha dek sürdü. Sonra içeriye, itfaiye hortumlarıyla önce su ardından da köpük sıkmaya başladılar. Saat 10.00 civarında sıkılan köpük, adam boyuna ulaştı. Boğulma tehlikesi geçirdik. Güvenlik güçleri, daha sonra havalandırma ve koğuş duvarlarını patlayıcılarla patlatarak, açılan deliklerden üzerimize ateş etmeyi sürdürdüler. Yoğun bir şekilde, kükürt gazı sıkıyorlar, göz yaşartıcı bomba atıyorlardı. Köpüğe ve ateş yağmuruna karşın yaralanmayı göze alarak koğuşa çekildik.

Saat 11.00 sıralarında içerde kalmamamız daha fazla mümkün olmadığı için dışarı çıkmaya karar verdik. Kol kola girerek, dışarı çıktık. Üzerimize ateş etmeyi sürdürdüler ve birçok arkadaşımız yaralandı. Koğuştan yaralı oldukları için çıkamayan yaralı arkadaşlarımız, gaz maskeleriyle içeriye giren görevlilerden tarafından tarandı. Aziz Dönmez bu esnada öldürüldü. Havalandırmaya çıkınca, kar ve gaz maskeleri takmış, robokop giysili yüzlerce görevli tarafından, demir ve plastik coplarla, itfaiyenin kullandığı kancalı demirlerle ve silah dipçikleriyle dövüldük. 4. koğuşun havalandırmasından, 500 metre mesafedeki hamama dek, sürüklenerek götürüldük.

Ölüler ve yaralıların tamamını üst üste yığdılar. Hamam, işkencehaneye dönüştürülmüştü. İşkence tam altı saat sürdü. Cenk Aslan gözünü kaybetmişti aldığı darbeler sonucunda. Sürekli slogan atanlardan Özgür Saltık’ın ağzı askerler tarafından yırtıldı. Ellerindeki listeden, koğuş ve siyasi temsilcilerin adlarını okuyup, ‘Habib Gül, İsmet Kavaklıoğlu, Cemal Çakmak... Bunları öldüreceğiz’ diyorlardı, telsizlerden ‘30–40 kişiyi gözden çıkarın’ anonslarını duyuyorduk. ‘Burada Deniz Gezmiş’leri bile astık, sizi de öldürelim mi?’ şeklinde konuşuyorlardı. Saatler süren ağır işkencenin ardından özellikle ellerindeki listede ismi geçen arkadaşlarımızı, yakın mesafeden kafalarına sıktıkları kurşunlarla öldürdüler..."

Baskınının ardından tedavileri tam anlamıyla yapılamadan hücrelere konulan, 11’i kadın 28 tutuklu ve hükümlü, açlık grevine başladı. Eylem, mahkûmların, “Başka cezaevlerine sevkedilemeyecek durumda olanların tedavi edilmesi ve sevk için sağlık raporu verilmesi” istemine, Adalet Bakanlığı’nın “evet” demesi üzerine, operasyondan 19 gün sonra bitirildi. Lakin Yozgat, Amasya, Konya Ermenek, Burdur, Tokat Zile, Niğde, Nevşehir ve Gaziantep cezaevlerine gönderilen tutuklu ve hükümlüler, aylarca tedavi göremediler. Örneğin, Bartın Hapishanesi’ne gönderilen Özgür Saltuk, çenesi kırık olduğu ve tel takıldığı için sıvı ile beslenebiliyordu. Aynı hapishanede bulunan Kemal Yarar ve Nihat Konak vücutlarının çeşitli yerlerinden yaralı oldukları halde hastaneye kaldırılmadılar.

Yukarıda söylemiştik. Ankara Cumhuriyet Savcılığı olayların ardından sağ kurtulan 85 tutuklu ve hükümlü hakkında, “adam öldürmek, faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs etmek, adam yaralamak, cezaevi yönetimine karşı ayaklanmak, silah bulundurmak ve cezaevi binasına zarar vermek” iddiasıyla dava açtı. Savcılık, operasyona katılan 145 jandarma hakkında ise “yasadan kaynaklanan yetkilerini kullandıkları” gerekçesiyle görevsizlik kararı verdi.

İddianamede, baskını gerçekleştiren ekibi yöneten 15 subay ve astsubay, “mağdurlar” arasında sayılırken, sadece bir tutuklu “mağdur-sanık” olarak yer aldı. İddianamede, karman çormandı. Somut hatalar sanık avukatları aracılığıyla saptanabildi. Yargılanan mahkûmlardan Rahmi Eren’in, olaydan dört gün sonra, baskında yaralanan Behzat Örs’ün eşi Saime Örs’ün de bir gün sonra tutuklandığı ortaya çıktı. Erkek mahkûmlar Duygu Mutlu ve Deniz Akkaş ise kadın tutuklu ve hükümlüler arasında gösterildi. Ölümlerin beşinden sorumlu oldukları öne sürülen mahkûmlardan Cemal Çakmak hakkında önce idam, sonra ağır müebbet, diğer mahkûmlar hakkında da 12 yıl ile 47 yıl arasında hapis cezası istendi.

Kadın mahkûmlara 108 yıl, erkek mahkûmlara 162 yıl ve toplamda 12 bin yıl hapis cezası istenen dava, 22 Şubat 2000 günü Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Mahkeme Heyeti, dava dosyasını, görevsizlik kaarı vererek Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne (DGM) gönderdi. İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül tepkisini şu sözlerle dile getiriyordu:

“Çok istisnai bir dava… Anlaşılmaz bir dava ve tam bir skandal. Davanın Ankara DGM’ye gönderilmesi ise hukuki değil siyasi bir karardır.”

Ankara DGM’nin de görevsizlik kararı vermesi üzerine, dosya bu kez Yargıtay’a gönderildi. Yargıtay incelemesi sonucunda, davanın tekrar, Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmesine karar verildi. Olaydan aylar sonra başlayan davanın, hemen hemen hepsi olaylı geçen duruşmaları sırasında söz alan, sanık avukatlarından Zeki Rüzgar, 1147 sayfalık dosyada, tek bir silah dahi yakalandığına ilişkin belge bulunmadığını söyledi. Tutuklu sanıklardan Devrim Turan, askerlerin sürekli olay gecesinde kadın mahkûmların suratlarına biber gazı sıktığını, gardiyanların da kendilerine saldırdıktan sonra alkışlarla, ıslıklarla bunu kutladıklarını iddia etti. Bir yıldır halen tedavilerinin yapılmadığını vurgulayan sanık Turan, “Yaralarımızın birisi kapanıyor, diğeri açılıyor. Katillerin yerine bizler yargılanıyoruz” diye tepki gösterirken, bir diğer sanık Aynur Sis ise şöyle konuşuyordu:

“Daha önceden planladıkları katliamı, hayata geçirdiler. Suçsusuz, devlete karşı ayaklanmadık, cezaevine zarar vermedik, kimseyi öldürmedik.”

Yine bir başka duruşmada sanık Sevinç Şahingöz, tesadüfen yaşadıklarını belirtirken, “Ölmediğimiz için mi suçluyuz. Hizbullah vahşeti karşısında dudaklarını ısıranlar, Türkiye’nin başkentinde bu katliama nasıl izin verdi” diyordu. Sanık Cemaat Ocak, o gece bazı adli tutuklulara da gardiyan elbisesi giydirildiğini öne sürerek, askerlerle komutanları arasında geçtiğini iddia ettiği, konuşmayı aktarıyordu:

Asker: Komutanım kol bacak kırmak serbest mi?

Komutan: Öldürmeyin de ne yaparsanız yapın.

Asker: Sağ olun. Komutanım.

Cemaat Ocak’ın, “bana işkence yapan kadın gardiyan şu an salonda bulunuyor” demesi üzerine, jandarmalar,
Dilek isimli infaz koruma memurunu, mahkeme salonundan kaçırdılar.

Sanık Yıldırım Doğan da, mahkûmların, o gece saat 06.00’da cezaevi hamamına götürüldüğünü, burada delici aletlerle vücutlarının kesildiğini, açık yaralarına ne olduğunu bilmedikleri kimyasal madde sürüldüğünü anlattı. Doğan, “Bu dava, tarihin ve insanlığın önünde şimdiden mahkûm olmuştur” diye konuşuyordu. Operasyon sırasında isimlerinin megafonla teker teker anons edildiğini iddia eden Yıldırım Doğan, görevlilerin “Buradan canlı çıkamayacaksınız” sözlerinin ardından ise dört kişinin yaralı vaziyette hamamdaki özel bir bölüme alındıklarını ve ateşli silahla öldürüldüklerini öne sürdü.

Sanıklardan Hatice Yürekli, savunmasına, ölüm orucunun 41. gününde olduğunu belirterek başladı. Mahkeme heyetinden su isteyen Yürekli, altı sayfalık dilekçesini ise yorgun olduğu için oturarak okudu. 29 Aralık 1998 günü Türkiye Komünist İşçi Partisi (TKİP) üyesi olduğu gerekçesiyle gözaltına alındığını ifade eden Yürekli, bir ay önce de hapis cezasına çarptırıldığını söyledi. Cezaevindeki olaylar sırasında yaralanan Yürekli, “26 Eylül 1999’da Ulucanlar Cezaevi’nde yaşananlar, tarihe bir katliam olarak geçececektir” dedi.

Ateş saçan yürekli yoldaş

“bu bir örgü:
alev bir saç örgüsü
kıvranıyor
kanlı; kızıl bir meşale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!”

“Ezgi” ve “Hazal” kod adlı Hatice Yürekli’nin 33 yıllık kısa ömrü, açlık greviyle tamamlandı. Tokat Almus doğumlu olan Yürekli, eyleminin son iki ayında, doğru dürüst su ve şeker bile alamıyordu. Direnişinin 180. gününde, Ankara Numune Hastanesi’nde, bilinci açık bir şekilde bu dünyadan ayrıldı. İzmir'de toprağa verdiler onu...

Fatma Hülya Tümgan, savunma yapmak istediğini ve
savunmasıyla bağlantılı olarak da, F tipi cezaevleri ve ölüm orucu eylemi ilgili hazırladığı dilekçesini okumak istedi. Mahkeme heyeti, sanık avukatlarının tüm itirazlarına rağmen bu talebi kabul etmedi. Fatma Hülya Tümgan, öldüğünde 35 yaşındaydı. Yani ortasındaydı ömrünün. Gözaltına alınmadan önce, Mücadele Dergisi’nin Samsun temsilcisiydi. Hükümlüydü Tümgan, DHKP-C davasından 12,5 yıl hapis cezası almıştı. Tamı tamına sekiz yıldır, Ulucanlar Cezaevi’ndeydi.

Kanlı operasyon sırasında yaralanmıştı. “Öldürülen, hastaneye kaldırılan ve sürgüne gönderilen arkadaşlarımızdan sonra Ulucanlar’da kala kala 10 kadın tutuklu kalmıştık. Hepimiz yaralıydık ve görüş yerinde bekletiliyorduk. Ellerimiz kelepçeli, üstümüz başımız yırtık, ıslak ve kan içinde, yüzümüz tanınmaz haldeydi. Tedavilerimiz engellendiği gibi hiçbir insani ihtiyacımız da karşılanmıyordu. Kırık parmaklarımın yanlış kaynadığı için sağ elimi tam olarak kullanamıyordum. Kelepçeli halimizle yaralarımızı tedavi etmeye çalışıyorduk. Yırtılmış olan iç çamaşırlarımızdan kırıklara askı vb. şeyler yaptık. Su ve kan öbekleri arasında, çıplak betonda saatlerce bekletildik. İdarenin emri ile yaralı olmamıza karşın tekme, dipçik, cop ve yumruklarla hücrelere götürüldük. Görevliler, özellikle karnımıza ve bacak aralarımıza vuruyorlar, sözlü tacizde bulunuyorlardı.”

Ölüm orucu eylemine 1. ekipte başladı Fatma Hülya Tümgan ve 187 gün boyunca sürdürdü direnişini. Durumu ağırlaşınca, Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırıldı.
Adalet Bakanlığı’nın “Refakatçi Genelgesi”nin ardından Tümgan’ın hakkında “işkence yaptığı” gerekçesiyle dava açtığı, kadın gardiyanı Onun refakatçisi(!) olarak görevlendirdiler. Ailesi, kızlarının, hastanenin tek kişilik odasında tutulduğunu ve yattığı yatağın altında, iğneler, cam kırıkları konulduğunu iddia edince, kadın gardiyan görevden alındı. Kendisine zorla takılan serumu çıkarınca, üzeri ve yatağı ıslanan Tümgan, zatürreeye yakalandı. Ölmeden 4 gün önce bilinci tamamen kapanan Fatma Hülya Tümgan, Samsun’un Vezirköprü ilçesinde defnedildi.

Bir diğer sanık Cafer Tayyar Bektaş da, ölüm orucu eylemindeydi. 6 Mayıs 2001’de, direnişinin 200. günü hayata veda etti. 25 yaşındaydı. Tunceli’nin Pülümür ilçesinde dünyaya gelmişti. Yakalandığında, üniversite öğrencisiydi. “Hasan” kod adlı Cafer Tayyar, Ulucanlar’da ağır yaralandı. Ulucanlar’dan Amasya Cezaevi’ne nakledilirken slogan attığı için hayaları sıkılarak bir yumurtalığı patlatıldı. Hayata Dönüş operasyonundan sonra Sincan F Tipi Cezaevi’ne sevkedildi. Sağlığı bozulunca, Ankara Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. Bilincini yitirdi, 10 gün makineye bağlı kaldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Heyeti, Ankara’da ölüm orucuyla ilgili görüşmeler yaparken Hüseyin Kayacı ile birlikte yaşamları sonlanıyordu. Cafer Tayyar Bektaş, Ankara Karşıya Mezarlığı’nda düzenlenen cenaze törenin ardından Ulucanlar’da baskınında öldürülen arkadaşları Mahir Emsalsiz ve Önder Gençarslan’ın yanına toprağa verildi.

Tunceli’de 2005 yılının yaz aylarında gerçekleştirilen Maoist Komünist Parti (MKP) baskınında, yaşamını yitiren 17 kişiden biri olan Cemal Çakmak, İstanbul Gazi Mahallesi’nde iki bin kişinin katıldığı cenaze töreninin ardından Sarıgazi’de gömüldü. Ulucanlar Cezaevi’ndeki olayların ardından hakkında idam istenen tek kişi olan Cemal Çakmak aslında yıllar önce hapishanede ölümden dönmüştü:

“Hamamın yakınındaki özel bölmede, 30 kişilik bir tim tarafından haya burma, çivili sopayla vurma, kancalı demirlerle sırt bölgesini parçalama gibi çeşitli işkencelere tabii tutuldum. Sürekli ‘Cezaevinde cep telefonu var mı, tünel var mı?’ şeklinde sorular sordular. Ellerinde karışımını bilmediğim bir sıvı vardı ve neşteri bu sıvıya batırarak vücudumu çizdiler. Uyuştum. Görevlilerden biri en sonunda, ‘Buraya kadar’ dedikten sonra her iki bacağıma ve kafama birer kurşun sıktı. Kurşun kafamı sıyırmış, kendimden geçmişim. Arkadaşlarımın anlatımına göre, beni öldü sanarak ‘Bu... Yozgat’a gömülsün’ demişler ve beni, yani cenazeyi Yozgat Cezaevi’ne sevk edilenler ile birlikte göndermişler. Gerçek Yozgat’ta ortaya çıkmış, ölü olmadığımı oradaki gardiyanlar fark etmişler. Yarım yamalak bir tedavinin ardından, vücudumdaki metal parçalarının hepsi çıkarılmadan Burdur Cezaevi’ne sevkedildim.”

Burdur Cezaevi’nde de aylarca tedavi edilmeyen Cemal Çakmak, felç tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Ailesi, Cemal Çakmak’ın sağlığı için çırpınıyordu. Kardeşi Güler Çakmak, 1992’de gözaltında gördüğü ağır işkence sonucunda ağabeyinin sağ gözünü kaybettiğini belirterek, “Başına aldığı darbeler, damar tıkanıklığına yol açtı. Beynine yeterli oksijen gitmiyor” diyordu. Oğlu için eylem yaparken kelepçelenen anne Zekiye Çakmak, sık sık Cemal Çakmak’ın resmini öperek, onun ölüme terk edilmemesi için yetkililerden yardım istiyordu.

Sanki devletin sopası, Cemal Çakmak’ı takip ediyordu. Burdur Cezaevi’nde gerçekleştirilen müdahale sonrası, bacağı kırıldı ve vücudunda ağır darp izleri oluştu. Burdur’dan Bursa Cezaevi’ne sevkedilen Cemal Çakmak için ailesi, tedavi görebilsin diye imza kampanyası başlattı. Kanlı Hayata Dönüş’ü de yaşadı Çakmak, F tipi hücre sürecini de. Tavır Dergisi’nde Cevahir Özden, 1996 yazında kendisi gibi ölüm orucu eylemcisi olan, “ölüm şerbeti dolu bardaklarla birlikte yan yana uzandıkları” Cemal Çakmak’ı anlatıyor:

“Açlığı göğsümüze yasladığımız Cemal ağabey... Hastane odasına ilk gittiğimiz anı hatırladım birden. Serum takıldıktan kısa bir süre sonra, Hayati Can’ın haberini (Hayati Can, 96 ölüm orucu eylemindeki 12. ölümdü, anlaşma sağlandıktan sonra hayatını kaybetti) almıştık. Senin, o an seruma bakışını hiç unutmam. İnsan hiç kendinden nefret eder mi? Sen o anda etmiştin. Yoldaşını yitirirken kendin yaşamaya devam ediyordun, bunun için kendinden nefret ediyordun. İçinde biriken hüznü, dışarı yansıtmıştın ve sevginin kutsallığına inanan bir insanın yüreğine tanık olmanın huzuruyla, ellerimi uzatıp ellerini sıkmıştım. Bir damla yaş akmıştı tek gözünden. O anda lanet yağdırmıştım içimden, iki gözünle yaş dökemiyordun yoldaşına...”

Ulucanlar’da yaşamını yitiren Nevzat Çiftçi, Habip Gül olarak biliniyordu. Gözaltına alındığında sahte kimliğinde diretmiş ve Habip Gül ismiyle anılır olmuştu. Üç kez tutuklanmış, cezaevinden firar etmiş, ölüm orucu eylemine katılmıştı. Çiftçi, hapishanedeyken gıyabında TKİP Merkez Komite üyeliğine getirilmişti.

Ali Rıza Dermanlı, Ulucanlar, Burdur ve Gebze cezaevlerinde yaralandı. Eşi Birsen Erdoğan Dermanlı da öyle... Son ölüm orucu direnişine katılmıştı Ali Rıza Dermanlı, Birsen Dermanlı ise kalp ve astım hastasıydı. Yine mahkûmlardan Erdal Gökoğlu ve Mustafa Selçuk önce Ulucanlar sonra Burdur hapishanelerinde yaralandılar.

Mahkeme heyetinin değiştiği, sanıkların birçok kez dövüldüğü, avukatlarının ise tartaklandığı duruşmalar sırasında, dışarıda bekleyen tutuklu ve hükümlü yakınları ise sürekli gözaltına alındı. Yavrularının mağdur olmasına karşın sanık koltuğuna oturtulduğunu dile getiren aileler, Ankara Valiliği’nin baskında görevli jandarmaların yargılanmalarına gerek olmadığı yönündeki kararına ise itiraz etti. Ankara Bölge İdare Mahkemesi itirazı onaylayarak, Valilik tarafından verilen “Men-i Muhakeme kararı”nı kaldırdı. Olaylar sırasında görevli polislere ise soruşturma dahi açılmadı. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 85 tutuklu ve hükümlü, Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 161 güvenlik görevlisi hakkında açılan davalar, o gündür, bugündür hala sürüyor. Davada yargılanan Ercan Akpınar, Ankara Ulucanlar Cezaevi’nin yıkılmak istenmesiyle ilgili duygularını aktarıyor:

“Ulucanlar'ın hamamında dökülen kanlarımızı duyduk ki temizleyememiş ve çareyi zemindeki fayansları toptan değiştirmekte bulmuşlar. Belki bu şekilde kan izlerimiz ‘temizlenmiştir’. Peki, bizlerin bilincinde derin bir nefret ve haklı gururla kodlanmış izleri nasıl sileceksiniz? Silemezsiniz! Bizler orada yaşananları asla unutmayacak, asla bağışlamayacağız!
Kanlarımızla beton zemini ıslattığımız, kahkalarımızla köhne duvarlarını çınlattığımız bir zindan yıkılıyor. ‘Zindanlar Yıkılsın!’ elbette. Ama onu, işçi ve emekçilerin devrimci öfke ve nefreti yıkmalı…”


Devam Edecek...