5 Haziran 2008 Perşembe

İtalya'da Roman avı



Irkçı faşist saldırganlık katliam boyutuna tırmandı. Roman kampları basılıyor, ateşe veriliyor, toplu tutuklamalar yapılıyor.


İtalya'daki ırkçı dalga toplu katliam girişimlerine kadar vardı. Sabah Gazetesi'nin haberine göre Napoli kentinde faşist güruhlar ve polis Romanların kamp alanlarını basıyor, yakıp yıkıyor... Şu ana kadar 400'den fazla Roman da tutuklandı.Habere göre bir Roman kızının bir bebeği çalma girişiminde bulunduğu iddiası olayları tetikledi. Haberde, Roman kızın girdiği bir evdeki bebeği beşiğinden çalma girişiminin annenin fark edip bağırmasıyla engellendiği ve halk tarafından yolda kaçarken yakalanan kızın linç edilmesinin polisler tarafından önlendiği söyleniyor. Katliam havasının, bu olayın ardından Napoli mafyasının kışkırtmalarıyla başladığı belirtiliyor.İtalya'nın bir çok kentinde ve özellikle Kuzey bölgelerinde faşist saldırılar uzunca bir zamandır sürüyordu. 1 Mayıs günü 29 yaşındaki bir genç sokak ortasında linç edilmişti.


Kamplar alev alev


Napoli mafyasının proveke etmesiyle Ponticelli bölgesindeki Roman kampları ateşe verildi. Her şey kül olana kadar yanarken alevler itfaiye ekipleri tarafından saatler süren çalışmalar sonucu söndürülebilindi. Yangının ardından evsiz kalan Romanlarsa şehir dışına "sürgüne" gitmek zorunda kaldı. Romanların bir kısmı kaçarak kenti trenlerle terk ederken 53 kişilik bir grup da otobüsle polis eşliğinde şehirden çıkarıldı.Polis ise saldırganlığı durdurmak yerine izin alınarak kurulmuş olan iki kampı daha bastı. İtalya çapında aralarında çok sayıda Roman'ın da olduğu 400 göçmen tutuklandı.


Romanlara karşı OHAL


İtalya'nın ırkçı Kuzey Ligi Partisi üyesi İçişleri Bakanı Roberto Maroni, Romanlara karşı Napoli, Milano ve Roma'da olağanüstü bir komiserlik kurulması kararını verdi. Savunma Bakanı Ignazio Russo da, polis ve askerden oluşan karma devriyelerin şehirleri kontrol etmelerini önerdi.

Ortalama ömür 50 yaşı geçmiyor


İtalya'da toplam 110 bin Roman yaşıyor. 70 bini İtalyan vatandaşı. Yaklaşık 30 bini kamplarda yaşıyor. Roman çocukların yüzde 75'i İtalyan vatandaşı olmasına rağmen, yüzde 95'i mecburi eğitimi tamamlayamıyor. Kamplardaki hijyenik koşulların eksikliği nedeniyle hayat ortalaması 50'yi geçmiyor. Kendilerine "göçebe topluluk" diyen Romanların göçebelik hakkı BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve İtalyan Anayasası tarafından tanınıyor.


ALINTERİ'nden alınmıştır.

Manuel Marulanda’ya hürmeten - James Petras



James Petras*




Pedro Antonio Marin, bilinen adıyla Manuel Marulanda ve ‘Kesin Vuruş’ (Tiro Fijo) Kolombiya Devrimci Silahlı Güçler-Halk Ordusu'nun (FARC-EP) lideriydi. Marulanda, hiç şüphe yok ki Amerika kıta tarihinin en büyük devrimci köylü lideriydi.



60 yıl boyunca, Marulanda köylü hareketini, kırsal toplulukları örgütledi ve tüm demokratik kanallar ortadan kaldırılındığında, Latin Amerika’nın en güçlü gerilla ordusunu ve yer altı milislerini kurdu. FARC, 1999 ile 2005 tarihleri arasında gelişiminin doruk noktasını yaşıyordu ve 20 bin savaşçısının yanı sıra yüz binlerce köylü aktivist, yüzlerce köy ve kent milisi ile mücadelesini sürdürüyordu. Bugün bile, rejimin 3 milyon köylüyü katliamlar, toprak politikaları nedeniyle zorunlu göçe maruz bırakmasına rağmen, FARC’ın ülke çapındaki cephelerinde 10 ila 15 bin arasında gerillası bulunmakta.


Marulanda’nın başarılarını böylesi önemli kılan onun örgütleme yeteneği, stratejik düşünme tarzı ve halk desteğini de getiren şaşmaz, inatçı ve disiplinli programatik duruşudur. Marulanda, topraksız köylülerle, kırsal nüfusla, geçimlik tarım yapanlarla ve kır göçmenleri ile üç nesil boyunca tüm diğer gerilla liderlerinden daha fazla ahenk ve uyum içerisinde çalıştı.
1964’te ABD tarafından yönetilen bir askeri saldırı sonucunda ortadan kaldıran köylerinden kaçan iki düzine köylü ile başlayan örgütlenme mücadelesinde Marulanda dışarıdan hiçbir finansal ya da materyal desteği almadan yöntemsel bir bakış açısıyla devrimci gerilla ordusunu kurdu. Marulanda, tüm diğer gerilla liderlerini aşacak ölçüde büyük bir politik öğretmendi. Marulanda’nın mükemmel düzeydeki örgütlenme yeteneği köylülerle olan çok yakın ilişkiler nedeniyle keskinleşmişti. Yoksul bir köylü ailesinden gelen Marulanda, köylülerin dilinden konuşuyor, onların ihtiyaçlarını anlıyor, umutlarını biliyor, onlarla birlikte üretiyordu. Kavramsal olarak ve gündelik yaşamda, Marulanda pek çok sorunu ve davayı, stratejik politik ve askeri meseleyi coğrafyayı ve insanları tanıma konusundaki muhteşem yeteneği ile çözdü. 1964’ten ölümüne değin Marulanda ABD’nin Yeşil Berelileri, 250 bin Kolombiya Silahlı Gücü, 35.000 paramiliter ölüm mangasının saldırıları da dahil olmak üzere ABD’nin 7 milyar dolarlık yardımları ile gerçekleştirilen saldırılar karşısında zafer kazandı.


Küba ya da Nikaragua’dan farklı olarak, Marulanda örgütlü bir kitle tabanı oluşturdu ve geniş kapsamlı bir kır liderliği ortaya çıkardı. Marulanda, sosyalist programa bağlılığını net bir biçimde her vakit dile getirdi ve sözde ‘ilerici kapitalist’lerden hiçbir maddi ya da politik destek almadı. Kolombiya silahlı güçleri, Batista’nın ya da Somoza’nın çürümüş ve açgözlü gangsterlerinden farklı olarak çok iyi eğitimli, disiplinli baskıcı ve çok zorlu bir güçtü. Marulanda, ‘posterlerdeki’ pek çok gerilla liderinden farklı olarak Londra’daki solcu editörler, Paris’teki eski '68’ciler ve NewYork sosyalist alimleri tarafından tanınmayan biriydi. O, zamanı macera arayan Batılı gazetecilere röportajlar vererek harcamak yerine ‘Kolombiya Profunda’larında, Kolombiya’nın içlerinde, derinliklerinde köylüleri eğitti. Tumturaklı ‘manifesto’lar yazmak ya da fotojenik pozlar vermek yerine, o, tüm miraslardan mahrum bırakılmış yoksul halk arasında hiç de ‘romantik’ olmayan ama azimli ve etkili bir pedagojik çalışma yürüttü. Marulanda ulaşılamayacak köylere ulaştı, dağları aşarak ormanları aşarak örgütlendi, savaştı, yenilendi ve yeni liderler yetiştirdi. ‘Dünya Sosyal Forum’larından ya da solcu turistlerin enternasyonel rotasını izlemekten sakındı. Asla bi yabancı başkenti ziyaret etmedi, hatta söylendiğine göre Kolombiya’nın başkenti Bogota’ya bile hiç adım atmadı. Ama sahilin Afro-Kolombiyalılarının ya da dağların ve ormanların Yerli-Kolombiyalılarının istek ve taleplerinin ne olduğunu mükemmel biçimde kavradı, algıladı; milyonlarca topraksız köylünün toprak talebini, sömürgeci toprak sahiplerinin tek tek isimlerini ve adreslerini çok iyi biliyordu.


'60'lar, '70'ler ve '80'lerde pek çok gerilla hareketi silah kaldırdı, büyük ya da küçük savaşlara girişti, ortadan kayboldu, katledildi, teslim oldu (kimileri işbirlikçi bile oldu) ya da seçim çarklarının bir parçası oldu, anlaştı. Bu hareketlerden pek azı var olmayan ‘halk orduları’ adına savaş yürüttü; pek çoğu örgütlemeye çalıştıkları halkın efsanelerinden, kültüründen, mikro-tarihinden çok Avrupa söylemine yatkın ve yakın entellektüellerdi. İzole oldular, kuşatıldılar, katledildiler ve belki fedakarlık ve adanmışlık üzerinden bir meşruiyet kazandılar ama gerçekte hiçbir şey değiştiremediler.


Bunun zıttı olarak Marulanda, Bogota’daki ve Washington’daki başkanlara en sağlam darbeleri indirdi. Boşaltılan her köye karşılık, Marulanda öfkeli köylüleri örgütledi, onları tutkuyla eğitti ve köylülerden kadrolar ve komutanlar yetiştirdi. FARC herhangi bir gerilla ordusundan çok daha fazla bir halk ordusu oldu. Komutanların üçte biri kadınlardı, yüzde 70’ten fazlası köylülerden oluşuyordu, entellektüeller ve memurlar ise ancak hareketi yöneten kadrolar tarafından eğitildikten sonra harekete katılabiliyordu. Marulanda’nın basit yaşamı her daim saygı uyandırıyordu; o yağmuru bile halkla paylaştı. Milyonlarca köylü ona büyük saygı duyuyordu, ancak asla bir külte dönüşmedi. Taktik esnekliğe ve bölgesel özerkliğe büyük önem veren, en önemli sorunları kolektif liderlikle çözümlemeye çalışan alçakgönüllü bir liderdi. Önsel olarak karşı durduğu konularda bile taktik çeşitliliği hep onayladı. 1980'lerin başlarında pek çok kadro ve lider seçim çizgisi izlemeye karar vermişti ve bir Kolombiya Başkanı ile ‘barış anlaşması’ imzalanmıştı. Bir legal parti kuruldu -Yurtsever Birlik- ve pek çok temsilcilik ve belediye başkanlığı kazanıldı. Başkanlık seçimlerinde bile orantılı bir oy hakkı kazandılar. Marulanda kamuoyu önünde anlaşmaya karşı çıkmadı ama kollarını kaldırıp dağlardan şehirlere de inmedi. Marulanda, oligarşinin otoriter ve zalim karakterini memurlardan ve sendikacılardan çok daha iyi biçimde kavramıştı. Kolombiya egemenlerinin yalnızca birkaç küçük köylü oy verdi diye toprak reformunu gerçekleştirmeyeceğini çok iyi biliyordu. 1987’de Yurtsever Birliği’n 5 bin üyesi oligarşinin ölüm mangaları tarafından katledildi, katledilenlerin arasında başkanlığa aday olan üç kişi, bir düzine milletvekili, sayısız belediye başkanı ve belediye meclisi üyesi de vardı. Katliamlardan kurtulanlar ormanlara geri döndü ve silahlı mücadeleye katıldı ya da sürgüne gitti.


Marulanda kuşatmaları yarmak ve kıyım kampanyalarını boşa çıkartmak konusunda ustaydı, özellikle de ABD Özel Kuvvetleri tarafından hazırlanan kontr-gerilla saldırılarını boşa çıkartmak konusunda. 1990’ların sonunda FARC ülkenin neredeyse yarıdan fazlasını kontrol altında tutuyordu, otoyollarda eylemler düzenliyor ve başkentten 40 mil uzaklıktaki askeri üsleri bombalıyordu. Çok zayıf duruma düşürülen Başkan Pastrana sonunda FARC’ın askerden arındırılmış bir bölge devletle, ekonomik alanda ve toplumsal bakımdan temel değişikliklerin gerçekleştirilmesi için bir takvim çıkarılmasını istediği bir barış anlaşmasını imzalamak durumunda kaldı.


Seçimler için silahlar üzerinden pazarlık yapan Orta Amerika gerillalarından farklı olarak Marulanda silahları bırakmak için toprak dağıtımı, ölüm mangalarının tasfiye edilmesi, katliamlarda görev alan Kolombiyalı generallerin ordudan atılması, stratejik sektörlerin kamu mülkiyetine dayanan karma bir ekonomi, koka’ya alternatif olarak mısır üretimi için köylülere geniş ölçekli bir fon yapısı konularında ısrar etti.


Washington’da Clinton histeri krizlerine girmişti ve önce barış görüşmelerine özellikle reform takvimine ve Kolombiyalı demokratik kitle örgütlerinin katıldığı ve FARC tarafından askersizleştirilmiş bölgede gerçekleştirilen halka açık tartışmalara karşı çıktı. Marulanda’nın demokratik tartışmalar, askersizleştirme ve yapısal değişikler konusundaki tutkulu savunusu, Batılı ve Latin Amerikalı sosyal demokratlar ve merkez-sol akademisyenler tarafından onun bir ‘militarist’ olduğu konusundaki yalanlarını ortaya çıkarmıştı. Washington Orta Amerika’da gerçekleştirdiği tarzda -FARC liderleri ile seçimler üzerinden anlaşma yapmak ve yoksul Kolombiyalıların ve köylülerin satılması karşılığında tanınacak imtiyazlar- bir barış anlaşması yapmanın yollarını aramaya başladı. Aynı zamanda, Bill Clinton 2 milyar dolar ile Hindiçin’deki savaştan bu yana en kanlı ve en büyük kontr-gerilla harekatı için ‘Plan Kolombiya’ için zemin hazırlıyordu. Barış görüşmelerini aniden kesen Pastrana, FARC sekretaryasını ele geçirmek için askersizleştirilmiş bölgeye birlikleri sürdü, ancak Marulanda ve yoldaşları çoktan oradan ayrılmıştı.


2002’den bugüne kadar FARC daha çok savunma amaçlı geri çekilmeler olmak üzere, hem çekilme hem de saldırı politikalarını izledi. Kolombiya’nın yeni başkanı, ABD’nın uyuşturucu ortağı Alvaro Uribe, ABD’nın korkunç finansal ve teknolojik desteği ile Kolombiya kırsalında vahşi toprak politikaları uyguladı. 2002’de ilk kez seçildiği dönem ile yeniden seçildiği 2006 dönemi arasında 15 bin köylü, sendikacı, insan hakları aktivisti, gazeteci ve muhalif katledildi. Kırsal alanın tümü boşaltıldı; tıpkı, ABD’nin Anka Kuşu Operasyonu’nda Vietnam’da yaptığı gibi tarlalar zehirli maddelerle sürüldü. 250 bin silahlı güç ve yardımcıları ölüm mangalarıyla FARC’ın hegemonya kurduğu Kolombiya kırsalının büyük bir bölümünü yok etti. ABD destekli helikopterler ormanları bombaladı. Tüm halk muhalefetini ve örgütlenmelerini yok ederek ve milyonlarca insanı topraklarından söküp alarak Uribe FARC’ı savunma pozisyonuna geriletmeyi başardı. Marulanda, geçmişte, savunmacı geri çekilme taktiğini uygulamıştı ve gerilların kapasitesini muhafaza edebilmek için toprak vermeyi ve bir sonraki gün yeniden savaşmayı biliyordu.


Diğer gerilla hareketlerinden farklı olarak FARC dışarıdan hiçbir yardım almadı; Fidel Castro silahlı mücadeleyi desteklemeyi reddederek merkez sol yönetimlerle ve hatta zalim Uribe ile diplomatik ve ticari bağlar geliştirdi. 2001’den sonra Bush’un devraldığı Beyaz Saray FARC’ı ‘terörist örgütler’ listesine koydu ve Ekvator ile Venezüella üzerinde FARC’ın giriş çıkış yapmasını, destek almasını engellemek için sınır hareketlerinin engellemesi konusunda baskı yapmaya başladı. Kolombiya’daki ‘merkez-sol’ Uribe’nin FARC’a karşı savaşına ‘eleştirel destek’ verenler ile etkisiz bir muhalefet gösterenler olmak üzere tamamen ikiye bölünmüştü.
ABD’nin korkunç finansal desteği ile yürütülen kontr-gerilla harekatına, ABD silahı taşıyan çeyrek milyon askere, kitle tabanını oluşturan milyonların sürülmesine ve 35 bin ölüm mangasını yöneten psikopat bir Başkana karşı bir gerilla hareketinin nasıl kendini koruduğunu hayal etmek bile zor. Marulanda ise soğukkanlı ve kararlı bir biçimde taktik geri çekilmeleri yönetti, silahları bırakma fikri bir kez dahi ne onun aklından ne de FARC sekretaryasının aklından geçmedi.
FARC, Çin’e sınırı olan Vietnam’dan farklı olarak kendini destekleyen ülkelerle sınır paylaşmıyordu ya da Sovyetler Birliği’nden silah desteği almadı ya da Sandinistalar gibi Batılı dayanışma gruplarının uluslararası kitlesel desteğine sahip değildi. Köylülük önderliğindeki ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemenin hiç de ‘moda’ olmadığı zamanlardayız; kitlesel halk orduları kuran ve yöneten köylü liderlerini tanımanın gösterişli, konuşkan ve iktidarsız Dünya Sosyal Forumları’nda -ki ‘dünya’ köylü milisleri dışlamakta, ‘sosyal’ ise sivil toplum örgütleri arasında e-mail trafiği anlamına gelmektedir- tabu olduğu zamanları yaşıyoruz.
ABD ve Kolombiya Başkanlarının çok büyük kayıplarla elde edilmiş zaferler elde etme niyetlerinin bu mübarek ortamında, Latin Amerika’nın gelmiş geçmiş en büyük köylü devrimcisininin politik dehası ve dürüstlüğü bir kez daha saygıyla eğiliyoruz. Marulanda ölümü orta sınıf liseli gençlerin t-shirtlerinde ya da posterlerinde boy göstermeyecek, ama o Kolombiya’nın milyonlarca köylüsünün zihinlerinde ve yüreklerinde sonsuza kadar yaşayacak. O hep on iki kez öldürülen ama her seferinde köylere, basit yaşamların arasına geri dönen ‘Kesin Vuruş’ olarak hatırlanacak. O hep, gerçekten onlardan olan tek lider olarak, Yankee ordusu ve paralı askerlerle yarım yüz yıl çarpışan ama asla yakalanmayan ve yenilmeyen tek lider olarak hatırlanacak.



Marulanda, onların saraylarına, villalarına, askeri üslerine, hücrelerine ve burjuva editörlerinin ofislerine, hepsine meydan okudu. Marulanda, 60 yıl en doğal davası için yürüttüğü mücadelenin ardından çok sevgili köylü yoldaşlarının kollarında yaşama gözlerini yumdu.



‘Kesin Vuruş’ yaşıyor!


Tiro Fijo presente!


ABD'li sosyolog *James Petras'ın 26 Mayıs 2008 tarihli yazısıdır. Yazıyı “http://petras.lahaine.org/articulo.php?p=1736&more=1&c=1”dan çevirdik.



James Petras'a dair bir çizim...

ATILIM GAZETESİ'nden alınmıştır.

Halay çeken öğrencilere üyelikten ceza

Fotoğraf: Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampusu





Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampusu'nda düzenlenen Newroz kutlamalarında halay çeken 3 öğrenci, 'örgüt üyeliği' iddiasıyla tutuklandı. Ev baskınlarında puşî ve kefiyeler ile Ahmed Arif'in kitaplarına “örgütsel döküman” denilerek el konuldu.



Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı TMŞ ekipleri tarafından 26 Mayıs'ta evlerine baskın yapılarak gözaltına alınan 8 öğrenciden Zülküf Kurt, Duygu Çiftçi ve Pınar Bukakıran, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından "örgüt üyeliği" suçlaması ile tutuklandı. Öğrencilerin, Hacettepe Üniversitesi'nde 18 Mart'ta düzenlenen Newroz kutlamalarına katıldıkları ve halay çektikleri için gözaltına alınıp tutuklandıkları belirtildi. Tutuklanan öğrenciler, cezaevine götürülürken jandarmanın saldırısına uğradı.



Baskınlar sırasında, öğrenci evlerinde bulunan puşî ve kefiyeler ile Ahmet Arif'in kitaplarına “örgütsel döküman” denilerek el konuldu. Ev baskınlarında gözaltına alınan HÖC üyesi 10 kişiden 6'sı da DHKP-C üyesi olmak suçlaması ile Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandı. Tutuklanan toplam 9 öğrenci, Sincan F Tipi Cezaevi'ne götürüldü.




ATILIM'dan alınmıştır

CHE, ARJANTİN'E GERİ DÖNDÜ...




Ernesto Che Guevara, 1953 yılında ayrıldığı ülkesi Arjantin'e döndü. 4 metre uzunluğundaki dev heykel, başkent Bunenos Aires'in sokaklarında dolaştırıldı. Heykel, Che'nin 14 Hazirandaki 80. doğumgünü öncesinde Rosario'ya yerleştirilecek.


Özgürlük düşü ile simgeleşen efsane devrimci Ernesto Guevara de la Serna, doğum yeri Rosario'ya dönüyor. Heykel, Ernesto Che Guevara Müzesi'nin katkı sunduğu proje kapsamında Che'nin 14 Haziran'daki 80. doğumgünü dolayısıyla doğum yeri Rosario'ya yerleştirilecek.
Kent meydanına yerleştirilecek heykel 4 metre uzunluğunda ve 3 ton ağırlığında. Dev heykel, dün önce başkent Bunenos Aires'in sokaklarında coşkulu bir şekilde dolaştırıldı. Heykelin başkent turu dikilitaşta sona erdi.

Projeye katkıda bulunan Müze Müdürü Eladio Gonzales, “Nihayet tıp eğitimini gördüğü, gençliğinin en güzel hayallerine ev sahipliği yapan şehir, onun yeniden gelişini görüyor” dedi. Bronz heykelin, Che'nin 80. doğumgünü öncesinde Rosario'ya getirilerek yerleştirilmesi planlanıyor.

Cezaevinin 'sakıncalı' listesi: Peçete, bisküvi...





ANKARA (02.06.2008)- İki yıl önce cezaevinde turşu yapmak isteyen tutsakların lahana ve domateslerine, amaç dışı kullanım gerekçesiyle el konulması skandalının bir benzeri Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde yaşandı. Kantinden alınan bisküvü sakıncalı bulundu. Uygulamayı protesto ederek bisküviyi isteyen tutsak dövüldü.


Pet şişe, kırmızı dondan sonra cezaevlerindeki yasaklara bir yenisi daha eklendi. Bisküvi... Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nin kantininden alınan bisküvi ‘sakıncalı’ bulundu.


İnsan Hakları Derneği’nin İç Anadolu Bölgesi Cezaevi raporunda yer alan bilgiler, bu cezaevi yönetiminin de yasak gerekçesi bularak tutsaklara ceza verme konusunda ne kadar yaratıcı olduklarını gösterdi. Nurten Karataş isimli tutsağın cezaevi kantininden aldığı bisküvi “sakıncalı” ilan edildi.


Karataş, duruşması için adliyeye götürülürken, cezaevinin kantininden bisküvi satın aldı. Ancak bisküvi cezaevi yönetimi tarafından “sakıncalı” bulunarak, Karataş’a verilmedi. Bu duruma itiraz eden Karataş, ring aracına bindirilirken, kadın gardiyan ile askerlerin saldırısına maruz kaldı.


Tutsaklara ‘kesici alet bulundurmak’tan ceza

Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutsakların, hücrelerinde kâğıt kesmek için bulundurdukları permatik ve kalemtıraş da, suç aleti sayıldı. Deniz Tepeli, Filiz Uluçelebi, Semra Yalçınkaya ve Münevver Şeker adlı tutsakların hücresinde bulunan ve kâğıt kesmekte kullanılan permatik ve kalemtıraş bıçaklarına el koyan cezaevi yönetimi, ardından da tutsaklar hakkında “kesici alet bulundurmaktan” soruşturma açarak ceza verdi.

Peçete de suçlu bulundu

Cezaevinde, kadın tutsaknun cebinde bulunan peçeteye bile suç aleti muamelesi yapıldı. Fadime Özkan adlı tutsak mahkemeye götürülürken, montunu arayan askerler, montun cebinde bulunan peçetelere, “ringin kamerasının kapatılmasında kullanıldığı” iddiasıyla el konuldu.
Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’ndeki askerler, tutsakların tedavileri sırasında muayene odasından çıkmama tutumunu jinekoloji bölümünde bile sürdürdü. İHD’nin raporuna göre, kadın tutukların, jinekolog da muayeneleri sırasında, askerler muayene odasından çıkmadı ve hasta tutsakların kelepçelerini açmadı.


ATILIM'dan alınmıştır...

4 Haziran 2008 Çarşamba

YÜZEN CEZAEVLERİ DENİLEN KABUS...



ABD'nin Guantanamo'dan beter hapishaneleri tartışma yarattı. CIA'nın gizli işkence uçaklarından sonra şimdi de 'terör zanlısı' diye yakalananların, USS Bataan ve USS Peleliu gibi uçak gemilerinde işkence gördüğü iddisı ortaya atıldı. Guantanamo biliniyor, ama yüzen hapishanelerde ne olup bittiğini kimse bilmiyor.


İngiltere'de yayımlanan The Guardian gazetesi, ABD'nin terör zanlılarını “yüzer hapishane” olarak kullanılan gemilerde tuttuğuna dair iddialara yer verdi. Bir insan hakları kuruluşu olan Reprieve'in bu konudaki iddialarını gündeme getiren gazete, Reprieve avukatlarının uygulamanın gerekçesinin terör zanlısı olarak tutulan kişilerin sayılarının ve yerlerinin gizli tutulması olduğuna dair görüşlerine dikkati çekti.


Yüzen hapishanelerin hangi ülkelerin karasularında oldukları belli değil ABD’ye ait yüzen hapishanelerin dünyanın hangi bölgesinde ve hangi ülkelerin karasularında olduklarına dair bilgilerin toparlanmaya çalışıldığını duyuran gazete, ABD yönetiminden de bu konudaki bilgileri kamuoyuna açıklamasının istendiğini kaydetti.


Bush'un açıklamasına rağmen 200 yeni "işkence seyahati" yapıldı


Guardian, Reprieve'in konuyla ilgili raporunda Başkan Bush'un “artık bu uygulamaya son verildi” açıklamasına rağmen, 2006 yılından bu yana 200 yeni “işkence seyahatinin” daha yapıldığı, terör zanlılarının sorgulanmak üzere ABD'den dünyanın başka ülkelerine taşındığı iddiasının yer aldığını bildirdi. 17 işkence gemisi olduğu tahmin ediliyor“Hapishane gemilerin” de bu amaçla kullanıldığı iddiasına yer veren gazete, Reprieve'in ABD'nin bu amaçla kullandığı gemi sayısının 17 civarında olabileceğine dair tahminine de dikkati çekti. Gazete, bu USS Bataan ve USS Peleliu'nun da aralarında bulunduğu bu gemilerin İngiltere ve ABD tarafından deniz üssü olarak kullanılan Hint Okyanusundaki Diego Garcia'da bulunduklarına dair kuşkulara da yer verdi.


En az 100 kişi yok oldu


Reprieve avukatlarının, özellikle USS Ashland adlı geminin 2007'nin ilk aylarında Somali civarında yaptığı operasyonlara dikkati çektiği de belirtildi. Guardian, aynı tarihlerde Somali, Kenya ve Etiyopya güçleri tarafından düzenlenen sistematik operasyonlarda pek çok kişinin yakalanıp FBI ve CIA ajanı oldukları tahmin edilen kişilerce sorgulandığı, bunlardan 100'e yakının daha sonra “yok olduğu” iddiasına da dikkati çekti.


HÜRRİYET'ten alınmıştır.


Mobbinge alet olma...





Almanya'dan işyeri temsilcisi bir işçi deneyimlerinin ışında birlik olmanın önemini anlatıyor...


Bundan birkaç sene önce, iş yerinde işçi temsilcisi olarak işverenle toplantıya hazırlanıyordum. Bir arkadaşım gelip benimle sorunlarını konuşmak istediğini söyledi. Ben de işyeriyle ilgili değilse, başka zaman konuşalım, toplantıya hazırlanıyorum dedim. Ama maalesef kadın artık öyle bir duruma gelmişti ki, ben öyle der demez, ağlamaya başladı. Ben şaşkın şaşkın ne olduğunu sordum, kafamda binbir yorum dolaşmaya başladı, çünkü o günlerde bizlere gizli gizli patronla cinsel tacize maruz kalp kalmadığımız soruluyordu. Öyle bir durumla karşılaştı diye düşündüm ve sordum.Bana uzun bir zamandır arkadaşlarının kendine karşı davranışlarının, bakışlarının değiştiğini, beraber çalışırken sorun çıkardıklarını, gizlice patrona şikayette bulunduklarını ve bu sorunların başladığından beri kendisinin ne beyinsel ne de bedensel olarak çalışacak gücü kalmadığını söyledi. Ve tüm bunların ne anlama geldiğini sordu. Ben hemen anladım, birkaç ay önce bizleri notlamaya başlamışlardı. 1'den 12'ye kadar olan notlardan en yükseğini alabilmek için ya arkadaşını işten bıktıracak ya da bol bol işverene şikayet ederek çıkışına sebep olacaksın.


Psiko-terör


Karşılığında senede bir kereye mahsus 250 euro ve iyi bir not alacaksın. Bununla beraber patrondan gelen övgülerle mutlu olacaksın. Yani kendini işyerinde işveren gibi görecek, onun gibi yürüyecek, onun gibi işi yalayıp yutacaksın. Bütün benliğinle o ise adanıp, arkadaşlarını birkaç kuruşa satacaksın. Nasıl mı? Şöyle anlatayım. Patron senden memnun, ama en yakın arkadaşından değil. Seni çağırır, över, sever, yere göğe sığdırmaz, ama bir çengel vardır. Bu çengel ortadan kalkınca, daha çok para kazanıp daha iyi bir yere gelebilirsin der. Bu çengel ne yaa diye sorarsın kendine. Ne mi? Aptal olma der patron, yanındaki arkadaşın olmasa daha da kazanırsın, daha da sevilirsin. Tabii kişinin beyni bir büyür bir küçülür, allak bullaktır. Yeni (mobbing'e, yani bıktırma) taktiğine hazır vaziyete getirir. Yok ben yapamam dese de, kafasında binbir tilki dolanmaya başlar. Konuşmalar, davranışlar yavaş yavaş değişir. Aslında insan komik bir davranış biçimi alır; bu davranışın ne olduğunu bilen için komiktir ama, bilmeyen için ise bir azap.


Bilen kişi arkadaşa uyarılarda bulunur; yaptığının yanlış olduğunu, bu davranışın ilerde kendisine daha büyük sorunlarla geri döneceğini... Yanımızdaki iş arkadaşlarını patrona karşı koruması gerektiğini ve buna benzer ilerde kendine ve işçi arkadaşlarına yararlı olacak örnek davranışlarda bulunması gerektiğini söyler.


Mola da neymiş!


Ama bunu bilmeyen işçi ne yapar? Evet ne yapar? Artık o işçi için kaçış başlamıştır. İşyerinde verilen molaya isteksiz katılıp, diğer işçi arkadaşları moladayken, patronun gözüne girebilmek için mola yapmaz, çalışır. Birilerini memnun kılması gerekir. Anahtar odur. Kötü davranan, işini beğenmeyen, devamlı eleştiren, ciddiye almayan ve işveren tarafından gözde olan kişi. Kim bu, arkadaşı çünkü iyi not almıştır, niye iyi not aldı bilinmez. Halbuki ikisi de aynı işi yapıyor, aynı mali çıkartıyor. Sorun nerede, sorun notlarda.Notlar! Ben de iyi not alayım der ve işe koyulur. Tabii kaçış biter yarış başlar; ben de iyi not alacağım, arkadaşa göstereceğim der. İşe hasta gitmeler, uykusuz mesai yapmalar, bir değil beş kişinin işini yapmalar. Bir zaman kendini şikayet eden arkadaşını şikayet etmeler ve en kötüsü, patronun ezmek istediği kişiyi beraberce ezmeler başlar. Patron memnun, birbirini ezen arkadaşlar memnun. Bir zaman böyle devem eder gider.Habire arkadaşlar birbirini ezmekle yükümlüyken, patronun onlara karşılıklı bıktırma taktiği aşıladığını göremeyecek kadar meşguldürler.


Zehirlenme...


Ta ki bügüne kadar. Çok arkadaşın psikolojisi bozularak, bırakın bedensel zedelenmeyi, beyinsel zedelenmeye kadar vardı bu iş ve hala sürmekte. Hala mobbing devam etmekte. Hani patrona şirin görünülecek ya, ama ne şirinlik! Arkadaşlar şu an bir kocaman makinada bir kişi çalışır hale geldi, oysa bir zamanlar sekiz kişi çalışırdı. Her sene bir kişi azaldı ve o taktik uygulayan arkadaşlar, şu an tek kişi olarak çalışıyorlar ama sekiz kişinin yükünü çekiyorlar. "İşveren bizi ne hale getirdi" diyorlar her gördüğümde. Oysa şimdi de kendi kendilerine karşı bir bıktırma taktiği maratonuna girmiş bulunuyorlar. Patron mutlu emeline ulaşmıştır.Uygulanan taktik tuttu ama bitmedi, bitmeyecek. Günlük hayatta bunları her zaman görecek, yaşayacağız. Önemli olan karşımızdaki işçi arkandaşı anlamak ve bu davranışların son derece yanlış olduğunu, bıktırma taktiği olduğunu, senede bir kere alacağı paranın onu zengin etmeyeceğini ve her zaman karını düşünen patronun gözünde bunları yaptığı için pozisyonun değişmeyeceğini anlatmaktır. Yani arkadaşlar, burada belirtmek istediğim, bana gelip konuşmak isteyen arkadaşın bir kaç sene önce aynı maratona giriştiği ve bugün aynı sorunla karşı karşıya kaldığıdır.Burada yazdıklarım yaşanmıştır ve hala yaşanıyordur. Bu arkadaşlar aynı maaşı alıyorlar ama sekiz kişilik iş yapıyorlar malesef. Ve bu tür davranış biçimini tuttuğumuz sürece, biz de işçi işçinin etinden keserek, bu taktiği uygulayacağız ve bu maratonda yerimizi alacağız.Susmayalım!..


Deutsche Post'tan (Alman Posta İşletmesi) bir kadın işçi


MOBBİNG: Mobbing uygulayan patronun temel amacı, işçiyi atmak yerine işi kendisinin bırakması için zorlamaktır. Bu sayede tazminat ödemek zorunda kalmayacaktır. İşçilerin kişilik ve onurunu ezerek, her türlü çalışma esnekliğini dayatmanın zeminini hazırlamak amacıyla kullanılan bir yöntem olarak da karşımıza çıkıyor.


ALINTERİ.NET sitesinden alınmıştır.