15 Mayıs 2008 Perşembe

YARGIDAN "1 MAYIS" DERSİ...



1 Mayıs tazminatı

Geçen yıl 1 Mayıs Bayramı’nı izlerken sarı basın kartını göstermesine karşın çevik kuvvetin gaz, cop ve tekme darbeleriyle yaralanan muhabirimiz Alper Turgut, İçişleri Bakanlığı aleyhine açtığı manevi tazminat davasını kazandı. Kararda, “Gazetecinin haber alma hakkını engellenmesi kabul edilemez” denildi.

Geçen yılki olaylarda yaralanan gazetemiz muhabiri Alper Turgut 1000 YTL’lik manevi tazminatı kazandı

Bakanlık 1 Mayıs mahkûmu

İstanbul 9. İdare Mahkemesi kararında, kamu idaresinin, personelini en iyi şekilde eğitmek ve hukuk bilgisiyle donatmak yükümlülüğünde olduğu belirtilerek “Gazetecilerin doğru ve gerçekleri tüm çıplaklığıyla sağlayabilmesi için görevlerinde yardımcı olunması, hukuk devletinin vazgeçilmez koşuludur” denildi.

İstanbul Haber Servisi - 1 Mayıs 2007’de polisin şiddetine maruz kalarak yaralanan gazetemiz muhabiri Alper Turgut, İçişleri Bakanlığı aleyhine açtığı 1000 YTL’lik manevi tazminat davasını kazandı. İstanbul 9. İdare Mahkemesi kararında, kamu idaresinin, personelini en iyi şekilde eğitmek ve hukuk bilgisiyle donatmak yükümlülüğünde olduğu belirtilerek “Gazetecilerin doğru ve gerçekleri tüm çıplaklığıyla sağlayabilmesi için görevlerinde yardımcı olunması, hukuk devletinin vazgeçilmez koşuludur” denildi.

Taksim’de 1 Mayıs 2007 kutlamalarına izin vermeyen İstanbul Valiliği, başta şiddetin yoğun olarak yaşandığı Beşiktaş ve Beyoğlu ilçeleri olmak üzere kentte adı konulmamış bir sıkıyönetim ilan etmişti. İşçi Bayramı’nı izlerken yaralananlar arasında 9 da gazeteci vardı. Alper Turgut, Beşiktaş’ta “sarı basın” kartını göstermesine ve gazeteci olduğunu söylemesine karşın çevik kuvvet polislerinin gaz, cop ve tekme darbeleriyle yaralanmıştı.

‘YARDIMCI OLMAK YERİNE HABER ALMA HAKKI ENGELLENDİ’

İdarenin hizmet kusuru olduğunu iddia ederek gazetemiz avukatı Tora Pekin ile birlikte İstanbul 9. İdare Mahkemesi’ne başvuran Alper Turgut, 1000 YTL’lik manevi tazminat talep etmişti. Davaya bakan hâkim Zafer Şeker’in bağladığı kararda, “Kolluk görevini yürütmekle görevli personelin, görevini yerine getirmek amacıyla zor şartlar altında mücadele eden gazetecilere yardımcı olması gerekirken onların haber alma hakkını engelleyecek şekilde davranmasının kabul edilebilir hiçbir yanı bulunmamaktadır. Kolluk personeli gazetecilerin haber hakkını sağlayacak tüm imkânları sağlamakla görevlidir. Zira vatandaşların en iyi doğru ve sağlıklı şekilde haber alma imkânından yararlanması ancak bu şekilde mümkündür” denildi. Hâkim Şeker, Turgut’un darp edilmesi ve kötü muamelelere maruz kalmasının şüphe götürmediğini vurgulayarak İçişleri Bakanlığı’nın personel seçimi ve yetiştirilmesi konusunda gerekli yükümlülükleri yerine getirmeyerek hizmet kusuru işlediğine hükmetti.

KAMU DAVASI AÇILAMAMIŞTI

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, avukat Tora Pekin’in, İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ve Çevik Kuvvet Şube Müdürü hakkında yaptığı şikâyeti “işleme koymama kararı” vermişti. Pekin, “kasten insan yaralama” ve “iş ve çalışma hürriyetini ihlal” gerekçeleriyle Danıştay Daire Başkanlığı’na da itirazda bulunmuş, ancak sonuç alınamamıştı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ise toplam 38 kişinin 1 Mayıs 2007’de saldırıya uğradıkları gerekçesiyle altı polis yetkilisi ve olay yerinde görev yapan emniyet görevlileri hakkında yaptıkları şikâyette dava açılmasına gerek görmemişti. 1 Mayıs saldırılarıyla, aralarında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul, 78’liler Girişimi yetkilisi Celalettin Can, muhabirimiz Alper Turgut, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Genel Başkanı Gençay Gürsoy’un da bulunduğu 38 kişinin yaptığı suç duyurusunda takipsizlik kararı verilmişti. Karara yapılan itiraz hâlâ görevli Beyoğlu Ağır Ceza mahkemesi tarafından inceleniyor.

Geçen yıl olduğu gibi 1 Mayıs 2008'de de polis "orantısız güç" kullandı. İstanbul genelinde şiddetin dozunu arttıran güvenlik kuvvetleri, gazetemizin kapısı önünde de Pazar Dergi muhabiri Ali Deniz Uslu'nun kolunu kırdı, servis arkadaşı Esra Açıkgöz'ü de yaraladı.

CUMHURİYET GAZETESİ / 16 MAYIS 2008 CUMA

Yumurta, daktilo, boya yani protesto


Politikacılara karşı bireysel bir protesto eyleminde bulunmak istiyorsanız, nerede olduğunuza, kime karşı eylem yaptığınıza ve hatta kim olduğunuza dikkat etmeniz gerekiyor. Yoksa ummadığınız sonuçlarla karşılaşabilirsiniz.


Deniz Ülkütekin


Yakın zamanda ABD'li kadınları Irak'taki savaş konusunda bilinçlendirmek amacıyla kurulan ve hükümet karşıtı eylemlerde sık sık adı geçen Code Pink adlı örgüte mensup bir eylemcinin, Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice'ın kongredeki konuşması öncesinde, kan rengine boyanmış bir halde yanına yaklaşarak "Sen kanlı bir savaş suçlususun" diye ortalığı inletmesi geçen haftanın en çok dikkat çeken olaylarından biriydi. Rice, manidar bir şekilde kafasını sallamakla yetinirken, güvenlik görevlileri tarafından apar topar götürülen protestocu kadın şu an mahkemede alacağı cezayı bekliyor. Ancak her politikacı Rice kadar şanslı olmayabilir. Bazen bu tür eylemler sembolik bir konumun ötesine geçip can ve mal kaybına neden olabilecek sonuçlar doğurabiliyor.


Bu tür bir eyleme maruz kalan ABD Başkanı George Bush da aslında şanslı sayılırdı. 2005 Temmuz'unda Gürcistan'ın başkenti Tiflis'te yaptığı bir konuşma sırasında kürsünün yakınına el bombası konulmuş, ama patlamamıştı. Gürcü yetkililer, bombanın tahrip gücünün olmadığını açıklamış, fakat Vladimir Arutyunian adlı bir şüpheliyi de gözaltına almışlardı. 27 yaşındaki Ermeni, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı fakat bunda yakalandığı çatışma sırasında bir polisi öldürmekten suçlu bulunması büyük rol oynuyordu.


Liderleri protesto için her zaman patlayıcı maddeler kullanılması gerekmiyor. Greenpeace üyesi Ururguaylı Evangelina Carrozzo, 2005 Mayıs'ında, Avusturya'nın başkenti Viyana'da yapılan Avrupa Birliği-Latin Amerika zirvesine bir gazeteci gibi akredite olmayı başardı. Tam bu tür zirvelerin geleneği olan aile fotoğrafı çektirilirken üstünde sadece bikinisiyle sahneye fırladı. Elinde ise nükleer santralları protesto eden bir pankart vardı. Ancak çok güzel bir kadın olan Carrozzo, maalesef dikkat çekmek istediği sorundan daha çok ilgi çekti. Hatta Chavez, sadece kadına baktığını ve neyi protesto ettiğini görmediğini söyledi. Tabii bu kadar güzel bir protestoya herhangi bir ceza verilmesi düşünülemezdi.


Politikacılara karşı eylem yapmak için onlar kadar ünlü olmak, ceza almamak için iyi bir yöntem. "Albümlerimizi almayın, çalın" diyen İngiliz anarşist müzik topluluğu Chumbawamba'nın solistlerinden Danbert Nobacon, 1998 Brit Ödülleri Töreni sırasında İşçi Partisi'nden başbakan yardımcısı John Prescott'un başından aşağı bir kova dolusu buz dökmüş, "değerli politikacı" bu durum karşısında sadece gülümsemekle yetinmişti. Yine küreselleşme karşıtı eylemlere verdiği destekle tanınan U2'nun solisti Bono davet edildiği Dünya Ekonomi Formu'nda liderlere ağza alınmayacak küfürleri de içeren bir konuşma yapmış, dünyayı yönetenler ise sessiz kalmayı yeğlemişlerdi.


Ülkemizde de protesto eylemleri değişiklik gösteriyor. Bunlardan en bilineni Ahmet Çakmak adlı bir esnafın dönemin başbakanı Bülent Ecevit'e yazar kasa fırlatması. Ekonomik sıkıntılar yüzünden bunalan vatandaşın yaptığı hareket, Türk Ceza Kanunu'na göre para cezası gerektiriyordu. Ancak Ecevit, olaya hoşgörülü yaklaşıp Çakmak da başbakandan özür dileyince olay tatlıya bağlandı. Yine borçlarını ödeyemeyen bir vatandaşın, Çankaya Köşkü'ne kamyonunu bırakma girişimi de hafızalarda yer eden olaylar arasında. Recep Tayyip Erdoğan da protestolardan en çok nasibini alan başbakanlardan. "Ananı da al git" polemiği dışında Mersin ziyareti sırasında Kemal Özcan adlı bir çiftçi tarafından "bizi mahvettiniz lan" suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Ancak başbakan için önemli olan çiftçinin problemleri değil, lan kelimesiydi. Sonuçta Kemal Özcan gözaltına alındı.


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de bireysel protestodan nasibini aldı. Başbakan yardımcılığı döneminde Kudüs'deki Mescid-i Aksa'yı ziyareti sırasında Filistinli bir eylemci yaklaşıp "Sizin İsrail'le ilişkiniz var. İslam'da Yahudilerle ilişki yasaklanmıştır. Bizim onlara ihtiyacımız yok. Onlarla ilişkinizi kesin" çağrısında bulundu. CHP lideri Deniz Baykal ise Antalya ziyareti sırasında ülkeyi gerip erken seçime götürdüğü yönündeki bir protestoyla karşılaştı. Ancak vatandaşa yapılan tek yaptırım Baykal'ın etrafındaki partililerin gösterdiği tepkiydi.
Gördüğünüz gibi bireysel protestolar, bikiniden el bombasına kadar çok geniş bir yelpazede değerlendirilebiliyor. Artık eylemlerin niceliğinden çok niteliği önemli. Yani ne kadar yaratıcıysanız o kadar dikkat çekiyorsunuz.


TÜRKİYE'DEN...


21.7.2007: Bulut Yıldırım adlı protestocu genel şeçimlerdeki başarısızlığı protesto etmek için parti genel merkezi önüne "Baykal istifa" yazılı bir dövizle geldi. Ancak partililer tarafından bina dışına çıkarıldı ve polis tarafından gözaltına alındı.

2.4.2003: Ankara'yı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ı Yargıtay binası önünde ellerinde yumurtalarla bekleyen birkaç öğrenci amacına ulaşamadı.


DÜNYADAN PROTESTOLAR...


20.4.2006: Çin Devlet Başkanı Hu Jintao'nun Beyaz Saray'daki konuşması sırasında basın mensuplarının arasına karışan yasaklı Falun Gong tarikatı üyesi, başkana "Günlerin sayılı" tehdidini savurdu.

26.9.2005: Beyaz Saray'ın önünde uzun süre kamp yaparak Irak savaşını protesto eden Cindy Sheehan polis kuvvetleri tarafından tutuklandı. Çıkarıldığı mahkede ise suçsuz bulundu. Sheehan'a protestosu sırasında bir ara Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez de eşlik etmişti.


17.2.2005: Demokrat Parti lideri Howard Dean ve eski Pentagon danışmanı Richard Perle, Irak savaşı hakkındaki görüşlerini açıklarken kalabalık arasından birisi "yalancı" diye bağırarak Perle'nin kafasına ayakkabı fırlattı. Polisler zanlıyı apar topar gözaltına aldı ve hakkında soruşturma başlattı.


29.10.2004: Bu kez Tony Blair'in işadamlarına konferans vereceği binanın çatısına çıkan bir Greenpeace üyesi, inşa edilmesi planlanan iki nükleer tesisi protesto etti.

20.5.2004: İngiltere Başbakanı Tony Blair, Avam Kamarası'ndaki bir toplantı sırasında, boşanmış babaların çocuklarını görme hakkını savunan Adalet Babalar grubu üyesinin toz boya dolu balonlarına hedef oldu.
CUMHURİYET PAZAR DERGİ - 4 KASIM 2007

Latin Amerika'nın özgür ekranı



teleSUR, Latin Amerika'nın sesi olmayı hedefleyen bir kanal. Venezüella yönetiminin 6 yıldır üzerinde çalıştığı bir proje. 31 Ekim 2005'te sınırsız yayına geçti. 'Bizim Kuzeyimiz Güney'dir' sloganıyla Latin Amerika ölçeğinde milyonlara seslenen kanal, emperyalizme karşı duruşun bir ifade biçimi. Büyük hissedarı Venezüella hükümeti olan kanalın, diğer sahipleri Arjantin, Uruguay ve Küba. Bolivya'nın da yakında ortak olması bekleniyor, Brezilya ise kısmi destek sağlıyor. Daha yayına başlamadan ABD tarafından bir tehdit olarak ilan edilen televizyonun başkanı ve Venezüella İletişim Bakanı Andres Izarra, kanalın Latin Amerika ulusları arasında bir bütünleşmeyi sağlama hedefiyle yayın yaptığını vurguladı. Izarra, yayınlarının emperyalizme ve onun ifade biçimlerine karşı olduğunu belirtti.

GAMZE ERBİL

teleSUR Latin Amerika'nın medya tekellerinin emperyalist yayın anlayışlarına karşı kurulan kanalı



Güneyin kamu televizyonu

teleSUR'un Venezüella yönetiminin 6 yıldır üzerinde çalıştığı bir proje olduğu söyleniyor. Görüntü ve politik tercihlerle manipüle edilen tekelci medyaya karşı bir proje. CNN gibi kanalların Latin Amerika halklarını "istediği ve gördüğü gibi" yansıtmasına karşın, Latin Amerika'nın sesi olmayı hedefleyen kanalın nasıl bir ihtiyaç olduğu, en açık haliyle Venezüella'da 2002 yılında gerçekleştirilmeye çalışılan darbe sırasında ortaya çıktı.

Univision Network Venezüella'daki en büyük medya grubu, patronu Gustavo Cisneros olan ağın en büyük hissedarı ABD'de. Başta ABD'nin ticari çıkarları olmak üzere Amerikan çıkarlarını gözeten bir yayıncılık yapıyor. Chavez yönetimine muhalif olmakla kalmıyor, haberleri çarpıtıyor ve yalan yayın yapıyor. Bu medya tekelleri, Chavez'in devrilmeye çalışıldığı darbe sürecinde sürekli yanlış bilgiler vererek hem Venezüella halkını, hem dünyayı kandırmaya kalktı. İşte teleSUR, bu tabloda da dengeleyici bir unsur olarak ortaya çıkıyor.

KÜLTÜR EMPERYALİZMİNE KARŞI

Daha önce sınırlı yayın yapan teleSur, 31 Ekim 2005'te 24 saat yayına geçti. Latin Amerika ölçeğinde milyonlara seslenen kanal, "Bizim Kuzeyimiz Güney'dir" sloganıyla, İspanyolca yayın yapan CNN En Español, Univisión ve BBC World gibi kanalların yayınlarını dengelemek üzere devreye girdi. Büyük hissedarı Venezüella hükümeti olan kanalın, diğer sahipleri Arjantin, Uruguay ve Küba. Bolivya'nın yakında ortak olması bekleniyor. Kendi Latin Amerika kanalı TV Brasil Internacional üzerine çalışmalarını sürdüren Brezilya ise, teleSUR'a kısmi destek sağlıyor. teleSUR'un merkezi Caracas'ta ve tüm kıtada yaygın temsilcilik ağı var.

Venezüella İletişim Bakanı ve teleSUR'un Başkanı Andres Izarra , Eylül ayında yapılan Bağlantısızlar Zirvesi sırasında gazetecilere yaptığı sunuşta, kanalın Latin Amerika ulusları arasında bir bütünleşmeyi sağlama hedefiyle yayın yaptığını vurguladı. "Kendi sürecimizi, kendi toplumlarımızı ve kültürümüzü kendi gözlerimizden görmek, haber ve bilgileri bu şekilde almak için" çalışıyoruz diyen Izarra, yayınlarının emperyalizme, onun ifade biçimlerine özellikle kültür emperyalizmine karşı olduğunu belirtti.

teleSUR, daha yayına başlamadan önce ABD tarafından bir tehdit olarak ilan edildi. Temsilciler Meclisi'nde, -teleSUR'un deneme yayınına başlamasından bir kaç gün önce, 20 Temmuz'da- Florida milletvekili Connie Mack 'ın önerisiyle kanalın yayınına alternatif olarak her gün 30 dakika yayın yapacak bir başka TV kanalının finanse edilmesi kararlaştırıldı. Mack, teleSUR'u "ABD'nin kıtada oluşturduğu güç dengesinin altını oyacak bir tehdit" olarak niteliyordu. Chavez'in ABD karşıtı, özgürlük karşıtı retoriğini yayacağını iddia ediyor ve onu El Cezire'ye benzetiyordu.


teleSUR'un sunucularından Patricia Villegas , kanalın büyük medya tekellerine alternatif bir yayıncılık anlayışını geliştirme çabası içinde olduğunu vurguluyor. Villegas, egemen medyanın gözünü kapadığı toplumsal hareketlerin ve halk muhalefetinin sözcüsü olmayı seçtiklerini söylüyor. Patricia Villegas ile teleSUR'u konuştuk.

'LATİN AMERİKA'NIN EL CEZİRESİ'

- teleSUR için "Latin Amerika'nın El Cezire'si" benzetmesi yapılıyor. Bu doğru mu, doğruysa benzerlikler neler?

"İki kanalın ortak yönleri olduğunu düşünüyorum. En başta, dünyada egemen olan medyanın haber vermediği bölgelere yoğunlaşmak. Dünyanın bu bölgelerinde neler olup bittiğine dair büyük bir kavrayış eksikliği var. Her ikisi için de geçerli olan bir başka ortaklık, henüz yayına dahi başlamadan iki kanal için de olumsuz kampanyalar yapılması. Öte yandan El Cezire daha gelişkin bir altyapıya sahip, teleSUR ise yeni bir proje. Bir de El Cezire'nin bir sahibi var, teleSUR ilk uluslararası kamu televizyonu. Küba, Arjantin, Uruguay ve Venezüella yönetimlerine ait, yakında ortaklığa Bolivya da dahil oluyor."

- Bu devletlerle ilişkileri kanalın yayın politikasını nasıl etkiliyor?

"Herkes bunu merak ediyor. Bugüne dek hiçbir zaman, bu devletlerin hiçbir temsilcisi tarafından bana ne yapmam gerektiği söylenmedi."

- Egemen medya olarak nitelediğiniz medyayla farkınızı nasıl tarif ediyorsunuz?

"teleSUR'un haberleri hazırlayışıyla egemen medya arasında büyük bir farklılık var. Bir örnekle açıklamaya çalışayım. Örneğin CNN Meksika'daki seçim sonuçlarını hemen "Calderon kazandı" şeklinde ilan etti. Oysa biz süregiden tüm anlaşmazlık boyunca çok sorumlu bir yayın yaptık. Özellikle seçimin yasallığının tartışıldığı bir dönemde, Calderon'un ya da Obrador 'un devlet başkanı seçildiğini "ilan etmedik." Calderon'un yasal konumunun tartışmalı olduğu bir dönemde CNN'in yaptığı doğru bir yayıncılık değildi."


teleSur'un tüm Latin Amerika ülkelerinde temsilcilikleri ya da bağlantıları var. Washington, Meksika, Kolombiya, Brezilya, Bolivya, Haiti, Nikaragua, Ekvador, Şili ve Peru'da da temsilcilikler var. Uydu yayını olarak ve kablolu televizyonlardan Latin Amerika ülkeleri, Kanada ve ABD'den izlenebiliyor. Avrupa'ya da sinyaller gidiyor, ancak burada henüz bir kablo işletmecisiyle bir anlaşma yapılmadığından izlenemiyor. Ayrıca internetten izleniyor.

BBC ile haber paylaşacak

teleSUR ve BBC haber paylaşımı konusunda bir anlaşma imzaladı. Kanalın başkanı Andres İzzera, BBC gibi başka yayın kuruluşlarıyla da stratejik ilişkiler kurmak istediklerini söyledi.
Bu yılın başlarında merkezi Katar'da bulunan Arap kanalı El Cezire ile bir işbirliği anlaşması yapan teleSUR, ABD yönetimi tarafından ağır bir şekilde eleştirilmişti.

teleSUR'un BBC ile işbirliğine Amerikan yönetiminin nasıl bir tepki göstereceği merak konusu. Ancak, BBC gibi saygın bir kurumla imzalanan işbirliği anlaşmasının ABD yönetimi tarafından kolaylıkla itham edilemeyeceğine inanılıyor.


Cumhuriyet Hafta Sonu - 4 Aralık 2006

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Böyle 68 görülmedi!



Renklendirme: Zeynep Özatalay

Avrupa 1968 Mayıs’ında özgürlük için ayaklanan gençlerden çok çekti. Vuruyor, kırıyor ve her şeyi hem de hemen istiyorlardı. Sonunda gençler kazandı, Avrupa yüzünü daha fazla demokrasiye döndü. Türkiye’de ise devlet özgürlük isteyen gençleri düşman gördü, milis kuvvetler kurup saldırdı, işkence yaptı, hapsetti, astı. İşte 40. yılında Türkiye’de 68 ve Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya, Hüseyin İnan ve Ali Haydar Yıldız...

Berat Günçıkan / Esra Açıkgöz

Bora Gezmiş 68 anılırken Deniz Gezmiş’in isminin öne çıkmasını istemiyor, onlar bir gruptu, diyor.




Uçağı kaçıranlar şimdi neredeler?

Röportajlar: Berat Günçıkan

Bu salı Ankara’da, Karşıyaka Mezarlığı’nda buluşacak Gezmiş, İnan ve Aslan aileleri. Deniz, Hüseyin ve Yusuf idamlarının 36. yılında anılacaklar. Çoğunluk için bir televizyon dizisi kahramanı, tişörtteki bir fotoğraf, yakadaki bir rozet Deniz Gezmiş, hatta bir popüler ikon, ama Gezmiş ailesi için sürekli eksikli yaşamanın adı, bitmeyen bir yas… Bora Gezmiş, Deniz Gezmiş’in, üç yaş büyük abisi. Dünü ve bugünü anlatıyor:


- Siz her 6 Mayıs’ta Ankara’dasınız, değil mi?

Evet, her 6 Mayıs’ta gidiyoruz. Babamızın bize tek vasiyeti o zaten, “Mezarları yalnız bırakmayın” dedi.

- Siz de o dönem kardeşinizle birlikte sol hareketin içinde yer almış mıydınız?

Ben 1944’lüyüm. Hukuk Fakültesi’nde iki yıl okudum. Sınıfı geçemeyince, “askere gideceğim” dedim. 67-69 arasında askerdim. Döndükten sonra hemen Öğretmenler Bankası’nda işe girdim. Dolayısıyla, fiilen içinde olmadım.

- Düşünsel olarak…
Biz sosyal demokrat bir aileyiz, akrabalarımız arasında CHP’liler var, babam da 1987’de milletvekili adayı oldu, ama üçüncü sıradaydı, beş bin oyla kaybetti.
- İdamlar sırasında önlemek için yeterince çaba göstermediği gerekçesiyle CHP’ye bir kızgınlık, kırgınlık oluşmadı mı?
O zamanki CHP’yi ikiye ayırmak lazım. Nihat Erim, Kemal Satır, Turan Feyzioğlu’nun oluşturduğu grup zaten o zaman parti ile bağlantılarını kesmişti. CHP’de en çok uğraşan İsmet Paşa’dır, hakikaten samimi olarak uğraşmıştır. Hatta o zamanki Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’la bile görüşmüştür.

- Oysa daha suç belirlenmeden ceza belliydi, yani idam siyasi bir karardı…
Babalar gidip Demirel’i de ziyaret ettiler. İsmet Paşa babama “Merak etmeyin, ben konuştum” demiş. Cevdet Sunay’la konuştuğunda ise Sunay kendisine “Paşa, sen bu işle hiç uğraşma, onlar hakkında karar verildi” demiş. Daha hiçbir şey belli değilken Cevdet Sunay’ın bu lafı İsmet Paşa’ya söylediğini, babam bana anlattı.

- Önceden alınmış bir karar da olsa idamları önlemek mümkün müydü peki?

Anayasa Mahkemesi idamı usul yönünden bozdu, dosya yeniden Meclis’e döndü, yeniden oylandı, ancak bu arada kararın “devletin adli menfaatı için bir an evvel uygulanması lazım” diye bir metin daha eklendi. Kararı durdurmak için Millet Meclisi’nden ve Senato’dan 35 imza bulmak lazımdı, bu rakamı bulmak o kadar zor değildi, biz kolları sıvadık, 27 imza topladık, ama o sırada jandarma genel komutanına suikast düzenlendi…
- Uçak kaçırıldı…
Evet, bu eylemden dolayı Altan Öymen gibi adamları içeri alınca birçok kişi korktu, sekiz imza daha toplamayı bırakın, imza verenlerden çekenler oldu.

- Deniz Gezmiş’i kurtarmak adına yapılan eylemlerdi, ama geri tepti, diye mi düşünmeli?

Eylemlerin hakikaten Deniz Gezmiş’i sevenler tarafından mı yapıldığı da hiç açığa çıkmadı.
- Çok da sorulmayan bir soru herhalde…

Bakın, bugün uçak kaçıranlardan herhangi birinin en ufak bir haberini, hapis yattığını duydunuz mu? Misal olarak söylüyorum, Kızıldere’deki olay, cezaevinden kaçıyorlar, kaybolmak varken, tekrar toplanıp, arkadaşlarını kurtarmak için eylem yapıyor ve hayatlarını veriyorlar, ama uçak kaçırmada öyle bir şey yok. Uçağı Sofya’ya indiriyorsunuz, iki saat sonra biz teslim olduk deyip gidiyorsunuz. Bu kadar samimiyetsiz bir eylemin olacağına ben inanmıyorum.

- İdamları çabuklaştırmak için düzenlenmiş bir eylem olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Olabilir. Kesin olarak bilmemiz mümkün değil, ama olabilir. Neler döndüğünü başkaları biliyor.

- İdamlardan sonra baskı gördünüz mü?

Babam ilköğretim müfettişiydi, idamdan sonra fiili görevden masa başına alındı. Annem de öğretmendi, onu da Selimiye’den Kadıköy’deki okula naklettiler.

- Anneniz oğlunu cezaevinde hiç ziyaret etmemiş, ne evde, ne de dışarıda, kimseyle bu konuyu konuşmamış…

Evet, bu konu, annemle hiç konuşulmaz.
- Peki, acısını nasıl taşıdı?
Şimdi, gece kalkıp Deniz’le konuşuyormuş. Yanımızda Özbek bir kadın var, o anlattı bize. Annem metanetli kadındır, üzüntüsünü dışarıya belli etmez. Hatta idam gecesi, bizim hanımı okuluna göndermiş “Müdüre söyle, ben bugün gelemeyeceğim, bana izin versin” demiş.

- Babanızla anneniz sizi ve kardeşini korumak adına önlemler aldılar mı?
70-80 arası çok daha kötüydü, tam bir cinnet dönemiydi, bu yüzden o sırada İktisadi ve İdari Bilimler Akademisi’ni bitiren kardeşimi İngiltere’ye göndermek zorunda kaldık.

- Sizin şu andaki duygunuz ne, hâlâ öfkeli misiniz?
Öfke değil de, daha çok, bu olaya neden olanlara ve hazırlayanlara, Süleyman Demirel ve diğerlerine yönelik duyulan bir kin. Bu, haksızlığa uğrayıp kabullenememe gibi bir şey.

- Aynı Demirel, sonraki yıllarda demokrasi havarisi kesildi ve onaylandı…
12 Mart muhtırasını okuyun, orada gençler hakkında bir şey yoktur, her şey Demirel hakkındadır, ülkeyi yanlış idare etmiştir, beceriksizdir, kardeş kavgasına neden olmuştur. Sonra muhtıracılar ile Demirel birleştiler, hınçlarını gençlerden aldılar. Muhtıra hükümete verildi, ama bedelini gençler ödedi.

- Bugün, kamuoyunun Deniz Gezmiş’i algılama biçimi, rozetlerde, tişörtlerde kardeşinizin fotoğraflarını görmek size ne düşündürüyor?

Bizim bütün çabamız, o günleri ve o grubu objektif şekilde anlatmak. Biz Deniz’e kardeşimiz olarak hiç bakmadık ve o kadar öne çıkarılmasını da tasvip etmiyoruz, ötekilere haksızlık oluyor.

- Sizce 68 romantik bir hareket miydi, yoksa bir isyan mıydı?
Kesinlikle isyan hareketiydi ve Türkiye’de, Avrupa’dan daha uzun süre devam etti. Avrupa’da hükümetler talepleri daha anlayışla karşılayıp, mümkün olduğu kadar gerçekleştirip bu işi örttüler. Türkiye’de tam tersi, hareketi daha hoyrat bir şekilde bastırmaya kalktılar.


Hüseyin İnan’ın babası Hıdır İnan oğlunun veda mektubunu idamından önce aldı.



Babama söyleyin üzülmesin

Esra Açıkgöz

Babam, diyordu Hüseyin İnan idama giderken son arzusu sorulduğunda, “yarın ayağımdaki bu lastik ayakkabıları görünce, oğlumun doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş diye üzülecek. Ayakkabımı bile giyemeden beni apar topar buraya getirdiler. Babama söyleyin, üzülmesin. Ayakkabılarım da hapishanedeki arkadaşlara hediyem olsun”.

Hüseyin’in babası Hıdır İnan, şimdi 86 yaşında. Her 6 Mayıs’ta oğlunun mezarına gidiyor, ne yaşına aldırış ediyor, ne de bastonsuz ayakta duramamasına. İnan’ın, ikisi erkek, altı çocuğu daha var, 19 da torunu. En büyükleri 42 yaşında torunlarının, en küçükleri üç. Zihni hâlâ sağlam, bir iki isimde takılsa da Türkiye’nin yakın tarihini ders verircesine döküyor önümüze, ancak kulakları pek iyi işitmiyor, kendince anlatıyor, Hüseyin’i, çocukluğunu, yakalanışını, sonrasını...

- Bu yıl 68 kuşağının 40. yılı. Oğlunuz Hüseyin İnan da 68 kuşağının önemli isimlerinden biri.

Hüseyin rahmetlik, o davanın peşinde koşarken dahi bizi ne polis sıkıştırırdı, ne de tehdit eden olurdu. Bu işe girdikten sonra eve gelmedi. Nedenini sorduğumda, “Baba” dedi, “girdiğim davanın peşinde koşarken eve gelip gidersem, belki sizi rahatsız edenler olur, eve gelmiyorum ki, kimse ileride size bir şey sormasın”.

- Siyasetle ilgilenmeye Ankara’da mı başladı?

Hüseyin bu işe 67’de İşçi Partisi’nde başladı. ODTÜ’de ikinci yıla kadar bilim çalıştı, sonra okula devam etmedi. Antep’e silah getirmek için gitmiş, dönerken yakalandı, o davayı atlattık, bu kez üç ay El Fetih’te kaldıktan sonra dönerken Diyarbakır’da yakalandı. Orada birkaç ay yattıktan sonra, Ankara’ya getirdiler, yargılandı, ama bir suç giymedi. Bunları Diyarbakır’da ziyaretine gittiğimde öğrendim.

- Son yakalanışını nasıl öğrendiniz?
Gece gündüz radyonun başından ayrılmıyorduk. Bir sabah radyoda, “Hüseyin İnan dedesinin Pınarbaşı’ndaki evinde yakalandı” dediler.

- Teslim olmaya dedesi ikna etti Hüseyin’i, değil mi?

İhbar eden güya bacanağım oluyor. Sanırım şu görüşle ihbar etti; Hüseyin’in girdiği davanın sonu aydınlık değil, bir yerde kurşuna pay olacağına, yakalattıralım... Onlar ihbar etmeden önce Pınarbaşı’na Ankara’dan bir talimat geliyor, Hüseyin İnan bu gece Yassıören’de diye, bütün jandarma baskına gidiyor. Buradan sonrasını bana Mamak Cezaevi’ndeyken Hüseyin anlattı: Gece yanımda Mehmet ile Pınarbaşı’na geldim. Dedemin eve girdik, bir çay içtik, yattık, iki tabancam vardı, birini yatağın altına sürdüm, diğerini yanımdaki sehpanın üstüne koydum, uykuya dalmak üzereydim ki, kapı çaldı. Dedemmiş, ne istiyorsun dede, dedim. “Hüseyin etrafı çevirdiler, kaçacak yer yok, teslim olacaksınız” dedi. Dede, dedim, sen aradan çekil, ben onların içinden sıyrılırım... “Yok”, dedi dedem “ben seni bu şekil bırakmam”. Kapıyı açtım, bir bekçi. Diğer güvenlik güçleri, jandarma evin etrafında diye düşündüm. Dışarı çıktığımızda gördük ki, iki jandarmadan başka kimse yok.

- Görüşte başka nelerden konuşuyordunuz?

Davası hakkında konuşurduk, dışarıdaki hava bize olumlu geliyordu, o “Yok baba” derdi, “ona aldırmayın, bunlar yapabilirlerse bizi idama götürürler, bu kesin”.

- Yusuf’un babası Beşir Aslan ve Deniz’in babası Cemil Gezmiş’le görüşüyor muydunuz?

Yusuf’un babası pek gelmezdi, ancak 1972’den ölümüne kadar, bütün görüşlere, cenaze ziyaretlerine Cemil Bey’le beraber gittik.

- 6 Mayıs’ta Ankara’da mıydınız?
Her 6 Mayıs’ta Ankara’dayız. Bastonla ancak hareket ediyorum, koluma da çocuklar girecek. Yine de ölmeden bu yıl da ziyaret edeceğim.

- Hüseyin’in arkadaşlarından gelenler oluyor mu?
Mezara gelen çok oluyor, ancak beraber yaşadığı kimseyi görmüyorum.

- 6 Mayıs 1972’de neler yaşadınız?

Çocukların bir iki gün içinde idam edileceklerini biliyorduk. 6 Mayıs’ta gün ışıyınca Cemil Bey’i otelden alıp Karşıyaka Mezarlığı’na götürmüşler. Beni de götürdüler, cenazeleri gösterdiler. Deniz’in babası ve kardeşi, Yusuf’un babası, bir de ben vardım. Mezarlık müdürüne üçer mezar ara ile defnedilsinler, diye talimat gelmiş. Deniz’in kardeşi Bora, subaylara, “Ölülerinden niye korkuyorsunuz?” dedi, ses yok. Cezaevinde Hüseyin, “bizi Cebeci Asli Mezarlığı’nda Taylan Özgür’ün yanına defnedin”, demişti, ama olmadı.

- Hüseyin’in son mektubunu ne zaman aldınız?

İdamdan önce... “Doğuşun tabii sonucu ölümdür” diyor, “baba, ne yazık ki erken karşımıza çıktı”… Üzülmeyin filan diyor. Kısa bir mektuptu.

- Gazeteci Türey Köse, idam kararını imzalayanlarla konuşarak bir kitap çıkarmıştı, kimileri pişman olduğunu söylüyordu…

Valla onu bilmiyorum... Kimlerin oy verdiğinin, kimlerin vermediğinin yazıldığı gazete hâlâ bende. Oylama yapılmadan, Cemil Gezmiş ve Beşir Aslan’la Meclis’e gittik, Ecevit’i gördük, zaten karşıydı idama. Ekseriyet Demirel’deydi, o zamanki genel başkan vekili Kamuran İnan’ı gördük, “Biz”, dedi, “18 kişinin idamını bekliyorduk, fakat askeri Yargıtay on beşini bozdu, üçünü onayladı, bu üçü de hayda hayda gider”


Kaypakkaya ailesi çocuklarının hayatını korumak için soyadını değiştirdi.


Bir devrimcinin “kazasız” ölümü...

Artık bir köyü yok Ali Kaypakkaya’nın, şimdiki resmi soyadıyla, Ali Karakaya’nın. Köyünü ve soyadını elinden alan, büyük oğlu ile küçük oğlu arasında saklı… İkisinin de adı İbrahim. Büyük olanı 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır Cezaevi’nde işkenceyle öldürüldü, yaşasaydı bugün 59 yaşında olacaktı. Küçük olanı 28 yaşında, petrol mühendisi, şimdi Kazakistan’da çalışıyor. Ali Karakaya ise 80 yaşında, bir zamanların gecekondu mahallesi, bugün bir şehir büyüklüğündeki Mamak’ta yaşıyor. Yani hayat kimseyi, hiçbir şeyi durduğu yerde bırakmıyor, ölüler dışında. Bir tek Türkiye hep yeni kazılmış toprak kokuyor, genç ölülerden dün de bugün de utanmıyor.

İbrahim Kaypakkaya 1949, Çorum, Karakaya Köyü doğumlu. Hasanoğlu Öğretmen Okulu’ndan sonra Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda okudu. Fikir Kulübü’nün kurucuları arasında yer aldı ve başkanı oldu. İşçi ve sol hareketin birlikte güçlendiği zamanlardı; TİP, TBMM’ye girmeyi başarmıştı. Kaypakkaya’nın mimlenmesine yol açan ilk yazısı da Çetin Altan’ın AP’li milletvekilleri tarafından Meclis’te dövülmesi oldu. 6. Filo’ya karşı yürüyüşe katıldı, Kanlı Pazar’da önlerde yürüdü. Trakya’daki Değirmenköy köylüleri ağalarına karşı ayaklanınca yanlarındaydı. 15-16 Haziran’da işçilerin arasındaydı. Önceleri Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi saflarındaydı, ama işçi hareketi içinde deneyim ve bilgisini arttırınca kendine yeni bir rota çizdi, Türkiye Komünist Partisi, Marksist-Leninist’i kurdu. Babasıyla bir araya geldiklerinde sık sık tartışıyorlardı, babası hangi güçlüklerle büyüttüğünü, okuttuğunu anlatıyordu oğluna, oğlu okul kantinindeki zengin öğrencileri gösterip yaşadıkları eşitsizliği anlatıyordu, onun işi eşitliği sağlamaktı, herkes okuyabilmeliydi, hem de özgürce…

12 Mart darbesinden sonra tümüyle sık sık gidip geldiği köylere çekildi İbrahim Kaypakkaya, Malatya, Tunceli bölgelerinde mevzilendi, politik tahliller yapıp yazmaya, bunu köylülerle paylaşmaya başladı. O da arananlar listesindeydi, Sinan Cemgil ve iki arkadaşının çatışmada öldürülmesine yol açan ihbarcıyı tespit edip öldürdüğü iddia edilince aramalar daha da sıklaştırıldı. 1973 yılının 24 Ocak günü kaldıkları köy, asker tarafından çevrildi. Yoldaşı Ali Haydar Yıldız öldürüldü, Kaypakkaya yaralı yakalandı. Karda yürütülerek, derelerden geçirilerek kasabaya götürüldüğü için donan ayakları kesildi ve Diyarbakır Cezaevi’ne gönderildi.

Ali Karakaya radyo haberlerinden öğrendi oğlunun akıbetini ve peşine düştü. Diyarbakır’a iki kez gitse de soruşturması sürdüğü gerekçesiyle görüştürülmedi. İkinci gidişinde bir mektup yazmasına izin verilince “Oğlum” diye yazdı, “Zamanında bir hayli tartıştık, ama sen inandığın yolda devam ettin. Şimdi moralini bozma, metin ol”. Görevliler “Bu olmaz, cesaret veriyorsun” diye mektubu İbrahim’e iletmediler. Kısa bir not yazdı, yanıt askerle geldi, iyiydi, yaraları iyileşiyordu, yürümeye çalışıyordu… Baba Kaypakkaya her cezaevine gidişte aşağılandı, tutuklanma ve ölümle tehdit edildi, ama oğlunun peşini bırakmadı. Mayıs ayında bir mektup aldı, İbrahim soruşturmasının bittiğini, artık görüşebileceklerini, ziyaretine İstanbul’daki avukatıyla görüştükten sonra gelmesini yazıyordu, çünkü savunmasını yapmak için detaylı bilgiye ihtiyacı vardı. Karakaya cezaevine vardığında, yöneticilerdeki tedirginliği fark etmekte gecikmedi, oda kapıları açılıp kapandı, sonunda bir tuğgeneral oğlunun iki gün önce, yani 18 Mayıs’ta öldüğünü söyledi. “Oğlumu öldürdünüz” diye bağırdı. Öfkesi, acısı ve ısrarı karşısında cenazeyi vermek zorunda kaldılar, işkenceye uğramış, kurşunlanmış ve başı gövdesinden ayrılmıştı. Yöneticiler “otopsi” deseler de baba Karakaya gerçeğin farkındaydı. 350 liraya tabut yaptırdı, 60 liraya kefen aldı ve oğlunu önce Ankara’ya, sonra köye taşıdı.

İbrahim ölse de baskılar eksilmedi üzerlerinden. Köye operasyonlar düzenlendi, üç çoban öldürüldü, bunun üzerine köylüler Karakaya ailesini suçlamaya başladı, akrabaları da sırt çevirince, köysüz kaldılar. Başlarda anmalar için mezarına gelenlerin sayısı çoktu, zamana göre sayıları azaldı ya da arttı. Ancak örgüt de parçalanmıştı, kimi İbrahim’in düşüncelerinin izini sürüyor, kimi küfrediyordu. Baba Kaypakkaya daha fazla dayanamadı ve köyle bağını tümüyle kesti.

Mamak’taki evleri de sık sık basıldı, arandı. Bir oğlu ve kızı da tutuklandı Ali Kaypakkaya’nın, aylarca cezaevinde tutuldu. İbrahim teyzesinin kızıyla olan ilk evliliğindendi, boşanmışlar, ama oğlu yanında kalmıştı. İkinci evliliğinden bir kızı olmuş, karısı erken yaşta kalp krizinden ölünce üçüncü evliliğini yapmıştı. Ondan da beş çocuğu olmuş, İbrahim ara sıra annesiyle görüşse de okumak için köyden ayrılana kadar babasının yanında yaşamıştı. Baskınlardan birinde polisin küfürlerine ve hakaretlerine dayanamayan karısı kalp krizi geçirdi ve öldüğünde yıl 1978’di. Dördüncü kez evlendi, bir oğlu oldu, adını İbrahim koydu. Okula başlayana kadar bir sorun yoktu, ama okulda ismi öğretmenlerinin de arkadaşlarının da dikkatini çekti, o bir anarşistin kardeşiydi. Lisede üzerindeki baskılar artınca bir öğretmeninin önerisiyle soyadını değiştirdiler, onlar artık Karakaya ailesiydi. İbrahim soyadının değiştirilmesine çok üzüldü, günlerce ağladı, ama ailesinin desteğiyle okumasını sürdürdü ve petrol mühendisi oldu. Bir süre Diyarbakır’da Petrol Ofisi’nde çalıştı, ama kentin ölüm kokan ağırlığına dayanamadı ve Kazakistan’a gitti.

Geriye kalan çocuklarının her biri bir yere dağıldı Ali Kaypakkaya’nın, kimi Fransa’ya gitti, kimi Avustralya’ya. İbrahim Kaypakkaya ise ayrı annelerden olsa da bütün kardeşlerinin “abisi” olarak kaldı hep...


Cafer Yıldız oğluna öldürülen abisi Ali Haydar Yıldız’ın adını verdi.




Abim ve oğlum Ali Haydar


Ali Haydar ilkokula yeni başlamıştı. Birkaç gün sonra koşarak geldi babasının yanına, “Amcamın arkadaşı yaşıyor” dedi “Hem de bizim sınıfta”. Şaşırdı Cafer Yıldız. Sonra işin aslı ortaya çıktı, TKP/ML’nin kurucularından Ali Haydar Yıldız’ın yeğeni Ali Haydar’ın bahsettiği sınıf arkadaşı aynı örgütün lideri İbrahim Kaypakkaya’nın küçük kardeşi İbrahim’di. Bu tesadüf Cafer Yıldız’ın canını acıttı, ama bu ne ilkti, ne de son olacaktı…

Ali Haydar Yıldız 1938’de Tunceli’den sürülen Haydaran aşiretindendi. Üç kız, üç erkek kardeştiler, Ali Haydar erkeklerin en büyüğüydü. İlk, orta ve lise öğrenimini Elazığ’da tamamlayıp İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne yazıldığında 1969-70 öğrenim yılının başlangıcıydı. Çok geçmeden İbrahim Kaypakkaya ile tanıştı. Okuldan atıldığını, solculara karıştığını, hatta TKP/ML’nin kurucusu olduğunu, tutuklandığını, aylarca hapis yattığını kardeşleri bildi de, anne ve babasından gizlendi. Ta ki 12 Mart’a kadar. Ailesi Ali Haydar’ın Tunceli’de görüldüğünü öğrenince kafaları netleşti, idam edilen Denizler’e, Kızıldere’de öldürülen Mahirler’e benzer bir son bekliyordu oğullarını… O, Kaypakkaya ve Muzaffer Oruçoğlu Tunceli-Elazığ arasında gidip geliyorlardı… Cafer Yıldız okul dışı zamanlarda simit, lahmacun satıyor, evin bütçesine katkı sağlıyordu. Sürekli garajda duruyordu ki abisini görebilsin. Eğer denk gelirlerse o gün kazandığı ne varsa ona veriyordu Cafer, bazen sermayesini de. Birkaç kez de evlerine İbrahim’le gelmişti abisi, kendisine “oku” diyen bu yabancıya biraz kızıp, “Siz niye okumuyorsunuz” diye sormuştu “Şimdi okulda olmanız gerekmiyor mu?” Abisine arkadaşının kim olduğunu sorunca uzak bir akrabanın oğlu olduğunu söylemişti. Tesadüf bu ya, ertesi gün akrabasıyla karşılaşıp da “Akşam oğlun bizdeydi” deyince adamın yüzündeki şaşkınlıktan yabancının akraba olmadığını anlamıştı… Daha o günlerde ölmeye bu kadar yazgılı olmaları ürkütmüştü Cafer Yıldız’ı, kendilerini yeterince korumamaları, ulu orta yaşayışları sonun yakın olduğunu gösteriyordu. Oysa devrimcinin asıl işi yaşamaktı, devrim yapabilmek için yaşamak gerekiyordu, ama bunu söyleyemeyecek kadar küçüktü…

Annesi de tedirgindi, başına bir iş gelmeden onlar bulmalıydı Ali Haydar’ı, kocasına sürekli “Git, oğlanı al gel” diyordu. Baba Yıldız ise her karşılaştıklarında “Okulunu bitir önce, biz seni ilerde bize bakasın diye okutup büyüttük” diye tartıştığı, kendisini haksızlıkları ortadan kaldırmak için uğraştığını söyleyerek savunan oğlunu nerede bulacağını bilmiyordu. Sonunda haberi geldi, Ali Haydar Tunceli’nin Vartinik mezrasının Mirik yerleşiminde öldürülmüştü. Ali Haydar o gün yiyecek almak için köye, amcasının evine gitmiş, dönüşte evin kuşatıldığını görünce, kaçmak yerine, kuşatmadan sızıp evdekilere haber vermişti. Hep birlikte kuşatmayı yarıp kaçmaya çalışırken asker ateş açmış, Yıldız ölmüş, İbrahim Kaypakkaya yaralı yakalanmış, Muzaffer Oruçoğlu ise kaçıp kurtulmuştu. “Belki devlet burayı bilmez, bizi bulamaz diye Mirik’e gittiler” diyor Cafer Yıldız “Yiğitliği, arkadaşlarını uyandırarak kaçırması, bunlar güzel, gurur verici şeyler, ama o tür akıllı adamların, o çağda bu cesareti gösteren insanların yaşamaları lazımdı. Onlar yaşasaydı bugün devrimci hareketi başka türlü olurdu. Kalanlar onların kahramanlıklarını övdüler, ama elde ciddi bir potansiyel yok. 68 hareketi Ecevit’i bile devrimcileştirmişti, ama ondan sonraki kuşak onların isimlerini sömürdüler, mirasını yediler ve bölündüler”.

Ali Haydar’ın öldürülmesiyle birlikte Yıldız Ailesi de neşesini yitirdi. Anne Yıldız, oğlunu sağ getirmedi diye kocasına küstü ve bir daha, birlikte geçirdikleri 16 yıl boyunca karı koca ilişkisi yaşamadı. Sürekli ağladı, her gelende oğlunun kokusunu aradı. Baba Yıldız akciğer kanserinden öldü. Cafer Yıldız, felç olan annesini belki iyileşir umuduyla Tunceli’ye, Düzgün Baba’ya götürürken trafik kazası geçirdi. Kendisi yaralandı, annesi öldü. İki abla ve kız kardeşleri hayattan zevk almayı kendilerine yasakladılar. “Ben de 35 yıldır şevkle kahkaha atamadım” diyor Cafer Yıldız “Evlendim, çocuklarım oldu, eşimi çok seviyorum, ama hep aklımda keşke abim de bunları yaşasaydı düşüncesi var. Bu yetmiyormuş gibi sürekli gözetim altındasın, takip ediliyorsun, mahalle muhtarına, ona buna seni soruyorlar. Devletin amacı bir kişiyi ortadan kaldırmak değil, o onunla hareket eden herkesi, o zihniyeti yok etmek istiyor. Bize de yaptığı buydu”.

Cafer Yıldız’ın iki oğlu oldu, birinin adını Ali Haydar, diğerinin adını İrfan Özkan koydu. Ali Haydar’a babaannesi dahil herkes “abi” diye hitap etti, bu yüzden erken büyüdü. Ali Haydar şimdi asker, Cafer Yıldız emekli, bugün de devrime inanıyor…

CUMHURİYET PAZAR DERGİ / 4 MAYIS 2008

8 Mayıs 2008 Perşembe

Devlet, patronaj, etik kurallar arasına sıkışmış bir 'iş': Gazetecilik



Gazeteciler kamuyu bilgilendirmek, onun haklarına sahip çıkabilmek adına çalışıyorlar. Gittikleri haberlerde zaman zaman, saldırıya uğruyorlar, bazen de yaptıkları haber onları işlerinden edebiliyor ya da çalıştıkları kurumun hayatına son verebiliyor. Zor koşullar altında çalışan gazetecilerin mesleklerine bakışlarını, haklarına sahip çıkıp çıkamadıklarını, Cumhuriyet gazetesi muhabiri Alper Turgut, kapatılan Nokta dergisinin yazı işleri müdürü Haşim Akman ve ödül aldığı bir haberin ardından Vatan gazetesinden işten çıkarılan Emine Algan'la tartıştık.

Güncel Hukuk Dergisi'nin Mayıs ayı sayısında...

1 Mayıs 2008’e dair…



ALPER TURGUT




Mavi yakalılar, yeryüzünün lanetlileri, en alttakiler, nasırlı eller, amale, ayaktakımı… Üreten, yaratan, yoktan var edenler… İşte yine geldi, 1 Mayıs… İşçinin, emekçinin bayramı… 1 Mayıs 1886'dan bugüne, sınıfın, devrim düşünün, sosyalizm mümkün diyenlerin günü… “İşçinin vatanı olmaz” biliriz… Tüm dünya emekçileri, 118 yıldır enternasyonalizm bayrağını boş yere savurmuyor, en asi rüzgârların kucağında… Günümüzde 1 Mayıs, 135 ülkede resmi tatile denk geliyor. Ya Türkiye’de… En kanlı, en acıtan, en hüzünlü ve en şanlı 1 Mayısların ülkesinde…




Bayramı, herkese serbest, emekçiye yasak olan Taksim (1 Mayıs) Meydanı’nda kutlamak… Hemen herkesin hayaliydi… Bunu ete kemiğe büründürmek için günler öncesinden sendikalar harekete geçmişti. Ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ayaklar baş olursa kıyamet kopar” sözü, tüm toplumda infial yaratmaya yetti. Bu nedenle Taksim’e çıkmaya çalışan gruplar, "Ayaklar baş oldu Tayyip nerdesin", "Her yer Taksim, her yer direniş", “İnadına 1 Mayıs, inadına Taksim”, "İşte Taksim işte 1 Mayıs" sloganlarını atıyordu. Sabah 06.30’dan akşam 17.00’ye kadar insanlar direniyordu, gaz, tazyikli su ve cop üçlemesine inat… Kusanlar, ciğerlerini ağızlarında hissedenler, yürekleri deli gibi çarpanlar, bedeni biberli oluşumun etkisiyle kavrulanlar, gözleri yaşaranlar, başı dönerler, nefes darlığı çekenler, şuurunu yitirenler, öksürük nöbetine tutulanlar, tahta copla kemikleri kırılanlar, lastik copla bedenleri aldan mora çevrilenler… Yılmayacaklardı, 2009 1 Mayıs’ında yine deneyeceklerdi.

“Envai çeşit bomba”





“Toplumsal olaylarda kullanılmaz” ve “Bulduğunuz yerde polise teslim edin” yazılı gaz bombaları atılıyordu istisnasız her yere… Envai çeşit bomba… 1700 adet üstelik. Şişli, Osmanbey, Cihangir, Dolapdere, Pangaltı, Kurtuluş, Nişantaşı, Harbiye, Tünel, İstiklal, Taksim… Bu nasıl bir hovardalıktır ki; duman bulutlarına mahkûm etmişti güzelim kenti… Adına “Hayata Dönüş” dedikleri eş zamanlı kanlı operasyonda can almamış mıydı bu bombalar? Çanakkale E Tipi Cezaevi’nde yatan gencecik İlker Babacan’ı kafasına saplanan bomba öldürmedi mi? 2004 Haziran’ındaki NATO zirvesini hatırlayın. Tamtartar ailesi, Tepebaşı 46 numarada bulunan Bahar Apartmanı'nın beşinci katında oturuyordu. Sözüm ona, serseri bir gaz bombası, eve isabet edince yangın çıkmıştı. 14 yaşındaki Doğan ve ondan iki yaş büyük ağabeyi Batu Tamtartar, komşuların ve itfaiyenin yardımıyla zor bela kurtarılabilmişti. İstanbul Valisi Muammer Güler, Şişli Etfal Hastanesi’ni gaza boğan bombanın, polisin belinden yanlışlıkla düştüğünü söyleyedursun acil servisteki dramı sergileyen görüntüler apaçık. Buyurun, Bianet’in konuştuğu hekimler, "İki saatte hastanenin içine iki, bahçeye üç dört kez gaz bombası attılar. Alçalan helikopterden tüfekle de attılar.” diyor. Panik içerisindeki halleri uzun süre aklımızdan çıkmayacak olan Doğrugörür ve kucağındaki oğlu Anıl’a anlatın bu masalı… Biz inanmamayı seçtik.


“Hitler’in gaz odaları gibi…”




Emek Bayramı'nda DİSK Genel Merkezi’nde yaşananlara ne demeli… Kırmızı boyalı su, 1977, 89, 96 1Mayıslarında akan kanımızı resmeder gibi… Sonra hiç dinmeyen tazyikli su seansı… İşçiye, yurttaşa, öğrenciye, devrimciye su sıkan panzer muadili TOMA araçları, itfaiye ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce sürekli beslenmekte… Göstericiler, dayanışma içinde… Limon, sirke, su ve havlular elden ele dolaşmakta… Ben şahidim… Biber gazı ve gaz bombaları, 1500 işçinin sığındığı DİSK binasını, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte cehenneme çevirmiş. 1 Mayıs’ın sembol isimlerinden Emekli-Sen üyesi 59 yaşındaki Ali Murtaza Keleş, baygın düşmüş, kendi durumlarını unutan çocuğu yaşındaki işçiler, o ayaklansın diye tepesinde pervane… Ali Murtaza Keleş, daha sonradan Milliyet’e “Hava akımı olmayan bir yere bunu atmak cinayet demektir. Aklıma Hitler’in gaz odaları geldi” diyecekti. “Yoksulluğa, Adaletsizliğe Hayır” pankartının ardında tutunmaya çalışan işçiler, gerçekten gün boyu saldırıların odağındaydı. Sendikacılar öğle saatlerinde “can güvenliğimiz yok” diyerek Taksim’e çıkmaktan vazgeçti. Kazancı Yokuşu’na kırmızı karanfil bırakma etkinliği bilirsiniz, gelenekselleşmiş bir eylem biçimidir. Ancak polisin tutumu sendikacılara, anma töreni dahi yaptırmamış oldu; “Can güvenliğimiz olmadığı için yürümekten vazgeçtik. Yoksa bunlar öldürecek bizi. Bu tutum zalimane... Bu ahlaksızlık".

Örnekler… Örnekler…



Cumhuriyet Gazetesi’nden Burak Aliçavuşoğlu’nun haberine göre, 1 Mayıs'ta polisin 'orantısız gücüne' maruz kalan 23 yaşındaki Songül Çiftçi'nin beyninde hasar oluştu. Sivil polisin sert tekmesiyle hastanelik olan metal işçisi Songül’ün yaşadıkları hangimizin içini acıtmadı ki… O, başına aldığı darbenin etkisiyle (beyninin sağ tarafı darbe sonucu zarar gördü), kesik kesik konuşuyor, hafıza kaybı yaşıyor. 1 Mayıs sadece biz yerlileri mi hedef aldı? Kocaman bir hayır… Turistler de copun yakıcı ve kekremsi tadıyla tanıştı. Hiç bir şeyden habersiz ve biraz da şaşkınlıkla Taksim'de turlayan turist çiftin başına gelenler hepimizin malumu… “Orantılı”, “orantısız” şiddet sorunsalını turistlere de bellettik ya… Aşk olsun…

“Bir plastik mermi eksikti”




Yine Şişli’deki Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’ne baskın düzenleyen güvenlik güçleri, “arama emri”ne veya her hangi bir hukuki gerekçeye ihtiyaç bile duymadan odada bulunan tüm personeli ve yöneticileri gözaltına aldı. Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) İl Merkezi'nde yaşananlar ise “yok artık” dedirtti. Cop, gaz bombası ve toplumsal olaylarda ilk kez kullanılan plastik mermi… Güvenlik kamerasına takılanlar bile, yirmiyi aşkın insanın yaralandığı ÖDP baskınının boyutunu gözler önüne sermeye yeter. Siyasi bir partiye yönelik tam manasıyla hukuka aykırı bu “operasyon”, ne yazık ki; İstanbul Valiliği tarafından savunuldu. İpin ucu kaçmıştı bir kez… Şişli Adliyesi önünden DİSK Genel Merkezi'ne gitmek isteyen Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi ve İstanbul Barosu Çağdaş Avukatlar Grubu mensubu avukatlar da, 1 Mayıs şiddetinin mağdurları arasındaydılar. Kimlik kontrolünün ardından polis kordonuyla daraltılmış alanda yürümelerine izin verilen avukatlar, bir anda neye uğradıklarını şaşırdılar. Çünkü 150 kadar avukat, sanki önceden planlanmış gibi geçmelerine izin veren polisler tarafından coplandı. Bol bol biber gazın da kullanıldığı müdahale esnasında çok sayıda avukat yaralandı.

Savaş hali…


Elinde beysbol sopası olan sivil polisler, muhabir kolu kıran yunuslar, kaldırımda oturan kadının kafasına tekmeyi basan memurlar… Gazın şerrinden kaçıp iş hanlarına, dükkânlara ve apartmanlara sığınan insanlar… Gazdan fenalaşınca, ıstırap içinde “gözaltına alın da kurtulalım şu gaz cehenneminden” diyerek polise tepki gösterenler… Lütfen, münferit hadise deyip geçmeyin, aklı yeten biri söylesin bana bu şiddetin izahı var mı? Peki, genç polislerin göstericilerden etkilenerek kendi aralarında oluşturdukları kuş lastiği (sapan) timine ne demeli? Taksim Gezi Parkı’nda konuşlandırılan iki bin mavi bereli komandoda neyin nesi? Adı konmamış sıkıyönetimi idrak etmeye çabalıyorum ancak seçkin birlikler beni aşıyor. Savaş mı ilan edildi, duyanınız var mı?

“Servis Dışı Şiddet”




Evrensel Gazetesi’nde bir fotoğraf var, göstericilere beylik tabancalarını doğrultmuş polislere dair… 1996 Temmuz’unda, Cağaloğlu’nda silahını kafama dayamıştı sivil bir polis, “Fotoğraf çekme kurşunu yersin” demişti. Bilirim, üstüne silah doğrultulmuş bir insanın ruh halini… Orantılı güç, ölümle tehdit etmek midir? Belediyenin internet sitesindeki kameralı uygulama sisteminin Taksim, Harbiye ve Dolapdere de "Çalışmalardan dolayı kamera görüntüsü servis dışıdır" yazmasının nedenini şimdi anladınız mı? Aslında bakmak değil görmek gerek, hissetmek her hücrende büyük işkenceyi… Türkiye’nin dört bir yanından (60 kent) takviye getirilen yaklaşık 30 bin polis… Uzun yıllar toplumsal olaylar muhabirliği yaptım, benim bildiğim İstanbul böylesine şahit olmadı. Cumartesi Anneleri’ni takip ederken, panzerler, çatılara yerleştirilen keskin nişancılar ve eğitimli köpeklerle desteklenen bin polisin kuş uçurtmadığının tanığıydım. Bir avuç yaşlı başlı kayıp yakını, gariptir potansiyel tehdit ve tehlike olurdu, birilerinin gözünde…

“XP kullanıcıları dağılın”




Neyse ben 1 Mayıs’a tekrar döneyim. O gün karada görevlendirilen deniz polisleri başlı başına trajikomikti… Uzun yıllar sonra sarkık bıyıklı sivil polisler gördüm, ağzı bozuk olanları, izinleri kaldırıldığı için sinir küpüne dönüşenleri, İstanbul’da yolunu kaybetmekten korkan görevlileri de… Beşiktaş İskelesi’nde “Bilişim Suçları” bürosuna bağlı polislere rastlayınca kahkaha atmadan duramadım. Hatta “Göstericilere format atmaya mı gelmişler?”, “Sanal 1 Mayıs’a polis darbesi”, “Katılımcılara virüs bulaşmasını mı engelleyecekler?”, “XP kullanıcıları yaptığınız işlem yasadışı, dağılın”, “Vistacılar, güvenlik açığına neden oluyorsunuz, akıllı olun”, “Sizi Linux adına tevkif ediyorum” gibi düzeysiz espriler bile aklıma geldi. Günün bombası, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’a aitti. Taksim’de denetimlerde bulunan Cerrah, İstanbul’da olumsuz bir durum yaşanmadığını söyleyiverdi. Günün sonunda polisin deyimiyle gözaltına alınan 530 “provokatör” ise ne hikmetse salıverildi.

"Alo 155 mi? polisten şikâyetçiyim"


Bianet’ten Emine Özcan’ın haberine göre; gaz bombasından kaçmak için bir kafeye sığınan insanlar, 155'i arayarak "polisi polise şikâyet etme" eylemi gerçekleştirdiler. 155'i arayan bir gösterici, “Alo polis mi? Ben şuan Şişli'deyim. Polis üzerimize gaz bombası atıyor. Eylem yapamıyorum. Polisten şikâyetçiyim. Lütfen ilgilenir misiniz" diyince polisin verdiği cevap "S.ktir git, şerefsiz" oldu. Hay Allah… Gerçekten zekice…

“Orantısız güç kullanıldı”




Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. İbrahim Cerrah, 1 Mayıs’ta güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle ilgili olarak, “Görüntülere göre orantılı güç kullanılmıyor ve yasal ihlal olup olmadığını hukukçular bilir, ama etik ihlal var” dedi. Evet… Celalettin Cerrah bir kez olsun, İbrahim Cerrah’ı dinlesin… Hayır, üstüne üstlük Avrupa Birliği (AB), Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), ilginçtir patronlar kulübü TUSİAD, sağdan sola hemen hemen tüm partiler, 1 Mayıs’taki “orantılı şiddet”i kınadı.

Son söz gazetecilere…




Cumhuriyet Gazetesi, 1 Mayıs katılımcıları için toplanma yeri olarak belirlenen Şişli Camisi’ne çok yakın olduğu için sık sık polisin ilgisiyle karşılaştı. Sokağımıza durup durup tazyikli su sıkan TOMA aracı, otomatiğe bağlamış gibiydi. Üç kişiyi yan yana görünce dağıtan güvenlik güçleri gün boyu şiddeti arttırdı. Öğlene doğru Cumhuriyet’in bahçesi sığınılacak bir liman gibiydi. Ufacık bahçe, gençler, yaşlılar, kadınlar, erkekler tarafından dolduruldu. Bizler de cebirden kaçanlara kucak açtık. Kâh binamız gaza boğuldu, kâh coplama hırsı giriş kapımızda vücut buldu. Cumhuriyet Pazar Dergi muhabiri Ali Deniz Uslu'nun kolunu kırdılar, servis arkadaşı Esra Açıkgöz'ünse başından yaralanmasına neden oldular. Ve Gazeteci Faruk Arhan… Namı diğer Kızıl Faruk… Taksim’de haşat edilen bir başka arkadaşım… Şişli’de güvenlik güçlerinin uluorta ve olur olmaz tazyikli su kullanması, Anadolu Ajansı (AA) Kameramanı Engin Morgül ile Reuters Kameramanı Bülent Usta’yı da vurdu. Basınçlı sudan etkilenen iki meslektaşımın kullandıkları kameraları kırıldı.

1 Mayıs 2007’nin mağdurlarından biri olarak sadece şunu söyleyebilirim; herkesin güneşli alınlarından ve haksızlığa isyan eden yüreklerinden öpüyorum. Seneye Taksim’de görüşürüz.

5 Mayıs 2008 Pazartesi

1 Mayıs'ta Saldırıya Uğrayan Gazeteciler Suç Duyurusunda Bulundu



(Fotoğraflar: Vedat Arık)




1 Mayıs'ta polisin saldırdığı gazeteci Uslu ve Açıkgöz, Başbakan, İçişleri Bakanı, Vali, Emniyet Müdürü, Çevik Kuvvet Şube Müdürü ve polisler hakkında kasten yaralama, çalışma hürriyetinin ihlali suçlamasıyla suç duyurusunda bulundular.





BİA Haber Merkezi - İstanbul




05 Mayıs 2008, Pazartesi




Emine ÖZCAN




İstanbul'da 1 Mayıs'ta polisin saldırısına maruz kalan Cumhuriyet Gazetesi çalışanları Ali Deniz Uslu ve Esra Açıkgöz, bugün suç duyusu için Şişli Adliyesi'ndeydi. "Polis döver vali güler" Kolu kırılan Uslu ve Açıkgöz'ü adliye girişinde, meslektaşları ellerinde "Polis döver, vali güler" yazılı dövizler taşıyarak desteklediler. Destek vermeye gelen gazeteciler arasında geçen yıl 1 Mayıs'ta polisin saldırısına uğrayan gazeteci Alper Turgut da vardı.





Bianet'e konuşan Turgut geçen yıl yaşadığı olaylarla ilgili başvuruda bulunduğunu ancak yargının "orantılı güç kullanıldı" diyerek dava açılmamasına karar verdiğini diğer yandan açtığı tazminat davasının sürdüğünü ancak herhangi olumlu bir gelişme yaşanmadığını söyledi.
Turgut, "Geçen yıl saldırılar cezasız kaldı. Geçen yıldan bu yana değişen hiçbir şey yok. Vali'nin istifa etmesi gerektiğini ben de savunuyorum. Fakat diğer yandan vali devletin, hükümetin emirlerini sert ya da değil uyguluyor. Bu bir zihniyet, sistem sorunu" dedi. Açıkgöz ve Uslu'nun avukatları Tora Pekin, Akın Atalay ve Bülent Utku. Saldırıya uğrayan Uslu ve Açıkgöz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, İstanbul Çevik Kuvvet Şube Müdürü ve kimliği belirlenecek polisler hakkında suç duyurusunda bulundu. Suçlamalar ise TCK'nin 86/1. ve 117/1. maddelerine dayanılarak kasten yaralama ile çalışma hürriyetinin ihlali. (EZÖ/GG)